• Notre Dame Kilisesi’ne giden yazar kulelerin birinde Yunanca yazılmış “Kader” kelimesini görür ve kitabın başına şu notu düşer: “Bu kitap bu sözcük adına kaleme alındı.”

    Kader… Kitabı tek kelime ile özetle deselerdi okuyan herkes Notre Dame’ın Kamburu için “Kader” derdi. Çünkü “kader” çok derin bir anlama sahip kelime. Beş harf, iki hece ama hepimizin aklında farklı anlamlara, yüreğinde farklı hissiyatlara sebep olan da bir kelime. Öyle ya kader bu, acısı da var tatlısı da… Kitaplara, filmlere konu olmuşsa genelde acısı ile karşılaşıyoruz, zaten Tolstoy bunu meşhur kitabının girişinde söylemişti: “Bütün mutlu aileler birbirine benzer, mutsuz ailelerin ise kendilerine özgü mutsuzlukları vardır.”

    Kitapta da birbiriyle kesişen ya da birbirinden ayrılan kaderleri okuyor ve çeşitli kederleri de yüreğimize yüklüyoruz. Herkesin kendine özgü mutsuzlukları var Notre Dame’da, Paris’in bile. Huzur romanında İstanbul nasıl ki bir roman kahramanı ise Notre Dame’ın Kamburu’nda da Paris bir roman kahramanı. Orta Çağ’ın Paris’inden itibaren kitabın yazıldığı zamana kadar geçirdiği ve yazarın ileri görüşlülüğüyle gelecekte neler olacağına dair düşünceleri ile bol bol Paris’i ve mimarisini de okuyoruz. Hatta kitabın en can alıcı bölümlerinden biri “Bu, Şunu Öldürecek” bölümü. Burada matbaanın gelişinin mimari üzerindeki etkisi anlatılıyor aslında birbiriyle çok da bağlantılı olmayan bu iki unsuru öyle bir kesiştiriyor ki sizi tüm tarih üzerinde düşünmeye sevk ediyor.

    Roman, “aşk”a birçok pencereden bakmamızı sağlıyor: daha doğrusu gerçek aşk ve diğerleri...

    -KİTAPTAN BİLGİLER İÇERMEKTEDİR.-

    Esmeralda’nın Phoebus’a duyduğu aşk aslında kendi hayalinde oluşturduğu hayali bir aşk. Öyle ya bizler suretleri ya da suretlere ait meziyetleri, davranışları beğenir ona kendi ruhumuzdan duygular, davranışlar yerleştiririz, Esmeralda da kendisini kurtaran yakışıklı ve üniformalı yüzbaşına hayalindeki aşkın özelliklerini yüklüyor yani bir nevi yaptığı heykele âşık olan Pygmalion hikayesi gibi. Hayali gerçekle örtüşmeyince de kendisini kandırmaya devam ediyor Esmeralda, on beş yaşında, aşkı hiç tatmamış bir kız çocuğu tüm gerçekleri inkâr eden hayali aşkının büyüklüğünde günden güne Phoebus’um diyerek ölümü dahi göze alabiliyor, yüreğindeki aşk, gözlerinin önünde olan gerçeklerin çok daha önüne geçiyor.

    Claude Frollo’nun aşkı ise zehirli bir sarmaşık gibi. Henüz derin hissiyatlara ulaşamamış bir aşk onunkisi. Surete aşık olan rahip aşkın naifliğini göz ardı ederek sadece sahip olmak istiyor. Kadının tek bir “evet”i ile dünyasının değişeceğini düşünen rahip beşeri aşkını Tanrı aşkının dahi önüne geçiriyor. Saplantılı ve hastalıklı zihin “kaderin izahı mümkün olmayan oyunuyla kendi kendisini” ve bununla birlikte genç kızı yok etmek istiyor. Afilli cümlelerle itiraf ettiği aşkın reddedilmesinin hırsı gözünü ve yüreğini siyaha dönüştürebiliyor.

