• 232 syf.
    ·Puan vermedi
    Kendimi bulduğum nadir kitaplardan biri. Çok azdır daha ilk sayfada sizi kendisine hapsedip sonuna kadar, fire vermeden aynı hisle devam ettiren kitaba rastlamak.
    Hani bir şeyi beklersiniz,olmasını arzu edersiniz; olduğu zaman da varoluşunuzun sorgulanması son bulur.Tamam işte bu,bunun için vardım ve artık yok olabilirimin hazzına ulaşırsınız.Bu kitap sorgulamanın sözcük sözcük işlenmiş hali.Anlayana elbette okuyana değil.
    Teğmen Giovanni Drogo'da, ilk görev yeri olan Tatar Çölü'ndeki Bastiani Kalesi'nde kendini bulur. Amacı kendini bulmak değildir aslında , bu sınır bölgesinde yüzyıllardır hiçbir hareketin olmadığı, tekdüze,sıradanlaşmış,gözden çıkarılmış, sözde mecburi görevini isterse bırakıp gidebileceği bu kalede tam tersi ömrünü buraya işlerken bulur. Yavaş yavaş ruhuna,zihnine,bedenine işlenen bu kalede; kendini,askeri onurunu yüceltecek bir savaşı beklemektedir.
    Beklemek... Yaşama dair her şeyden vazgeçmek... Unutulmak... Silinmek... Ümitsizlik... Kayıtsızlık... Alışkanlık... Robotlaşmak... Hissizleşmek... Ve daha çok buna benzer durumlar bu kitabın ana teması.
    Olmayacağını bildiğin bir şeyi bekliyorsun... Olmayacağını bildiğin bir şey!! Üstelik bunu bile isteye,hicbir zorlama, mecburiyet yokken,amaçsızca,sonuçsuzca bekliyorsun.Bir dönem vazgeçip şehrine ailene dönüyorsun.. Bir bakıyorsun ki aslında kaleye ait olmuşsun döndüğün yer eski yerin sana yabancı... Sen o kalede kalmak zorundasın... Orası seni kendine hapsetmiş,bağlamış,yıllarını almış... Peki sonuç? Savaş çıktı mı? Uğruna ömrünü adadığın her şeyden el ayak çektiğin sonuca ulaşabildin mi? Cevap evet mi yoksa hayır mı olsa final daha vurucu olurdu? Ben hiç finale şaşırmadım.Drogo'da biliyordu sonucu...
    Ben,Drogo
    Ömrümü hapsettiğim,Bastiani Kalesi
    Bekledigim,savaş(!)... Kendi hayatımın özeti bu kitap...
    Ve Tatar Çölü... Hiç mi vahaya ihtiyaç duymadın? Hiç mi bir su birikintisine filiz vermek istemedin? Hiç mi? Eyvallah...
  • 536 syf.
    ·7 günde·Beğendi·9/10
    Dan Brown sen mükemmel bir yazarsın! Birkaç ay önce Dan Brown'ın Da Vinci Şifresi isimli eserini üçüncü kez okumamı saymazsam çok uzun zamandır Dan Brown okumuyordum, en son Cehennem'i okumuştum ki bu da sanırım dört-beş yıl önceydi. Bu nedenle yazarı okumayı bir hayli özlemiştim, Başlangıç'ın ilk baskısı Ekim 2017'de yapılsa da bana bu ay okumak nasip oldu sanırım. Yazarın daha önce okuduğum altı kitabının her birini çok beğenmiş biri olarak (bu altı kitaptan dördü Robert Langdon Serisine aitken diğer ikisi tek kitaplardı) Başlangıç için de beklentilerim bir hayli yüksekti. Başlangıç'ın Robert Langdon serisinin devam kitabı olduğunu ve benim bu seriyi aşırı derecede sevdiğimi de hesaba katarsak beklentilerimin yüksek olması gayet normal diye düşünüyorum. Beklentilerimin karşılanması ise benim için oldukça mutluluk vericiydi. Dan Brown benim için saygı duyulası bir yazar, kendisine çok saygı duyuyorum ve önceki altı kitabının üstüne Başlangıç'ı yazarak bizleri tekrar kendine has tarzıyla buluşturduğu için çok şanslı olduğumuzu düşünüyorum.

