Sema Öztürk, bir alıntı ekledi.
7 saat önce · Kitabı okuyor

Metanoya, kendinin ötesine geçmek, kendini aşmak, kendi olmaktan çıkmak gibi bir anlam içeriyordu. Bütün sorun 'kendi' kavramındaydı zaten. Ne demekti kendi, kendisi, ben?

Mutluluk, Zülfü Livaneli (Sayfa 30)Mutluluk, Zülfü Livaneli (Sayfa 30)
Tyler Durden, bir alıntı ekledi.
 8 saat önce · Kitabı okudu · 8/10 puan

Sürekli kendini bir tembelliğe iten insan, kendi kendinin engeli olur.
Aşmaya, daha ileri varmaya engel olur.
İnsan aşmak zorundadır kendi kendini.

Bağlanma, Nuri Pakdil (Sayfa 42)Bağlanma, Nuri Pakdil (Sayfa 42)
Sena, bir alıntı ekledi.
12 May 21:57 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Kendini vurmak, yüksek bir yapıdan atlamak, kendini asmak... Bu seçeneklerden hiçbiri onun kadınsı doğasına uymuyordu. Kadınlar kendilerini öldürdüklerinde çok daha romantik yöntemler seçerler; bileklerini kesmek ya da aşırı dozda uyku ilacı almak gibi. Terk edilmiş prensesler ve Hollywood yıldızları bunun sayısız örneğini gözler önüne sermişlerdir.

Veronika Ölmek İstiyor, Paulo Coelho (Sayfa 13 - Can Yayınları)Veronika Ölmek İstiyor, Paulo Coelho (Sayfa 13 - Can Yayınları)
Aycan, Second Debt'i inceledi.
 12 May 01:10 · Kitabı okudu · 3 günde · 10/10 puan

**Hawksridge Hall'a hoşgeldiniz. Aklınız varsa yemek salonuna girmeyiniz**

Jethro...
Nila...
Jethro ve Nila...
Nila ve Jethro...

*And we live like legends now, no that would never die!
Oh, we got love! We got love!*

Diyerek başlamak istiyorum, Tove Lo senin müziklerin olmasaydı bu kitap eksik kalırdı.. Pepper bu kitabı yazarken nasıl Tove Lo dinlememiş diyorum, sonra; yazarken, okurken olduğu gibi olmuyordur diyip konuyu kapatıyorum.. Neyse.


Buralar sessiz ve sakin ama ben bu durumdan şikayetçi değilim. Melike, Indebted ortamında seni de görmek istiyorum artık. Koş. Run, Ms.B. Run.

Debt Inheritance ve First Debt'i bir rafa, Second Debt'i ayrı bir rafa koyalım lütfen. Bu kitap iki kitabı sıyırıp attı. Şu an kasılmış, gururlu bir şekilde en önde duruyor. Onu ilk sıralarda görmek beni mutlu ediyor.

Ben kitap okurken diyalog okumak isterim genelde, iç sesler pek bana göre değildir. Bana ne senin iç sesinden, ben kendi iç sesimi bile dinlemezken seninkini neden okuyayım?

İşte Pepper. Sevmediğim şeyi bile bana sevdirdi. Ben Jethro'nun içinden geçen her kelimeyi, ağzından çıkan her kelimeyi duvara asmak istiyorum. Yapmak istediğim çok şey var ama bunlardan yapacağımı düşündüğüm iki şey var -bende kalsın.

Nila, ikinci kitabın sonunda gerçeği öğrenmişti. Ama biz Jethro'nun o mükemmel-ötesi-harika-tatlı iç sesinden dolayı kitabın başlarında öğrenmiştik.

Bu kitapta, ilk karşılaşma her zamanki gibi havaya çakmak çakmışsınız da alev almış gibiydi. Kalbimin ritmini değiştiren türden hani.. Yani bu kitap genel olarak kalbimin ayarlarıyla oynuyor, bu kötü bir şey mi?? HAYIR!

ARADIĞIMIZ RUH BU!!!11*1

Aradığım yani.

İlk kitabın sonunda olan şeyin benzeri yine yaşanıyor ama bundaki tutkuyu buraya aktarmak için yetenek lazım.. Öyle bir şeyi buraya tam olarak geçirebileceğimi sanmıyorum.

Nefret ve sevginin çoğu kitapta işlendiğini biliyorum. Herkes farklı şekillerde karşımıza çıkarıyor, bazen seviyoruz, bazen sevmiyoruz tamamen nefret ediyoruz. Ben öyle yapıyorum. -Yani seviyor musun? Sevmiyor musun? Söyle! Buraya bunlarla uğraşmaya gelmedim, hayatım zaten karışık bir de senin çekişmelerinle mi uğraşacağım?- diye sitem ediyorum.

Bu kitap öyle bir kitap ki, o çekişmeleri.. O duygudan duyguya savrulmayı hissetmek, daha çok hissetmek istiyorsun. Düşünceler o kadar iyi yansıtılmış ki, okudukça okumak istiyorsun. Karakterler kanına işliyor, aranızda bir bağ oluşmasa gözlerin dolmaz değil mi? Yüreğin sıkışmaz, o acı çekince senin için çekilmez.

Nila ve Jethro içime öyle bir işledi ki, onları çıkarabileceğimi sanmıyorum. Gerçekten bu kitaptan sonra ara vermem lazım. Tove Lo dinlerken olanları düşünmem lazım. Jethro'nun yaptığı gibi yatağıma uzanıp gülümsemem lazım. *az önce spoi yedin, kendini balkondan atabilirsin*

Jethro, senin gülümsemeni alıp saklama kabına koyarım, gittiğim her yerde yanımda taşırım. Jethro, sen nasıl bir karaktersin? Jethro, sen benim ruhumu emmek için mi yaratıldın? Jethro, bana biraz fazla geldin sanırım. Ama senden daha azını beklemiyordum zaten.

*bugüüüün yıkığım biliyor musuuuun, üzgünüm, çaresizim, umutsuzuuuum.*

Ve hepsi senin yüzünden Jethro, ya ne demek beni çağırman yeterli? O banyoya niye geliyorsun Jethro? Benim yüreğimi sökmek için mi? Ya gerçekten o sahneyi okuduktan sonra bana yaz, biraz konuşalım, çünkü ben o kadar şaşkınım ki, hala geçmedi şaşkınlığım.. Polo maçı başlamadan önce Nila'ya söylediği şey zaten beni gömdü. Kemiklerim sızlıyor. OOF, oof

Polo maçı başladıktan sonra Nila'ya olan şey ya? Nila'nın düşündükleri? Jethro'yu izlerken içinde kopan fırtına? Düşündüğü, hissettiği şeyler? O kadar yoğundu ki, kendisi bile dayanamadı..

Zaten bundan sonra da en en en eneenenenen sevdiğim sahne geliyor. Okursan anlarsın.. o sahneyi hiçbir sahneye değişmem. Üç kitap içinde *en* sahnem orasıydı..

Jethro'nun bütün duyguları içinde barındırabilmesi,
Nila'nın duygudan duyguya atlaması ama en sonunda ne istediğini görmesi,
Jethro'nun babasının söylediği şeye karşı hissettikleri,

İkinci borç ödenirken olanlar.................*error*

Ben biraz zorlandım nasıl bir şey olduğunu hayal ederken, Hülya abla nasıl bir şey olduğunu attı. Eğer ikinci borç ödenirken olan şeyi görmek istersen mesaj at. Linkini atarım, gözünde tam olarak canlanır.

İkinci borçta olanlar aşırı iyi bir şekilde aktarılmıştı, hissedebildim ama elbette anlamama imkan yok. Kimse böyle bir şey yaşamamalı, intikamların, borçların canı cehenneme. Defol git cehenneme Bonnie! S*ktir olup ölebilirsin Cut!! Daniel bi s*ktr git karşımdan, sana olan nefretimde boğul.!!!1

Çok sinirlendim okurken. Öyle böyle değil. Sakinim. Devam edeyim..

*ben daha önce hiç sevilmemişim, bunu seninle öğrendim şahsen*

Kimse kimseyi böyle sevemez diyorum her Pepper kitabında, var mı böyle bir şey? Q, çok ayrı seviyor.
Jethro, ayrı. Gerçekten ayrı.
İkisi de farklı-aşık-yıkık-yaralı-kıskanç-koruyucu-sinirli-hasta-aşık-aşık-ve-aşık.

Ben bundan sonra kaplıcaya falan gidersem ne olacak şimdi? GEL DE DÜŞÜNME! Pepper ne yapıyorsun bana, lütfen... Unicorn diyorsun, at diyorsun, Polo diyorsun... Hayatımdaki her şeyi kitaplarına kodluyorsun resmen. Unicorn lafı geçince aklıma geliyorlar, siyah tişört dediklerinde aklıma önce Jethro, sonra Q geliyor.. Çünkü Q daha çok renkli gömlekleriyle kalbimde. Jethro'ysa siyah tişörtleriyle.. Allahım hiç fangirl olmak istememiştim daha önce.. Pepper'ın kitaplarını okumadan önce...