    Quasimodo, aşkın romandaki baş kişisi. “Tüm kemikleri kırılmış da yanlış kaynamış” görüntüsüyle herkesi korkutan, sağır kulakları ile dış dünyayı sessize alan Quasimodo aşkın zarifliğini öyle güzel hissettiriyor ki yüreğinizin tellerini titretiyor sanki. Aşkını her fırsatta dile düşüren Claude’a karşı aşkını içten içe yaşayan, dile düşürmeyen hissi duygularını aşka dönüştüren bir kahraman Quasimodo. Çirkinliği nedeniyle herkesin alay konusu olmuş, hiç sevilmemiş, insan olduğu unutulmuş bir adamın zarif kadını sevmesi. Masal gerçek olabilir miydi, bilmiyorum ama Quasimodo itiraf edemediği aşkın yüküyle de mutlu. Karşısındaki kadına sahip olmak yerine onu gülerken görmek yetiyor adama. Aşk da bu değil midir sahi, illâ karşılık bulması gerekir mi? Bence gerekmez, Esmeralda adama Phoebus’u anlatırken de onu seviyordu Quasimodo hem de yüreğinin en soylu duyguları ile seviyordu. Kadını mutlu edebilmek için ona Phoebus’u getirebilecek kadar çok seviyordu. Genç kız kendisinden korkmasın diye onu, ona hiç görünmeden seyreden kahraman aklıma İclal Aydın’ın “Yanımda mutsuzsan eğer benden uzakta ‘Mutlu ol’ diyebilecek kadar çok seviyorum seni” sözünü getirdi.

    Aşk, kalbinin yerini hatırlatır insana, sağlık derslerinde öğrendiğimiz kalbin yeri asıl âşık olunca gösteriyor bence kendisini. Quasimodo da genç kadına hissettikleri ile kalbinin yerini öğreniyor, tüm ezilmişliğine, tüm dışlanmışlığına rağmen ömrü boyunca tek gözünden akıtmadığı gözyaşını genç kız için akıtabilecek kadar da derin seviyordu.

    Kitapta diğer konulara gelecek olursak soyluların bencillikleri, mahkemelerin adaletsizlikleri, mimarinin değişimi, yoksulun ezilmişliği, dönemin haksızlıkları mevcuttu kitapta.

    Bir annenin derin ıstırabı, acıları, sözcüklerle tasvir edilemeyecek vuslat da kitabın diğer hisli yerlerindendi.

