• Kısacası biraz nefes alın,
    Alalım..
    Biraz dünyaya dönün, doğaya dönün,
    Dönelim…
    Biraz önemseyin hayatı, biraz değer katın kendinize,
    Katalım…
  • %64 (255/400)
    ·7/10
    Halil İnalcık 'in Rönesans Avrupası araştırması 4 bölümden oluşuyor. Birinci bölümde Rönesans'a ait kısa bir sanat tarihi dersi görüyoruz. Çıkış yeri Floransa İtalya olan Rönesans hareketinin öne çıkan dehalarini inceliyoruz. Bu dehalarin 15. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren verdikleri eserler eşsiz güzellikte. Mimaride, heykelde, resimde verilen eserler bugün başta italya müzeleri olmak üzere, turistlerin en uğrak yerlerinden. Aslında bu sanatçılardan önce anmamiz gereken bir aile var. Medici ailesi. İtalya'nın en önemli ailelerinden biri olan Medici ailesinin ,sanata ve sanatçıya verdiği bu değer olmasa belki de bu hareket başarısız bir hareket olarak tarihteki yerini alacaktı. Her türlü olumsuzluğa rağmen, Medici ailesinin özellikle manevi yönden verdikleri destek, açtıkları sanat okullari birçok sanatçının yetişmesine katkıda bulunmus.

    Bu sanatçılar öyle sanatçılar ki,on parmaklarinda on marifet. Mimari eserleri, heykelleri, resimleri birarada verebilen eşsiz insanlar. En başta gelenleri, Michelangelo, Leonardo da Vinci, Botticelli, Brulesschi, raphael ve Donatello olarak sayılabilir. Örneğin, Michelangelo öyle yetenekli bir sanatçı ki, başka heykeltıraşlarin isleyemeyip çöpe attıkları mermer bloktan bugün en çok ziyaretçi alan Davud heykelini yaratabilmis. Yine Leonardo da Vinci muazzam bir adam. Resimlerinin yanında, kimya, jeoloji, heykel, mimari bilimlerine verdiği eserler taktirde de ötesi. Açıkçası hep düşünmüşumdur. Dönem itibariyle gücünün zirvesinde olan Osmanlı imparatorluğu, bu sanatçılari neden davet etmediler imparatorluk sınırları içine?
    İtalya'daki birçok katedral, kilise ve hükümet binaları, Rönesans'tan kalma eserler ve İtalyanlar cetlerinin eserlerine çok fazla değer veriyorlar. Örnek olarak Floransaya gelen sekiz milyon turist sadece bu eserler için milyonlarca dövizi şehirde bırakıyorlar.

    İkinci bölüm, Rönesans dönemi Avrupa devletlerinin siyasi ilişkilerini konu ediniyor. Birbirleriyle sürekli savaş halindeler. Çıkarları neyi gerektiriyorsa ona göre hareket etmişler. Diğer tarafta güçlü bir Osmanlı devleti olduğu için pek bulasmamışlar onlara. Özellikle Venedik ve Ceneviz hiç o topa girmemiş. Osmanlı ticareti onların elinde. Son derece geçerli bir sebep.

    Üçüncü bölüm dinde reform konusunu işliyor. Katolik kilisesinin, tüm hıristiyanlığa karşı olan zorbaca tutumları, halkın sırtından geçinen papalar, birilerinin sabrını taşıriyor. Erasmus, luther, Calvin önderliğinde birleşen reformcu Hıristiyanlar, Protestan mezhebinin temellerini atıyorlar. Ortak noktaları ,kilise aradan çıkmalı, kilise, sadece halka dini öğreten pozisyonda kalmalı, ruhbana verilen yetkiler büyük oranda elinden alınmalı, inanç Tanrı ile kul arasında kalmalı. Kısacası incilde ne varsa o olmalı diyorlar. Tabii bu ayrışma yeni savaşlara, yeni siyasi çıkarlara sebep oluyor. Yakın zamana kadar süregelen mezhep savaşları.