Şimdiyse sıkı bir *fangirl* oldum. Kimse *fangirl* lüğümü sorgulamasın. Büyük hata.

*tercümesi yok, tecrübesi yok, yeniyim ben daha buralarda.. Bildiğimi de unutturuyor, kokun esince rüzgarla*

ah, ah... Neler yazardım da, hepsi spoi olurdu.. En iyisi okumak ve yaşamak, hissetmek. Jethro'dan sonra kendine gelememek... Siren sesi duyunca aklına bu kitabı getirmek falan dermişim.. sustum...

Ben her zaman söylüyorum, mutlu sonları sevmem diye.. Şimdi bu cümlede asıl anlatılmak istenen nedir? cevabı basit.. SON BÖLÜMDE AYCAN ÖLDÜ! ŞU ANDA YAŞAMAYAN BİR VARLIK! Nefes alamıyor çünkü *kiss* BÜTÜN nefesini çaldı.!1!!

Cebimde peçete, burnumda gözyaşlarım yüzünden akan sümük, kalbimde Jethro, beynimde Jethro, damarlarımda Jethro... ĞĞĞA ağlayabilirim..

Bana sakın eski anıları yenisiyle değiştirelim diyerek gelmeyin, SAKIN! Orada oturup ağlarım, Jethro ve Q gelir aklıma. Ama şimdi ben eskiyi alıp yenisiyle değiştirelim deyince bayağı kaba oldu. Onlar çok kibar oluyordu söylediklerinde... Pepper ve büyüleri işte..

Pepper güneş, ben bitki, Jethro karbondioksit, Q da su... Hadi eyw.

Ebru Daşdöğen, bir alıntı ekledi.
07 May 02:41 · Kitabı okuyor

"Vasat yetenekler için yüksek makamlar tehlikelidir, kişi kendini aşmak zorunda kalırsa, kişiliği bozulur."

Clarissa, Stefan Zweig (Sayfa 63)Clarissa, Stefan Zweig (Sayfa 63)
Pol Gara, bir alıntı ekledi.
06 May 17:44 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

Zincirden Boşanmış Variller

Örümceklerle olan savaştan sonraki gün, Bilbo ile cüceler açlık ve susuzluktan ölmeden önce çaresizlik içinde son bir çabaya kalkıştılar. Ayağa kalkıp, on üçünden sekizinin yolun bulunduğunu tahmin ettiği yöne doğru sendelediler; ama haklı olup olmadıklarını hiç öğrenemediler. Ormanda var olduğu kadarıyla gün ışığı bir kez daha yerini akşamın karasına bırakmaktaydı ki, aniden etraflarında pek çok meşalenin ışığı, yüzlerce kızıl yıldız misali parlayıverdi. Orman elfleri yayları ve mızraklarıyla ortaya fırlayıp cücelere bağırarak durmalarını söylediler.

Dövüşmek kimsenin aklından bile geçmedi. Cüceler öyle bir durumdaydılar ki, aslında yakalandıklarına memnun olmuşlardı; sahip oldukları tek silah olan küçük bıçakları da elflerin geceleyin bir kuşu gözünden vurabilecek oklarına karşı bir işe yaramayacaktı. Bu yüzden oldukları yerde oturup beklediler –yüzüğünü parmağına takıp çabucak yana çekilen Bilbo dışında hepsi. İşte bu yüzden elfler cüceleri uzun bir sıra halinde arka arkaya dizip saydığında, hobbiti ne buldular ne de saydılar.

Tutsaklarını ormanın içine götürürken onları meşalelerinin ışığının hayli gerisinden izleyen Bilbo’nun ayak seslerini de duymadılar. Tüm cücelerin gözü bağlıydı, ama bu pek bir şey değiştirmiyordu, zira gözlerini kullanabilecek durumda olan Bilbo bile nereye gitmekte olduklarını göremiyordu; hem zaten ne o ne de diğerleri yola nereden başladıklarını biliyordu. Bilbo meşalelere yetişmek için elinden gelen tüm çabayı sarf etmekteydi, zira elfler cüceleri hasta ve bitkin olmalarına bakmadan gidebildikleri kadar hızlı yürütmekteydi. Kral acele etmelerini buyurmuştu. Aniden meşaleler durdu ve onlar köprüyü aşmak üzereyken hobbit onlara son anda yetişti. Bu, Kral’ın nehrin diğer kıyısındaki kapılarına çıkan köprüydü. Köprünün altında akan su karanlık, hızlı ve güçlüydü; köprünün uzak ucunda bulunan kapılar ağaçlarla kaplı, dik bir yamaca inen dev bir mağaranın ağzı önündeydi. Yamacın dibinde dev kayınlar nehrin kıyısına kadar iniyordu, öyle ki ayakları nehrin içindeydi.

Elfler tutsaklarını köprünün karşı tarafına ittiler, ama Bilbo geride durakladı. Mağara ağzının görüntüsünden hiç hoşlanmamıştı ve tam dostlarını yarı yolda bırakmamaya karar verdiği anda, Kral’ın koca kapıları arkalarında bir çınlamayla kapanmadan önce son elflerin arkasından kendini içeri atmayı başardı.

İçeride geçitler kızıl meşale ışığıyla aydınlanmıştı ve elf muhafızlar dönen, birbirini kesen, yankılı patikalarda uygun adım yürürken şarkılar söylemekteydi. Patikalar goblin şehirlerindekilere benzemiyordu; daha küçüktüler, yeraltındaki derinlikleri daha azdı ve daha temiz havayla doluydular. Sütunları yaşayan taşlardan yontulmuş büyük bir salonda Elf Kralı ahşap oyma bir koltukta oturmaktaydı. Başında küçük meyveler ve kızıl yapraklardan bir taç vardı, çünkü güz yine gelmişti. Baharda orman çiçeklerinden bir taç takardı. Elinde meşeden oyumlu bir asa tutuyordu.

Tutsaklar önüne getirildi ve onlara sertçe bakmasına rağmen adamlarına esirlerin bağlarını çözmelerini söyledi, çünkü cüceler pejmürde ve bitkindiler. “Üstelik burada iplere gerek yok,” dedi. “Bir kez içeriye getirilenlerin büyülü kapılarımdan kaçmasına imkân yoktur.”

Cüceleri yaptıkları şeyler ve nereye gitmekte ve nereden gelmekte oldukları konusunda uzun uzun ve derinlemesine sorguladı, ama ağızlarından Thorin’den fazla laf alamadı. Huysuz ve öfkeliydiler, nazik rolü bile yapmadılar.

“Suçumuz nedir, ey Kral?” dedi, geri kalanların yaşça en büyüğü olan Balin. “Ormanda kaybolmak, aç ve susuz olmak, örümceklere esir düşmek suç mudur? Örümcekler evcil hayvanlarınız mı da öldürülmeleri sizi bu kadar öfkelendiriyor?”

Kral elbette bu soru üzerine daha da öfkelendi ve cevap verdi: “Diyarımda izinsiz dolaşmak suçtur. Benim krallığımda bulunduğunuzu, benim halkımın yaptığı yolu kullanmakta olduğunuzu unuttun mu? Ormanda halkımı üç kez takip edip başlarına bela olmadınız ve çıkardığınız kargaşa ve gürültüyle örümcekleri ayağa kaldırmadınız mı? Yol açtığınız bütün sıkıntılardan sonra sizi buraya neyin getirdiğini öğrenmeye hakkım var ve bana hemen anlatmazsanız, akıl fikir ve terbiyeyi öğrenene dek hepinizi zindana atarım!”

Daha sonra cücelerin ayrı bir hücreye konmasını ve onlara yiyecek ve içecek verilmesini, ancak içlerinden en az biri ona tüm bilmek istediklerini anlatmaya razı gelene dek küçük zindanlarının kapısından geçmelerine izin verilmemesini söyledi. Ama onlara Thorin’i de esir tuttuğunu söylemedi. Bunu öğrenen Bilbo oldu.

Zavallı Bay Baggins –o yerde tek başına, her zaman saklanarak ve asla yüzüğünü çıkarmaya cesaret edemeden, bulabildiği en ücra ve karanlık köşelerde gizlenmişken dahi doğru dürüst uyumaya cesaret edemeden çok uzun ve yorucu bir zaman geçirdi. Yapacak bir şey olsun diye Elf Kralı’nın sarayında dolanmayı alışkanlık haline getirdi. Kapılar büyü marifetiyle kapanıyordu, ama zaman zaman elini çabuk tuttuğunda dışarı çıkabiliyordu. Orman elfleri bölükler halinde, zaman zaman başlarında Elf Kralı olduğu halde, saraydan avlanmak veya ormanda ve doğudaki topraklarda bir başka iş yapmak üzere at sırtında çıkardı. Bu zamanlarda, Bilbo çok çevik davranabildiğinde peşlerinden dışarı süzülürdü, ancak bu çok tehlikeli bir işti. En az bir kez son elfin ardından çınlayarak kapanan kapılara sıkışmaktan kıl payıyla kurtuldu; yine de gölgesi (meşale ışığında fazlasıyla ince ve titrek olan) yüzünden veya birinin ona çarpıp varlığını fark etmesinden korktuğu için, aralarında yürümeye cesaret edemiyordu.

