·
Okunma
·
Beğeni
·
35.247
Gösterim
Adı:
Açlık
Baskı tarihi:
2010
Sayfa sayısı:
190
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786054138289
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Elips Yayınevi
İlk gençlik heyecanlarıyla okunan kitapların etkisini, o ilk okumanın verdiği benzersiz hazzı unutmak mümkün mü?İletişim ve bilgi edinme imkanlarının son hızla arttığı bir çağda, gençlerimizi ve çocuklarımızı kitapların dünyasıyla buluşturmak eskisi kadar kolay olmasa gerek. Bu anlamda.Millî Eğitim Bakanlığı'nın ilköğretim ve ortaöğretime yönelik 100 Temel Eser seçimi: öğrencilere, velilere ve öğretmenlere, kısacası kültür dünyamıza katkıda bulunacak herkese yararlı olacak niteliktedir.
UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

İBRAHİM TATLISES SENELER ÖNCE YAZDIĞI "TOMURCUK" PARCASIYLA ASLINDA KNUT HAMSUN' UN "AÇLIK" KİTABINI OKUYACAKLARA SUBLİMİNAL MESAJLAR MI GÖNDERİYORDU ?!?!?

Delirtmeyin adamı açıklıyacaz!!! =)) SPOILER YOK! RAHAT OL!! Tuco is BACK!

Yine zaman yokluğu ve yine öteleye berileye ilerlere attığım bir kritikten daha hepinize merhabalar kokocambolar.. Bu kitabın methini çok duymuş , sayısız forumda , okunması gereken x eser konu başlığı altında görmüştüm..Daha önceleri açgözlülükle alıp stokladığım kitaplarımdan dolayı da pek gönlüm yoktu açıkcası alıp okumaya.. Yine bir sahafta varlık yayınlarının ilk basımını ve sayfayı çevirir çevirmez Behçet Necatigil 'in adını görünce çevirmen olarak tamam dedim..1956 basımı sapsarı sayfalar .. müthiş bir yaşanmışlık hissi.. sanırım bir bayanınmış bu kitap ki sayfalardan gelen cok eser miktarda küflü ortamın dahi bozup bastıramadığı hafif şekerimsi bir koku ..kitabın kapağında da resimsiz şekilsiz BODOZ sapsarı bir buhran.. size de olur mu bilmem bazen daha elinize bir kitabı aldığınızda içinize bir his çöreklenir : "BU KEZ BULDUM" diye ( her zaman olmuyor ama bazen feci sekedebiliyor , Fazıl Hü"Z"nü DAĞLARCA' ya da evrilebiliyorsun bkz :#16025631) .Gelir gelmez başlayıp bir günde hatmettim ve o güne kadar dram başlığı altında yayınlanan pekçok şeyin bu kitabın yanında beverly hills partileri ya da florida sahillerinde arkaya KOPTIS-KIŞTIS müzik , palmiyeler altında denize nazır club beach ortamları ve gelsin mojitolar kıvamında kaldığını gördüm..

Bir yerlerde şu minvalde bir tespit okumuştum ; kişiler pekçok şeyi unutabilir , yıllarca hayatınızı gecirdiğiniz dostunuzun sesini ve hatta hatta yüzünü dahi unutursunuz ama bir koku sizi o dostunuzun , bahse konu kişinin olduğu bir "ana" o dakikaya geri götürür..düşünseniz aklınıza dahi gelmeyecek o anda, o nesnelerle, o mekanda bulursunuz kendinizi.. İşte o bodoz kapağın kirli, buhranlı sarısını Fatih Ürek 'in gömleğinde de görsem aklıma bundan böyle sanırım hep Knut Hamsun ve bendeki Açlık eseri gelecek o şekerimsi kokusuyla..

Yeter kardeş nevrim döndü yap artık girizgahı diyenler..SİZ İSTEDİNİZ! başlıyoruz =)

Bir roman gibi gözükse de bu kitap , aslında Knut Hamsun' un hayatının , bu eseriyle tanınmadan önceki sefaletle harmanlanıp , yoklukla marine edilip, ızgara üstüne bırakılıp sohbete dalınınca ,kızgın ve yüksek ateşte unutulup KÖMÜRİZE YAŞAM FORMUNA dönüştüğü günlerini anlatıyor.. bir nevi koca bir yaşamın açlıkla doldurulmuş panaromik bir kısmının yazılımı diyebiliriz..Yokluğun ekürisi açlığa karşı verilen umutsuz bir savaş söz konusu her satırında romanın..kimi zaman bir mecimek çorbasının kokusu için dahi ömründen yılları feda etmeyi düşünmek , kimi zaman satacak hiçbir şeyi kalmayınca yeleğindeki düğmeleri satmaya kalkışıp , almayacaklarını bildiğin halde ordan gelecek paralarla hayallere yelken acmak, ormanlarda ,parklardaki banklarda uyuyup Norveç' in jiletli kuzey rüzgarlarını kucaklamak , yokluk - parasızlık ve sonucunda gelen açlıkla cebelleşirken gazetelere yazı yazıp geçinmeye çalışmak , bir sürpriz sonucu bir kadınla o yoklukta aşk yaşamak kitaptaki sayısız dramdan sadece bir kaçı.. anlatım tek kelimeyle MUHTEŞEM çünkü ısmarlama bir eser değil , safi o anların içinde şekillenmiş bir oluşum bu kitap..Yalnız hemen belirteyim, eğer yanlışlıkla üzerine bastığın karıncaya fatiha okuyor veya annem misali belgesel izlerken yavru ceylanı kapan aslanlara sövüp sayıp dakikalarca durup düşünüp üzülüyorsan... bu kitapla beraber "SULTAN" FİLMİNDEKİ "MAHALLECEK SİNEMAYA GİDELİMDE KURTLARI DÖKELİM - FELEKTEN BİR GECE ÇALALIM DERKEN 10 TOMADAN GAZ YEMİŞÇESİNE HÜNGÜRDEYEN ADİLE NAŞİT" SENROMUNA GARK OLABİLİRSİN..(Bu arada Bulut Aras' ın Şener Şen' in bakkalı basıp tacizli tehdidi verip tam çıkacakken geri dönüp tezgahtan bisküviyi alıp ısırdığı sahneeee =))) yazmasaydım ölürdüm.. neyse devam..) Her yaşın ,her gönlün, her insanın harcı değil.. ibrahim tatlıses ' in bir şarkısı vardı sübyancılığa karşı açılan cephelerde tıngırdardı..nasıldı dur bakayım ...hah!