    Geçmişten bu yana binlerce kişinin sorup durduğu ve çeşitli yollarla cevap bulmaya çalıştığı iki temel soru ekseninde dönüyor Başlangıç. Bu sorular: Nereden geldik? Nereye gidiyoruz? Din ve bilim eksenli birçok açıklama getirilmeye çalışılan bu sorular Harvard Simgebilim Profesörü Robert Langdon'ı yine aksiyon dolu olayların içine sokuyor. Bir dönem öğrencisi de olan ve halen arkadaşlıklarını sürdürdüğü ünlü bilim adamı Edmond Kirsch bu iki soruya cevap bulduğunu ve bu buluşunun dünya dinlerinin temelini kökünden sarsacağını söylüyor ve heyecan başlıyor.

    Şu ana kadar okuduğum Robert Langdon serisi kitapları içinde en beğendiğim Melekler ve Şeytanlar olmuştu. Ardından Da Vinci Şifresi'ni dördüncü sıraya Cehennem'i koyacak olursam Başlangıç için üçüncü sırada diyebilirim. Bunun nedeni Başlangıç'ın kötü olması değil tabii ki, Melekler ve Şeytanlar ile Da Vinci Şifresi'nin çok iyi olmaları. Dan Brown'ın Robert Langdon serisiyle yakaladığı bir stili var ve ben bu stili çok seviyorum. Serinin diğer kitaplarında olduğu gibi Başlangıç'ta da olay örgüsünü ilmek ilmek işliyor yazarımız. İlk sayfadan başlıyor heyecan, merak, sürükleyicilik ve son sayfasına kadar devam ediyor kitabın. Yazarın bu eseri ortaya koymak için yaptığı araştırmaları tahmin edebiliyorsunuz çünkü bu tarzda yazmak gerçekten sıkı bir çalışma, araştırma süreci ve bilgi birikimi gerektiriyor. Dan Brown belki de romanlarda bunu en iyi yapan yazar. Bugüne kadar birçok yazar, birçok roman okudum ve bunlar arasında bana genel-kültür anlamında en çok şeyi katan yazar Dan Brown'dı. Melekler ve Şeytanlar'da Vatikan'ı, Roma'yı gezdim; Da Vinci Şifresi'nde Paris sokaklarını; Başlangıç'ta ise Bilbao ve Barcelona'yı. Guggenheim Müzesi'nde bulundum, Mimar Gaudi ile tanıştım, Sagrada Familia'yı ziyaret ettim, bilim-din gibi olgular üzerine düşündüm. İyi bir konu ve kurguya sahip sürükleyici, heyecan verici, merak uyandırıcı bir kitap okudum. Kitaba dair söyleyebileceğim olumsuz tek şey kendi adıma bilimsel açıklamaların yapılması sırasında zaman zaman olaylardan kopmam oldu, bunu da fizik gibi alanlara uzak olmama bağlayabilirim sanırım. Bu olumsuzluk dışında benim için gayet iyi bir okuma oldu Başlangıç. Kitabı okurken internet hep elimin altındaydı çünkü Dan Brown'ın o harika çevre betimlemelerini okuduktan sonra bir de binaların, parkların, müzelerin gerçeklerine bakmak istedim; hepsi mükemmel eserlerdi hepsi.

    Sonuç olarak harika bir kitap daha okudum diyebilirim. Umarım Dan Brown daha uzun yıllar yaşar ve bizi Robert Langdon'ın dünyanın farklı şehirlerindeki müzelerde, dini, tarihi yapılarda geçen maceralarıyla tekrar tekrar buluşturur.
  • 296 syf.
    ·Beğendi
    Gizem, geçirdiği trafik kazası sonucu hafızasını tamamen kaybetmiş, kazada çantasının çalınması ve kimsenin onu aramaya gelmemesi ile gizemi çözülemediği için geçici bir ad olarak Gizem adını almış bir kadın.

