• Karanlık Sevgili
    J. R. Ward
    AH HARİKA BİR SERİ DAHA
    Okuduğumu düşünmüştüm ama sanırım direk ikinci kitabı okudum seri olduğunu bilmeden
    Kitabı çok sevdim başlarda biraz sıkıcı kasvetli gelse de sonra iyi açıldı . Özelikle kardeşler ortaya çıktığında
    Liderimizin hikayesiydi karanlık sevgili.
    Wrath baş kahraman. Kendi türünü korumak ve onları bir arada tutmak görevi ama bunu yaparken hiç memnun değil onun görevi kral olmak ve türünün başına geçmesi. Kendinden nefret eden kendince sebepleri olan biri. Soğuk ve Kalpsiz görünse de bir yere kadar. Bir gün Arkadaşınin ondan bir isteği olur. Bir insandan kızı vardır ve yakın zamanda dönüşüm yaşaması gerekmektedir. istediği kızını korumak onun dönüşümünü yapmasını sağlamak .
    Kabul görmez fakat arkadaşının ölümü üzerine kızı bulmaya gider ve hikâyemiz başlar.
    Burada sevmediğim sadece bay x onun olduğu sayfalar çok sıkıcıydı
    Ama o kardeşler yok mu o kardeşler harikaydı
    En dikkat çekici ise zSadistti bana göre neyse üçüncü kitap onun hikayesi merakla okuyacağım.
    Saat 01:15
  • Kendinden hiç hoşnut olmayan pek çok insan gördüm; bunlar önce başkalarının kendileri hakkında iyi düşünmelerini sağlamaya çalışırlar. Bunu başarınca da bu sefer kendileri de kendileri hakkında iyi düşünmeye başlarlar. Ama bu başkalarının otoriteleri altına girmeyi kabullenmektir. Size düşen ödev kendinizi kabullenmenizdir, benim sizi kabullenmemin yollarını aramak değil.
  • Kendinden hiç söz etmemek çok soylu bir ikiyüzlülüktür.

    Friedrich Nietzsche
  • Vah! quemquamne hominem in animum instituere,aut
    Parare, quod sit charius quam ipse est sibi?

    vah,vah! nasıl olur da insan bir şeyi
    kendinden daha çok sevmeye kalkar
  • İnsan ruhunu büsbütün zıvanadan çıkarmak, onu dehşetlere, don soğuklarına, kor sıcaklarına, coşkulara öyle bir daldırmak ki şimşek çarpmışçasına kurtulsun çökkünlüğün, boğuculuğun, sıkkınlığın tüm eften püftenlikleri ve bayağılıklarından: hangi yollar bu amaca götürür? Ve bu yollar içinde hangileri en güvenilirleridir?.. Aslında tüm şiddetli duygulanımların, birdenbire boşalmaları şartıyla bunu yapma güçleri vardır, öfke, korku, şehvet, intikam, umut, utku, ümitsizlik, zorbalık; nitekim çileci rahip tereddüt etmeksizin insanın içindeki azgın köpek sürüsünün tamamını hizmeti altına almış ve kâh birini kâh diğerini salıvermiştir, hep aynı amaç için, insanı o yavaş kederden uyandırmak, ağır ıstırabını, süregelen sefaletini hiç değilse bir süre kovalayıp uzaklaştırmak için ve hep de dinsel bir yorum ve “gerekçe” öne sürerek. Bu türden her duygu taşkınlığı sonradan bedelini ödetir, bu apaçıktır; - hastayı daha da hasta yapar -; bu yüzdendir ki, ıstırabın bu tür çareleri modern ölçülere göre “suçlu” türden çarelerdir. Gelgelelim, hakkaniyeti elden bırakmamak için şunu da vurgulamak gerekir ki, bu çareye vicdan rahatlığıyla başvurulmuştur, çileci rahip, bunun faydasına, hatta zaruretine derinden inanarak yazmıştır reçetesini, - yol açmış olduğu perişanlık karşısında çoğu zaman kendi yüreği de parçalanarak üstelik; keza vurgulamak gerekir ki, böyle taşkınlıkların şiddetli fizyolojik rövanşları, hatta belki de zihinsel bozukluklar, bu tür ilaçlara başvurmadaki maksatla aslında çelişmemektedir: zira bu ilaç, görmüştük ki, hastalıkların tedavisine değil çöküntü sıkıntısıyla mücadeleye, onu yatıştırmaya, uyuşturmaya yönelikti. Bu amaca erişildi de bu yolla. Çileci rahip, insan ruhundan her türlü iç paralayıcı ve cezbedici müziğin yükselmesini sağlamaya