Masumiyet Müzesi en ikonik giriş cümlelerinden biriyle “Hayatımın en mutlu ânıymış, bilmiyordum.” ile başlayıp “Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım.” diyerek bitiyor.
Başlangıçta çok güçlü bir aşkın hikayesini okuyacak gibi hissettirse de sonrasında tek taraflı bir saplantıya dönüşüyor. Kemal’in Füsun’a olan saplantısı aslında ikisinin hayatını da yıkıyor. Hatta belki en başından beri tam bir aşk değildi de, Kemal’in kendi hayal ettiği “kusursuz hayat”ın bir uzantısı Füsun. Füsun’un sesi hiç yok kitapta, onun bütün bu olanlarla ilgili fikrini sadece kitabın sonlarında bir cümle ile anlayabiliyoruz. Baştan beri hep bir nesne gibi, vitrindeki bir eşya gibiydi, bu da müze temasıyla örtüşüyor aslında.
Masumiyet Müzesi, bir aşkın ölümsüzleştirilmesi gibi sunulsa da tek taraflı, baskıcı, yıkıcı bir sürece dönüşüyor. Kemal sonunda o müzeyle, sanki “Bakın, bu kadar sevdim.” diyerek kendini aklıyor gibi. Ama o cam vitrinlerin içinde, eşyaların arasında Füsun yok, onun sesi, arzuları, hikâyesi eksik. Müze bir tür yas mabedi gibi, ama aynı zamanda bastırılmış bir kadının hayaletinin dolandığı bir yer gibi de…
Kitapta asıl masum olan kim bunu anlayamıyoruz.
Kitabın sevenleri çok fazla biliyorum, ama ben başı ve sonu dışında ortadaki üç yüz sayfada falan çok sıkıldım, resmen boğulduğumu hissettim. Eğer bunu gerçek bir aşk hikayesi olarak almayıp yukarıda yazdığım gibi farklı açılardan bakmamızı sağlayacak bir kurgu olarak düşünürsek başarılı bulabiliriz, üzerine saatlerce konuşabiliriz de. Ama güçlü bir aşk hikayesi olarak alacaksak vasatın da altında kalmak zorunda.
Bu arada hikayeyi bir de Füsun’dan dinlemeyi çok isterdim hatta onun anlatacağı kitap için bir giriş cümlesi de yazdım. “Bir girdabın içine adım atıyormuşum, bilmiyordum.” Nasıl sizce?