“Her gün aynı evi soyup duran, ama asla kaçamayan bir soyguncu gibiyim,” diye düşündü. “Bu sefil, bıktırıcı, rahatsız serüvenin en kasvetli ve monoton bölümü bu! Keşke hobbit kovuğumda, sıcak ateşimin başında, yanan lambanın ışığında olaydım!” Sık sık büyücüye haber gönderip yardım isteyebilmeyi de diliyordu, ama elbette bu düpedüz imkânsızdı ve çok geçmeden anladı ki, yapılacak bir şey var idiyse bunun Bay Baggins tarafından yalnız ve yardımsız yapılması gerekecekti.

Nihayet, muhafızların peşinden dolaşıp bulabildiği fırsatları değerlendirerek geçen bu sinsice yaşamın ardından, cücelerin her birinin nerede tutulduğunu öğrendi. Bulundukları on iki hücreyi, sarayın farklı bölümlerinde buldu ve bir süre sonra, saray civarını iyice belledi. Bir gün muhafızların konuşmasına kulak misafiri olduğunda hapiste, özellikle derin ve karanlık bir yerde bir cücenin daha tutulmakta olduğunu öğrenerek hayrete düştü. Elbette hemen bunun Thorin olduğunu tahmin etti ve bir süre sonra tahmininin doğru olduğunu öğrendi. Nihayet pek çok güçlükten sonra yerini bulmayı ve etrafta kimse yokken cücelerin şefiyle konuşmayı başardı.

Thorin artık başına gelen talihsizliklere kızamayacak kadar sefil durumdaydı ve Kral’a hazinesi ve macerası hakkında her şeyi söylemeyi düşünmeye başlamıştı (bu da cesaretinin ne kadar kırılmış olduğunu gösteriyordu) ki, anahtar deliğinden Bilbo’nun küçük sesini duydu. Kulaklarına inanamadı. Ancak çok geçmeden yanılmış olamayacağına karar verdi ve kapıya gidip diğer taraftaki hobbitle fısıldayarak uzun bir konuşma yaptı.

Böylece Bilbo Thorin’in mesajını diğer esir cücelerin her birine gizlice götürüp, onlara şefleri Thorin’in de yakınlarda tutsak olduğunu ve kimsenin Thorin’in buyruğu olmadan Kral’a yolculuklarının amacını belli etmeyeceğini iletebildi. Zira hobbitin yoldaşlarını örümceklerden nasıl kurtardığını öğrenen Thorin yüreklenmişti ve bir kez daha, diğer bütün kaçış yolları tükenene, aslına bakılırsa, olağanüstü Bay Görünmez Baggins (çok saygı duymaya başladığı) zekice bir şey düşünmek bakımından hepten başarısız olana dek kendini Kral’a hazineden pay vadederek kurtarmaya çalışmamaya azimliydi.

Diğer cüceler mesajı aldıklarında hemfikir oldular. Hepsi de Orman elflerinin hazine (müşkül durumlarına ve hâlâ fethedememiş oldukları ejderhaya rağmen kendilerinin saydıkları) üzerinde hak iddia etmeleri durumunda kendi paylarının ciddi anlamda düşeceğini düşünüyor ve hepsi Bilbo’ya güveniyordu. Görüyorsunuz ya, bu tam da Gandalf’ın olacağını söylediği şeydi. Belki de başını alıp gitmesinin ve onları terk etmesinin nedeni de buydu.

Ancak Bilbo onlar kadar umutlu olmaktan çok uzaktı. Herkesin ona bel bağlamasından hoşlanmıyordu; büyücünün yakınlarda olmasını dilerdi. Ama bunun yararı yoktu; muhtemelen Kuyutorman’ın karanlık uzaklığının tümü aralarındaydı. Oturup kafası neredeyse patlayana kadar düşündü, ama aklına hiçbir parlak fikir gelmedi. Tek bir görünmezlik yüzüğü iyi bir şeydi, ama on dört kişi arasında fazla işe yaramazdı. Ama elbette, tahmin ettiğiniz gibi, sonunda dostlarını kurtarmayı başardı ve bu şöyle oldu:

Bir gün, etrafı kolaçan ederken çok ilginç bir şey keşfetti: Büyük kapılar mağaraların yegâne girişi değildi. Sarayın en alt bölümlerinin altında bir dere akıyor ve doğuda biraz uzakta, ana ağzın açıldığı dik yamacın ötesinde Orman Nehri’yle birleşiyordu. Bu yeraltı akarsuyunun yamaçtan çıktığı yerde bir su kapısı vardı. Burada kayalık çatı derenin yüzeyine yaklaşıyordu ve buradan derenin yatağına kadar indirilebilen bir ızgaralı kapı kimsenin bu yoldan girip çıkamamasını sağlıyordu. Ama su kapısından giriş ve çıkış yoğun olduğundan, ızgaralı kapı genellikle açık bırakılıyordu. Bu yoldan gelen herhangi biri kendisini tepenin ta içlerine inen, karanlık ve kaba bir tünelde bulacaktı, ama tünelin mağaraların altından geçtiği bir noktada tavan kesilerek çıkarılmış ve meşeden büyük tavan kapılarıyla kaplanmıştı. Bunlar yukarıya, Kral’ın mahzenlerine açılıyordu. Burada bir sürü fıçı vardı. Yörede hiç üzüm asması yetişmemesine rağmen Orman elfleri, özellikle de Kralları şaraba pek düşkündü. Şarap ve diğer mallar uzaklardan, güneydeki hısımlarından veya insanların ırak diyarlardaki asma bahçelerinden getiriliyordu.

Bilbo en iri fıçılardan birinin arkasına saklanarak tavan kapılarını ve ne işe yaradıklarını keşfetti. Sindiği yerden Kral’ın hizmetkârlarının konuşmalarını dinledi ve şarap ve diğer malların nehirler üzerinden veya karayoluyla Uzun Göl’e nasıl geldiğini öğrendi. Görünüşe bakılırsa orada hâlâ insanlara ait, refah içinde bir şehir vardı ve her türden düşmana, özellikle de Dağ’ın ejderhasına karşı bir korunma tedbiri olarak suyun içlerine uzanan köprüler üzerine inşa edilmişti. Göl kasabasından yola çıkan fıçılar Orman Nehri’nin kaynağına doğru götürülüyordu. Çoğu zaman büyük sallar gibi birbirine bağlanıp dere boyunca sırıklarla veya kürek çekilerek taşınıyor, bazen de yassı teknelere yükleniyorlardı.

Fıçılar boşaldığında elfler bunları tavan kapılarından salıp su kapısını açıyordu ve fıçılar bir süre bata çıka yüzdükten sonra akıntıya kapılıp nehrin çok aşağısında, Kuyutorman’ın en batı ucuna yakın bir yerde nehir kıyısındaki bir girintiye varıyordu. Burada toplanıp yeniden birbirine bağlanıyor ve tekrar Orman Nehri’nin Uzun Göl’e aktığı noktanın yakınındaki Göl kasabasına yüzdürülüyordu.

Bilbo bir süre oturup bu orman kapısını düşündü ve dostlarının kaçışı için kullanılıp kullanılmayacağını merak etti, nihayet çaresizlikten doğan bir plan kafasında şekillenmeye başladı.

Akşam yemeği tutsaklara götürülmüştü. Muhafızlar geçitleri güçlü adımlarla aşarken meşale ışığını da yanlarında götürerek her şeyi karanlıkta bırakıyordu. Derken Bilbo Kral’ın kâhyasının muhafızların şefine iyi geceler dilediğini duydu.

“Şimdi benimle gel,” dedi, “ve az önce gelen yeni şarabın tadına bak. Bu gece mahzenlerdeki boş tahtaları boşaltmak için çok uğraşacağım, bu yüzden önceden bir şeyler içelim ki işimiz kolaylaşsın.”

“Pekâlâ,” diye güldü muhafızların şefi. “Seninle birlikte şarabın tadına bakar ve Kral’ın masasına layık olup olmadığına karar veririm. Bu gece bir ziyafet var ve bize kötü mal göndermen iyi olmaz!”

Bilbo bunu duyduğunda içi pır pır etmeye başladı, zira şansın ondan yana olduğunu ve cüretkâr planını deneme fırsatını hemen bulduğunu görmüştü. İki elfi, küçük bir mahzene girip üzerine iki büyük kulplu sürahi bulunan bir masaya oturana kadar izledi. Çok geçmeden elfler içip neşeyle kahkahalar atmaya başladılar. O sırada alışılmadık türden bir talih Bilbo’dan yanaydı. Bir Orman elfinin uykusunu getirmek için şarabın sert olması gerekirdi, ama görünüşe bakılırsa bu şarap büyük Dorwinion bahçelerinin sarhoş edici mahsulüydü ve Kral’ın askerleri ve hizmetkârları tarafından değil, Kral’ın ziyafetlerinde ve kâhyanın büyük sürahileriyle değil, daha küçük kâselerle içilmesi gerekiyordu.