    Kaldığı özel Ormed kliniğinin sahibi olan Doktor Orhan ile hafızasının geri gelmesine dair yaptıkları seanslardan hiçbir sonuç alınamıyordu. Belki de Gizem geçmişin de kötü biridir diye hatırlamak istemiyordu, hatırladıkları ise hocasından saklıyordu. Parça parça geri gelmeye başlayan hafızası ile birlikte taşları yavaş yavaş yerine oturtan Gizem aslında düşündüğü kadar masum değildi ve herkesten bir şeyler gizliyordu. Kime nasıl güveneceğine karar veremeyen Gizem, en sonunda kendisinden bir şeyler sakladığını anladığı hocasına gerçekleri anlatmaya karar veriyor.

    “Keşke hatırlamaz olaydım. Ne kadar rahattı hiçbir şey bilmeden yaşamak. Geçmişim parçalar halinde geri geldikçe, daha da tedirginim artık, kendimi hiçbir yerde emniyette hissetmiyorum.”

    Doktor Orhan, çocukluk arkadaşı ve kendisi gibi meslektaşı olan Cemil’in bu kızı kliniğe gönderirken onunda bir şeyler sakladığını hissetmiş. Artık Gizem’in anlattıkları ile de o da kime güveneceğini bilemez bir duruma geliyor. Gizem gerçek adını, savaş muhabiri olan sevgilisi Tarık’ın ona verdiği önemli bilgiler içeren çipi bir arkadaşına ulaştırmak isterken kaza geçirdiğini anlatıyor. Bizde böylelikle polisin niye sürekli kliniğe geldiğini, neden saklanmak zorunda olduğunu öğreniyoruz.

    KördüğümYazar kitabında her bir karakterine söz hakkı tanıyarak çok katmanlı bir kurgu oluşturmuş. Karakterlerin geçmişe dair yaptığı anılarla onların hayatlarına daha iyi adapte olabiliyorsunuz. Herkesin geçmişinde kendi içine sakladığı olaylarla yazar psikolojik tahlil çıkarmamızı istiyor gibi. Polisiye ve psikolojik duygularla harmanlanan bu kitabın her sayfasında bir gizem kapısı karşınıza çıkıyor. Gizem’in hafızasının geri gelmesiyle olaylar kördüğüm noktasına geliyor. Edinilen her bilgi başka bir çıkmaza giriyor. Kim dost kim düşman belli değil artık.

    “İyi de komiser, ben sana neden güveneyim? Sen benim kim olduğumu bilmediğin için rahatsızsın ama ben de senin kim olduğunu bilmiyorum ki! Evet polis teşkilatındansın da, bu bana yetmiyor. Hangi tarafın adamısın? Hangi tarikatın kulusun? Kimin piyonusun? Devletin mi? Devlet içinde ki devletin mi? Yoksa devlet içindeki devlet düşmanlarının mı? Hiç bilemeyeceğim bir başka örgütün adamı mısın? Bir üst aklın mı? Arsız, hayasız bir alçak aklın mı? Kim olduğunu nasıl bileceğim ben?”

    Tarık gizli bilgilerle dolu çipi sevdiğini kurye olarak kullanırken ne kadar dürüsttü?
    Ortadan kaybolan çipi kim buldu?
    Sürekli sorular soran polis bu işin neresinde?
    Gizem ve Orhan Hoca bildiklerini nereye kadar saklayabilecekler?
    Gizem’in klinikten çıkarılarak Orhan Hoca’ya ait bir evde polis gözetiminde saklanması ve sonrasında gelişen olaylar ile bizde sorularımızın cevaplarımızı yavaş yavaş okumuş oluyoruz.

    Kitaba genel olarak baktığımda günümüz Türkiye’sinde yaşananlara da yer vermiş yazar. Işid, Fetö gibi örgütlerden tutunda CIA, yabancı devletler, emperyalistler, petrol, silah ve uyuşturucu kaçakçıları gibi konuları da cümlelerin arasında okumak mümkün. Sade ve akıcı dili merakla okutuyor kendini. Bir insanın hiç suçu olmadığı halde karıştığı bir olay sonrası başından geçenleri ele almış yazar. Kurgunun ilerleyişi ve anlatım biçimi güzeldi ama bazı yerlerde açıklar vardı, mesela; çipin içindeki bilgi tam olarak neydi onu hiç öğrenemedim. Sanırım Ayşe Hanım yeni yazacağı kitabında öğrenecekmişiz. Merakla yeni kitabın çıkmasını bekliyorum.
  • 480 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
    Kitabı tek kelimeyle ‘kusursuz’ olarak tanımlayabilirim.