    Ayrıca eleştirel bakış açısıyla bakacak olursak da İslamiyet’e karşı önyargılar, yanlış düşünceler mevcuttu, örneğin: “bebeği Müslümanlarda âdet olduğu üzere yediklerine şüphe yoktu.” Bunun gibi birkaç tane daha yanlış bilgi ve önyargılı düşünceler mevcuttu.
    Sözü yine fazla uzatıp kitabın incelemesini hissiyat incelemesine çevirdiğimin farkındayım, bunun için kusuruma bakmayın aşkı bu kadar naif gösteren bir kitaba hissiyat yazısından başkası yakışmaz bence.
  • Tanrıyla hesaplaşırız. Ama yitirmeyiz yeryüzüne, insana olan inancımızı. Bu yüzden geçer gider tanrılar ama biz kalırız. Hakir ve aciz kullarıyız halkın, padişah değil geda'yız. Ama gerçeği görür ve söyleriz. Sözün kılıcı kendi boynumuzu kesse de. Kördüğümü bir "can" sözüyle hallederiz.
    Onat Kutlar
    Sayfa 74 - YKY- Mektupların Sonu
  • Kafka' yı daha iyi anlayabilmek, hayatına dair fikir edinebilmek için okunabilir...
    Beni biraz sıktı açıkcası. Hani bir çırpıda okunacak değil de arada açıp birkaç sayfa okuyup bırakmalık :)
    Ben bir çırpıda okuduğumdan pek zevk almadım galiba, okurken bitse de kurtulsam dedim:)
    Kitaba dair aklıma yerleşen, içime işleyen tek cümle "senin" :)
  • Kitap Fransa' yı değil de sanki Türkiye' yi anlatıyor. Olaylar, Fransa' da cumhuriyetin ilan edilmesinden yaklaşık 30 yıl sonra yani yaklaşık olarak 1820' lerde geçiyor. Kilise' nin cahil halkı kandırması, onların dini duygularını kullanarak maddi olarak sömürmesi. Ülkenin kilise tarafından, tarikatlare ve cemaatlere teslim edilmesi. Ordu, adliye ve daha bir sürü kamu kurumunun tarikatler tarafından ele geçirilmesi. Bu kuruluşlara tamamen cemaatcilerin yerleştirilmesi. Lâik eğitim kurumları ile kiliseye bağlı dini okulların çatışması. Fikir, görüş olarak ikiye ayrılmış bir Fransa. Kilisenin bu gücü; tamamen halkın cahil bırakılarak dini duygularının sömürülmesinden gelmekte. Lâik eğitime karşı çıkmaktalar çünkü halkın bilinçlenmesinden, aydınlanmasından korkuyorlar. Çünkü halk bilinçlenirse kendi saltanatları sona erecek. Dediğim gibi kitap o kadar tanıdık ki sanki bizim ülkeyi okudum. Işin acı yanı da Fransa; kilise, tarikat, cemaatler ile yaklaşık 200 yıl önce mücadele etmiş ve halkın içinden çıkan öncülerin mücadelesi ile aydınlığa kavuşmuş. Biz de ise halktan bir değişim talebi olmaksızın Atatürk tarafından tepeden inme gelişmeler yaşanmış. Onlar gibi tabandan tavana değil de, tavandan tabana. Ve biz de geç olsa bile onların geçtiği yollardan geçiyoruz. Kitaba dair yazılacak çok şey var ancak ne kadar yazarsak yazalım yetersiz kalacak. Daha önceleri yalnızca bizde yaşanıyor sandığım şeylerin, zaman farkı olsa bile başka ülkelerde de yaşandığı görünce ve sonuçlarını da görünce umudum arttı diyebilirim. Kitap mutlaka okunmalı. Eğitim mücadelesi adına, halkın aydınlanma adına mutlaka ama mutlaka okunması gerekenlerden.
  • 35 yıllık otobüs şoförüyüm.İsmim Hayri Okumuş.Soyadim gibi okudum,tahsil gördüm bu yollarda milletin hikayelerinin pesinde.Adım gibi hayırlı hizmetlerde bulunurum hiç surat asmadan senelerce,mesafeleri yakınlaştırarak sevdiklerine .Emektar Kazım kimlere bağrını açtı,kimleri yüreğinde misafir etti saymakla bitmez.Onur konuğu bendim tabiki.En cok ben sürünce sevinirdi,rahatlardi cünkü.Hürmet ederdim kilometrelerce gittiklerine.Taşıdıklarına.En cok o anlardi ,en cok o dinlerdi beni.Simdiki kıytırık sözüm ona gıcır otobüsler çıkınca hurdaya gömdük cenazesini.Hırıltılarına,boğuk boğuk öksürüklerine tahammülü yok şimdiki konfor düşkünlerinin.Yok kliması çalışmazmış,yok sular sıcakmış,yok bilmem neymiş.Ne anlarlar ki derdiyle değerlenenlerin , hatıralara kucak açanlarin eskimeyen ve de eksilmeyen kıymetini . Yeniledikce silinmez ki yüreğimize dokunanlarin parmak izleri.

    Anons veriliyor .

    " İyi akşamlar, İstanbul – Hatay seferi yapan KT1000 sefer sayılı Yediveren Turizm'in Saygıdeğer Yolcuları otobüsünüz 5 dakika içinde kalkacaktır.Otobüsteki yerlerinizi alınız lütfen.Otobüsünüz 5 dk içinde hareket edecektir.Bizi tercih ettiginiz icin tesekkur eder,iyi yolculuklar dileriz."