Çok geçmeden muhafız şefi önüne düşen başını masaya yasladı ve derin bir uykuya daldı. Kâhya onu fark etmeden bir süre kendi kendine konuşup gülmeye devam etti, ama çok geçmeden onun başı da masaya düştü ve uykuya dalıp dostunun yanında horlamaya başladı. Ardından hobbit gizlice yanlarına süzüldü. Kısa sürede muhafızların şefi anahtarlarından olmuştu ve Bilbo hücrelere giden geçitlerde tüm hızıyla koşar adım yürümekteydi. Büyük anahtar yığını kollarına çok ağır geliyordu ve anahtarların ara sıra yüksek sesle şakırdayıp onu tepeden tırnağa titretmesine engel olamadığından, yüreği hep ağzındaydı.

Önce Balin’in kapısındaki kilidi açtı ve cüce dışarı çıkar çıkmaz özenle yeniden kilitledi. Tahmin edebileceğiniz gibi Balin çok şaşırmıştı, ancak küçük ve sıkıcı taş odasından çıkmaktan duyduğu memnuniyete rağmen durup sorular sormak ve Bilbo’nun ne yapacağını ve bu konudaki her şeyi öğrenmek istiyordu.

“Şimdi zaman yok!” dedi hobbit. “Sen beni takip et yeter! Hepimiz bir arada durmalı ve birbirimizden ayrılma riskine girmemeliyiz. Ya hepimiz kaçacak ya da hiçbirimiz; son şansımız da bu. Bu öğrenilirse, kim bilir Kral sizi bir daha nereye koyar ve tahminimce ellerinizle ayaklarınızı da zincirlerle bağlatır. Karşı gelme bakayım, aferin sana!”

Sonra kapı kapı dolaştı, ta ki maiyeti on ikiye ulaşana dek –karanlık ve uzun esaretleri yüzünden hiçbiri de çevik değildi. Ne zaman biri diğerine çarpsa veya karanlıkta homurdansa ya da fısıldasa Bilbo’nun yüreği güm diye atıyordu. “Kahrolsun şu cücelerin çıkardığı gürültü!” dedi kendi kendine. Ama her şey yolunda gitti ve hiç muhafızla karşılaşmadılar. Aslına bakılırsa, o gece ormanda ve yukarıdaki salonlarda büyük bir güz şöleni vardı. Kral’ın halkının neredeyse tümü eğlencedeydi.

Nihayet pek çok kez tökezledikten sonra, Thorin’in derin, uzak ve şans eseri mahzenlere yakın olan zindanına vardılar.

“Şerefim üzerine!” dedi Thorin, Bilbo ona fısıltıyla dışarı çıkıp dostlarına katılmasını söyleyince, “Gandalf her zamanki gibi doğru söylemiş! Anlaşılan zamanı geldiğinde pek iyi bir hırsız oluyorsun. Bundan sonra ne olursa olsun, hepimizin ebediyen hizmetinde olduğumuza eminim. Ama bundan sonra ne olacak?”

Bilbo fikrini elinden geldiğince açıklamasının zamanı geldiğini gördü; ama cücelerin planını nasıl karşılayacağından hiç emin değildi. Korkuları yerindeydi, zira fikrinden zerre kadar hoşlanmadılar ve içinde bulundukları tehlikeye rağmen yüksek sesle homurdanmaya başladılar.

“Berelenip paramparça olacağız, üstelik şüphesiz boğulacağız!” diye mırıldandılar. “Anahtarları eline geçirmeyi başarınca aklına makul bir fikir geldi sanmıştık. Bu delice bir fikir!”

“Pekâlâ,” dedi Bilbo mahzun ve aynı zamanda epey sinirli bir şekilde. “Güzel hücrelerinize dönün, sizi tekrar içeri kilitleyebileyim de orada rahatça oturup daha iyi bir plan düşünebilesiniz –ama içimden denemek gelse bile bir daha anahtarları elime geçirebileceğimi sanmam.”

Bu onlara yetmişti ve sakinleştiler. Üst salonlara giden yolu bulmaları veya büyüyle kapanan kapılardan yollarını dövüşerek açıp çıkmaları imkânsız olduğundan ve tekrar bulunana kadar geçitlerde homurdanarak dolaşmanın yararı olmayacağından, sonunda tam da Bilbo’nun önerdiği şeyi yapmak zorunda kaldılar.

Böylece, hobbitin peşine düşüp en aşağıdaki mahzenlere doğru gizlice ilerlediler. Muhafız şefinin ve kâhyanın hâlâ yüzlerinde gülümsemelerle, mutlu mesut horlarken görülebildiği bir kapıdan geçtiler. Dorwinion şarabı derin ve hoş rüyalar getirir. Bilbo yollarına devam etmeden önce gizlice içeri girip iyi yüreklilikle anahtarları kemerine koymasına rağmen ertesi gün muhafız şefinin yüzünde farklı bir ifade olacaktı.

“Bu onu başındaki beladan bir ölçüde kurtarır,” dedi Bay Baggins kendi kendisine. “Kötü biri değildi, tutsaklara da epey iyi davranıyordu. Üstelik bu hepsinin kafasını karıştıracak. Bütün o kilitli kapılardan geçip ortadan kaybolduğumuza göre çok güçlü büyüye sahip olduğumuzu sanacaklar. Ortadan kaybolmak! Bu olacaksa çok acele işe koyulmalıyız!”

Balin muhafızla kâhyayı gözlemek ve hareket etmeleri durumunda onları uyarmak için gönderildi. Geri kalanlar tavan kapılarının olduğu, yandaki mahzene gittiler. Kaybedecek çok az zaman vardı. Bilbo’nun da bildiği gibi, çok geçmeden bazı elfler emir gereği aşağı inecek ve kâhyanın boş fıçıları kapılardan dereye indirmesine yardım edecekti. Aslında fıçılar odanın ortasında sıralar halinde dizilmiş, aşağı itilmeyi bekliyordu. Bazıları şarap fıçılarıydı ve tepelerini çok gürültü çıkarmadan açmak veya kolaylıkla kapatıp mühürlemek mümkün olmadığından, pek işe yaramazlardı. Ama aralarında Kral’ın sarayına tereyağı, elma gibi bir sürü şey getirmekte kullanılan birkaç tane farklı fıçı da vardı.

Çok geçmeden bunlardan içinde bir cücenin sığabileceği kadar yer olan on üç tane buldular. Aslına bakılırsa bazıları fazla genişti ve Bilbo’nun onları ellerindeki kısa zamanın elverdiğince rahat ettirmek için şaman ve benzeri şeyler bulmak için elinden geldiğini yapmasına rağmen, cüceler fıçılara girerken tedirginlikle içeride nasıl sarsılıp sağa sola çarpacaklarını düşündüler. Nihayet on iki cüce de fıçılara yerleşmişti. Thorin bir sürü sorun çıkarmış, fıçısında dönüp durmuş ve küçük bir kulübedeki iri bir köpek gibi homurdanmışti; sonuncu olan Balin ise hava deliklerine epey titizlenmiş ve daha kapak kapanmadan boğulduğunu söylemeye başlamıştı. Bilbo fıçıların yanlarındaki delikleri tıkamak ve kapakları olabildiğince emniyetli bir şekilde kapamak için elinden geleni yapmıştı ve artık tek başınaydı, etrafta koşuşturup fıçılara son rötuşlarını yapıyor ve küçük bir olasılık olmasına rağmen, planının başarılı olmasını ümit ediyordu.

İşlerini tam zamanında bitirmişlerdi. Balin’in kapağı takıldıktan anca bir iki dakika sonra sesler duyuldu ve titreşen ışıklar görüldü. Birkaç elf gülüp konuşarak ve şarkılardan parçalar söyleyerek mahzene geldiler. Salonların birindeki şen bir ziyafeti geride bırakmışlardı ve mümkün olduğunca çabuk dönmeye kararlıydılar.

“Kâhya ihtiyar Galion nerede?” dedi biri. “Bugün onu masalarda göremedim. Burada olup bize yapılacakları göstermesi gerekiyor.”

“Yaşlı miskin gecikirse kızacağım,” dedi bir başkası. “Şarkılar söylenirken burada vakit harcamak istemiyorum!”

Biri, “Ha, ha!” diye seslendi. “İşte ihtiyar hain burada, başını sürahiye gömmüş! Arkadaşı yüzbaşıyla birlikte kendilerine ayrı bir ziyafet veriyorlarmış.”

“Sarsın şunu! Uyandırın!” diye bağırdı diğerleri sabırsızlıkla.

Galion sarsılmaktan da uyandırılmaktan da hiç hoşlanmamıştı, hele kendisine gülünmesinden hiç. “Hepiniz geciktiniz,” diye homurdandı. “Ben burada bekleyip dururken sizler içip eğleniyor ve görevlerinizi unutuyorsunuz. Bitkinlikten uyuyakalmama şaşmamak lazım!”