    Bugüne kadar, Orhan Pamuk’un kalemi çok ağırdır, okuyamam gibi bir önyargıya kapılarak kendisinin herhangi bir kitabını okumaya cesaret edememiştim. Şimdiyse bugüne kadar hiç okumamış olmama kızıyorum. Başlangıç kitabı olarak mutlaka tavsiye ederim, benimkine benzer bir önyargınız varsa özellikle.

    Kitaba dair olumsuz hiçbir eleştirim yok. Başarılı, akıcı, sürükleyici, muhteşem, bu kitap iyi olan her şey hatta.

    Baş karakter inanılmaz iyi kalpli ve içinizi ısıtacak sıcacık bir kitap. Son cümlesiyle de gözlerinizi doldurabilecek bir başyapıt bana göre.

    Orhan Pamuk da, sırf kitabın başında verilen hayatını okuyarak bile gurur duymamız gereken bir insan.

    Kitabı okurken -sırf uyumak zorunda olduğum için- kitabı bırakmak zorunda kalıp kapağını kapattığımda bir türlü vedalaşamadım. Bir süre hayran hayran bakıp sayfalarını karıştırmadan asla bırakamadım. Hatta bazen bunları yaparken okumaya devam ettim bir anda. Yani kitaba bağlanıyorsunuz özetle. Mutlaka herkese tavsiye ediyorum.
  • 140 syf.
    ·Puan vermedi
    Kahramanımız kitabın başlarında neredeyse her paragrafta konudan konuya atlıyor, aklından geçen her düşünceyi bizimle paylaşıyor. Bu yüzden ilk başta kitaba odaklanmakta biraz zorluk yaşadım fakat ikinci kısımla birlikte yazılanlar biraz daha genel bir olay örgüsü etrafında toplandığı için daha akıcı ilerledi. Kitaba dair en sevdiğim nokta yazarın, kahramanın iç çatışmalarını aktarma tarzıydı. Yeri geliyor, adama yapmam deyip yaptığı şey için kızıyor ama bir yandan da hak veriyorsunuz. Çünkü her şeye rağmen yapılacak en doğru şey yine o gibi geliyor.
  • 444 syf.
    ·8 günde·Beğendi·8/10
    Eğer bir kitap onu bitirdikten bir ay sonra dahi ‘Beni inceleee.. analiz eeeet.. beni görmezlikten gelemezsin değil mi?’ diye kımıl kımıl kulağınıza sokuluyor, peşinizi bırakmıyor, kendini ille de yazdırtıyorsa o kitap olmuş-uçmuş-pişmiş bir kitaptır. Evet 'Divan’ın haykırışlarına karşı koyamadım. Boynu büyük durdu sanki yorumumu esirgeyince. ‘Sen’ dedi, ‘Benden bu denli lezzet, bilgi, hayat ve alan dersi aldıktan sonra beni nasıl bir köşeye itersin?’ ‘Ölürüm Allah yakanı bırakmam!’ ‘Borcunu öde.’ Haklıydı. Bu borcu ödemezsem rüyalarımdan çıkmayacaktı. Ki bu kitabın bu kadar kült olup çok az yorum alması da beni üzdü. İşte böyle böyle kanıma girdi veled..