yönelik asıl hamlesini - ki herkes bilir bunu - suçluluk duygusundan yararlanmakla yaptı. Bu duygunun kökenine bundan önceki incelemede kısaca değinilmişti - bir parça hayvan psikolojisi olarak, bundan öte bir şey değil: suçluluk duygusu âdeta en ham haliyle çıkmıştı orada karşımıza. İlk olarak rahibin elleri altında, suçluluk duyguları alanındaki bu asıl sanatçının elleri altında biçim kazandı bu duygu - ah hem de ne biçim! “Günah”, - budur zira hayvansal “vicdan rahatsızlığı”nın (geriye dönük zalimliğin) çileci rahip tarafından yapılmış yeniden yorumu - hasta ruhun tarihinde şimdiye kadar olmuş en büyük olaydır: dinsel yorumun en tehlikeli ve en felaketli şaheseridir. İnsan, kendi kendinden mustarip olan, öyle ya da böyle ama en azından fizyolojik olarak mustarip olan insan; neden, niçin kafese tıkılmış olduğunu anlayamayan bir hayvanı andıran insan; sebeplere aç olan - sebepler rahatlatır - ilaca, uyuşturucuya da aç olan insan, gizlidekini de bilen birine danışır en nihayetinde - ve şu işe bakın ki bir ipucu bulur; büyücüsünden, çileci rahipten acısının “nedeni”ne ilişkin ilk ipucunu alır: kendinde aramalıdır bu nedeni, bir suçta, bir parça geçmişte, bir cezalandırılmıştlık olarak algılamalıdır acısını... Duymuş, anlamıştır bedbaht olan: kümese sokulmuş bir tavuk gibidir bundan böyle. Bu kümesten dışarı çıkamaz artık: hastadan “günahkâr” yapılmıştır... Ve bu yeni hastanın, “günahkâr”ın görüntüsünden birkaç binyıl boyunca kurtulamayacaktır, - günün birinde kurtulunur mu bundan? - nereye baksak her yerde, sürekli tek bir yöne doğru (acının yegâne nedeni olarak “suç”a doğru) hareket eden günahkârın hipnotize olmuş bakışı; her yerde kötü vicdan, Luther'in deyişiyle şu “iğrenç hayvan”; her yerde geçmişi geviş getirmek, edimi saptırmak, tüm eylemliliğe karşı haset; her yerde acının, yaşamın içeriği haline getirilmiş olan yanlış-anlama isteği; acının suç, korku ve ceza duygusu olarak yorumlanımı; her yerde kırbaç, kıldan tövbekâr gömleği, açlıktan kırılan beden, pişmanlık; her yerde günahkârın, huzursuz ve hastaymışçasına-tutkulu bir vicdanın dehşetli çarkında kendi-kendini-ezişi; her yerde sessiz bir azap, son kerte korku, işkence görmüş bir yüreğin can çekmesi, bilmedik bir saadetin sancıları, “kurtuluş” arzusu feryadı. Bu işlemler dizgesi sayesinde, o eski çöküntünün, ağırlığın ve yorgunluğun iyiden iyiye üstesinden gelindi gerçekten de; yaşam yeniden çok ilginç oluverdi; uyanık, sonsuza dek uyanık, uykusuz kalmış, kor gibi kızgın, kömüre dönmüş, bitkin ama yorgun değil - böylesi bir görünümdeydi insan, bu gizemlere ortak edilmiş olan “günahkâr”. Çökkünlükle savaşan bu yaşlı ulu büyücü, çileci rahip - belli ki galip gelmişti, onun saltanatı gelip çatmıştı: artık yakınmaz olmuşlardı işte ıstıraptan, doymuyorlardı ıstıraba; “daha fazla ıstırap! daha fazla ıstırap!” böyle haykırdı çömezlerinin ve sırdaşlarının arzusu yüzyıllar boyu. Can yakan her duygu taşkınlığı, kıran, yıkan, ezen, esriten, kendinden geçiren ne varsa hepsi, işkence odalarının gizemi, cehennemin kendi icatçılığı bile - hepsi keşfedildi, sezinlendi, hepsinden yararlanıldı, hepsi büyücünün hizmetindeydi, hepsi onun idealinin, çileci idealin zaferine hizmet etti bundan böyle... “Benim saltanatım bu dünyada değil” - dedi, eskiden olduğu gibi: hâlâ böyle konuşmaya hakkı var mıydı ki gerçekten?.. Goethe yalnızca otuz altı tane trajik durum olduğunu ileri sürmüştü: bundan da anlaşılıyor ki, eğer hâlâ anlaşılmamışsa, bir çileci rahip değildi Goethe. O - bundan fazlasını bilir...
