Aşk bazen çiçek gibi açmaz; yangın gibi yayılır. Aşk-ı Memnu, işte tam da bu yangının romanı. Yazar Halit Ziya, sadece yasak bir aşk hikâyesini anlatmıyor burada. Aksine, toplumun yüzeyde kalan şıklığının altında çürüyen ilişkileri, suskunluklarla büyüyen bir ihaneti, ve en çok da insanın kendi kendine bile itiraf edemediği gizli arzularını anlatıyor.
Romanın merkezinde Bihter var. Güzel, genç, gururlu. Ama bir o kadar da kırılgan. Annesi Firdevs Hanım'ın gölgesinde büyümüş, sevgi ararken gövde gösterisine tutulmuş bir kadın. Onun Adnan Bey'le evliliği bir kurtuluş gibi sunulsa da aslında bir teslimiyet. Sevilmek isterken saygın olmaya razı geliyor. Fakat kalbi, saygınlıkla yetinmeyi reddediyor.
Behlül ise bambaşka bir muamma. Herkese şakacı, uçarı, sorumsuz gibi görünen bu genç adam, aslında korkaklığın ete kemiğe bürünmüş hâli. Aşkı da, sadakati de ciddiye almayan biri değil; sadece kendisiyle yüzleşmeye cesareti olmayan biri. Bihter’e duyduğu tutku bir sığınak gibi başlıyor, ama zamanla her ikisini de yutacak kadar karanlık bir boşluğa dönüşüyor.
Roman boyunca bir “Aşk-ı Memnu”nun peşindeyiz ama yasak olan yalnızca aşk değil aslında. Bastırılmış arzuların, konuşulamayan duyguların, görülmeyen acıların da hepsi yasak bu yalıda. Herkes rolünü oynuyor; anne, eş, yeğen, çocuk, hizmetçi... Ama içten içe herkes başka biri olmak istiyor. Herkes biraz yorgun, biraz kırgın, biraz da yalnız.
En çok da Nihal. Bu evin en masum karakteri belki de. Onun masumiyeti bir suskunluğa dönüşüyor. Bir çocuğun gözünden, dünyadaki en büyük yıkım sessiz ama ayrıntılı bir şekilde izleniyor.
Romanın dili, yazıldığı döneme göre akıcı olsa da, bugünün okuru için yer yer ağır gelebiliyor. Mamafih anlatmak istediği şey ise çok bariz: İnsanın en büyük savaşı, kendi içinde verdiği savaştır.