    Öncelikle birazdan hafiften psikoloji kavramlarıyla da süslediğim yazımda kitaba önyargı ile yaklaşırsanız suçlusu benimdir, kitap değil. Affola. Zira kitap herkesi kucaklayan türden. Kitabın dili son derece açık ve anlaşılır. Evet yer yer alan terimleri geçiyor fakat kitabın dilinin çok ağır olduğuna dair bazı yorumlara epey bi gönül koydum. Salt bu alanı ilgilendiren değil, her kitap okuyucusunun keyif alacağı ve yaşamını gözden geçirteceği bir kitap. Zaten Nietzsche Ağladığında’yı okuyanlar Yalom’un her kesime hitap ettiğini bilir. Siz efenim bu yorumlara kulak asmayın. Kitabın bunun aksine çok sıcak bir dili var. Çevirisini başta yapay hatta acemice, komik bulduğum ama sonrasında bana kitabı ve olayın geçtiği yeri içimizdeymişçesine hissettirdiği için sevdim, benimsedim, içime aldım. Kabulümdür. Çevirmen yahut yayınevi bu yolu bilinçli tercih ettiyse eğer onları tebrik ediyorum. Amerikan futbolunu bizim holiganlara dönüştürerek kitabı ısıttırmayı başarmış çünkü böylece. Fakat yok eğer hiç böyle bir amaç gütmediyse çok garip bi çeviri. İnşaallahlar, ekmek çarpsınkiler, Allahın izni ileler… Daha neler neler. Hayır şaka değil. Üstelik bir iki yerde de değil kitap boyunca bu üslup kullanılıyor. Özellikle kumarbaz hastamız Shelly’nin konuştuğu kısımlar evlere şenlik. Bir iki örnek vermezsem gözüm açık gider: “ ‘Hey Doktor, nassın yav? Vay, n’aber kız Sheila’ diyerek garson kıza bir öpücük gönderdi ve ‘Bana da Doktorun yediğinden getir’ dedi”. “Hişşş, Doktor. Şu ‘Bay Merriman’ı bırakalım artık. Bu alemde sizi, bizi bırakacaksın. Racona uyacaksın. ‘Shelly’ ve ‘Marshal’ anlaştık mı?”. İşte böylece Shelly’i kadırgalı Nusret’e çeviren Özden Arıkan’a selam olsun!. Her ne olursa olsun sırf bu detaylar bile kitabı okurken gülümsetiyor insanı..

    Kitap temelde psikiyatr/terapist/psikolog/psikolojik danışman v.b. meslek erbapları için çok mühim bir konuyu ele alıyor. Birçok alan kitaplarında geçen sıkıcı, bazen çok katı bazen ise yer yer ucu açık, muğlak, netlik kazanmayan/kazanamayan ve biraz da yerden yere, kişiden kişiye, olaydan olaya şekil alan ‘Etik’ konusuna yer veriyor. Olayların tamamı ise bu pencerede keyifle, baymadan, asla uyutmadan; tersine heyecanlı, merak uyandıran, roman havasının hakkını veren bir eda ile çerçeveleniyor. Bu etik mevzusunun içinde Danışan(hasta) ile Danışman(terapist) arasında geçen para, cinsellik, seks, duygusal aktarım, mesafenin ölçüsü, yakınlığın sınırı v.s. bir çok konu var. Ki bunlar alanımızın “işin içine girince bakarız yeaa” diye kulak ardı ettiğimiz, hocalarımız salık verince pekte ciddiye almadığımız epey önemli mevzular. Mevzularmış. Çünkü bunu kitabı okuyunca fark ediyorsunuz. Danışan ve psikolojik danışman arasında ki yoğun duygu aktarımının onları ne boyutlara iteceğini ve olayları nereye taşıyacağını bin nasihat yerine bir musibetle tek tek hatta birazda ufaktan kafaya tokmakla dokunarak gösteriyor. Zaten kitap terapist Dr. Trotter’in hastasıyla girdiği cinsel ilişkinin Psikanaliz Enstitüsü tarafından yargılanmasıyla başlıyor. Sonrasında kahramanlar, hastasıyla yaşadığı cinsel,duygusal,maddi sorunlarla çıkmaza giriyor. Bazısı hasta ile girilen bu ilişki boyutunun zararlarından yakınırken bazısı bu yakınlaşmanın terapinin doğasında var olması gerektiği savını inatla sürdürüyor. Öyle ki hasta ile terapist arasındaki seans ücretlerini bile samimiyetsiz ve çıkarcı bulduğu hissine kapılıyor zaman zaman. Danışan ile Danışman arasındaki ilişkinin merdümperest ve agape(Yunan mitolojisinde 4 sevgi türünden biri. Karşılıksız, boyut aşmış sevgiye tekabül eder) şeklinde olması gerektiğini vurguluyor. Ve Yalom gerçek yaşamda yıllarca bu konulardan kaçan terapistleri, kahramanları vasıtası ile romanında açık yüreklilikle konuşturuyor.