  • Çileci idealin üç büyük sloganının neler olduğu malum: yoksulluk, alçakgönüllülük, iffet: ve şimdi bir kez de bütün büyük, verimli, yaratıcı tinlerin yaşamlarına yakından bakalım, - bu üçünü, belirli bir dereceye kadar hepsinde bulacaksınız. Onların “erdemleri” olarak değil elbette - ne işi var bu tür insanın erdemlerle! -, onların en iyi varoluş biçimlerinin ve en güzel üretkenliklerinin en gerçek ve en doğal koşulları olarak. Gerçi baskın tinsellikleri ilk olarak, azgın ve kolay uyarılabilir bir gurura ya da havai bir duyusallığa gem vurmak durumunda kaldı belki ya da “çöl”e duydukları istençlerini, lükse ve en seçkin şeylere duyulan düşkünlük karşısında, keza savurgan bir liberallik karşısında maddi manevi güçlükle ayakta tutabildi. Ama yaptı işte, tüm diğer içgüdülerin yanında kendi istemlerini kabul ettirmiş baskın bir içgüdü olarak - hâlâ da yapıyor; yapmıyor olsaydı baskın da olamazdı zaten. Kısacası “Erdem”le hiçbir ilgisi yok bunun. Az önce sözünü ettiğim çöl; güçlü, yaradılıştan bağımsız tinlerin kapandıkları ve içinde giderek yalnızlaştıkları çöl - ah! ne kadar da faklı okumuşların düşledikleri çölden! - belirli durumlarda, bunların, yani bu okumuşların kendileri çöl. Şurası kesindir ki tinin aktörleri mutlak olarak dayanamazlar o çöle - onlar için hiç de yeterince romantik, yeterince Suriyeli değildir orası, yeterince sahne çölü hiç değildir! Gelgelelim orada da develer yok değil: ama tüm benzerlik bundan ibaret. Kasıtlı bir tanınmazlık belki; bir kendi-kendinden-kaçınma; gürültüden, saygıdan, gazeteden, etkiden çekinme; küçük bir memuriyet, gündelik bir yaşam, gün ışığına çıkarmaktan çok gizleyen bir şey; seyri dinlendiren, zararsız ve şen, kanatlı kanatsız hayvanata ara sıra gösterilen bir ilgi; arkadaş olarak bir sıradağ, ama ölü olmayan, gözleri (yani gölleri) olan bir sıradağ; belirli durumlarda, tanınmamaktan emin olunan ve herkesle cezalandırılmaksızın konuşulabilecek, sıradan bir otelde bir oda, - “çöl” bu işte: ah! inanın bana o yeterince yalnız!
  • Çileci rahibin ne kadar düzenli, ne kadar yaygın ve nasıl neredeyse her dönemde ortaya çıkmış olduğunu iyice düşünelim; tek bir ırka has değildir o; her yerde serpilir büyür; her sosyal sınıf içinden çıkıp boy atar. Değerlendirimini kalıtım yoluyla üretip çoğalttığından değil: bunun tersinedir durum, - derin bir içgüdü, genel olarak ele alındığında, üremeyi yasaklar ona daha çok. Bu yaşam düşmanı türün tekrar tekrar boy verip serpilmesine yol açan, birinci dereceden bir gereklilik olsa gerektir, - böylesi bir “özçelişki” tipinin soyunun tükenmemesi yaşamın kendi çıkarına olsa gerektir. Çünkü çileci yaşam bir “özçelişki”dir: eşi benzeri bulunmaz bir hınç, yaşamdaki bir şey üzerinde değil, yaşamın kendisi üzerinde, yaşamın en köklü, en kuvvetli, en temel koşulları üzerinde hâkimiyet kurmak isteyen doymak bilmez bir içgüdünün ve güç istencinin hıncı hüküm sürmektedir burada; kuvveti, kuvvetin kaynaklarını tıkamak için kullanma girişiminde bulunulmaktadır burada; bakış, hasetle ve sinsice, fizyolojik gelişime karşı yöneltilmiştir, özellikle de onun dışavurumuna, güzelliğe, neşeye karşı; ve bir yandan da nasipsizlikten, körelmeden, ıstıraptan, talihsizlikten, çirkin olandan, kendi kendini zarara uğratmaktan, benliksizleşmeden, kendini kırbaçlamaktan, kendini feda etmekten zevk alınır ve bunlarda zevk aranır. Tüm bunlar son derece paradoksal: ikilikli olmak isteyen, bu ıstıraptan zevk alan ve hatta kendi önkoşulu olan fizyolojik yaşam yetisi zayıfladığı ölçüde daha da kendinden emin ve utkulu olagelen bir ikilikle karşı karşıyayız burada. “Son kerte azaptaki utku”: bu abartılı simge altında savaş vermiştir çileci ideal öteden beri; bu baştan çıkarıcı bilmecede, bu büyüleyici eziyet imgesinde görmüştür en aydınlık ışığını, selametini, en nihayetindeki zaferini. Crux, nux, lux (çarmıh, fındık, ışık) - bunların üçü birdir onda. -