    Son bölüm ise, Osmanlı imparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti'nin batılılaşma karşısındaki tepkileri anlatılmış. Cumhuriyete kadar batılılaşma sadece askeri seviyede kalırken, cumhuriyetle birlikte Türk devrimi ve onun şanlı yürüyüşü değerlendirilmiş.

    Meraklısına hitap eden bir kitap bu. O yüzden küçük bir ön bilgi gerekebilir. Avrupa tarihinin bir dönemi güzel özetlenmiş.

    İyi okumalar...
  • “Neyi seçtiğimizin bir önemi var mıdır? Kısacası, yaşamımızı şekillendirme konusunda bizler ıstaka mı, ıstakayı tutanlar mı yoksa bilardo topu muyuz? Oyuncu muyuz yoksa oynanan mı?”
  • "Okuyucu bu kitapta yalan dolan yok. Sana baştan söyleyeyim ki, ben burada yakınlarım ve kendim dışında hiçbir amaç gütmedim. Sana hizmet etmek yahut kendime ün sağlamak hiç aklımdan geçmedi: Böyle bir amaç peşinde koşmaya gücüm yetmez. Bu kitabı, yakınlarım için bir kolaylık olsun diye yazdım. İstedim ki beni kaybedecekleri zaman (ki pek yakındır) hakkımda bildikleri, daha etraflı ve daha canlı olsun. Kendimi herkese beğendirmek niyetinde olsaydım, özenir, bezenir, en gösterişli halimle ortaya çıkardım. Kitabımda sade, tabii ve her günkü halimle, özentisiz bezentisiz görünmek isterim, çünkü ben kendimi olduğum gibi anlatıyorum. Burada kusurlarım, nasıl bir adam olduğum, edebin, terbiyenin müsaade ettiği ölçüde, açık olarak görülecektir. Hala ilk tabiat kanunlarının rahat serbestliği içinde yaşadıkları söylenen insanlar arasında olsaydım, emin ol ki kendimi tastamam ve çırılçıplak gösterirdim. Kısacası, okuyucu, kitabımın özü benim:Boş vakitlerini bu kadar sudan ve anlamsız bir konuya harcaman akıl karı olmaz. Haydi uğurlar olsun."