“Şaşmamak lazım,” dediler, “açıklaması yakınındaki sürahide dururken! İşe koyulmadan önce uyku ilacından biraz da bize koklat! Oradaki zindancıyı uyandırmaya mahal yok. Görünüşe bakılırsa, o payına düşeni zaten almış.”

Ardından birer kez daha içtiler ve aniden pek neşelendiler. Ama akılları başlarından tamamen gitmemişti. “Kurtar bizi, Galion!” diye haykırdı bazıları, “ziyafete erken başlayıp aklını şaşırmışsın! Ağırlığa bakılırsa buraya boş yerine dolu fıçıları yığmışsın.”

“İşinizi görün!” diye homurdandı kâhya. “Aylak bir sarhoşun kolunun hissettiği ağırlığa bakılmaz. Gidecek olanlar bunlar, başkası değil. Dediğimi yapın!”

“Pekâlâ, pekâlâ,” diye cevap verdiler fıçıları açıklığa doğru yuvarlayarak.

“Kral’ın tereyağı tekneleriyle en iyi şarabı nehre yuvarlanır da Göllü insanlar bedavaya ziyafete konarsa, vebali senin!”

Yuvarlan-yuvarlan-yuvarlan-yuvarlan
Yuvarlan-yuvarlan-yuvarlan delikten aşağıya!
Vira salpa! Şap cup!
İniyorlar aşağı, sallana yuvarlana!

Fıçılardan önce biri, ardından diğeri gürültüyle karanlık açıklığa yollanıp bir iki metre aşağıdaki soğuk sulara itilirken böyle şarkı söylediler. Fıçıların bazıları gerçekten de boştu, bazıları da her birinde özenle paketlenmiş birer cüce bulunan teknelerdi; ama hepsi birden, birbiri ardına bir sürü çatırtı, patırtıyla, aşağıdakilerin üstüne düşerek, suya çarparak, tünelin duvarlarına sürünerek, birbirine toslayarak ve akıntı boyunca batıp çıkarak gittiler.

Tam o anda Bilbo planındaki zayıf noktayı fark etti. Sizler muhtemelen bunu uzun zaman önce fark ettiniz ve ona gülmektesiniz; ama onun yerinde olsanız, onun yaptığının yarısını bile başaracağınızı sanmam. Elbette kendisi bir fıçının içinde değildi, fırsatı olsaydı bile onu fıçıya yerleştirecek kimse yoktu! Görünüşe bakılırsa bu kez kesinlikle dostlarını kaybedecek (neredeyse hepsi karanlık tavan kapısının içinden geçip kaybolmuştu) ve sonsuza dek elf mağaralarında daimi bir hırsız olarak gizlenmek zorunda kalacaktı. Zira üst kapılardan hemen kaçmayı başarabilse bile, cüceleri bir daha bulma şansı çok düşüktü. Fıçıların toplandığı yere kara yoluyla nasıl gidildiğini bilmiyordu. Kendisi olmadan cücelerin başına neler geleceğini merak etti; zira henüz cücelere tüm öğrendiklerini veya ormandan çıktıklarında ne yapmaya niyetlendiğini söylemeye zaman bulamamıştı.

Zihninden bütün bu düşünceler geçerken, çok neşeli olan elfler nehir kapısının etrafında bir şarkı tutturdular. Bazıları şimdiden fıçıları hepsi birden su yüzüne çıkar çıkmaz dışarı salmak üzere su kapısındaki ızgaralı kapıyı tutan ipleri çekmeye gitmişti.

Dön coşkun, kara derede
Bir zamanlar bildiğin ellere!
Bırakıp derin salonlarla mağaraları geride,
Bırakıp yalçın dağları kuzeyde,
Geniş ve loş ormanın,
Gri, gaddar ormana eğildiği yerde!
Yüz ağaçların dünyasının ötesine
Dışarıya, fısıldayan melteme,
Sazların, hasırotlarının,
Bataklıktaki dalgalanan yosunların ötesine
Geceleyin gölden, havuzdan kabaran
Ak sislerin arasından!
Peşine düş, peşine,
Soğuk ve sarp göklerdeki yıldızların;
Dön şafak toprağa vardığında,
İvintinin üzerinden, kumun üzerinden,
Git güneye! Git güneye!
Ara günün şavkıyla gündüzü,
Dön otlaklara, yeşilliklere,
İneklerle öküzlerin otladığı yerlere!
Dön tepelerdeki bahçelere
Dutların şişip dolduğu yere
Günün şavkı altında, altında gündüzün!
Git güneye! Git güneye!
Yolları coşkun, kara derede,
Bir zamanlar bildiğin ellere!

Artık fıçıların en sonuncusu da kapılara doğru yuvarlanmaktaydı! Zavallı, küçük Bilbo çaresizlikten ve aklına yapacak başka bir şey gelmediğinden buna tutundu ve onunla birlikte kenardan aşağı itildi. Soğuk, karanlık suya şap diye düştü, fıçı da onun üzerine.

Suları tükürerek ve tahtaya sıçan gibi tutunarak tekrar yüzeye çıktı, ama tüm çabalarına rağmen fıçının tepesine çıkmayı başaramadı. Ne zaman denese fıçı yuvarlanıp onu tekrar altına alıyordu. Aslında fıçı boştu ve mantar gibi hafif ve kolayca yüzüyordu. Kulakları suyla dolu olmasına rağmen, yukarıdaki mahzende hâlâ şarkı söyleyen elflerin sesini duyabiliyordu. Ardından tavan kapıları aniden güm diye kapandı ve sesleri kesildi. Karanlık tünelde, buz gibi soğuk sularda, tek başına sürüklenmekteydi –zira fıçılara yerleştirilmiş dostları sayamazsınız.

Çok geçmeden ilerideki karanlıkta gri bir leke belirdi. Çekilen su kapısının gıcırtısını duydu ve kendisini kemerin altından geçip dereye çıkmak için birbirini sıkıştırarak batıp çıkan fıçı ve teknelerden oluşan bir kütlenin ortasında buldu. Ezilip parçalanmamayı güçlükle başardı, ancak birbirine vuran fıçı kalabalığı teker teker çözülmeye, fıçılar taş kemerin altından geçip uzaklaşmaya başladı. Ardından fıçısının üstüne çıkıp at biner gibi oturmayı başarmış olsa bile bunun işe yaramayacağını gördü, çünkü fıçının tepesi ile kapının olduğu aniden alçalan tavan arasında bir hobbite yetecek kadar bile yer yoktu.

Derenin iki kıyısındaki ağaçların suya eğilen dallarının arasından geçip gittiler. Bilbo cücelerin ne hissettiğini ve fıçılarının içine çok su girip girmediğini merak etti. Karanlıkta, yanında batıp çıkanlardan bazıları suya daha fazla batmış gibi görünüyordu ve Bilbo bunların içinde cücelerin olduğunu tahmin etmişti.

“Umarım kapakları yeterince sıkı kapatmışımdır!” diye düşündü, ama çok geçmeden cüceleri hatırlayamayacak kadar kendi derdine düştü. Başını suyun üzerinde tutmayı başarsa da soğuktan titriyordu ve şansı dönmeden önce soğuktan ölüp ölmeyeceğini, daha ne kadar fıçıya tutunabileceğini ve fıçıyı bırakıp kıyıya yüzme riskine atılmasının doğru olup olmayacağını merak ediyordu.

Çok geçmeden şansı da döndü; anafor yapan akıntı bir noktada birkaç fıçıyı kıyıya, birbirinin yakınına sürükledi ve bir süre orada, görünmeyen bir köke takılıp kaldılar. Derken Bilbo bir diğer fıçı tarafından sabit tutulan fıçısının üzerine tırmanma fırsatını kullandı. Boğulmuş bir sıçan gibi fıçıya tırmandı ve dengeyi elinden geldiğince sağlamak için bedenini yayarak tepesine uzandı. Rüzgâr soğuktu, ama sudan iyiydi ve bir kez daha harekete geçtiklerinde tekrar yuvarlanmayacağını ümit ediyordu.

Kısa zaman sonra fıçılar tekrar birbirlerinden ayrıldı ve dönerek derenin aşağısına ve ana akıntıya doğru sürüklendiler. Bilbo bu sırada fıçıya tutunmanın korktuğu kadar güç olduğunu fark etti, ama feci şekilde rahatsız olmakla birlikte bunu her nasılsa başardı. Neyse ki kendisi çok hafif, fıçı ise çok iriydi ve epey sızıntılı olduğundan biraz su almıştı. Yine de bu eyer veya üzengi olmadan midilliye, üstelik de aklı fikri çimenlerde yuvarlanmak olan, yuvarlak karınlı bir midilliye binmek gibiydi.