    Kitabın ele aldığı bir diğer konu günümüz modern psikanalizi ile kurallara hala sıkı sıkıya tutunan eski dogma psikanalizi kıyaslaması. Terapistlerin de sıkı analizlerden geçme şartını benimseyen Dr. Marshal ile psikanalizin artık çağdaş psikanalize geçilmesi gerektiğini alttan alta veren öğrencisi Dr. Ernest'in fikirleri temsili olarak sürekli karşı karşıya geliyor. Carl Rogers’ın: “ psikoterapist yetiştirmekle vaktinizi boşa harcamayın, asıl mesele psikoterapist olabilecek adamı seçmektir.” Sözü daha en başta temel fikri veriyor. Ayrıca eski kalıp teknikler yerine terapistin her hasta için yeni bir terapi dili, hastaya özel spontan terapi tekniği geliştirilmesi gerektiği dile geliyor. Ve bunlar hastayla işbirliği içinde gelişirse süreçteki iyileştirme gücüne dönüşmesinin vurgusu yapılıyor. Özellikle de hasta–terapist ilişkisinin artık sahicilikten uzak olmaması ve terapistin terapötik ilişki namına terapi süresince kendini daha sık açması gerektiğini öne atıyor. Daha sonra bu kendini açmanın sınırlarından, ‘hastanın yararına olacaksa kendini aç’a geliyor konu. Ve kitapta bu ilişki ileri boyuta giderse başımıza ne belalar geliri gösteriyor.

    Yalom tüm kitaplarında varoluşçu düşünceyi habire oraya buraya serpiştirir. Temelde bir varoluşçu olduğundan bu kitabının tümünde de bu düşüncenin hakim olmasını beklerken bizi sürprizlerle donatıyor. Varoluşçuluğun yanında Freud, Jung ve Fromm’ un izlerini görüyoruz sık sık. Yalom Dr. Ernest’i adeta kendi sesinden konuşturuyor.Rüya analizleri bir hayli ön planda. Ayrıca Freud’un dogmatizmine zıt olan Jung’un mistitizmi, personaları, köken aile teorisi, mitleri havada cirit atıyor. “insanın hayatının ilk yıllarında yaşadıklarının onu böyle programlamış olması ne kadar ürkütücü.” diyip Fred’un psikosekseksüel kuramının determinizmine atıfta bunulurken; Bir yandan da “Başkalarının kişisel sorumluluklarını gasp etme. Bütün kainatı emziren bir meme olmaya heves etme. İnsanların büyümesini istiyorsan, kendi ana-babası olmayı öğrenmelerine yardım et” o kadar diyerekten Fromm’a sürüklüyor bizi. Muazzam. Ama tabiî ki varoşsal terapiden de mahrum bırakmıyor bizi. Sorumluluk, kişisel seçimler, özgürlük ve bunların getirisi götürüsü hakkında düşündürtüyor. Alın yazım böyle imişe tokat vuruyor. Özellikle Marshal’ın son sayfalarda kendisiyle, seçimleriyle, paraya ve hayatındakilere atfettiği değerlerle yüzleşmesi varoluşa tam bir el sallama. Bakmayınız böyle terimsel anlattığıma, tüm bunları günlük bir havayla sunuyor. Marshal’ın eşine karşı koyduğu mesafe ve cinsel isteksizliğin, eşinin -eşi Budist ve ikebana (Japon çiçek tasarımı) terapisine merak salmıştır- bir açıdan Jung’u, Rollo May’i yahut Freud’un yani aslında Marshal’ın mesleki görüşüne kim ters ise onu temsil ettiği hissine kapıldığından ötürü bunu bir hakaret olarak algılayıp kin beslediğini fark ettiği büyülü an…