    Otobüsteki yerimi aldım.18 saatlik uzun bir yolculuk bekliyor bizi.5 dakikanın dolmasını beklerken otobüse binen yolculara tebessüm edip,direksiyonu vesaire kontrol ettim.Isıldayan gözlerle "Kolay Gelsin Kaptan" selamlarını işitince yüreğime esenlik veriyor bazı yolcular.Sükür ,kedersiz bir yolculuk geçecek belli diyorum o zaman .Cok geçmeden burnunu sürekli çekip,ellerindeki mendille içli içli gözyaşlarını gizlemeye çalışan yolcularla göz göze gelince "kalbimin kalbine dokunurcasına sakladığım acılarım" yeniden günyüzüne çıkacakmışcasına korkarım,akordum da bozulmaya başlar.Ayrilik,hasret gibi duyguları kalbim de onlarla beraber yüklenerek, kaldırması güç bir bavulla yığılırım ben de koltuğuma .


    Gece yolculuklarını çok severim.Bundan dolayi hep de geceyi tercih ederim yapacagim seyahatlerde.Gece olunca yolcular uykunun kucağına emanet bırakırlar çoğu zaman yüklediklerini.Bazı zaman otobüse bebekli bir aile binince iş değişir tabiki.Sessizligin büyüsünü bozmak için yarişan cıyak cıyak bağırtılı ağlayislari yok mu çileden çıkarır insanı.O zaman direksiyona yüklenirim de yüklenirim,vitesi yükseltirim.Ayağim gazda. Yakarım bir cigara üç-beş...Püfletip dururum sıkıntıdan.Bebek cıyakladıkca kafam zonk zonk ağrımaya başlar.Zavallı annelerine tövbe ettirirler,bir daha uzun yolculuk yapmayacaklarina dair.Etraftaki yolcular bakışlarını onlara yöneltip göz taciziyle öf'leyip püf'lemeye başlayınca garibim anneler ne yapacaklarını şaşırıp, saklanacak bir köşe aramaya başlar.Otobüsün koridorunda bir ucundan annesi,diğer ucundan da babası dört elle sallayarak susturmaya çalıştıkları battaniyeyle kafalarına kadar çekip gizlenmek ister aileler, başkaları daha fazla rahatsız olmasın diye.Yolcular muavini başıma gönderip gönderip şikayetlerini hiç eksik etmezler.Söylenmeye başlarlar bu tarz bir yolcuyu otobüse aldığım icin.Yahu benim ne günahım var, anlayış göstersenize biraz.Yahu ben koca otobüsümle onca insanı şikayet dahi etmeden beşik sallar gibi piş pişş pişliyorum bunlar minnacık bebeğe garez edip ,asabımı bozuyor.Soför değil miyim arkadaş indireceksin en yakın molada.Yakalarından silkeceksin.Cekilmiyor bu tiplerle yolculuk.

    Kimi yolcular da tepelerindeki cılız ışığa aldırış göstermeksizin hoplaya zıplaya çevirirler okudukları kitabın sayfalarını.Kendilerini kitabın sayfalarına bırakıp, tabelaların yönünü çevirmeye çalışırlar kendi kalbi derinliklerine doğru .Kulakliklarindaki müziğin sesini açıp ,etraftan soyutlamaya başlarlar kendilerini.Kimi yaşlı teyzeler çantalarına sakladıkları elmalarla olmayan dişleriyle gacır gucur ettirerek midemin iştahını kabartirlar.Yahu insan bana da bir ikram eder.En önde oturan yolcular pür dikkat sabitledikleri bakışları ile ablukaya alırlar kelimelerimi çok konuşup da kaza yapmayayım diye.Hele sevdiğim müziğin sesini birazcık açınca,içtiğim sigaranın dumanı gayriihtiyari esen rüzgarla yüzlerini yalayinca yalandan öksürmeye başlarlar rahatsızlıklarını belirtirler yüzlerini ekşiterek.