Bu yolla Bay Baggins nihayet iki yandaki ağaçların seyreldiği bir noktaya varmayı başardı. Ağaçların arasında gökyüzünün daha soluk rengini görebiliyordu. Karanlık nehir aniden açılıp genişledi ve orada Kral’ın dev kapılarından aceleyle akan Orman Nehri ona katıldı. Artık gölgeli olmayan loş bir su tabakası vardı ve kayan yüzeyinde bulutlar ve yıldızların kırık yansımaları dans ediyordu. Derken Orman Nehri’nin hızlı akan suları bütün varil ve fıçıları, oyarak geniş bir koy açtığı kuzey kıyıya süpürdü. Bu koyun asma kıyılar altında çakıllı bir sahili vardı ve doğu duvarı sert kayadan küçük bir çıkıntıyla kaplıydı. Fıçıların çoğu sığ sahilde karaya çıktı, ancak birkaçı yollarına devam edip taşlı iskeleye çarptı.

Kıyıda gözcülük yapan kimseler vardı. Fıçıların tümünü çabucak sırıklarla çekip sığlıklara ittiler ve onları saydıktan sonra iple birbirine bağlayıp sabaha kadar orada bıraktılar. Zavallı cüceler! Artık Bilbo’nun durumu kötü değildi. Fıçısından aşağı kayıp yürüyerek sahile çıktı, ardından da kıyının yakınlarında görebildiği kulübelere doğru...

shf: 191- 207

Hobbit, J. R. R. Tolkien (Sayfa 191 - İthaki Yayınları, Çevirmen: Gamze Sarı Özgün Adı: The Hobbit İthaki Yayınları - 562 3. Baskı, Aralık 2009, İstanbul E-kitap: 1. Sürüm, Şubat 2015 Aralık 2009 tarihli 3. baskısı esas alınarak hazırlanmıştır.))Hobbit, J. R. R. Tolkien (Sayfa 191 - İthaki Yayınları, Çevirmen: Gamze Sarı Özgün Adı: The Hobbit İthaki Yayınları - 562 3. Baskı, Aralık 2009, İstanbul E-kitap: 1. Sürüm, Şubat 2015 Aralık 2009 tarihli 3. baskısı esas alınarak hazırlanmıştır.))
Metin Özdemir, bir alıntı ekledi.
03 May 23:06 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Güç sahibi olabilmek için ne kadar çok ödün vermek gerektiğini gördüm, gücü elinde tutabilmenin ne demek olduğunu öğrendim ve onu gözlemledikçe –hatta bir ağustos gününde sıcaktan gömleğine varıncaya kadar soyunduğunu gördüm–, bu küçük şeyler ve parti işleriyle kendini nasıl harcadığını fark ettim. Her etki zamanla yıpratır. Artık okumuyordu, öğrenmiyordu, aslında artık yaşamıyordu da ve her şeyden önemlisi artık özgür değildi. Kendi kendine soruyordu: Ne yapabilirim? Yalnızca sürekli yaptığı bağlantılar ve hiç değişmeyen kavgalarla tutunabiliyordu; vasat yetenekler için yüksek makamlar tehlikelidir, kişi kendini aşmak zorunda kalırsa, kişiliği bozulur. Büyük şehirlerdeki seçim kampanyaları birdenbire beni tiksindirdi, o vaatler ve sözler, o tokalaşmalar; bir insanı orada bulunduğu için mutlu eden her neyse, ben artık onu aşmıştım. Aslında çifte mutluluk denebilir.

Clarissa, Stefan ZweigClarissa, Stefan Zweig
Ceren Eren, bir alıntı ekledi.
03 May 11:36 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Kendini beğenmiş olanlar kendini severler mi, yoksa kendini aşmak isteyen ve kendini pek sevmeyen insanlar mı ona henüz karar veremedim,anlayamadım.
Belki de kendini beğenmişler, zavallı,
kendini sevmeyenlerdir.

Mavi Saçlı Kız, Burçak Çerezcioğlu (Sayfa 167 - YKY)Mavi Saçlı Kız, Burçak Çerezcioğlu (Sayfa 167 - YKY)
inci k., bir alıntı ekledi.
02 May 13:01

Kendini vurmak, yüksek bir yapıdan atlamak, kendini asmak, bu seçeneklerden hiçbiri onun kadınsı doğasına uymuyordu. Kadınlar kendilerini öldürdük­ lerinde çok daha romantik yöntemler seçerler - bilek­
lerini kesmek ya da aşırı dozda uyku İlacı almak gibi. Terk edilmiş prensesler ve HoİIywood yıldızlan bunun
sayısız örneğini gözler önüne sermişlerdir.

Veronika Ölmek İstiyor, Paulo Coelho (Sayfa 13)Veronika Ölmek İstiyor, Paulo Coelho (Sayfa 13)
Ahmet Y, Siyah Deri Beyaz Maskeler'i inceledi.
01 May 04:46 · Kitabı okudu · 8 günde · 10/10 puan

SİYAH DERİLİ KARDEŞLERİMİN GAZABINI ÜZERİME ÇEKSEM DE SÖYLEYECEĞİM: SİYAH İNSAN İNSAN DEĞİLDİR! (FRANTZ FANON)

İnsan kozmik bir titreşim içinde titreşip duran bir EVET’tir.Kökünden koparılan,kovalanan,yokuşa sürülen ve kendi varoluş sorunsalı içinde bulup çıkardığı gerçeklerin birbiri ardından yokolup gittiğini görmeye mahkum edilen insanın,kendisiyle birlikle var olan bir zıtlık,bir çelişki çıkarmaktan vazgeçmesi beklenir.(Fanon) Peki o halde bu çelişkiler nasıl bir arada olabilir.Buna sadece diyalektik deyip geçecek miyiz? Hegel’in “Tin ancak negatifin yüzüne dimdik baktığında ,yuvasını orada kurduğunda bir güç haline gelir” önermesi bu noktada işimize yarar.Fakat son kertede bizi yarı yolda bırakabilir.İnsan bir varolmama uğraşının içinde konumlandırıyor kendisini.O halde negatif de kendine dayatılan pozitifin yüzüne dimdik baktığında bir güç haline gelir. Peki insan derisinin negatifliğinin sembolize eden kara derililer niçin pozitifine(üstüne basarak söylüyorum ona dayatılan) dimdik bakmaz da kendi kendine dimdik bakar,kendine konum alır,kendine yabancılaşır,kendi karşısında konum olur.Siyah adamın amacı nedir? Tek bir amacı vardır;Beyaz olmak?

Peki niçin Beyaz olmak ister? Onu kendine yabancılaştıran,kendinden tiksindiren,onu tıp diliyle derealizasyona,depersonalizasyona sürükleyen nedir? Sebepleri çok fazla bir kısmını kendimce yorumlayacağım…Zaman zaman Fanon’dan biraz kopmam gerek,sebepleri daha iyi açıklamak adına kendi dilimden,kendi ülkemdeki zenci algısından da bahsedeceğim.İnceleme biraz öznel,bazen akademik,bazen duygusal olacak.Zaman zaman dekonstrüktif taraflara da kayma olabilir.Dolayısıyla sıkıcı olacak.Zaten çoğunun okumaya tahammül edeceğini düşünmüyorum.

BENSE BU KİTAPTA SİYAH ADAMIN YARASINA EN ZAYIF YANINA DOKUNMAYA AZLETMİŞ GÖRÜYORUM KENDİMİ.NEŞTERLE VE BELKİ BİRAZ ACITARAK,DUYGUSAL YAKINLIĞI ELDEN BIRAKMADAN(Fanon)

Siyah insanların bir çoğu zamanında Avrupalılar ve Amerikalılar tarafından yerinden yurdundan edilmiştir.Bir çoğu da sömürgeleştirilmiş,kendi vatanlarında gurbette gibi yaşamışlardır.Bazıları avrupaya göç etmiş,oraların dilini öğrenip bir Avrupalı olma(daha doğrusu beyaz olma) mücadelesi vermişlerdir.Fakat ne mümkün? Efendileri hiçbir zaman buna müsaade etmemiştir.Onların zenciliğini her zaman bir tokat gibi yüzlerine çarpmıştır.Zenci vazgeçmemiştir,evet kapkaradır.Zifir gibidir,bok gibidir,böcek gibidir.Efendisinin gözüne girmeli ve ondan aferin almalıdır.Bu aferinler onun için beyaz olmaya giden bir yoldur.

