• Sutton, bir gün bilmediği bir yerde uyanır ve karşısında kendisine tıpa tıp benzeyen biriyle yani Emma ile karşılaşır. Konuşup bu durumu anlamak için ona seslenir ama asla sesini duyuramaz. Çünkü o ölmüştür ve ruhu dünyada kalmıştır.
    Emma ise Sutton'dan habersiz koruyucu ailesi ile günlük rutinlerine devam ederken üvey kardeşinin izlettiği video ile hayatı tepetaklak olur. Videoda ayırt edemeyecek kadar ona benzeyen bir kız vardır. Koruyucu annesi onu evden kovunca bu kızın peşine düşer ve araştırmaları sonucunda ikiz olduklarına dair ipuçlarına ulaşır. Öldüğünden habersiz olduğu kardeşi ile iletişime geçtiğinde ise katilin ağına düşer. Katil Emma'dan Sutton gibi davranmasını yoksa onun da öleceğine dair tehditleri ile Emma'yı köşeye sıkıştırır. Emma'nın katilin kim olduğunu bulmak ile kaçıp gitmek arasında git-geller yaşar. Sizce Emma katili bulduğunda Sutton'ın ruhu rahata erecek mi? Yoksa bizi başka sürprizler bekliyor olabilir mi?

    Sevimli Küçük Yalancılar kitapları ve dizisi ile ustalığını zaten  kanıtlamış olan yazar bu serisi ile kendini bir kez daha bizlere hatırlatıyor. Karmaşık ve merak uyandırıcı kurgusu ile okurken adeta kitaba kilitliyor. Tam bir ipucu verdi galiba katil bu kişi derken hop olay başka bir boyuta geçiyor ve dikkatler diğer kişi üzerine kayıyor. Kitap boyunca şüphelenmediğim kişi kalmadı desem yeridir.
    Akıcılığı sayesinde bu sıralar düşüşte olan okuma hızım çok güzel bir şekilde arttı. Tam hız okurken ve olaylara dair güzel gelişmeler yaşanmışken ne yazık ki kitap bitti. Devam kitabı elimde olsa ara vermeden devam ederdim size öyle söyleyeyim. Elimde olmasa da bir an önce edinip okuyacağım çünkü katili öğrenmeden bana rahat yüzü yok.
    Bu tarz kitapları seven arkadaşlar kesinlikle kaçırmayın. Gerçekten çok başarılı bir kitap.
  • İskoçya Sokağı 44 Numara Serisi'nin 4. kitabı Bertie'nin Dünyası
    Bu kitapta da kahramanlarımızın çoğu aynı yani kadro tamam. Sadece okuduğum ilk üçünden sonraki bu kitaba dair kısaca izlenimimi paylaşmak isterim.
    Yer yer sıkıldığım bölümler oldu diğerlerine nazaran fazlaca ingiliz ve iskoçlar için anlam ifade edebilecek bölümler vardı. Özellikle monarşiyle hiç alakası olmayan ve ilgili ülkelerin içişlerini ve tarihini ilgilendiren detayları hiç merak etmeyen benim için bu konuların söz edildiği hatta bazen uzun sürdüğünü düşündüğüm bölümler beni biraz sıktı.
    Onun dışında Bertie çok sevdiğim bir karakter, onun için ve tabi yazarın hayata dair küçük tespitleri için okudum. Seriyi tamamlamayı düşünüyorum.
    Keyifli okumalar.
  • EBUBEKİR RAZİ
    İslam düşünce tarihinde hekim-filozof tipinin olduğu kadar tabiatçı/natüralist felsefenin de en başarılı temsilcisi olan Ebû Bekr Muhammed b. Zekeriyyâ er-Râzî, 865 yılında Tahran yakınlarında bulunan Rey şehrinde doğdu. Batılılar onu" Rhazes " diye anarlar. Gençlik yıllarında edebiyat ve musiki ile ilgilendiği, geçimini kuyumculuk yaparak sağladığı bilinmektedir. Kuyumculuk onun kimyaya ilgi duymasına, yaptığı deneyler gözlerinin rahatsızlanmasına, bu rahatsızlık ise onun tıbba yöneltmesine yol açmıştır. Tıp ilmine yaptığı önemli katkılar ona “Arapların Galeni” unvanını kazandırmıştır. Onun tıp tarihine yaptığı önemli katkılardan biri ilk defa kimyayı tıbbın hizmetinde kullanmış olmasıdır. Deneylerini maymunlar üzerinde gerçekleştiren Râzî, hastaları n denek olarak kullanılmasına şiddetle karşı çıkmıştır. Tıp ve felsefe başta olmak üzere çağının bütün ilimlerine dair eserler veren Râzî’nin özellikle kimya ve tıp alanındaki birçok eseri Latinceye çevrilmiştir.