KÜÇÜKSÜN KÜÇÜCÜKSÜN AÇMAMIŞ TOMURCUKSUN
SEVDA SENİN NEYİNE DAHA SEN BİR ÇOCUKSUN
TOMURCUK TOMURCUK GÖZLERİ BONCUK BONCUK
""YAŞITIM DEĞİLSİN SEN"" SEVİMLİ TATLI ÇOCUK

Yukarda verdiğim ikazlara rağmen kitabı okuyacaklar : BENDEN GÜNAH GİTTİ!! Gözlerinizden yaşlar süzülünce bu kitabın bir İbrahim Tatlıses , kendinizinse pudra şekerine yatırılıp nutellalara bandırılmış , kornflekslerle sarmalanmış minik bir TOMURCUK olduğunuzu GEÇTE OLSA ANLAYACAKSINIZ..

son edit : uzun zamandır KuP KuP Boy mahlasıyla 4 lük yazmıyorum .. istekler geliyor.. haklısınız yüzünüz gülecek merak etmeyin ! =) şimdi yemeğe gidiyorum gelince 4 lüğü de döşicem .. haydin kalın sağlıcakla...

4 lüklerle gelen edit ...

Olmadı sofrasında asla fajitası
Matarası boştu yoktu tekilası
Hayatın her zaman bir maça ası
Viran eylediler seni Norveçlinin hası

Ey açlar sürünürken siz tok gezenler
Big mac menüyle kola hüpletenler
Porsche 'lardan fakire selam edenler
Çekecek dişinizi paslı kerpetenler

KuP KuP oğlan derki ben SÜD içerim
Geri vitesim olmadı ,olmaz da benim
Zenginin sofrasından aç kalkan benim
Yobaza GÜRZ olur Garibe uzanan elim

Meksikadan Norveç' e selamlar olsun
Buritomuz acılı rakımız sek olsun
Gelin ey canlar gelin afiyet olsun
AÇ kalmasın HAMSUNLAR karnımız doysun..

- KuP KuP BoY - aka Tuco Herrera
Kitap alamayan çocuklara kitaplar hediye edeceğim Youtube kanalımda, kitaplardaki alıntılar hakkında videolar hazırlıyorum. Destek olmak isterseniz abone olabilirsiniz: http://bit.ly/alintilarlayasiyorum

İncelememin daha detaylı ve kitapla ilgili çizimler içeren hali için blog'uma bakmanızı öneririm : https://kitapciziyorum.blogspot.com.tr/...clk-knut-hamsun.html

"Açın milyon katı toklar
Yani isteseler rahat rahat doyururlar" Indigo

"Son günlerde pek sinirli, kolay heyecanlanır olduğum için kadının yüzü, bana ani bir tiksinti verdi... Benden yana döndüğü sırada, kadının bakışları sucuk doluydu hala." (6. sayfa)

Gerçekten de dışarıda olduğumuz zaman gözlerinden sosis sucuk fışkıran bakışların arasında yürüyor gibiydik. İnsanlar bırakın sadece karınlarını doyurmayı gözlerini bile yeterince doyuramamaktan şikayetçilerdi.

Fakat bu sistem içerisinde açların yeri yoktu, tok olmalıydınız. Eğer aç olup bir yerlerde, herhangi bir bankta uyumaya çalışırsanız kafanıza devletin polisleri üşüşüp "Sen neden açsın? Sen de tok olsana, kalk buradan!" der gibi sizin açlığınızı ve acınızı size unutturmamak için uyuyamamanız üzere kendilerine söz vermişlerdi. Sistemi rahatsız etmemeliydiniz açlığınızla, aksi takdirde rahatsız olurdunuz.

Bu adil olmayan sistemin içerisinde bırakın yemek yemeyi kendinizi yiyip bitirirdiniz bir bakıma. Hamsun da Açlık kitabının 49. sayfasında "Karnımı hiç değilse böyle doyurayım diye, tekrar tekrar tükürüğümü yutuyor, faydasını göreceğe de benziyordum." gibi benzer bir cümle yazmıştı. Ağır psikolojik baskılar, yaşadığınız iç buhranlar, üstüne eklenen geçim sıkıntıları ve açlık gibi sorunlar size başka bir çare bıraktırmazdı belki de artık?

Asgari ücret sisteminin olmadığı ülkelerden biri olan Norveç'te özellikle de devlet çalışmayan vatandaşın dahi aylık giderlerini karşılayacak sosyal yardımlarda bulunduğu için ilave olarak asgari ücret belirlemesi yapılmamış mesela. O zaman bizim ülkemiz olan Türkiye'de bir sıkıntı vardı. Zira her asgari ücret belirlemesinde ülkemizde asgari ücret miktarı yine açlık sınırının altında kaldı minvalinde haberler görüyorduk. Ülkemiz açtı. Hem de deli gibi.

Açın milyon katı tok olmasına rağmen aç olan insan dünyanın hiçbir yerinde sevilmezdi. Açlığı önlemek yerine bütün paralarını silahlanma ve savaşlara yatıran devletlerin bu konu zaten umurlarında bile değildi. Aç insan sosyal statü ve rütbeler konusunda altların da altında kalırdı. Aç olmamalıydın bu dünyada. Eğer açsan tehlikenin eş anlamlısıydın.

Peki, gezegenimiz tüketmekten bıkmayan bir gezegen, bunu hepimiz biliyoruz. Dönüşüm kitabı incelememde de bahsettiğim gibi son ağaç kesildikten, son nehir zehirlendikten ya da son balık yakalandıktan sonra mı anlayacağız paranın yenmiyor olduğunu? Neden bu kadar tüketme ve etrafımızda bulunan bütün insanları hatta bütün gezegenleri de kendimize alet etme peşindeyiz?