ZENCİ VE ÇOCUK

Faşizmin kol gezdiği tüm ülkelerde azınlıklar küçük bir çocuk gibi görülür.Bu çocuk görme asla masum değildir.Deliliğin Tarihindeki “deli” imgesiyle benzer minvaldedir.Çocuk buralarda akıl dışını,akıl eksikliğini gösterir.Zencilere bu yüzdendir ki hey babalık denir filmlerde.Adeta bir çocukmuş gibi konuşulur.Onların bozuk Amerikan aksanı taklit edilir,sözde onlara hoşgörü gösterilir,çocukla çocuk olunur.Benzeri ülkemizde Kürtlere de yapılır.Bir Kürtle bozuk bir Türkçeyle konuşmak onu verilen bir imtiyazmış gibi düşünülür.Esasında onun dil yetisi gelişmemiş bir çocuk yerine konduğunun birçoğu farkına varmaz.Nasıl ki bir yetişkin bir “çocukla şen yokmuşun şennn” demesi çocukla çocuk dilinden konuşmaksa bir Kürde “Çevayi başe” demek de aynı kapıya çıkar.Ya da bir Erzurumluya “Neydirsen Gardaş” demek de.Üç davranış türünde de aynı lütufkar bakış aynı riyakar gülümseme…Mantıksız geldiyse gözünüzde canlandırın,anlarsınız..İki tarafta da hem söyleyen hem söylenen,hem imleyen hem imlenen,hem bilgi-iktidar mekanizması hem sözce kendiliğinden,adeta itkisel olarak bunu yapar.Irkçılık sıradan bir olgu gibi,fark ettirmeden işler…

Elbette zenci olayı bunun çok ötesindedir.Her dilde tüm kötücül çağrışımla siyah rengiyle özdeşleşir.Şiire sanata dahi bu şekilde yansır.(Savaşın kartalı(siyah) Barışın güvercini(beyaz) Beyaz bayrak barışı temsil eder,beyaz en hızlı kirlenen renktir.Yani hızlı siyahlaşan.Beyazın beyazlığı beyaz olmasından değil siyaha en uzak renk olmasından gelir ve bu yüzden değerlidir.Bilinçdışı bir dil gibi yapılanmıştır.Dil ise zaten kendiliğinden yapılanmıştır.Dilin kurmaca gerçekliğinden çıksak dahi Saussurecü yaklaşımla düşünürsek başka bir dile,başka bir bilgi-iktidar mekanızmasına çarpar başka bir (F)aşist imleme ekonomisine çarparız..Çünkü zencinin derisini soyan bir zımpara değil,beyaz gözlerdeki beyaz bakışlardır.Ama asla siyah değil,siyah rengini bu incelemede hiçbir kötücül anlamda kullanmamaya gayret edeceğim.

Peki zenci bu durumda ne yapar.Fanon’a göre o da kendi bakışıyla kendi derisini soyar.Siyahlığından iğrenir,bir beyaz olmak ister.Bir beyaz gibi hür ve temiz.Bunun olmayacağını bilir,beyazlardan aldığı her aferin onu biraz beyazlaştırır.Bu yüzdendir ki tüm kameraların kadrajları 32 dişini gösterip bir Çocuk(!) gibi sırıtan zenciyi göstermeye her daim hazırdır.Çünkü bir çocuktur neticede,her şeye rağmen hiçbir şeyin farkına varmaksızın acı acı gülen bir çocuk..Hiçbir zaman kirlenme lüksü yoktur zencinin,çünkü zaten pistir.Çünkü zaten en kirli renge sahiptir…Beyaz olmak ister,ne kadar olabilirse o kadar beyaz.Çünkü vazgeçmenin renginidir kahverengi.(Hüseyin Köse) Vazgeçer zenci,derisinden,onunla aynı deriye sahip olan kendi soydaşlarından utanır.Bir zenci bir zenciyi arzulamaz,ancak ötekinin arzuladığı beyazı arzular bu yüzden.Bu yüzdendir zenci film izlerken beyazı öldürmek için gelen zenciden nefret eder.Ölmesini ister,kendini beyazla özdeşleştirir,onunla katarsis yaşar..

ZENCİ VE CİNSELLİK

Zenci penisinin büyük olduğunu hepimiz bir yerlerden duymuşuzdur.Ya da zihnimiz bizatihi bu nicelikselliği siyahlığın çağrıştırdığı vahşet yoluyla algılarımıza zerketmiştir.(araştırmalar bunun böyle olmadığını gösterse de) Örneğin zenci futbolcular için sık sık şu espriler yapılır; “O zaten her zaman 30cm ofsaytta” Buradaki 30cm her nedense birçoğunun diline dolanmıştır.Sanırım ülkemizin Weber Eşiği 30cm’den başlıyor.Bunu kolektif bilinçdışıyla bağdaştırmak saçma olur,niteliksel olarak belki ama niceliksel olarak kolektif bilinçdışının rolüne inanmıyorum.Evet siyahlık çağrışımları;siyah-kötü-karanlık-vahşet-acı-seks-bozma-büyük penis…Belki Jung böyle bir serbest çağrışım yöntemi izleyebilirdi,geçelim.. Hikayenin bir kısmı gerçek bir kısmı uydurmadır.Şimdi büyük penis imgesi esasında alıştığımız bir imge. Fakat bir gün öyle bir şey oldu ki bu büyüklük imgesinin kadın zencinin beyazın zihnindeki fenomeni karşısında dehşete düştüm.Arkadaşım bir gün abisinin bir seks macerasını anlatıyordu,hikayeye göre abisi zenci ile girdiği ilişkide zencinin vajinası adeta vakum gibi penisi içeri doğru çekiyormuş.Bu hikaye bana başlangıçta saçma gelmişti,şimdi ise gelmiyor.Şu anda olayın maiyetini daha iyi anlıyorum.Zenci kadın-derinlik-siyah vajina-kuyu-düşme-çekme…İşte bu olayın bilinçdışındaki birkaç imgesi.İlk defa siyah derili bir ilişkiye girecek beyaz bir erkekte olması muhtemel sanrılar.Çünkü zenci Fanon’un deyimiyle insan değildir(insanlara göre) Erkeğin zihnindeki meşhur mağara imgesi bu kez en yüksek dozda kendini var ediyordu.Adeta erkeğin dışarıdanlığını bir vakum gibi hem kendi azametine çekiyor hem de felaketiyle beyaz adamı zelzeleye tutuyordu.Bu arzunun bilinçdışındaki kaynağı nedir;”Negrofobi!” Belki fakat sadece bu değil…Hikayeye devam ediyorum(buradan sonraki olaylar o anda bizle beraber aynı odada bulunan olayı dinleyen bir arkadaşın sonradan bize anlattıklarından derlenmiştir) Bu olaya kadar zencilere yönelik hiçbir fantezim yoktu.Hatta olayı şaşkınlıkla dinledim,daha önce kendimi bir zenciyle hayal dahi etmemiştim.Fakat vakum hikayesi beni gerçekten çekti.Freud’un deneylerinde zencilerden korkup histeri krizine tutulan fakat zenci kelimesi geçtiği anda dahi çağrıştırdığı vahşi fantezilerle orgazm olan kadındaki gibi bir çeşit “Vahşetin Çağrısı”nı duyumsadığımı hatırlıyorum..Vakum,kuyu,bir kadında kaybolmak,içe çekilmek,içkinleşmek,bir kadın tarafından kadın organıyla becerilmek..Zihnim gerçekten beni yanıltıyor muydu bilmiyorum ama o anda hiç duymadığım bir hisse kapıldığımı hatırlıyorum.Aradan birkaç gün geçti.Bütünlemelerde bir zenci kadın bana sınavla ilgili yarım-yamalak bir Türkçeyle bir şeyler sordu. Sınavın başlamasına az kalmıştı,çalışmamıştım ama ona nedense bilmediğim halde bir şeyler söylemeye başladım.Biliyormuş gibi davrandım,arkama oturup kopya vereceğimi söyledimNedeni bir zenci tarfından bilgisiz görülmeme isteği mi,yani bir ego mücadelesi mi olduğunu bilmiyordum.Diğer taraftan ona kur yapmak için,iyi görünüp onu kendimce avlamak için mi olduğunu da bilmiyordum.Sınavda ara ara kağıdımı açtım,zenci kıza kur yaptım.O beni vakum gibi çekiyordu,bense bu sam yeline kapılıp gidiyordum.Sınav bitti teşekkür etti,elimi sıktı.Eli terliydi.Düşündüm niçin? Niçin terlemişti,o bir kadındı ve zenciydi.Değil mi ki derisi güneşi emmek için siyahtı? Onlarda ter bezi daha fazlaymış.Google’dan aradım ve buldum.Fakat niçin aradım.Aramamın sebebi zenci olması mıydı? Terlemesi mi? Bu pislik tiksintisi nereden geliyor? Diyordu Artaud? Yoksa Foucaltcu deyimle histerikleşmiş sekssiz bir seksin bilgi istencinden mi? Ya da Proust’taki entegre olmuş sekslerin altında fokurdayan cinsellikten mi? Bilemiyorum.