    Ete kemiğe bürünmüş böylesi bir çelişki ve doğaya aykırılık istencinin felsefe yapar duruma getirildiğini varsayalım: neyin üzerine salıverecektir en içsel keyfiliğini? En kesin biçimde hakiki olarak, gerçek olarak duyumsanan şeyin üzerine: yanılgıyı tam da asıl yaşam içgüdüsünün, hakikati en mutlak biçimde konumlandırdığı yerde arayacaktır. Sözgelimi, Vedanta felsefesinin çilecilerinin yapmış oldukları gibi, bedenselliği yanılsamaya indirgeyecektir, ıstırabı da öyle, çeşitliliği, “özne” ve “nesne” kavram karşıtlığının tümünü - hepsi yanılgı, yanılgıdan başka bir şey değil! Kendi ‘Ben'ine inancı kendinden esirgemek, kendi “gerçekliğini” yadsımak - ne zafer! - üstelik artık yalnızca duyulara karşı, görünür olana karşı bir zafer de değil, çok daha üstün türden bir zafer, akla karşı girişilmiş bir zorbalık ve vahşet: öyle bir haz ki bu, çileci kendini-aşağılama ve kendini-küçümseme akla şunu bildirdiğinde doruğuna ulaşır: “bir hakikat ve varoluş diyarı var, ama akla yasak bu diyar!”... (Sırası gelmişken: Kant’ın “şeylerin anlaşılabilirlik karakteri” kavramında bile, aklı akla karşı çevirmeye düşkün bu ihtiraslı çileci çelişikliğin kalıntıları vardır: çünkü “anlaşılabilirlik karakteri” şeylerin bir türden yapısını betimler Kant’ta; öyle ki zihin bu yapı ile ilgili olarak, onun zihin için - hiç mi hiç kavranamaz olduğunu kavrayabilir ancak.) - Ama biz gene de, özellikle de bilenler olarak, alışılagelmiş görüş açılarının ve değerlendirmelerin böylesi kararlı ters çevrimlerine karşı (ki bunlar yoluyla tin fazla uzun bir süre ve görünüşe bakılırsa kudurmuşçasına ve boşu boşuna, kendi kendine öfkelenmiştir) nankörlük etmeyelim: bir kez olsun böylesine farklı görmek, farklı görmeyi istemek, zihnin ileriki “nesnelliği” açısından hiç de önemsiz bir zihin eğitimi ve hazırlığı sayılmaz, - “nesnellik” burada “ilgisiz görü” olarak değil (ki bu bir kavram değildir, saçmalıktır), kişinin lehte ve aleyhte şeyleri denetim altına alma ve bunları bir araya getirmek ve birbirinden ayırmak yetisi olarak anlaşılmaktadır: öyle ki kişi tam da bu görüş açıları ve duygulanımsal yorum farklılıklarını bilgi açısından yararlı kılmayı bilsin. İyisi mi filozof beylerim, sakınalım kendimizi bundan böyle “arı, istençsiz, ıstırapsız, zamansız bir bilgi öznesi” koyutlamış olan o eski, tehlikeli kavram uydurmacasından; sakınalım “saf akıl” “mutlak tinsellik” “kendi başına bilgi” gibi çelişkili kavramların ahtapot kollarından: - tasarlanması mümkün olmayan bir gözün tasarlanması talep edilir burada hep, öyle bir göz ki yönü olmayacak, etkin ve yorumlayıcı kuvvetlerinin önü alınmış olacak, bu kuvvetlerden yoksun olacak, oysa ancak bu kuvvetler sayesinde görmek ‘bir şeyi' görmek olur, hep bir saçmalık ve olmayan bir göz kavramı talep edilir burada kısacası. Yalnızca bir görüş açısından görme, yalnızca bir görüş açısından “bilme” vardır; ve bir konuya ilişkin ne denli çok duygulanıma söz hakkı verirsek, bir konuya ne denli çok ve farklı gözle bakmayı becerirsek, o konu hakkındaki “kavramımız”, “nesnelliğimiz” o denli eksiksiz olur. İstenci tümden elemek, duygulanımları topyekûn askıya almak; diyelim ki yapabildik bunu: nasıl? zihni hadım etmek demek olmaz mı bu?..