    Montaigne
    1 Mart 1580
    Michel de Montaigne
    Sayfa 1 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • 166 syf.
    ·20 günde·Beğendi·10/10
    Kitabın ilk bölümünde yazar okuyucuların beğenisini toplayacak bir anısı ile kitaba giriş yapıyor. Psikolojide gerçekten önemli bir isim olan Viktor E. Frankl bir kampa gidişini ve orada bulunduğu süreçte yaşadığı zorlukları, insanların davranışlarını ve ordaki yaşam mücadelesini anlatıyor.
    Bu kitabin öne çıkan özelliği ise, olaylora psikolojik yönü ile bakıyar va sanki bir "psikiyatr" edası ile konulari inceliyor.
    Olayların akışında yazar, psikolojik tahlillere yer veriyor ancak okuyucunun üzerinde bir anlık derin bir etki bırakan olay örgüsü kitabın ilgi çekmesi için ortaya konulan bir araç.
    Bu kitabin aslında anlatmak istediği şey ise, yazarın bulduğu bir yöntem ve bu yöntemin açıklamaları etrafında gelişiyor. Yukarıda anlattığı anısı ile birlikte "Logoterapi"yi ve bu terimi nasıl bulduğunu, nasıl geliştirdiğini, bu terapinin özelliklerini, psikilojide bulunan diğer bir çok terapi yöntemleri ile olan farklılıklarını anlatıyor. İşte bu kitabın asıl konu ve anlatmak istediği budur.
    Kitabı okurken Logoterapi kavramının ne olduğunu anlıyorsunuz, ögreniyorsunuz. Bunların yanı sıra hayatı da sorgulamış bulunuyorsunuz. O dönemde bulunan varoluşculuğu benimseyen yazarlara göre olaylara kötümser değil iyimser bakıyor. İşte bu kişi kitabın yazarı olan Frankl'dır. Frankl, insanların yaşadığı acılara bile olumlu ve anlam arayarak bakmalarını sağlıyor. İnsanlar sıkıntı içerisinde olmuyor, içleri daralmıyor ve hayattan zevk alıyorlar. Hatta Frankl, bu kitapta insanlari mutlu etmeyi, mutsuz olsalar veya acı çekseler bile acıları ile mutlu olabilmelerini ve acıları ile barışmalarını anlatıyar ve benimsiyor.
    Kisacası kitap, hayatında meydana gelan acı, mutluluk gibi olaylara anlam vermeye çalışan kişileri hedef alıyor. İşte tam olarak bu kişilere "Logoterapi" yöntemini tüm yönleri ile açıklıyor. İnsanların sorunlarına genel olarak bu yöntem ile yaklaşıyor. Son olarak kitabın okuyucuya neler anlatmak istedigini özetleyen şu paragraf ile sonlandırıyorum;
    "Gerçekten ihtiyaç duyulan şey, yaşama yönelik tutumumuzdaki temel bir değişme idi. Yaşamdan beklediğimizin gerçekten önemli olmadığını, asıl önemli olan şeyin yaşamın bizden ne beklediği olduğunu öğrenmemiz ve dahası umutsuz insanlara öğretmemiz gerekiyordu. Yaşamın anlamı hakkında sorular sormayı bırakmamız, bunun yerine kendimi yaşam tarafından her gün, her saat sorgulanan birileri olarak düşünmemiz gerekirdi. Yanıtımızın konuşma ya da meditasyondan değil, doğru eylemden ve doğru yaşam biçiminden oluşması gerekiyordu. Nihai anlamda yaşam, sonlara doğru çozümler bulmak ve her birey için kesintisiz olarak koyduğu görevleri yerine getirme sorumluluğunu almak anlamına gelir."

    Logoterapi nedir ?
    Anlam kazanma: Yaratıcı ve aktivite. Logoterapi "Yaratıcı", "Deneyimsel" ve "Düzenleyici" olmalıdır. Frankl'a göre bu kategorizasyon; "Anlam kazanma", "Tecrübe" ve "Özgür irade" olarak da açıklanabilir.
  • 255 syf.
    ·9 günde·Beğendi·9/10
    Merhaba:) Günümüz ahlaki ortaminda sürünen , can cekişen, cinsellik merkezlilige, paraya, san sohrete köle olmuş, hayattaki tek gercek görülebilir belki ama
    Hakettigi ve eskiden de bulundugu yere mutlak gelecektir. bunu doga, yani tabiat ana bizzat gorunmez elleri, karsi konulmaz kudreti ile yapacaktir. kimsenin savunmasina, bu degeri tekrar yukseltmesine gerek kalmadan. yani gururu ile, hep oldugu yeri ile yine hepimizin herşeyi olacaktir.Kaf dağı'nın ardında yaşayan anka kuşu'nun yuvasındaki felsefe taşı'na insanların verdigi isim benim için Aşk ...ama benim hala umudum var doğru yaşanması ve anlaşılması için tıpki diger duygular gibi..Bu yorumları diğer aşk kitaplarda yazacağım ınşallah neyse:)

    Aşkı hangimiz tanımlayamaya kalkabilirdik? Birkaç kelam etmeye kalksak hakkında, kazara
    dilimiz dönse ne diyebilirdik ki? Zaman oldu şarkılardan dinledik. Şiirlerden okuduk, Mona dedik, Leyla dedik, belki az ucundan yaşadık da. Ama hiçbirimiz ağzını açıp aşkı tanımlara sığdırma cesaretini gösteremedi. “Aşk” diye başlayan cümleler hep derin ah’lar, dile gelemeyen pişmanlıklarla sükûn buldu. Aşk neydi? Dibine kadar yaşadığımızı (sandığımız), hissettiğimiz ulaşılması zor, tarifi imkânsız, efsanevî duygular bütünü mü? Yoksa aklımızın bize oynadığı tatlı bir oyun mu?