    Kimi yolcularsa sırtını koltuğa yaslayıp, görünürde pencereden disarıyı seyrediyor gibi gözükse de çok uzaklara, bambaşka duygularla yaptıkları seyahatle kalbinin yollarını hor kullanır, aşındırır kendilerini.Daldıkları kuyudan çıkarmasını beklerler otobüsün onları.Aşmasini bekler aşılmazlarının.Otobüsün geride sektirmeyip ağaclari,dağları hızla geçişi gibi yollara emanet bırakırlar hatıralarını,özlemlerini ,
    hüzünlerini.Pırıl pırıl bir güne neşeyle uyanmanin özlemiyle yollardaki beyaz çizgileri ucu ucuna ilmekleyip bağlayarak,onlara sımsıkı tutunarak gönüllerinin istirahat edeceği tabelayla cıkışın,insirahin izini sürerler kayboldukları zifiri kuyudan.

    Muavin çay ,kahve servisine başlar.Yolcular silkelenip bir yudumda canlanmaya başlar.35 yıllık şoförlük hayatımda şu dikiz aynası ne hikayelere şahitlik yaptı bir bilseniz.Onlarin hikayesiyle kalbi irtibat kurup,kendi hikayemi mayalayıp her zamanki gibi yollara sığınırım ben de.

    -Kamiiiiiiiiiil...
    -Bir okkalı kahve bana da.
    Dertler koyu,yıllar boyu ...

    Kamil getirir kahvemi.Cigaram düşmez elimden üst üste iki, üç,dört.Radyoyu karistiririm.Bir frekansta cakılı kalır arabesk yüreğim aniden.Ah be Müslüm Baba'dan...

    "Ne çabuk tükendi olduğun günler
    Yine mi hasretler yaşayacağım
    '
    '
    '
    Gitme gitme gitme ne olursun"

    Ah be Nalan seninle hayaller kurarken nasıl da beni sensizliğe ittin.Senden sonra tabelalar küstü bana.Yönümü kaybettim.Sen beni sensiz bıraktın başka bir adamla evlenerek.Duydum ki çocukların da olmuş.O günden beri bıraktım kendimi yollara.Düsürdüklerimizi toplasa da getirse,seni bana diye.'Hayalle yaşarken gerçek dünyada ,zamanı içmisiz haberimiz yok'.

    Harcanıp gitmisiz,acı günlere gözyaşı ekmisiz haberimiz yok.Yaktın be Müslüm Baba .Yeter yollara akıttığımız gözyaşları.Ömür geçiyor be Nalan.Meğer aynı kitaba bakıp farklı hayallerin sayfalarını çevirmişiz seninle. Eriyip gidiyoruz.Gözlerimden süzülen yaşlarla,yüzüme yüzüme vuran güneşin ışıklarıyla kavrulan yüreğimle birlikte ızdırap çeken ruhum gökkuşağına kavuşsun istedim çok mu ? Şunu unutma ama Nalan seni seven kalbim otobandan hiç sapmadi,istikametini şaşırmadı. Çok geç.Gitme,gitme ne olursun.Gidersen bir daha dönmeyeceksin.

    Gizlemeye çalıştığım el hareketiyle yanağımda süzülen gözyaşlarımı hızla silerek,muavini çağırdım yanıma.Saatime baktım.Epey zaman geçmiş.Hatiralarimda boğulmusum resmen.Evladim mola anonsu verir misin?Muavin mikrofonu burnuna ve ağzına yapıştırarak boğuk boguk çıkardığı kalın sesiyle ;

    -"Sayın Yolcularımız otobüsümüz yarım saat yemek ve ihtiyaç molası verecektir.Lutfen degerli eşyalarınızı otobüste bırakmayınız.Kaybolan eşyalarınızdan firmamız kesinlikle sorumlu değildir.İyi yolculuklar dileriz.Tesekkurler."

    diye papağan gibi sıralamaya başlar talimatları ezberinden Kamil ...

    ~Bizim kayıplarımız ne olacak peki evlat dedim sessizce mırıldanarak...~

    Ben ise kendi hikayemi kucaklayıp dikiz aynasindan yüzleştiğim hikâyelerin üstüne beyaz bir şerit çekip yollara bırakırım hislerin mezar taşlarını.Yollar yutar çünkü geçmişin enkazını.Lavobaya gidip yüzüme soğuk su serperek çıkmaya çalışırım gömüldüğüm gecmisimden,tatlı hatıralarımdan.