Güneş bile ışığını alacak gidecek bir gün buralardan diğer gezegenlerle birlikte. Biz ise ağzımızda salyalar aka aka Açlık kitabındaki gibi tüketim çılgınlığımıza hunharca devam edeceğiz. Karanlıkta kalacağız güneşsizliğimizle.

Kitabın yazarı olan Knut Hamsun ise bir bakıma kendi otobiyografisini yazmıştır diyebiliriz Açlık için. Zamanında yazar olacağını belirtmesine rağmen kimseden destek alamayan, kitabı için yayınevi bulamayan, parası tükenen, aç kalan ama yine de yol yapım ve kum ocağı gibi işlerde bile kitap okumayı bırakmayan, Amerika'da yaptığı biletçilik mesleğinde kitap okuduğu için yolcularla ilgilenemediğinden dolayı işten atılan bir adammış bizim Knut.

Knut'un tek sorunu ise yaptığı Nazi taraftarlığıymış. İkinci Dünya Savaşı sırasındaki siyasi görüşleri bir anlamda kendisini mahvetmesine yol açmış. Nazileri destekliyor, kendi ülkesinin Almanya'ya direnmemesini söylüyor hatta Nobel ödülünü bile Hitler'e hediye etmek istiyormuş. Sözün tam olarak bittiği yer ise Hamsun keskin hatlı Nazi kurabiyelerini ağzına bir bir atarken kendi hemşehrilerinden gelmiş aslında :

"Bir sabah, genç bir Norveçli, elindeki Hamsun kitabını yazarın evinin önüne bırakıp sessizce uzaklaşır. Bir süre sonra biri daha kitap bırakır aynı yere. Sonra biri daha, biri daha, biri daha... Oslolular ellerindeki Hamsun kitaplarını yığarlar yazarın kapısının önüne. Ne bir arbede yaşanır, ne de kötü bir laf edilir. Kırgın Norveçliler kitapları sessizce bırakıp dağılırlar. Adeta kendi kitaplarından bir dağ oluşur Hamsun'un bahçesinde. Bu zarif tepki, doksan küsur yaşındaki yazara ömrünün en acı dersini verir. Pişman, mutsuz ve utanç içinde yumar hayata gözlerini…" (Bu kısım alıntıdır : https://listekitap.com/...-hamsun-ve-hikayesi/)

En azından aç ölmemiş adamcağız;
-Bugün yemekten sonra tatlı olarak ne var hanım?
+Nasyonal sosyalist soslu Nazi kurabiyesi Knutcum.

Türk milletinin kendini en aç hissettiği o film sahnesiyle incelemeyi tamamlıyorum :
http://4.bp.blogspot.com/...5C4%25B1sezercik.png

Eğer buraya kadar okuduysan bil ki seviliyorsun, aç acına okumalar dilerim.
Yazacaklarım karnı tok bir insanın yazdıklarıdır. Bunları okuyacak olanlar da toktur. Kitabın verdiği gerçek açlık duygusunu hiçbirimizin gerçekten anlamasına imkân yok. Bu yüzden açlık hakkında beylik laflar etmeyeceğim. Ama birazcık empati bizi kurtarır.

Kitabın konusu kısaca şu şekildedir: “Açlık romanı, yazar olmak amacıyla Kristina’ya gelmiş, bir taraftan açlık ve sefaletle boğuşurken diğer taraftan hayallerini gerçekleştirmeye çalışan genç bir insanı anlatır. Başkarakterimiz Andreas Tangen, tek ideali yazar olmak olan, oldukça gururlu ve alçakgönüllü ama bir o kadar da aç ve sefil biridir.” Kitap da bunun üzerinden gelişir.

Yazar kitapta bizden şu sorulara cevap vermemizi istemiştir: Her roman, her edebi roman, romanın sınırları içinde insan varoluşunu, gizemini keşfetmeye çalışıyorsa açlık bunun neresindedir? Açlığın iradeye etkisi nedir? Olaya biraz farklı bakınca sanki etrafımızda olan iyi ve kötü her şey açlık gibi geliyor bana. Güç istenci, hükmetme, sömürme, savaş, kapitalizm, emperyalizm, cinayet, tecavüz, ölüm, hastalık, kumar, para, merak, …: Açlık. Sevgi, aşk, arkadaşlık, bilgi, ilgi, inanç, okumak, yazmak, sanat, ..: Açlık. Yaşamın ve ölümün arasına durmuş en geniş kapsamlı kelime ya da olgulardan biri açlık. Bu kadar geniş kapsamlı bir kelimenin insan varoluşuna olan etkisi kesinlikle yadsınamaz. Kitapta açlığın kahraman için artık varoluş sebebi haline geldiğini görürüz. Açtır ama gururludur. Yazdığı yazıların bir gün kendini hiç aç bırakmayacağını düşünür. Ama bu isteğine ne kadar ulaşabilmiştir? Bir nevi kahraman her gün aç olmak için yaşatılır. Yazar her gün aç olarak yaşamanın imkânsızlığının farkında değil miydi sanki? İşte işin ironisi de buradadır. Açlığı varoluş sebebi haline getirmek gerçekten büyük bir ironi ustalığı ister. Hamsun da bana göre bunu başarmıştır.