ZENCİ VE PORNO

Pornolardaki zenci imgesine girmek istiyorum.Fanon yaşadığı dönemde hem porno sektörü,hem pornolardaki hayal gücü bu kadar gelişmediğinden konuya dahil etmemiş.Fanon’un siyah erkek,beyaz kadın ve beyaz erkek siyah kadın imago’sunun ters yüz edilişini faklı bir şekilde ele almak istiyorum.Pornolarda en sık duyduğumuz cümlelerden biri “so big”dir. Hemen her pornoda penis boyu küçük de olsa bu cümleyi duyarız,fakat bunun zenci erkek beyaz kadın pornolarında müsavi derecede olmadığını söyleyebilirim.Beyaz erkeğin penisine atfedilen “çok büyük” iltifatı esasında onun bir penis boyu saplantısını gözler önüne serer.Neticede pornolar beyazların ülkesinde çekilir,beyazların büyüklük algısı normal bir penis boyu algısının dönüştürülmesi yoluyla beyaz adamın saplantılarını azaltacak şekilde inşa edilir.Peki ya siyah adamın pornodaki yeri nedir.Beyaz kadın siyah adamın penisiyle karşılaşır ve yüzünde sadece ufak bir gülümseme vardır;”Zaten bunu bekliyordum” Çünkü zenci onun gözünde yürüyen bir penistir.Zaten penisi olması gerektiği gibidir.Çünkü Fanon’un dediği gibi batının gözünde zenci yürüyen bir fallustur.Bir organdır sadece.Bir büyüklüktür,bir vahşettir,acılı seks fantezilerinin bir nesnesidir.Siyah bir dildodur sadece.Araştırmalar her ne kadar zencilerin penis boyunun beyazlarla eşit olduğunu gösterse de beyaz adam buna asla inanmaz.Çünkü kendi bilincinde vahşeti çağrıştıran bu insanın penisi elbette bir “eşeğinki” kadar olmalıdır.Çünkü zenci yarı homo sapienstir.Maymundan sonraki evredir onun gözünde.Evrim şemasının insandan birkaç basamak öncesine aittir o…İşte Fanon “Zenci insan,insan değildir” derken tam da bunu kasteder.Zaten batı erkeğinin onu iğdiş etmesindeki temel sebep penisindeki büyüklüktür.Çünkü her zenci iflah olmaz bir erkeklik salgılar beyaza göre.Onunla asla penis boyunu yarıştıramaz,zenciye göre yarı erkektir o..Bu yüzdendir nefretinin en büyük sebebi,bu yüzdendir ki onu sürekli iğdiş etme telaşesi içindedir.Bu yüzden “Bafetimbi Gomis” her daim 30cm ofsayttadır der Bein Sports’un kahvehane halkı..Onları, onlarda en kıskandıkları yönleriyle vururlar.Begsoncu deyimle Gülme’nin tüm kötücül eylemleriyle gülerler onların üzerine.Esasında dalga geçtikleri yalnızca kendi penislerinin küçüklüdür,lakin onların penis büyüklüğü bir bozukluk,bir vahşilikmiş gibi dalga geçerler..

LACAN VE FANON

Fanon her nedense Lacan’a çok az değinmiş.Değindiği yerlerde ise esasında doğru yerde durup Lacan’a yanlış bir gözle bakmış.Halbuki Lacan’ın Freud’un terimlerini yeniden yorumlayıp geliştirmesi gibi bir girişime,kendisi Lacan terimleri üzerinden zenci sorunsalına giden biraz çetrefilli de olsa bir yol yapabilirdi.O halde ben bu iki değerli düşünürü bir araya getirmeye çalışacağım,bu noktada ikisinin de kavramlarını aşındıracağım;Öyleyse Lacan’ın ruhsal yaşamın üç psişik düzlemini ele alarak başlayalım;
İmgesel Zenci: insan kendini ancak dilde,
yani Öteki'nin nezdinde gene Öteki tarafından ona
dayatılan bu yabancı ortamda, kendine yabancılaşmış)
olarak imleyebilir, Fanon buna katılmaz.Çünkü ona göre zenci sorunu diğer öteki sorunlarından çok farklıdır.Yahudiler,eşcinseller,trans bireyler şüphesiz bu yabancılaşmanın başat öznesi,gerçek öznenin de başat ötekisi olarak imlenebilir.Onlar bu toplumda kendilerine dayatılan düzeni kabul etmedikleri için ötekileştirilmiş,sonrasında “dil”in bilinçdışı işleviyle kendilerine yabancılaşmışlardır.Burada söz konusu olan virtüel bir yapı vardır,bir yapaylık,kısmen bilinçli bir süreç.Oysa zenci sadece dilde değil görünüşü itibariyle (ötekinin bilinçdışında)oluşturduğu imgesiyle doğal bir ötekileşmenin kısmi bir nesnesi olmuştur.Zenci sadece kelimelerle ve sadece özne tarafından değil;mensup olduğu zenci topluluklar ve hatta kendisi tarafından da (pis)zenci olarak görülür.Ve siyah olsun beyaz olsun her insan onları gözleriyle bir nevi rendeler,derisini söküp atmak ister.Bu imgeler de yine yine Lacan’ın deyimiyle bilinçdışında bir dil gibi yapılanıp adeta insan zihnindeki(insan çünkü zencilerde de böyledir) tüm kötücül çağrışımlarla bir dil gibi baştan başa kuşatılmıştır. Bu hem içeriden hem dışarıdan bir kuşatmadır.Deleuze’cu çokluk kavramında olduğu gibi bu ötekileşme bizatihi ortadan başlar.Ne belirli bir sistematiğin ürünüdür;ne de salt kendiliğinden oluşan bir negrofobluk..Burda öteki salt öteki tarafından değil,zencinin kendi kendine dayatmasından bahsedersek Lacan’cı kuramın Fanon tarafından yıkılmasa dahi oyulduğunu söyleyebiliriz.Zihin salt beyazın karşısına siyahı dikerek orada konumlanmış,öteki değil adeta bir “ var olmayan” fenomenine dönüşmüştür. Lacan’ın Kadın Yoktur’una binaen;Zenci yoktur! Yine Lacancı kuramın en çok ses getiren “Ayna Evresi” kuramından yola çıkabiliriz. Lacan’a göre bir yetişkin aynaya baktığında kendinin farkındadır.Fakat bir çocuk aynadaki varlığın başka bir varlık olduğunu düşünür.Ayna ile bütünleşmez.İşte zenci tam da bu noktadadır.Ve tüm ömrü boyunca bu noktada kalacaktır.Aynayla tüm ömrü boyunca bir kez bile özdeşleşmez,çünkü bedeni ve rengi bir beladır.Aynada tek gördüğü şey beyaz olmamanın yarattığı hezeyan,onun ruhuna giydirilmiş çürük bir kılıftır.Kendi bedeni değildir,aynadaki kendi değildir.

İşte beyaz maske olayı budur.Maske için ne Jung’un Personasına başvurmaya ne tiyatro terimleriyle konuşmaya gerek var..Oscar Wilde’e kulak vermek yeterlidir;”Hayat zaten bir tiyatrodur,roller kötü dağıtılmıştır” Zenciye kötü bir rol düşmüştür,siyah olmanın cezasını çekecektir..Peki bu roller nasıl değişir? Nasıl yaşanabilir bir dünya yaratılabilir.Biraz bunun üzerine düşünelim…

DÜNYAYI BİLMEK DEĞİL DÜNYAYI DEĞİŞTİRMEK! MESELE BU!(FANON)

Bilmek elbette ki yetmez.Bildikçe ölüyoruz hem niçin bilelim.Bilinçte bir kez var olan bir daha asla yok olmaz diyor Bergson.Peki vaz mı geçeceğiz? Üzerini m örteceğiz,görmezden mi geleceğiz? Elbette hayır.Unutmak asla insanın elinde değil.Siyahın anlamlarını değiştirmek,yeni bir bilinçdışı yaratmak da..Yine de çıkış yolunu yine Bergson gösteriyor.İnsanlar artı ve eksi terimlerle düşünmeye meyillidir.Bunu öncelikle aşmak gerek,düşünceyi bir çokluğa yaymak zaman zaman Spinoza gibi etrafından dolaşmak gerek.Bergsona göre insanlar doğa farkının olduğu yerlerde derece farkları görürler.Zenci meselesi tam da böyle bir meseledir.Zenciyle beyaz arasında derece farkı değil yalnızca doğa farkı vardır.Burada yanılsamanın kaynağı yine zekanın derinliklerindedir.Yok edilemez ancak bastırılabilir. Bu eğilime ancak “Sezgi” ile karşı koyabiliriz.Çünkü sezgi doğru ve yanlışı ayıracak ölçütleri zekaya iletir.Zeka ise problemi ortaya koyar.Problemi bulunca gerisi eminim ki kolay olacaktır ve insanlar bununla başa çıkabilcek,yaşanabilir bir dünya yolunda ilk adımı atacaklardır.Zencilere siyahi demek lütfunda bulunmak,engellilere engelsiz diyip riyakarlıklarını gizlemek,yüreğimiz kömür “KARA”sı ya da bugün “AN KARA” demek yerine gerçek “AN”ı yakalayıp akla karayı doğa farkı bakımından ayırmasını öğreneceklerdir..

Yazının yetersiz ve kopuk olduğunun farkındayım.Bu sadece bir kısmıdır.Kaynakça vereceğim,gerisini size bırakıp bu yazıyı bitirme tezi yapmak için devam edeceğim…
KAYNAKÇA
SİYAH DERİ BEYAZ MASKELER/FRANTZ FANON
BERGSONCULUK/GİLLES DELEUZE
ŞAİR VE TAİFESİ/HÜSEYİN KÖSE
FOUCAULT/GİLLES DELEUZE
FALLUSUN ANLAMI/JACQUES LACAN