    Mola bitti.Hangi durakta kalmis olursa olsun yureginiz, yolculuk ve hayat devam ediyor.Sonu mutsuzluk bile olsa sırf beraber yürümek ,beraber yolculuk yapmak için bile birkaç tatlı anıyla idare edersiniz buruk bir gülümsemeyle.İcimiz guzel goruntulere muhtaç.Anilarla teselli oluyorum ben de. Gönlümüzün istirahat edeceği yüreklerle icimizin yollarının kesişmesi dileğiyle.Aynı yönde seyir eden,plakası belli olan gönüllerle karsilasmak dilegiyle.Rabbim kalp kazalarından muhafaza etsin bizleri.Onun etkisi çok daha feci.İyi yolculuklar.
  • **** KİTAPLA İLGİLİ UFAK TEFEK SPOILER MEVCUT OLABİLİR, AMA OKUMA TADINI KAÇIRACAK BOYUTTA DEĞİLDİR. ***


    Uzun kitaplar hep gözümüzü korkutuyor fakat bitirdiğimizde de bu kurguların gerçek olmadığını kabullenmekte zorlanıyoruz ve hayat bir süre kitaptan bağımsız geçirilemiyor.

    İşte Rüzgar Gibi Geçti de bu kitaplardan birisi. 26 gün süren şahane bir okuma serüveniydi kendi adıma. 26 gün boyunca kah Scarlett’e sinirlenip içimden saydım sövdüm, kah savaşın getirdiklerine üzüldüm. Melaine’ye ayrı kızdım, Ashley’e ayrı… Kitaptaki bütün karakterler mi ikircikli olur, dengesiz olur. Pardon bütün karakterler değil Rhettcim hariç. :P

    Öncelikle kitabı epub olarak okudum ve hangi yayınevi çevirisi bilmiyorum ama edebi dili çok güzeldi. Sadece haram, allahın izniyle gibi tabirler çok fazla kullanılmıştı. Yabancı bir kültüre ait kitaplar çevirilirken bu ifadelerin kullanılması hoşuma gitmiyor. Yoksa "Allah kahretsin!" gibi tabirler tabiki kullanılabilir ve bunda anormal bir durum da yok.

    #32478777
    #32377798

    Kitaba dönersem...

    Kitap bir aşk üçgenini, hatta iki adet aşk üçgenini ön planda tutarak, arka planda bir iç savaşı işliyor.

    Kitap açıldığında asi kızımız Scarlett, Scarlett’in ailesi ve çevresi günümüzün sosyete diye tabir ettiğimiz bir yaşantı sürmektedirler. Piknikler, balolar aman efendim o kıyafet öğle gezintisi için uygun değil, birbirine inceden inceye kurlar, bir sürü rol kesmeler… Genç kızlar çok yemez, kedi fare görünce bayılmamanız hiç uygun değil gibi gibi fenalık getirten sosyetik kurallar silsilesi.

    Tabii hayat keşke hep böyle çiçekler, flörtler, partiler olarak gitse ama o işler öyle olmuyor ne yazık ki!

    Kitap başlarken Scarlett’in aşk hayatının arka planından geçen “ufaktan ufaktan savaş geliyor” sinyalleri eşliğinde devam eden kitaba er geç savaş gelir ve tüm o dertsiz tasasız geçirilen günler geride kalmıştır. Tabi Güney halkı için, Scarlett hayıflanır durur. Bilemiyorum aslında ne kadar haksız. Tamam savaş kötü bir durum fakat vatandaşlarını sürekli gazlayıp, her şey süper bizim pamuğumuz var bir kere, bir Güneyli 10 Yankee’ye bedel gibi ütopyalarla bu duruma sürükleyen hükümet ve onu destekleyen çoğunluk karşısında eli kolu bağlanan bencil Scarlett, savaşı onaylamayan Ashley Wilkes ve bunun saçmalığını her fırsatta dile getirip kral çıplak diye bağırıp, dışlanan Rhett Buttler ve tüm diğerlerinin durumu kurunun yanında yanan yaş olmuyor mu?