    Râzî doğduğu şehir olan Rey'de felsefe, matematik, doğa bilimleri ve astronomi eğitimi aldıktan sonra Bağdat ve başka İslam şehirlerinde öğrenimini tamamladı.
    Razî eczacılık, simya, müzik ve felsefe dallarında son derece önemli katkılar yapmıştır. Farklı alanlarla alakalı yaklaşık 200 kitap ve makalesi vardır. Pediyatri'nin babası olarak bilinir. Ayrıca göz bilimleri konusunda da otorite kabul edilmiştir. Alkol ve gazyağını bulan ve çiçek hastalığını kızamıktan farklı olduğunu ilk keşfeden kişidir. İngiliz oryantalist Edward Granville Brown'a göre tüm zamanların en yetkin bilim insanlarından biridir. Daha çok tıp-eczacılık alanındaki başarısıyla tanınmıştır.

    Hekimliği sırasında halk arasında ünü ve çalışkanlığı ile ön plana geçen Ebû Bekir Râzî, Rey kenti hastanesi başhekimliği görevini üstlenmiştir. Bu dönem içerisinde gerek hekimlik pratiği, gerekse tıp eğitimi üzerine çalışmaları sonucu dönemin en ünlü hastanelerinden olan Bağdat Hastanesi'ne başhekim olarak atandı ve yaşamının büyük bir bölümünü bu kentte geçirdi. Hayatının sonuna doğru Rey kendine geri dönen Razi, 930 yılında bu şehirde hayata gözlerini yumdu.

    Çalışmalarının büyük bir kısmı tıp üzerine olan Ebû Bekir Râzî'nin en ünlü eseri "El Havi (Liber Continens)"dir. Bu eser, hastalıkların teşhis ve tedavisi üzerine yazılmış döneminin en geniş medikal ansiklopedisidir. Antik Yunan ve İslam tıbbının önemli medikal bilgileri ve Ebû Bekir Râzî'nin kendi çalışmaları bu eserde derlenmiştir.

    El Razi'nin en önemli çalışması ise çiçek ve suçiçeği hastalıkları üzerine yazdığı incelemesidir. "Liber de Pestilentia" adlı eserinde her iki hastalığı da detaylı şekilde tanımlamış ve bu iki hastalığın ayırıcı tanısını yapmıştır. El Razi'nin eserleri birçok yabancı dile çevrilmiş ve 18. yüzyıla kadar birçok tıp fakültesinde okutulmuştur. 1970 yılında Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından çiçek ve suçiçeği hastalıkları üzerine olan özgün çalışmaları sebebiyle şükranla anılmıştır.

    Kişiliği ve başarıları
    Antik çağa ait birçok kitabın çevirileri yapılmıştır. Antik Çağ'da Thales'le başlayıp gelişen doğa felsefesinin İskenderiye kütüphanesinin yakılmasıyla kesintiye uğramasından sonra İslam uygarlığı içinde tekrar doğuşu Ebu Bekir el Razi ile olmuştur. Bunun yanı sıra Aristoteles ve idealizm felsefesinin takipçisi Farabi'yi ve idealizm ve doğa felsefesini birleştirmeye çalışan İbni Sina'yı önemli isimler arasında sayabiliriz. Ebu Bekir el Razi İslam içindeki önemli akımlarla çatışmaya girmiş ve İslam uygarlığı içinde Thales benzeri bir gelenek kuramamıştır. Daha sonraları Moğol istilası ve Haçlı seferleri'nin sonucu olarak bu gelişme durmuştur. Bilhassa Moğol istilası bu elde edilen gelişmelere büyük darbe vurmuştur.