Açlığın iradeye etkisini anlamak için iradeyi tanımlamak gerekir önce. Ben iradeyi insanın çeşitli baskılar altında kalmadan sadece kendi gücü altında bilerek ve isteyerek karar verme ve davranma özgürlüğü olarak tanımlıyorum. İşe dış koşullar dâhil olduğunda irade denen şey kendi çemberi içindeki gücünü kaybetmeye başlar. Kitap bu çemberi açlıkla sınıyor. Aç olduğunuzda gözlerinizin önü bulanıklaşır, başınıza ağrılar girer, doğru düşünemezsiniz. Tüm vücut fonksiyonlarınız etkilenir bundan. Açlık için şöyle diyordu bir yazar: “Hiçbir korku açlığa karşı direnemez, hiçbir sabır onu aşındıramaz, açlığın olduğu yerde iğrenme varolamaz, hurafelere, inançlara, ilke diyebileceğimiz şeylere gelince de, bunlar rüzgârın savurduğu saman çöplerinden farksızdırlar.” Aslında Hamsun açlığın iradeye etkisini çok bariz gözlerimizin önüne serer. Kahramanımız “Bütün ömrüm bir mercimek çorbasına fedadır.” demiyor mu? Kitabın kalbi, tek başına bir romandır belki de bu cümle. Bir insana bunu söyletecek tek şey açlıktır. Yine kemiği kemirmiyor mu? Karnını doyurmak için tekrar tekrar tükürüğünü yutmuyor mu? Tanrıya açlığı için isyan etmiyor mu? Nerede burda iğrenme, ilke ya da inanç? Ne kadar haklıydı tartışılır, Cioran özgürlük afiyette olanların safsatası demiyor muydu? Açsın, irade denen şey çemberini iyice daraltmış, hangi özgürlükten bahsediyorsun sen.

Kahramanın geçmişine dair herhangi bir bilgiye rastlamayız romanda. Bu kasıtlı boşluk doğal olarak bize kahramanın geçmişinde neler yaşayıp, bugünlere nasıl geldiğini düşündürür. İsmi de sadece bir iki yerde geçer. O bir nevi hiç kimsedir. Kimse görmez, varlığı sadece dışardakileri rahatsız eder. Kimse kemik kemirdiğinin farkında değildir ya da tükürük yuttuğunun. Kimse düğme satacak kadar aç olduğunu bilmez. Kahramanın geçmişine dair bu boşluk ve bilinmezlikler açlığın evrenselliğinin simgesidir. Yazarın hayatından izler taşısın taşımasın açlık bir bireye ya da topluma özgü değildir. Tüm evrene özgüdür. Bu bakımdan olacak ki benim kahraman dediğim şey açlığın ete kemiğe bürünmüş halidir.

Romanın dili her bölümde duygulara aracı olmak bakımından aynı özellikte ve üretim konusunda da aynı doğrultudadır. Yazarın dilindeki bu homojenlik ve vejetatiflik, bize romanın her sayfasında açlığın iliklerimize işlenmesini sağlar. Bu açıdan bakıldığında dil bir aktarma aracı olmaktan çıkar hissedilen bir sıcaklık olarak bize geri döner. Okur bu sıcaklığı hissettiğinde gerçek açlığı da hissetmeye başlar. Kahramanın açken tanrıya kızmasının, açlıktan köpek gibi kemik kemirmesinin çaresizliğini görmemiz yazarın sıcak dili sayesindedir.

Şimdi açlığa çare önermeye kalksam bu çok dürüst bir yaklaşım olmaz. Benim diyeceğim şey önce biraz empati ve merhamet. Bu ikisini tam anlamıyla yapamadıkça hiçbir şeye tam anlamıyla çözüm bulamayacağız. Suçlanacak birileri varsa insanda empati ve merhameti kurutmaya çalışanlardır. Ve son bir şey. Başta söylediğimle biraz çelişmek gibi olacak ama tok açın halinden anlamaz sözünü hiç sevmem. Anlayacak, anlamalı da. Anlamadığımız yüzünden bu boyutta. Lütfen o sözü kullanmayın.

Bu kitabı çok değerli bir arkadaşım hediye etmişti. Etmese daha da okumazdım sanırım. Bu yüzden teşekkürü borç bilirim kendisine. :) Keyifli okumalar.
|| Merhaba,

Hepimiz bizi sarsan, düşüncelerimizin yankısını tercüme etmiş kitapları bitirdiğinde boşluğa düşüyor gibi hissedip, ardından farklı kitaplara sarılarak bunu telafi etmeye çalışırız.
Okurken şaşırır, heyecanlanır, gülümser, bazen üzüldüğümüz anlar olur. Kaç kitapta kendimizden utanır, sayfaları çevirmek bize ağır gelir, akşamları eve dönerken aldığın ekmeğe bakarsın uzun uzun,ekmek nedir? Nasıl kazanılır? Ne önemi vardır diye düşünürsün, adımların ilerler sen ekmeğe bakarsın,yarım bırakayım dayanamıyorum dedikten sonra okumak için tekrar eline alırsın...
Bilmiyorum sayısı ne kadardır, ben bir tanesi ile tanıştım. Adının hakkını bu kadar güzel veren, kendini ve insanlığı mahkeme mahkeme yargılayacağın, kapitalist dünyada asla elindeki ile yetinmeyip hep daha fazlası için acımasızca çatışırken, bir insanın ekmeğin tadını hatırlayabilmek için -yaşam ilkelerini terk etmeden- verdiği mücadeleyi okumak, bazen midenizi ağrıtacak, bazen gözlerinizi yaşla doldurup, nihayetinde sessizce köşenize çekilmek dışında bir çare bıraktırmayacak...
Açlık, açlık, açlık...Anlamını bu kadar yakından hissederken, etrafınızda olan bitenlere farklı bakış açısıyla bakmaya başladığınızı fark edeceksiniz.
Temel ihtiyacı olan "beslenmeden" maruz kalan insanlara adanmalı bütün seferler diye haykırmak istediğinizi hissedecek:Hey, insanlar! Yemeklerinizi çöpe atmasanıza, lokanta işletmecileri arta kalan yemeklerinizi paketleseniz ya ve sevgili devlet mesela camilerde akşamları sıcak çorba içme imkanı mümkün olsa, kolay kolay yemek beğenmeyen arkadaşlar o pahalı mekanlarda neredeyse servet ödediğiniz yemeğe mırın kırın etmesenize diye sitemler geçecek içinizden, kafada onlarca haykırış... Benim ne haddime?
Bu romanın kahramanı yazar olmak aşkıyla yanan bir insansa ve tam da kendi hayatını anlatıyorsa aklınıza hemen (Martin Eden ve Toza Sor) gelecek.
Size de selam olsun,
sözcüklere aşık olup her cefayı çekenler!