    #31749472
    #31753754

    Evet Scarlett bencil fakat tüm diğer konular bir yana savaş ile gelen değişim karşısında yaşadıkları kendi müdahalesi ile düzeltilemeyecek şeylerdir, eski güzel günlere özlem duyup da isyan etmeye hakkı vardır bana göre.

    Evet Scarlett sırf kendisi istediği halde elde edemediği bir adama hırsı yüzünden bize göre etik olmayan pek çok davranış sergilemiştir. Gidip saçma sapan bir evlilik yapmış, cicim aylarının tadına varamadan kocası savaşta ölünce genç dul durumunda kalmış ve toplumun bir duldan beklediği pek çok davranışı uygulamak istememiştir, haksız mıdır? Haksız değildir hatta oldukça da haklıdır.

    #31788126
    #31767893

    Hayatı bir kere yaşayabiliyoruz ve bazen tüm bu kurallar çok fazla boğucu ve kişiliğimize ters.

    İsteyen desteklesin, isteyen karşı çıksın sonuç olarak savaş kapıya dayanmıştır ve artık kocalar, oğullar, torunlar hepsi birer askerdir. Şaşaalı günler geride kalmış, kuşatma sebebiyle pek çok ürün karaborsaya düşmüş, tüm üretim orduya ve cephaneliğe yönelik şekle bürünmüştür, pastalı börekli beş çaylarını yerini ekmek bulma derdine bırakmıştır. Tüm bu süre boyunca cepheye sürekli daha fazla asker yollanır, şanlı ordu için büyük fedakârlıklar yapılmaya devam edilir, neden? Çünkü verilen savaşın kutsallığına dair pek çok propaganda yapılmaktadır. Güney asildir, güçlüdür, Yankeeler Güney’i ÇEKEMEMEKTEDİR. Hayallerindeki pamuk krallığı ile aralarında sadece bir zafer daha vardır, son bir zafer, son bir zafer daha ha gayret! Fakat bir sabah uyandıklarında şehri kuşatan sarmaşık güllerinin kokusu değil, barut kokusudur artık. Savaş kaybedilmiş, dava yitirilmiş, yağma başlamıştır. Hayat tüm planları ile dalga geçercesine gülerek “Korkunç günler yaşadığınızı mı düşünüyordunuz? Daha fragmanı bile görmediniz oysa ki?” demektedir.

    #32252976

    İşte buradan sonra bizim asi, mızmız kızımız dehşet bir dayanıklılık örneği sergiler. Ay ben bilmem demez, elleriyle süt sağar, çiftliğe döner pamuk eker elleri nasır tutana kadar çalışır çabalar, evini toprağını korumak için türlü türlü entrika çevirir. Yetmez kadın başına yapamazsın diyenlere aldırmaz, kereste ticaretine girer, patroniçe olur. Çoğu yerde bu kadar da ileri gidemez deriz, döner başka çaresi yoktu der yine hak verirken buluruz kendimizi. Bir şekilde hayatta kalır, kurtulur.
    Motto hep aynıdır, "Bunu yarın düşünürüm! Çünkü yarın başka bir gün..."

    #32227628

    Ne kadar sıradan ama ne kadar haklı bir cümle aslında… Bazen olaylar öyle bir başımızı döndürür ki yaptığımız şeylerin doğruluğunun üzerine çok düşünemeyiz ya da verdiğimiz kararlar ne kadar sağlıklı, doğru, tutarlı muhakemede bulunamayız. O “an” atlatılmalıdır, şey gibi bu, düşünürsem korkar vazgeçerim o yüzden düşünmeye fırsatım olmadan hayata geçirmeliyim. Başımıza gelen kötü olayları atlatmak için de hep bir şeylere tutunmaya çalışırız, başka bir yere odaklanmışken tüm o üzücü, korkutucu hisler yatışmış, rüzgar gibi geçip gitmiş biz fazla etkilenmemişizdir. Kimimiz için bu sığınak kitaplardır, kimileri gezer tozar, kimileri battaniye altında saklanır. Scarlett içinse bu sığınak Ashley’e duyduğu aşktı.