    Nerede aradım, nerede buldum?

    İşte biz bu çelişkilerde dolanaduralım, her tuttuğumuz eli aşktan bir hisse sanalım; yaşamış, kalemini ağaçtan değil adeta taştan yontmuş üstad Rasim Özdenören Hoca, aşkı diyalektiğiyle birlikte sunuvermiş bize.
    Sunuvermiş de haberimiz yokmuş. Bihaber dolandığım, baharın şükür dolu yellerinde kendimce aşkı aradığım bir Süleymaniye akşamında, bir ağabeyim önerdi bana Aşkın Diyalektiği’ni. (Aşkı mı yoksa?) Uzun zaman aradığım, uğruna İz Yayınları’nın eşiğini aşındırdığım kitaba, adını hatırlamadığım sapa bir sahafın ahşap raflarında beni beklerken kavuştum.

    Tarif de vermiyor ama…

    ‘Aşkın tanımı yok’ dedik, evet. Ama bin bir türlü tarifle karşılaştık senelerce. Şuna benzer, buna benzer, budur, bu değildir… Kitap yine tanımlamıyordu aşkı. Tarif de vermiyordu hani. Lakin okuduğum her satır aşkla ilgili düşüncelerimi yeniliyor, kalbimde aşka çok daha masum bir yer ayırmama sebep oluyordu.  Ben bendim. Ama okudukça “o” olmak, onda kaybolmak istiyordum. “O” kimdi, bunu bile bilmeden. Kitap ilerledikçe o’nun kim olduğu gün ışığına çıkmaya başlamıştı.

    Hüzünlü bir ikindi vakti ansızın gelecek…


    O, kaderimdi. Bana yazılandı. Hüzünlü bir ikindi vakti ansızın gelecek, pas tutmuş kozmopolit yalnızlığımı bir çırpıda silecekti. Ve onu tanıyor olacaktım. İlk defa görüyor olsam da tanıyacaktım. Yazılmış kader silsilemin bir parçasıydı ve ben bu parçaya eninde sonunda kavuşacaktım.

    Mecnun’dan Don Juan’a

    Rasim hoca kitabında, Leyla ve Mecnun, Kerem ile Aslı gibi kültürümüzde yer etmiş efsanevî öyküleri işlerken, aynı zamanda Dostoyevski’nin Nastasya Filippovna'sından, Pedro Almodovar’ın Patty Diphusa'sına, Samson ve Delile'den, Yunan mitolojisine ve Don Juan’a kadar portreleri de okura sunuyor. Bu karakterler etrafında tahlillerin de yapıldığı kitapta, efsane olmuş bu aşkları sadece okuma cesaretini gösterenleri şaşırtacak derecede çarpıcı, keskin teşhisler de konuluyor. Farklı kültür ve mitlerden portrelerin bir arada işlenmesi aşkın nasıl da tek olduğunu gözler önüne seriyor.


    Sanki ciğerimden bir parçadır

    Beni benden bir süre uzaklaştıran, daha önce bir yerlerde görmediğim, okumadığım ve sanırım Rasim Özdenören’in de ilk olarak ele aldığı mesele, kitaptaki bir makalede Hz. Âdem ve Hz. Havva’ya aşk penceresinden bakılması. Özdenören’in aktardığı rivayete göre, Hz. Âdem yaratılışı icabı kendi cinsinden bir arkadaş bulup onunla yakınlık kurmak ister. Böyle düşünürken de uyuyup kalır. Uyandığında başucunda Hz. Havva’yı görür. Bir anlatıma göre onu hemen tanır ve gülümseyerek, “Sen Havva’sın” der.  Burada aşkın kaderle iç içeliğini görebiliyoruz. Bir anlatıma göre de Hz.Havva’yı görünce, “Sen kimsin? Niçin geldin?” diye sorar. Hz. Havva da ona, “Ben sana zevce olarak yaratıldım. Hak Teala beni sana arkadaş olmak için ve eş olayım diye gönderdi” cevabını verir. Hz. Âdem Hak Teala’ya, “Bu ne cinstir ki onu sevdim, ona bağlandım. Ya Rabbim kalbim ona meyletti, sanki ciğerimden bir parçadır” der. İşte Rasim Özdenören, Hz. Âdem ve Hz. Havva örneğinde kadın-erkek bütünlüğünü göstermeye çalışırken belki de ilk aşk örneğini de nakletmeye çalışıyor. Zaten söz konusu bölümün devamında Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın yeryüzüne ayrı noktalardan indirildikleri ve senelerce aşk acısıyla birbirlerini arayıp durdukları söylenmiş. Başka söze ne hacet.