    Râzî’nin varlık anlayışı

    “Bir, değişmeyen, ezelî” olan ile “çok, değişen ve sonradan” olan varlık arasındaki ilişki sorunu Râzî, beş ezelî ilke (el-kudemâû’l-hamse) adını verdiği bir sistemle açıklamaya çalışır. Sistemin temel unsurları Yaratıcı (el-bâri), nefis (küllî nefis), heyûlâ (şekilsiz ilk madde), hâlâ (boşluk, mutlak mekân) ve dehr (mutlak zaman) olarak belirlenmiştir. Bunların her biri ezelî olmakla birlikte aralarında derece ve mahiyet farkı gözeten filozofa göre yaratıcı ile nefis aktif, heyûlâ pasif, hâlâ ve dehr ise ne aktif ne de pasiftir. Râzî’ye göre yaratıcı ilke olan Tanrı hiçbir zorunluluk olmaksızın âlemi yaratmışsa da yaratma anının belirlenmesi bir başka ezelî ilkenin bulunmasını gerektirmiştir ki bu ezelî ilke küllî nefistir. Tanrı gibi aktif bir ilke olmakla birlikte yalnızca tecrübe edebildiği şeyleri bilebilecek olan küllî nefis, âlemi meydana getirmek üzere üçüncü ezelî ilke olan heyûlâyı harekete geçirme arzu ve iştiyakındaydı. Ne var ki onun, kurmak istediği ilişkide başarılı olamaması kaosa yol açmış; nefsin bu durumuna acıyan Tanrı’nın ona yardım etmesiyle heyûlâ şekle bürünmüş ve âlem var olmuştur. Râzî’ye göre âlemin yaratılması için iki aktif ilkenin yanında bir de pasif ilkenin bulunması kaçınılmazdır; çünkü yaratmanın yoktan ve hiçten olduğu düşünülemez. Dolayısıyla yaratmanın yönelip üzerinde gerçekleştiği ezelî ve pasif bir ilke olarak heyûlânın yani mutlak maddenin bulunması gerekir. Dördüncü ilke olarak Râzî mutlak mekândan söz eder. Ezelî ve pasif ilke olan heyûlânın aynı zamanda hacmi de olduğuna göre onun bir mekânda bulunduğunun kabul edilmesi gerekir. Bu itibarla Râzî biri küllî-mutlak diğeri cüz’î-izafî (göreli) olmak üzere iki ayrı mekândan söz eder. Râzî’nin dehr, sermed ve müddet terimleriyle ifade ettiği ezelî saydığı beşinci ilke ezel ve ebedi kuşatan sonsuz-sınırsız zamandı r. O, mekân anlayışında olduğu gibi mutlak ve izafî olmak üzere iki ayrı zamandan söz eder.