    Scarlett’e kitap boyunca çok kızdım, sinirimden kendimi yedim ama aradan biraz zaman geçince kendimi ona hak verirken buluyorum. (Bir parça ve bazı noktalarda…) Tüm şeytanlığına, paragözlüğüne rağmen oldukça korkmuştu ve kendisine en doğru gelen şekilde hareket etti.

    #32369948

    Kitabın yazarının da güneyli olduğunu ele alırsak kendi hayatını ya da genç kızlığında yaşadığı yeri, savaşı ele almış diye düşünülebilir. Kitap kendi ayakları üzerinde durabilen kadınlar diye bağırıp toplum kurallarına bir başkaldırı bildirgesi sunar adeta Scarlett karakteri ile. Kadınların erkeklere itaat etmesini yanlış bulan yazarımız, kölelik sisteminden aslında hayattaki en harika ve normal şeymiş gibi bahseder yalnız. Yani Yankeeler zencileri kandırdılar, yoksa onlar bize köle olmaktan çok mutluydular gibi bir mesaj var kitapta.

    Kitapta sevmediğim birkaç şeyden bahsedecek olursam, birisi ve en önemlisi yazarın Ku Klux Klan sanki dünyanın en masum örgütüymüş de yanlış anlaşılmış gibi bir tavır sergilemesi. Aslında zenciler çok kötüydü, Klan yanlış anlaşılıyordu gibi bir kısım vardı bulursam düzenlerim incelemeyi. Adamlar nefretçi, ırkçı bir gizli örgüt, bir sürü de işkence yapmışlar zencilere… Eyyy Mitchell! Sen kimi savunuyorsun. Sonradan tepki mi topladı nedir bilmiyorum, Klan aslında kötüymüş biz fark edemedik, iyiliğinden çok kötülüğü dokundu, KANDIRILDIK gibi bir bölüm yazmış.

    #32488502

    Sevmediğim diğer şey ise Melanie karakterinin neredeyse kanatsız melek şeklinde yaratılmış olması, bir insanın bu kadar kusursuz, bu kadar iyilik ve sevgi dolu, Meryem Ana gibi bağışlayıcı olması gerçekçi gelmiyor. Bir kere şikayet et be kadın, bir kez hırslan, kıskan…
    Scarlett’in tutunduğu dalın aslında çürük olduğunu fark etmesi ise yıllar aldı ve bir hayat böyle geçip gitmiş oldu, her şey netleşip 800 küsür sayfa boyunca beklediğim “dank” kafasına vurunca da oh oldu mu desem, asi kızımıza üzülsem mi yine ikilemde kaldım. Ama en ağır darbeyi alan kesinlikle Rhett oldu, attan düşme kısmı sonrasında inanmıyorum çığlığı attım ve gerçekten adama üzüldüm.

    Kitapla ilgili günlerce konuşsam doyamayacakmışım gibi hissediyorum. Kitabı ister bir dönem romanı olarak alın, ister bir aşk romanı, ister savaşın bir toplumda yaptığı değişiklikleri gözlemleyebileceğiniz bir roman olarak… Ne olarak okursanız okuyun keyif dolu bir okuma olacaktır.

    Son olarak aklımda bile yokken bu kitabı okumama vesile olan Kübra A.'ya bana böyle güzel bir dünyaya giriş bileti sunduğu için çok teşekkür ediyorum.
  • Okuduğum ilk ZWEİG kitabı ve şunu açık yüreklilikle söyleyebilirim ki kitaba başladığım ve bitirdiğim saatler arasında dünyada neler olup bittiğine dair hiçbir fikrim yok.

    Okumaya başlamak için bir gün bile ertelenmemesi gereken bir kitap.