Şimdi ben bu utancı yenmek için hangi kitaba sarılacağım?
AÇLIK
Merhaba sevgili dostlarım, bu incelememi tokken okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum.

Tok açın halinden anlamaz derler ya hani, aslında tok kendi tok halinin kıymetini bilmediğinden anlamaz açı, bazen o kadar güzel doymaz ki aç olmadığı halde yer de yer tok insan. Kendisi toktur ama ne fayda açtır gözleri, doymak bilmez obur iştahı. Gerçekte aç insanların halini düşünmeden bir sürü ekmek alır mesela onları yiyemez sonra bir yerlerde kurur kalırlar, eğer aç birinin yanında bu durumunu fark ederse önce kendi tok halinden utanır da belki biraz açlığa tahammül etmeyi öğrenir, belki utanır artık gereğinden fazla tok olmaktan. İsterse tok açın halinden öyle bir anlar ki, utançtan kendi halinden yerin dibine girer de alçalabildiği kadar alçalır hem de. Tıpkı benim gibi :/ Bir gün arkadaşlarımla dışarda yemek yemek için çıkmıştık. Yemekten sonra başka bir yerde bir şeyler içmek için oturalım dedik sonra. Çikolata vb. tatlıları çok severim, arkadaşımla pasta söyledik bir de yemeğin üzerine canımız çektiği için üstelik tok olduğumuz halde. Sonra tam pastayı yerken küçücük bir çocuk akşamın o saatinde o mekana girmiş bir şey söyleyebilir miyim deyip masa masa geziyordu. Kimse cevap vermedi çocuğa. Bizim masaya geldi onunla göz göze geldiğimizde (tam anımsayamıyorum ama gözlerinin tam içine bakabildiğimi sanmıyorum, tok halimle önümde kocaman pasta küçücük çocuğu o halde gördükten sonra) arkadaşım sor demişti, ben utanç hissimle sessiz ve başım eğik önüme bakarken, duymadı çocuk arkadaşımı yan masaya gitti sonra, konuşmasına fırsat vermeden garson çıkardı onu. Kendimden nefret ettim o an, aklım onda kaldı ne diyecekti bize acaba, ne geziyordu o saatte, o yaşta bir çocuk sokakta, ailesi var mıydı, karnı tok muydu ki diye düşünürken içimden çokça doymuştum yiyemediğim o pastaya.

İşte bu roman da açlığın romanı, öyle bir açlık ki günlerce yemek yiyemeyen bir adamın romanı. Buna rağmen yaşam mücadelesine devam eden, tıpkı Martin Eden gibi tüm umudunu kelimelerine, yazdığı hikâyelerine bağlayan bir adamdan söz ediyorum. Midemiz ne kadar uzun süre açlığa dayanabilir ki acaba? En fazla ne kadar tuttuk bir şeyler yemeden kendimizi, denedik mi bunu hiç? Ramazan ayları açın halinden anlamak için de değil midir biraz? Peki biz nefsimizi bu aylar dışında da terbiye ettik mi hiç? Sevgiden acı çeker bir insan değil mi sevgisizlikten de çeker. Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisinde en alt basamaktadır fiziksel ihtiyaçlar. En temelidir zira. Bir insan açsa ve üşüyorsa mesela, sevme, kendini gerçekleştirme vs. gibi hayatına bir yol çizeceği diğer güzellikleri nasıl bulabilir ki?

Bu kitapta açlığı iliklerinize kadar hissedecek, basit bir kelime gibi duran AÇLIK' ın sayfalarca betimlendiğine şahit olacaksınız.

Son olarak şunu söyleyerek incelememi bitirmek istiyorum. Dünyada o kadar çok kötü şeyler var ki açlık, savaş, ölüm, yalnızlık... Yani dert yanacağımız bir sürü kötü olay, Duyumsayabileceğimiz kadar kötü hisler.. Bazen üzgün olduğum zamanlarda kendimden utanıyorum basit şeylere üzüldüğüm için. Örneğin sevdiklerimden uzaktayken özlüyorum onları şikayet ediyorum halimden, keşke onların yanında olsam diyorum ağlamak istiyorum. Oysa kızmalıyım kendime bunları düşünürken tokum, üşümüyorum da yanımda beni çok seven dostlarım var. Sevdiklerim uzakta ama yaşıyorlar, nefes alıyorlar ya Rabbim nasip ederse onlara kavuşacağımı da biliyorum üstelik. Neyin üzülmesi peki bu ayıp diyorum, saçmalama. Nefret ediyorum kendimden küçücük çocukları sokakta çalışırken gördüğümde halime şükretmediğim için, nefret ediyorum çikolata almak istediğimde onlar acaba aç mıdır diye düşündüğümde. Zira biliyorum onlar yiyemezken benim hakkım hiç yok yemeye. Daha fazla çıkmıyor kelimelerim her yazdıkça kalbime saplanıyor bu acı sözcükler.

Aç kalın, aç kalalım biraz. Bencil olmayalım lütfen. Başkalarını da düşünelim zaten insan olmak, olabilmek bunu gerektirmez mi? Cömert olalım birbirimizden esirgemeyelim yardımı, desteği. Daha güzel bir dünyada da, daha çekilmez bir dünyada da yaşamak bizim elimizde. Bir kişiyle olacak iş mi bu demeyin lütfen, bir düşünün hepimiz düzeltsek kendimizi hayal ettim de ne güzel bir dünyamız olur değil mi?
Yaşanılası...

Tebessümle kalın, güzel akşamlarınız olsun dilerim ki :)
Buraya kadar okuyan ve benim içimdekileri, içimden dökemediklerimi hissedebilen, hissedebilmek için çabalayan herkese çok teşekkür ederim.
Adı ve konusu açlık olan bir kitabı karnı tok sırtı pek okuduktan sonra nasıl inceleme yazılır ya da  düşünceler ne kadar duygu yüklü ifade edilir bilemiyorum.