    Soru işaretlerini gideriyor

    Evet, kitap aşkı tanımlamıyor. Ama aklımızda yer etmiş “aşkın tanımı” çıkmazından bizi uzaklaştırıyor. Çünkü Aşkın Diyalektiği’ni okuduğunuz zaman tanıma ihtiyaç duymaksızın aşkı anlıyor, yaşamadığınız halde hissediyor, aşka her yönüyle bütüncül bir açıdan bakabiliyorsunuz. Böylece aşk denen duygunun tanımlara sığmayacağını yeniden görüyorsunuz. Ayrıca dünyevî aşkla ilahî aşk arasındaki ilişkiyi sıkı şekilde işleyen Özdenören, bu konuyla ilgili soru işaretlerinizi de siliveriyor.

    Bu kitabı biz hak edebiliyor muyuz?

    Televizyon dizilerinden izlediğimiz, sahil şehirlerinde yaşayabilme hayaliyle var ettiğimiz, Mevlana ile Şems’i, çoluğunu çocuğunu bırakabilecek yapıda bir anne ve buna göz yumabilecek oryantalist bir yolgezerle birlikte işleyebilme cesaretini(!) gösterebilen kitaplarda okuduğumuz ‘aşk’ı görünce, adı bile konamamış çağımızda, Aşkın Diyalektiği gibi harika bir kitap okunmayı fazlasıyla hak ediyor. Ediyor da bakalım o kitabı biz hak edebilecek miyiz?

    İşte bunun herkese nasip olmadığını biliyorum!

    rasim özdenören Hoca geleneksel estetiğimizde ifadesini bulan mazmunlara göndermede bulunarak bir aşk metafiziğine yöneliyor bu yazılarında. aşk metafiziği kavramı bu yazıların felsefî analizlerden ibaret olduğu düşüncesine sevk etmesin okuyucuyu. eğer edebiyat ve sanat, insanın en sahici seslerini en doğrudan ifadesiyle yeniden biçimlendirmek ise, rasim özdenörenin düşünceleri daha çok bu imkana başvurarak anlam evrenini kuruyor. onun aşka dair düşünceleri zihnî bir sisteme değil, hayatın kendisine indirgendiğinde ancak özgün anlamını kazanıyor. aşkı bir mecaz kılan beşerî koşulların bir köprü, bir merdiven olduğunu ihsas ettirirken yazar, aşkın gerçeğini varlığın dikey boyutunda irdeliyor. daha doğrusu aşk bu yazılarda yatay boyutu dikey boyuta bağlamanın bir imkanı olarak çıkıyor karşımıza. aşkın diyalektiği ise sözü edilen bağlantıyı kurmanın, aşk derdine düşmenin, kısacası merdiveni çıkmanın kendine özgü serüveniyle ilgili türlü hallerden ibaret. kalbin çeşitli hallerinden..islamın diyalektik felsefesi diyeyim siz anlayın. aşkın da diyalektiği olur. :)

    KITABI OKUYUN OKUTUN EFENDIM TAVSİYE EDERİM..iyi okumalar:)
  • -Duâ edince geçecek mi?
    -Duâlarını küçümseme evlat. Varlığından, ısrarından, pişmanlığından; kısacası yakarışından yeni bir yaşam var eder Allah da sen bilmezsin. Seni bir duvara toslatır, duvarı yıkar ve önüne yeni bir yol açar.