    Son olarak kitabın dokunduğu diğer mesele ise terapistlerin de özünde insan oldukları. Ellerin de sihirli değneğin olmadığı. Olsa zaten kel kalmayacaklarını vurguluyor. Klasik düşünce terapisti daima kendine hakim, duygusunu ölçülü ve yerli yerinde hiç şaşmadan ifade eden, yaşamındaki tüm problemlerin üstesinden gelmiş ermiş kişiler olarak görür. Ama onlarında zaafları olduğu, hastalarına karşı duygusal oluşumlar hissedebilecekleri, pot kırabilecekleri, hatta sık sık kendi hayatları ile çıkmaza girdikleri, öyle ki terapistlerinde bir terapiste ihtiyaç duydukları çoğusunun aklına gelmiyor. ‘Yok ya sen Psikolojik danışmansın halledersin’e yumruk atıyor. Terapistin merhem olması için en önce kendisinin ilaç alması gerektiğini yüksek sesle fısıldıyor..
  • Not1: Kitap kurtlarının bileceği gibi bi kitabı okumanın en güzel yanı kütüphane kokuyor olmasıdır.. Tozlu raflar arasından gözünüze çarpan,size ben buradayım diye bas bas bağıran o kitabı çekip çıkardığınızda başlar daha o okunmamış satırların heyecanı...

    Not2: Yine günün birinde tozunu silip kapağını açtığım bir kitabın içinden çıkan eski bir takvim yaprağı geldi bugün hatırıma ..

    26 Ağustos 1978
    yazıyordu sararan tarih kokulu yaprakta..

    Arkasına da iliştirilmiş zarif bir not:
    Kitap konusuyla alakalı yapılmış bir iki araştırma ve devamında bir soru
    -”Nasıl beğendin mi ?”


    O an durdum. Hiç tanımamış olduğum birinden alınan mektubun içimdeki çocuksu sevincine kulak verdim..
    Ve düşündüm. Geçmişten gelen o notla birlikte eski okurunun da benimle aynı satırda heyecanlanmış olup olamayacağını düşündüm..Aynı satırlara tebessüm etmiş, aynı satırlara oturup saatlerce kafa yormuş muyuzdur acaba dedim kendimce...

    Not 3: Bir arkadaş tavsiyesiyle duyduğum bu uygulamayı bu deneyimimden aylar sonra kullanmaya başladım.
    Uygulamadan umduğum şeye gelince; bence burada bir kitabın cümlelerini alıntılamaktan çok alıntıya dair, kitaba dair düşüncelerin irdelenmesi gerektiği kanısındayım..
    Hatta farklı yazarların eşdeğer sözleriyle entegre edilerek kitaplar arasındaki ilişkileri, bağları okumayanların zihinlerinde canlandırmanın keyif vereceğini ve okuyucular açısından kitap kültürlerini zenginleştirme açısından da oldukça katkı sağlayacağını düşünüyorum.. Böylece bende bu çağrışımlar sayesinde kafamdaki sorulara yep yeni kitaplarla yönelmiş olabilmeyi umuyorum.

    Hemmm belki zaman zaman kitaplarla eşleştirilmiş, yakıştırılmış müzikleri yorumların bi köşesine iliştiririz. Böylece kitapların sayfalarını renklendirebiliriz.. Tıpkı Nasuhi abinin kitap arasına iliştirdiği notta olduğu gibi..Sanki kitabı birlikte okuyormuş hissini yaşayabiliriz.. ☺

    Not 4: fakat en önemlisi saçma da olsa eksikte olsa düşüncelerimizi kağıda dökebiliriz.
    Hemde hiç hiç korkmadan.. Adımlarımızı her okuduğumuz satırla daha da güçlendirerek kendimizi bulabiliriz...


    Not 5: Yani uzun lafın kısası okuduğum kitapların aralarına tarih kokulu yapraklar, düşler,düşünceler,hayaller sıkıştırmak; geleceğe bugünün gözüyle seslenmek ümidindeyim .. 🐾🐣