Bütün kitap boyunca sürekli empati kurmam gerektiğini düşünerek ilerledim, çünkü belli bir olay, daha doğrusu yoğun bir olay anlatımı olmadığı için ara ara bir kopukluk yaşayarak bitirdim kitabı.
 
Şöööyleee üstün körü bir şekilde ifade edecek olursam; yazarın gerçek hayatında yaşadığı zorlukları, sıkıntıları ve açlıkla mücadele ediyorken bir yandan da yazarak para kazanmaya çalışmasını ve tüm bu zorluklara rağmen karakterinden, kişiliğinden asla ödün vermeyişini anlatmış diyebilirim. Ki beni en çok etkileyen de bu kısmı oldu sanırım.
Çünkü onca sıkıntıya rağmen hem yardıma muhtaç olmasını bahane ederek dilenmeyişi, üstüne üstlük başkasına da yardım etmekten vazgeçmeyişi gerçekten etkileyiciydi. (Hatta bu tarz kısımlara denk geldikçe de "içimden helal olsun be" falan derken buldum kendimi)
 
Bir de sayfalar ilerledikçe ister istemez şahit olduğum şeylerle kıyaslama yaptığımı fark ettim. Mesela onca sıkıntıya rağmen değil sokaklar da dilenmek, karnım aç diyerek bedava yemek talebinde bile bulunmadı hiç. Ve evet... bu halde bile sıkıntı da olan birini görünce yardım etti.

Ben de her seferinde film izlerken dayanamayıp karaktere seslenen teyze modunda "istesene bir şey, bak kaç gündür bir lokma yemek yemedin" diye yazarı fırçalayarak çevirdim sayfaları.

Dedim ya tok karnına okuyunca o sıkıntıyı anlaması da empati kurması da kolay olmuyor tabi.
Yeterince etkilenmediğimi düşündüğüm için kendime kızarak sayfalar da ilerlerken öyle bir bölüme denk geldim ki "heh dedim sanırım şimdi öküz oturdu içime"

Şöyle ki; artık açlığa daha fazla dayanamayacağını düşünerek bir kasaba girdi ve
" köpeğim için bir parça kemik verir misiniz? Üzerinde et olmasa da olur" dediği kısımda resmen yutkundum. Aldığı kemik parçasını da günlerdir yemek yemediği için midesi kabul etmediğinden dolayı kustuğunu, şiddetle midesi bulanıyorken sırf karnı aç ve karnında bir parça yemek kalmış olsun diye kusmamaya çalıştığı kısımları okurken içimden bir şeylerin koptuğunu hissettim.

Neyse ki dedim kenar da köşede empati anlayışından ve vicdandan bir parça kırıntılar kalmış da etkilenebiliyorum.
Halbuki vicdan yoksunu bir insan da değilim. Hatta kendim diye söylemiyorum ama çok merhametliyimdir (:

Şaka bir yana, kitap bittikten sonra asıl sorguladığım şey benim bu kitaptan yeterince, hani şöyle derinden sarsıldım diyecek kadar etkilenmemiş olmamdı.

Kendimce bir cevap da buldum elbet.
Düşünsenize bunca açlığa sıkıntıya rağmen yine de kimseye minnet etmeyip dilenmeden yaşamaya çalışanda var (yazarın yaptığı gibi) bir de sırf kolay diye hatta belki de hiç ihtiyacı olmamasına rağmen dilenen de.
Yani iyiye, güzele ve belkide merhamete, empatiye dair şeyleri içimizden ufak ufak kopartan biraz da bu kötülükler değil mi? Şahit olduklarımız yani. Önceden dilenen birisini gördüğüm de asla boş geçmemeye çalışırken şimdi eskisi kadar üzülmeden geçebildiğimi fark ettim mesela... Elbette bir yer de kötü hissettiriyor ama para verdiklerimin de "abla bu az biraz daha ver" demeleri, haberler de gördüğümüz servet sahibi dilenciler de uzaklaştırmıyor mu bizden böyle şeyleri ?

Bayaaa dağınık ve karışık bir incelememsi bişi oldu farkındayım. Uzun süre yazmayınca böyle oldu tabi.
Kitabın içeriğinden çok kafam da oluşan düşünceleri ve hissettirdiklerini yazdım (yazmaya çalıştım)  Neresinden tutayım neyden bahsedeyim derken hiçbirini beceremeyip bodoslama daldım. Artık hangi duygu hangi kısma denk gelirse, hangi cümleler de kime ne ifade ederse... diyip noktalıyorum saçmalamayı.
Sözün özü düzgün karakter mühim mesele vesselam.

İlle de okuyalım mı diyen olursa, okuyun efenim. Okuyun ki benim gibi saçmalamayıp daha güzel bilgilendirici incelemeler yazın sonra da okuyanların sayısını çoğaltın ^_^

Vee son olaaraakk okumama sebep olan can içim Matelda' ya sonsuz teşekkür <3
1890 Yılında yazılmış ve basılmış bu romanı da okumaya çok geç kalmışım. Gazeteci- Yazar olmak sevdasındaki kahramanın birkaç aylık sefil hayatı ve psikolojik travmaları çok gerçekçi anlatılmış. Kitabın başında romana başlamadan Knut Hamsun’un bu kitabı yazmadan önceki hayatı anlatılmış ki okuyucu anlatılan hikayedeki yaşanmışlığın farkına varabilsin. Biraz felsefi bilgisi olan ve psikolojiye de meraklı roman kahramanı içinde bulunduğu sefalete katlanmak için kimi zaman gerçeklikten kopuyor, kimi zaman da tam gerçeği kabul ederek isyan ediyor ( bir çoğumuz gibi).

Behçet Necatigil çevirisiyle roman, akıcı diliyle, açlığı ve sefaleti okuyucunun tüm duyularında hissetmesini sağlamış.

İnsanın var olması ve kader olguları da felsefi olarak incelenmiş.

Eğer her haliyle “gerçek” bir roman okumak istiyorsanız, Dünya edebiyatına damga vuran bu kitabı tavsiye ediyorum.
TOK AÇIN HÂLİNDEN BİLMEZ: "varlıklı olan, yoksulun ne denli sıkıntı içinde bulunduğunu bilmez" anlamında kullanılan bir söz.