    Râzî’nin ahlak anlayışı

    Deist dünya görüşü dolayısıyla bir dine ve peygamberlik kurumuna inanmayan Râzî’nin ahlakı dinden bağımsız ve tümüyle bir felsefe sorunu olarak ele alması doğaldır. Nitekim Râzî’ye göre Allah’ın verdiği akıl gücü ve adalet duygusu sayesinde insan, peygamberin ya da herhangi bir ruhanînin önderliğine gerek kalmadan iyiyi kötüyü, yararlıyı zararlıyı, güzeli çirkini, doğruyu yanlışı, haklıyı haksızı birbirinden ayırt edebilir. Yaratıcı tarafından insana bahşedilen en büyük, en değerli ve en yararlı nimetin akıl olduğunu belirten Râzî, ahlak anlayışında akıl gücünün işlev ve konumuna verdiği önemi işin başında ortaya koyar. İnsanı hayvanlardan üstün kılan akıl gücüdür. Bütün davranışların altında ve öncesinde yer alan tasarı ve tasavvurların da akıl gücünün ürünü olduğuna dikkat çeken Râzî, davranışlarımızın aklın gereklerine uygun olduğu ölçüde doğru ve yararlı olur yahut ahlaki sayılır. Şu halde bayağı duygu ve tutkuların (hevâ), aklı n ışığını kesmesine izin verilmemeli; akıl hakim konumundan mahkûm konumuna indirilmemeli, izlenmesi gereken olmaktan çıkarılıp izleyen durumuna düşürülmemelidir. İnsanın fiil ve davranışlarının ahlaki sayılması için onun akıllı olmasının tek başına yetmeyeceğini söyleyen Râzî, aklın önündeki engelleri aşmada iradenin önemine dikkat çeker. Filozof ahlak açısından olumsuz gördüğü bazı tutkular ile bunların üstesinden gelmeyi sağlayacağını düşündüğü yöntemlere dikkat çeker. Ona göre bencillik ve alışkanlıklar, insanın kendi hata ve kusurlarını görüp eleştirmesinin önündeki en büyük engeller olup aşılmaları da çok zordur. Bu itibarla o, doğruların bulunup davranışlara çekidüzen verilmesi konusunda sağduyulu ve akıllı dostların uyarı ve tavsiyeleri ile düşmanlar tarafından yöneltilen eleştirilerden yararlanılması gerektiği kanaatindedir. Râzî aşk, kendini beğenme, çekememezlik, öfke, yalan, cimrilik, açgözlülük, sefahat, içki ve cinselliğe düşkünlük, mal ve makam hırsı gibi bayağı duyguların yanı sıra üzüntü ve ölüm korkusunu da insanı karamsarlığa düşürüp onun mutlu olmasını engelleyen etkenler olarak değerlendirir.

    Ebû Bekir Râzî'nin Din Felsefesi Anlayışı

    Yaratıcı bir Tanrıya inandığı halde peygamberliği ve dini kabul etmeyen Razi’ye göre Allah’ın verdiği akıl gücü ve adalet duygusu sayesinde insan , peygamberin ya da herhangi bir ruhaninin aracılığıyla gerek kalmadan kendi yolunu kendisi bulabilir.
    Allah’ın insanlar arasından peygamber veya ruhani bir şahsiyeti üstün niteliklere donatarak imtiyazlı kılması ve insanlara mürşit olarak göndermesi O’nun hikmet, adalet ve merhametiyle bağdaşmayan bir durumdur. İnsanlar akıl ve diğer nitelikleri açısından eşit yaratılmıştır, üstün niteliklerle donatılmış imtiyazlı birinin varlığı bu eşitliği bozar. Ayrıca filozof tarih boyunca devam eden savaşların din farklılığından ileri geldiğini, dolayısıyla insanlığı kurtarma kurtarma iddiasıyla ortaya çıkan peygamberlerin insanlığın felaketini hazırladığını ileri sürmektedir. Bu düşünceleri nedeniyle hiçbir dini olguyu eleştirmekten çekinmez. Ayrıca mucizenin kehanetten, Kur’andaki icazın sanat değeri yüksek bir şiirden farklı olmadığını söyler. Kısaca Razi'ye göre Yüce Allah’a en yakın olan kul en bilgin, en adil, en merhametli ve en şefkatli olandır. Bütün filozoflar,” Felsefe insanın gücü yettiği ölçüde Allah’a benzemesidir” sözüyle bunu anlatmak istemiştir

    Ebû Bekir Râzî'nin Felsefe Anlayışı

    Düşünce tarihinde bir filozof için temel sorun “bir” ile “ çok” ya da ezeli olanla sonradan olan, değişmeyenle değişen varlık arasındaki ilişkiyi makul bir sistem halinde temellendirmektir.
    Razi, Tanrı-varlık arasındaki ilişkisini ve kozmik varlığın ortaya çıkışını beş ezli ilke : Tanrı( el- kudemaü’l-hamse) adını verdiği sistem ile açıklamaktadır. Bu beş ezeli ilke; Tanrı ( yaratıcı ya da el-bari ), Nefs ( külli nefis), zaman (dehr), mekan ve madde ( heyula)dir. Başlangıçta bu beş varlık aynı anda mevcuttu ve bu hareket söz konusu değildi. Nefs, maddeyle birlikte olmaya yönelik aşırı arzusuna yenik düşmüş ve böylece hareket başlamış, ancak bu düzensiz bir şekilde olmuştur. Tanrı merhamet sahibi olduğundan Nefs’e ve aleme merhamet etmiştir. Nefs’e aklı bahşederek ona kendi hatasını anlama ve düzensiz hareketi düzenleme imkanı sağlamıştır. O dünyadaki kötülüğün Tanrı’dan değil Nefs’in maddeyle kurduğu ilişkiden kaynaklandığı söyler. Razi’ye göre bu dünyanın kirinden, pasından arınmayı sağlayacak olan din değil felsefedir.
    Razi Kindi’nin benimsediği gibi yoktan ve zaman içinde yaratmayı hiçbir şekilde kabul etmemektedir.
    Razi metafiziğin omurgasını oluşturan bu beş ezeli ilke ve onun bu yöndeki görüşlerini segilediği el-İlmü’lilahi adlı çalışması , İslam düşüncesi tarihinde en çok eleştiri olan ve üzerine en fazla reddiye yazılan eserlerdendir. Filozofa yapılan itirazlar Allah’tan başka ezeli varlık kabul ettiği , sistemin kendi içinde çelişkiler barındırdığı ve bu sistemin orijinal olmayıp Sokrat öncesi filozoflarından ya da Harranlı Sabiiler’den veya Maniheist’lerden alınmış olduğu şeklindendir. İsmaili yazarların onunla tartışma halinde olması dikkate değer. İsmaililerin Razi’nin takındığı tutuma karşı hücumlarının bağlıca konuları şunlardır: zaman, tabiat, ruh ve peygamberlik. Karşı çıkışları her şeyden önce Razi’nin felsefesinin en belirleyici savını, beş ebedi ilkenin benimsenişini hedef alır. Razi, uyumuş ruhları uyandırılma görevinin filozoflara ait olduğunu söylerken, İsmaililer ise bu ruhların uyarılması görevinin filozofların gücü üzerinde olduğu cevabını verirler.
    El-İlmü’l-ilahi adlı eserinde yapılan alıntıları ve özet metinleri Paul Kraus tarafından Resa’il felsefiye başlığı altında yayımlanmıştır. (Kahire 1939 )

    Tabiat Felsefesi

    Tabiattaki her çeşit oluşum, gelişim ve değişimi teorik düzeyde temellendirmeye çalışan ve tabiiyyun ( natüralistler) olarak bilinen bu felsefe akımının kurucusu Razi’dir. Deist bir filozof olan Razi aynı zamanda koyu bir rasyonalisttir. Çalışamalrında gözlem, deney ve tümevarım yöntemini başarıyla uygulamıştır. Razi yapısı gereği maddenin dinamik olarak hareket etme gücüne sahip olduğunu savunmuş ve bu konudaki düşüncelerini İnneli’l-cismi hareke min zatih ve inne’l-hareke mebde’ün tabi’iyye adlı eserinde temellendirmeye çalışmıştır. Ayrıca tabiat ve tabiat olaylarının yorumu üzerine otuz iki eser kaleme almış, fakat bunlar güzümüze ulaşmamıştır.

    Din Hakkında Görüşleri
    Razi'ye atfedilen din ile ilgili birçok çelişkili söylem bulunmaktadır. Biruni'nin kaleme aldığı Razi'nin Bibliografisi (Risāla fī Fihrist Kutub al-Rāzī) isimli kitaba göre Razi iki adet "kafir kitabı" yazmıştır: "Fī al-Nubuwwāt" (Kehanetler Üzerine) ve "Fī Ḥiyal al-Mutanabbīn" (Sahte Peygamberlerin Hileleri Üzerine). Bu kitapların ilki Biruni'ye göre "dinlere karşı olduğu iddia ediliyordu" ve ikincisi de "peygamberlerin gerekliliğine saldırdığı iddia ediliyordu."
    Risale isimli eserinde Biruni, Razi'nin dini görüşlerini eleştirir ve fikirlerine ihtiyatla yaklaştığını söyler ve hatta Razi'nin Mani dininden esinlendiğini iddia eder. Bununla birlikte Biruni Razi'nin, aralarında Fi Wucub Da‘wat al-Nabi ‘Ala Men Nekara bi an-Nubuwwat (Nübüvveti İnkar Edenlere Karşı Peygamberin Öğretilerini Yayma Zorunluluğu) ve Fi anna lil Insani Khaliqan Mutqinan Hakiman (İnsanın Zeki ve Kusursuz Bir Yaradanı Var) da olan din hakkındaki başka kitaplarını da çalışmaları altında "dini bilimler" başlığında listelemiştir. Razi'nin din ile ilgili günümüze kadar ulaşmış herhangi bir çalışması bulunmamaktadır.
    Razi'ye atfedilen pek çok görüş ve alıntı Razi'nin günümüze ulaşmış eserlerinden değil, aslen Ebu Hatim el-Razi tarafından yazılan, Aʿlām ennubuwwa isimli bir kitaptan gelmektedir. Ebu Hatim, bir İsmaili misyoneriydi ve Razi'yle münazaralarda bulunurdu; ancak bu misyonerin Razi'nin görüşlerini güvenilir bir şekilde kaydedip etmediği halen tartışılmaktadır. Eski tarihçilerden Şehristani, "bu tip suçlamalara genel olarak şüpheyle yaklaşılmalı çünkü suçlamalar Muhammed bin Zekeriya Râzî tarafından sert bir şekilde saldırılan İsmaililer tarafından yapılmışlardır." diye iddia etmiştir.
    Ebu Hatim'e göre Razi dinler hakkında şiddetli eleştirilerde bulunmuştur; özellikle de peygamberlik deneyimi sonucu vahiy inmiş dinlere karşı. Razi, "[Tanrı] birtakım kişileri diğerlerinin üzerine tayin etmemeli ki bu onlara zeval getirecek şekilde birbirlerinin aralarında ne rekabet ne de anlaşmazlık çıkmasın" demiştir.

    Ölümü
    Müşfik, cömert ve çalışkan bir insan olan Râzî, öğrencileri ve hastaları ile ilgilenmediği zamanlarını hep okuyup yazarak geçirmiştir. Muhtemel olarak yoğun çalışma performansının bir sonucu olarak hayatının sonlarına doğru parkinson hastalığına yakalanmış gözlerine katarakt inmiştir. Hastalıkları sebebi ile doğduğu yer olan Rey'de 925 yılında vefat etmiştir. (Kaya, 2007: 479)
    Bu dönemde İslam uygarlığının en önemli başarısı Budistlerden aldıkları rakamlarla antik dönem eserlerden elde ettikleri geometriyi sentezleyerek analitik geometri ve cebiri geliştirmeleridir. İspanya'daki Endülüs uygarlığı aracılığıyla bilhassa İbni Rüşd ve diğer bilim insanlarının eserlerinin Latinceye çevrilmesi Bertrand Russell'ın deyimiyle Avrupa uygarlığının doğuşu olmuştur. El-Râzî gözlerine inen katarakt dolayısıyla öğrencilerinin ameliyatla tedavi önerisini, " Artık çok geç, zaten dünyayı yeterince gördüm!" diyerek kabul etmemiştir.

    Eserleri
    Râzî kendisininde ifade ettiği üzere kaleme aldığı ikiyüz'den fazla eseri vardır. Ancak bunlardan sadece elli dokuzu günümüze ulaşabilmiştir. Bunlardan birkaçı:
    El-Hâvi (20 cilt), 907, (Latince başta olmak üzere 11 dile çevrilmiştir. Döneminin tıp alanındaki en ayrıntılı ve bilgi içeren ders kitabıdır.)
    Kitabul-Mansur, 920,
    Kîtâb sırru sınâ'ati't-tıb.
    Kitâbü't-Tecârib.
    Et-Tıbbü'l-Mansûrî.
    El-Hâvî yahut el-Câmi'u'l-kebîr.
    Ahlaku't-tâbib.
    Mahmut Kaya " Ünlü Hekim Filozof EbûBekir er-Râzî ve Hekimlik Ahlakı ile ilgili Bir Rîsâlesi " başlığı ile Türkçeye çevirip neşretmiştir.
    Makâle fî emârâti'ikbâl ve'd-devle. Mahmut Kaya " İkbâl ve Devlete Kavuşmanın Belirtileri " başlığı ile Türkçeye tercüme edip yayınlamıştır. İslam Filozoflarından Felsefe Metinleri. (İstanbul 2003. s. 101-103)
    Makâle fîmâ ba'de't-tabî'a.
    Et-Tıbbü'r- rûhânî. Hüseyin Karaman Ruh Sağlığı adıyla Türkçeye çevirmiştir.(İstanbul 2004)
    Es-Sîretü'l-felsefiyye. Mahmut Kaya " Filozofça Yaşama " başlığıyla Türkçeye tercüme etmiştir. Felsefe arşivi, sy. 27, (İstanbul 1991, s.91-201)
  • Tanrı'nın dikkatini çeken bir kulu vardır. İlahi bilgisi yüksek olan, bir çok bilimle ilgilenen ama içindeki boşluk gittikçe büyüyen Faust.
    Tanrı, Mefisto (Şeytan) ile konuşurken Mefisto Faust'u kendi yoluna çekeceğine dair Tanrı'ya söz verir.

    Burada ilgimi çeken Tanrı'nın şu sözü: İnsan yaşadığı ve araştırıp çalıştığı sürece yanılabilir. Goethe'nin insanın doğuştan iyi olduğuna inanması kitabı okuduktan sonra ilginç gelmişti. Her düşünce grubunun her yerde aynı fikri savunmasını çok ince alaya alıyordu ve kitapta en çok zevk aldığım kısım bu oldu.

     Dünyaya gelmeyi, şanı, şöhreti, para içinde yaşamayı istemeyi büyük bir talihsizlik olarak değerlendiriyor Goethe. Ve bu acısını, bütün insanlığın benliğini kendi benliğimde hissedip mahvolmak istyiyorum, diyerek dile getiriyor.


    Faust "ermiş" düşüncelerle serüvenine başlıyor. Mefisto'yla anlaşıyorlar ve kendisinin anlamadığı, görmek isteyip ulaşamadığı bilgi, zevk ve aşk diyarlarına gidiyorlar.

    Bu yolculukta bir çok karakter girdi kitaba. Yunan mitolojisinden tanrılar, padişahlar, halk koroları, melek koroları. Bu okumamı en çok  zorlaştıran unsur oldu. Karmaşa içinde kendimi kasarak okudum. Belki de Goethe böyle olmasını istedi. (Veya ben tiyatro oyunu okumayı bilmiyorum.) Çünkü sık sık Faust ve Mefisto'nun gezdiği yerler cüce cinlerin, çirkin cadıların gezdiği yerlerdi. Haliyle okurken de karmaşaya kapılıyorsunuz.

    Yine de bir ömür boyunca yazılması, devrine göre bir çok cesur düşünce içermesi açısından bu kitap güzel bir deneyimdi.
  • Bir temizlik işçisinin çöp konteynerinin yanında bulduğu ve bana hediye ettiği bi dolu kitaptan biridir diye başlayayım. Koca yürekli adam kitapları öğütüceye göndermek yerine sokaklar boyu taşıyıp evine getiriyordu her defasında, belki biri okur diye. Kitapları okuyacak biri çıktığı için çok mutluydu bana verirken. Kendi okuyamıyordu ama çocuklar okusun diye üşenmeden taşıyordu kitapları ve saklıyordu hepsini. Hiç bir kitap çöpe atılmamalı kızım, istediğin kadar al oku demişti. Taşıyabileceğim maksimum miktar kadar seçmiştim. Bir şeyler eskiyince kitaplar dahi atılıyor ne yazık ki. Bazıları hiç okunmamıştı kapakları bile açılmamıştı üstelik. O koca yürekli adama teşekkür ederim beni bi dolu kitapla tanıştırdığı için. Hiçbir kitap çöpe atılacak kadar değersiz değildir diyerek bu hüzünlü girizgahtan kitaba geleyim. Adından dolayı önyargı ile yaklaşmıştım. Alalade bir aşk hikayesi anlatıyordur heralde demiştim. Fakat içerisinde bir cümleyi dahi anlamlı bulursam o kitap bana bir şeyler katmış sayarım. Cümle sayısı artıkça kitaba olan sevgim de artar. O nedenle okuma kararı aldım ve nihayetinde pişman da olmadım. Yazar hakkında bilgim olmadığımdandı bu önyargım. Kitabı okumadan önce kitaba olan yaklaşımımı değiştirmemesi için yazar hakkında araştırma yapmam genelde. Yazarın onlarca kitabından bir tanesi La Rusa. Asıl mesleği gazetecelik olan yazarın araştırmacı kimliğinin izlerini taşıyor kitap. Kitaba dair en hoşuma giden şeylerden biri sayfa 38 de unutulan üç satırı ufak bir kağıda yazıp kitabın arasına düzeltme olarak eklemeleriydi. Hiçbir kitap böyle karşılamamıştı beni. Unutulan o üç satırdan bi kısmını eklemek isterim: " Hiç kimse o müphem kararı verip düğmeye basmayacaktır, çünkü sonuçları tahmin edemeyeceğinin farkındadır." Bir çok cümlenin altını çizdim okurken. Muhakak bir şeyler katacaktır okuyucuya. Okunmalı diye bitirmeliyim son olarak.
  • Mustafa Kemal Paşa hakkında şimdiye kadar okumayı başardığım hatırat içinde ki en samimi olanı olduğunu söylemek isterim. Kitaba ulaşmak ayrı dert, ulaşınca satın almak ayrı bir dert . Piyasa da çok fazla yok ve bu yüzden fiyatlar çok çok uçuk. Bu kitabın ilk baskısı 1980 lerde Türk Hava Kurumu tarafından yapılmış. Daha sonra Altın Kitaplar 1994 ve 1996 yıllarında iki baskı yapmış. Benim şansıma Altın Kitapların 2.Baskısını buldum. Piyasada ki fiyatlara göre çok ekonomik bir fiyata satın aldım. Gelelim hatırata. Kendi yaşam hikayesinden bahsettikten sonra Paşa ile nasıl tanıştığını ve 1925-1938 yıllarında neler yapıldığını,Paşa'nın ruh halini ve vefatına giden yolu anlatıyor. Kitap bitiminde bende oluşan 2 şey oldu.
    1)Sabiha Gökçen, Mustafa Kemal'in hayalinde ki Türk Kadını idealinin tam bir projesi
    2)Mustafa Kemal'in 1923 sonrası yalnız değil yapayalnız kalmış olması

    Bunun harici bu hatırat bazı sorular yarattı bende:
    1) Türk Havacılık tarihinin gelişim safhalarını da okuduğumuz sayfalarda bu alanda büyük başarı sağlamış olan Nuri ve Vecihi Beylerden neden bahsedilmemesi
    2)Mustafa Kemal ile Ismet Bey arasında oluşan kırgınlığın sebebini bildiği halde o dönemde daha hayatta olan bazı kişilerden bunun açıklanmasını istemesi (kendisi de yapabilir bunu.Ve bu kırgınlığın 3.kişiler tarafından meydana getirildiğine dair örneği de vermişken)
    Ve bir iddiaa olan Sabiha Hanımın Ermeni olması meselesi . Bu konu hakkında enküçük bir bilgi kırıntısı vermemiş. Bursa doğumlu olduğunu ve ailesinin kim olduğunu yazmış ama köken detayı yok. İleri ki sayfalarda da sadece Türk kızı olduğunu defalarca tekrarlamış.

    Benim için son zamanlarda okuduğum en iyi hatırat olarak buraya kayıt ediyorum.
  • Yani bu kitaba nasil inceleme yapilir bilmiyorum ama..
    Ahmet Erhan'ın 7 kitabının bir araya getirildiği bir eser. Yaşama dair akla gelebilecek ne varsa şiirlerde konu edilmiş.. değeri çok bilinmeyen bir yazar, yaşatılmalı diye düşünüyorum.. okunmaya değer. Onca şiirin içinde kendinizi bulacağınız çok yer olacaktır..