Evet, aç birinin hâlini ancak o açlığı iliklerine kadar yaşayan biri anlayabilir. Knut Hamsun’un hayat hikayesi incelendiğinde eserinin gerçekliğini, etkileyiciliğini oluşturan en önemli unsurun yazarın açlık tecrübeleri olduğu yadsınamaz. Bu doğrultuda roman için “büyük ölçüde otobiyografik bir eser” tespiti doğrudur. Yazar olma yolundaki çilesinden bu başyapıt doğmuş.

“Midesi kazınmak” dağın eteği diye düşünüp zirveye doğru çıkarken doğru orantıda açlık şiddetinin de arttığını düşünürsek Knut Hamsun’un anlatmaya çalıştığı “açlık” ölçüsünü ancak en tepede buluruz. Güzel Türkçemizdeki “açlıktan imanı gevremek” deyimi acaba kifayet eder mi bu ölçüyü anlatmaya? Ya “açlıktan gözü dönmek” ?.. Öğün biraz gecikince dilimizden dökülüveren “açlıktan öldüm” deyimi de mi?.. “Karnı sırtına yapışmak”?.. Yok, sanırım daha etkili bir deyim de bilmiyorum. Öyle bir açlık ki tükürüğünü yutmak, yerden bulduğu talaşı çiğnemek hatta parmağını ısırarak kanını emmek yollarını denettiriyor.

Yazar böylesine bir açlığı okuyucusuna da hissettirmeyi başarıyor. Hedefine çok yaklaştı, şimdi karnını doyuracak ben de rahat bir nefes alacağım derken tekrar açlıkla baş başa kalan kahraman... Aç insanları düşündüren nefis bir empatiye yelken açtırıyor yazar. Elimdeki açık kitabı yüzüme bastırıp “Acaba şu an sokakta ya da yoksul evinde kaç tane aç ve çaresiz insan var?” diye gözlerim dolarak düşünmekten kendimi alamadım. Hem de hacimce pek cılız bu eser nihayet bulana dek pek çok kez yaptım bunu. Aç bir insanın karnını doyurmanın ya da buna vesile olmanın kazandıracağı sevap daha bir büyüdü düşüncemde. Öbür taraftan insanları açlığa, insan onuruna yakışmayacak bir sefalete mahkum etmenin ya da buna sebep olmanın vebali, günahı da aynı oranda büyüdü düşüncemde. “Yatacak yeri yok!” sözüne müstahak buldum öylelerini.

“Allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin!” sözünü açlıktan tokluğa henüz geçmiş birinden sıkça duyarız. Kendimiz de söylemişizdir çoğu zaman. Terbiye etmenin en çetini demek ki! Değil mi ki yazara bu başyapıtını yazdıran da o?

Rivayete göre, Cenâb-ı Hak nefse:
- Ben kimim, sen kimsin? diye sormuş. Nefis de:
- Ben benim, sen sensin! diye cevab vermiş. Bunun üzerine Allah ona azab vermiş, Cehenneme atmış, sonra yine sormuş:
- Ben kimim, sen kimsin?
Nefsin cevabı aynı olmuş:
- Ben benim, sen sensin!
Hangi azâbı verdiyse, nefis gurur ve enaniyetinden vazgeçmemiş. Nihayet uzun süre aç bırakmış, sonra tekrar sormuş:
- Ben kimim, sen kimsin?
Nefis bu sefer şu cevabı vermiş:
- Sen benim Rabb-i Rahîmimsin, bense senin âciz bir kulun!


Bu azap verici açlığı anlatmakla kalmıyor yazar. Bu açlığı çekerken ahlaki bir duruşa da dikkat çekiyor. Zorlu hatta dayanılmaz şiddetteki açlığa rağmen gayr-i ahlaki yollara tevessül etmeyerek onurlu bir duruş sergiliyor kahramanımız. “Karnı açlardan ziyade kalbi açlara acırım.” diyen Cenap Şehabettin haksız sayılmaz bu anlamda. Zaten o kalbi açlar olmasa karnı açlar da bu kadar çok olmazdı belki.


Açlık üzerine neler söylenmiş diye sordum Google amcaya. Hem aç insanlar için duyarlı olamaya çağıran hem de terbiye cihetinden bakan sözler okudum. Bazılarını alıntı yaparak yazıma son veriyorum.

Keyifili okumalar...

“Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” (Hadis-i Şerif)

Fakir bebeğin içemediği sütü, zenginin köpeği içiyorsa bana adaIetten bahsetmeyin. (P. SamueIson)

Eğer açIık derdi oImasaydı, ne avcı tuzak kurardı, ne de kuş tuzağa düşerdi. (Şeyh Sadi)

Açlık, en akıllı balıkları bile oltaya getirir. (Goethe)

AçIık, iIaçIarın padişahıdır. HekimIer niye perhiz verir düşünsene. (MevIana)

AçIık, en iyi terbiyedir. (Romanos Diogenes)

Yeryüzünde hiçbir gıda, açIık kadar IezzetIi değiIdir. (Cervantes)

Ne zaman aç kaldımsa, kalbinde hikmetten açılmış bir kapı buldum. (Şiblî)
Bir fakir ne denli zarif olabilir, bir zarif ne denli aç kalabilir, bir kitap bir okuru nasıl parçalayabilir?

Açlığın bile ne kadar namuslu ve gururlu yaşanabileceğinin her ne olursa olsun umudunu yitirmemenin güzel kurgusu.

Bahsedilen açlık öyle bir açlık ki; kahramanın parmaklarını ısırıp kanıyla midesini yatıştırmaya talaş yiyerek ayakta kalmaya yeleğinin düğmelerini satıp ekmek almaya giden bir süreci anlatır. Yine de tüm bu sıkıntıların amacı yazmaktır. Namusuyla yazmak.Yoksa üç günlük açlığınızla bakkala gidip size uzatılan ekmek yerine ille de mum istemek başka türlü açıklanamazdı.

Sefaletin anlatılış şekline hayran olmamak elde değil. Yazarın sefalet ve açlığı bu denli anlatabildiği ve "diğer" lerinin yaşamlarını yüreğinde hissederek kaleme aldığına şahit olmaktan mutluluk duyacaksınız bu kitabı okurken. Hamsun'un kalemindeki ustalığı hissedeceğiniz oldukça farklı ve başarılı bulduğum bir eser.

Tasvirleri ile betimlemeleri ile bu kitap çok büyük bir övgüyü sonuna kadar hak ediyor.

Hayatınız herhangi bir döneminde parasız ve aç kalmışsanız kitabı çok iyi anlarsınız. Parasızlık ve açlık bu kadar iyi anlatılamaz.

Kesinlikle tavsiye ediyorum. Kısa, akıcı, duygusal, sürükleyici...
Dostoyevski her yerde!! Açlık'ı okurken kendisini bayağı bir andım zira. Açıkcası okuması bir hayli zor bir kitap oldu benim için. Kitaptaki karakteri biraz olsun anlayamadım çünkü hayatımda hiç o kadar açlık çekmedim. Allah kimseyi bu derece yoğun açlıkla sınamasın diyorum.
Konu olarak: hayatını yazarlıkla sürdüren bir adamın açlıkla mücadelesini okuyorsunuz. Zaten Knut Hamsun'ın hayatı da bu şekilde geçmiş tıpkı Dostoyevski, Jack London ve daha niceleri gibi..
Kitaptaki karakteri Raskolnikov'a benzettim çünkü ikisi de iliklerine kadar aç, hasta yataklara düşmüş ve delirmiştiler. Hele ki o delilik hali o kadar aynıydı ki. Adamın aç aç habire oradan oraya yürümesi, açlıktan sanrılar görmesi aklıma hep Raskolnikov'u getirdi. Bizim Raskol da böyle deli deli dolanırdı dedim. Her şeyden önce bir sağlıkçı olarak şunu söylemeliyim ki kitap psikolojik açıdan çok başarılıydı gerek fiziksel gerekse ruhsal bağlamda açlığın insan üzerindeki etkisi ancak bu kadar iyi anlatılabilirdi. Ki bunu da yasamayan böyle güzel betimleyemez. Bu noktada yazar için çok üzüldüm bu nasıl bir açlık çekmek ve bunu okuyucuya hissettirmektir :(
Dostoyevski'nin bir sözü var diyor ki: "Yoksulluktan utanmak aptallıktır. Aptallıktan utanın." Işte karakterimizin sinir oldugum noktası fazla dürüst, gururlu bir insan olmasıydı. Kendimi onun yerine koyduğumda talaş yiyecek kadar açsam her şeyi yapacagımı düsündüm, kendimi sokaklarda dilenirken hayal ettim ya da en agır isleri yaparken. Ama karakterimiz açlığından, fakirliğinden utanıyordu. Açsan hele ki fakirsen, onurlu, gururlu kalamazsın bence o yüzden okurken kitabın içine girip adamı sarsma istegi geldi bazı yerlerde. Kitabın en etkileyici noktası olan "Ylajalı" ile incelememe son veriyor ve herkesin arayışı içerisinde olduğu Ylajalı'sını bulup hiç kaybetmemesini diliyorum.
Okurken İbrahim Tenekeci'nin şu sözleri geldi aklıma: "Adına yoksulluk dediğimiz şey,yokluktan değil;çokluktan kaynaklanır. Hakkına razı olmayanların çokluğundan..."

Ve yine okurken utandım. Tokluğun, başımı sokacak bir yuvam olmasının kıymetini bilmeyip hep fazlasını istediğim için utandım. Sokakta aç gezen insanların önünden umursamazca geçtiğim her anım için utandım.
Şansızlıklara rahmen, her zaman gururuyla, bütün ters giden olaylarara rağmen, kurt gibi aç olmasına rağmen, kendini kişiliğini hiç bir taktirde küçük düşürmeyen güzel ve düşündürücü bir kahraman...
Böyle bir kitabı okumak güzeldi ve kendin rastladığın, açlık hariç bazı olayları kitabın içine benzetmek de ayrı bir heyecan vericiydi:))
Herkesin kesinlikle okuması gereken kitaplardan bir tanesi.
Üfff çekingen insanlar ne zor! Onların yanında her şeyi bizim yapmamız, bizim söylememiz gerek.
...öfke ve korku içinde, gün ışıyana kadar boğuştum, çekiştim, sonunda uyuyakaldım.
Knut Hamsun
Sayfa 40 - Varlık Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Açlık
Baskı tarihi:
2010
Sayfa sayısı:
190
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786054138289
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Elips Yayınevi
İlk gençlik heyecanlarıyla okunan kitapların etkisini, o ilk okumanın verdiği benzersiz hazzı unutmak mümkün mü?İletişim ve bilgi edinme imkanlarının son hızla arttığı bir çağda, gençlerimizi ve çocuklarımızı kitapların dünyasıyla buluşturmak eskisi kadar kolay olmasa gerek. Bu anlamda.Millî Eğitim Bakanlığı'nın ilköğretim ve ortaöğretime yönelik 100 Temel Eser seçimi: öğrencilere, velilere ve öğretmenlere, kısacası kültür dünyamıza katkıda bulunacak herkese yararlı olacak niteliktedir.

Kitabı okuyanlar 3.564 okur

  • Ömür Can Durak
  • Firdevs Karadeniz
  • Yusuf
  • Yorgun demokrat
  • ...peri
  • cemile dayıoğlu
  • Melike
  • Fırat
  • Selvihan Aksay
  • Alexander The Great

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%10.5
14-17 Yaş
%5.3
18-24 Yaş
%31.6
25-34 Yaş
%36.8
35-44 Yaş
%15.8
45-54 Yaş
%0
55-64 Yaş
%0
65+ Yaş
%0

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%63.3
Erkek
%36.7

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0.3 (3)
9
%0.3 (3)
8
%0.2 (2)
7
%0.3 (4)
6
%0
5
%0.1 (1)
4
%0.1 (1)
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları