Düş Kesiği

·
Okunma
·
Beğeni
·
2376
Gösterim
Adı:
Düş Kesiği
Baskı tarihi:
2013
Sayfa sayısı:
366
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786054494842
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Okur Kitaplığı
Baskılar:
Düş Kesiği
Düş Kesiği
Düş Kesiği, bir sabah uyandığında kendisini yazdığı romanın karakteri 'güvenlik görevlisi M'
olarak bulan 'gereksizyazarın' tuhaf ve sarsıcı hikayesini, incelikle örülmüş bir kurguyla
veriyor.

2010 yılında Oğuz Atay Roman Ödülü'ne değer görülen Düş Kesiği, hem insanın en temel
bilgisinin hem insanın en temel yanılgısının kendisi hakkında olacağını farklı açılardan
bakarak savunuyor; varetmenin sorumluluğuyla, idealin ve tutkunun kanatıcı tarafına eğiliyor.
(Tanıtım Bülteninden)
366 syf.
·4 günde·9/10
Spoiler mı? Evet malesef.

Düş: Uyurken zihinde beliren olayların, düşüncelerin bütünü, rüya

2. gerçek olmayan şey, imge

3. gerçekleşmesi istenen şey, umut

Kesik: kesilmiş olan

2. kesilerek bozulmuş olan

düş kesiği: Bir köpeği öldürebileceğini düşünen romanın ana karakteri M’nin düşlerinden o köpeği kesip çıkararak karısı Z'yi öldürmesi onu aslında köpeği olan Z’nin yerine koyması, sonrasında uzayıp giden bir var etme, anlama ve gökyüzü altında kaybolma hikayesi

“Rüya desem... o rüya...”

Her şey o düşle, düşün gerçeği parçalamasıyla başlıyor. Düşten gerçek olmayana, imgeler dünyasına, gerçek olmayandan gerçekleşmesi istenene, belki umuda.

Buraya kadar geldim ve sürekli başa dönüp tekrar düşünüyorum, uzun uzun kitabın kapağına bakıyorum, kağıttan kesilen bir köpek içinden çıkıp yürüyen bir kadın. Düş kesiği, düş kesiği, tekrarlayıp duruyorum sesli bir şekilde. Sorular soruyorum, cevapları beğenmiyorum, bırak cevapları, soru sormaya devam.
Rüyalardan kesilip yapılmış bir roman ya da hiç tamamlanmayacak olan, hep yarım kalacak olan düşler...

Ne desem yerini bulur anlam bilmiyorum. Düşünmeye, düşlemeye, aramaya ama en çok kaybolmanın büyüsünü yaşamaya devam.
“Gülümsedim karımın kahverengi gözlerine, yeşil de olabilir.”

Her şey olabilir bu romanda. Her şey bir ihtimal, her şey bir o kadar net.

Rüyalar gerçek, gerçekler düş, geçmiş gelecek, gelecek geçmiş ve hepsi birden tam da “ şimdi” olabilir.

Üç bölümden oluşan roman “tavan” ile başlıyor. Evden çıkıyoruz yola. İkinci bölüm “çatı”. Üçüncü bölüm “gök” olmalı diyorum kendi kendime. Öyle oluyor. Evden çatısı gökyüzü olan sokağa çıkıyoruz. Sokağa ama en çok da o parka. Hangi park mı? Bilmem. Çatısı gökyüzü olan o park.

“Ama konumuzun dışında bu, içimizde değerli olan her şey adına değil mi, kurduğumuz her cümle, ne cümlesi kelime, karaladığımız her harf.”

Bu anlam sona yaklaşırken buluyor bizi, biz başa dönelim.

O rüya, güvenlik görevlisi (sıradan) M'nin peşini bırakmayan onu kendisinin peşine düşüren düş.

“Gerçekten ürkütücü ama büyük ölçüde anlamsız bir rüyaydı. Zaten anlamsız olanlar kurcalar ve yapısını bozar insanın.”

Böylece bozulmaya başlıyor gerçeklik, anlamsız bir düşten anlam kesip çıkarmaya kalkışıyor kahramanımız M. Biz de tam burada kayboluyoruz her şeyin birbiriyle kesiştiği bu kurgunun içinde.

“Gerçek ya da rüya... fark etmeyecekti.”

Nasıl anlatayım bir düş kesiğinin bana neler ettiğini.
“Hiçbir şeyi hissettiğiniz ölçüde anlatamazsınız, açıklayamazsınız.”

“Rüya desem... o rüya”

Düşünüyorum, hatırlamaya çalışıyorum ya da biliyor muyum her şeyi.

“Rüyamda yaklaştığım adam, benim.”

Kendini nasıl özgür kılacak kahramanımız?
Diyor ki M: Özgürlük, durduğun yerde durabilmektir.
Ne demek bu? İçinde ara diyorum kendime, kelimelerde değil.

“Sevgilide olmak gibi, onu sevmek gibi değil, onun yanında, yakınında, evinde değil, onda olmak gibi.”
İçimde, dışımda değil. Kaybolmak istediğim o kuyunun içinde belki. Ama kuyu benim içimde.

Devam edelim.

Konakta bizi bekleyen iki adam var. Yalnız olan, 01; bekleyen, 02. Gerçekten bütün kurgunun gelip düğümlendiği yer bu iki adam olabilir mi? Bütün bir ömrü bu iki kelime özetler mi? Bizi hep bekleyen bir yalnızlık, hep yalnız bekleyen biz.

“Zaman sırasının olmadığını söylemiştim sanırım. Hatırlarken yani, anılar zihinde canlandığında.”

Hatırlıyorum zamansız.
“ İnsan bir hatıra oluyor nihayetinde. Birden, kuş olup uçmuş gibi.”

Düşünmekten yoruluyorum, düşle gerçeğin arasında, sürekli geri dönüyorum hatırlayarak. Okumuştum ben bunu diyorum daha önce, kaçıncı sayfadaydı, peki nasıl döndü şimdi bu adam rüyasından gerçeğe, gerçeğinden rüyaya. Kurgu dediğin böyle yapılır. Geçmişinde kaybolmadan nasıl bulacak kendisini bu kahraman ya da bu yazar.

Saçmalamaya başlıyorum uzadıkça ama söylenecek daha çok şey var.

Yabancılaşma var, kendi olabilmek ve özgürlük sorunsalı, gerçekler ve sonuçları, aynalarda hesaplaşma var. Zamanı durdurarak bir anın, bir anının içinde dünyevi olan zamanı sorgulamak var. “Evden sokağa doğru bir yükseliş, şekilden öze.”

Daha romanımızın kahramanı romanın kurgusunu, tekniğini, zamanını, yazarını ve yazarının geçmişini anlatacak bize. Annesini, babasını, kim olduklarını, aslında kim olmadıklarını, Melek var sonra. Z olan Melek. Melek olan Z. Bir sevgili olan köpek. Z köpek aslında. Z kahramanın karısı olan Z. Yazarın karısı mıydı yoksa?

“Benim romanımın hareket noktası, ana fikri, meselesi ne bulacağız.” Arıyorum.

Tutunamayanlar geliyor yardıma, daha en başında kitabı yanıma almıştım, romanın sonuna doğru selamlıyor bizi Oğuz Atay. Oğuz Atay roman ödülü almış bir romandan beklediğim.

“Yedi yüz otuz altı sayfa bağırır adam, tutar küçük burjuva adamının çelişkisi derler. Neresi küçük, neresi burjuva, neresi küçük burjuva? Selimin berber maceralarını biliyor musunuz?”

Hayır bilmiyorum ve ikinci kez Tutunamayanlar okumaya karar veriyorum burada.

Kafka’nın Gregor Samsa'sı, Nietzsche’nin Tanrı öldü’sü ve Kundera’nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği.
Romanın adı “Var etmenin Dayanılmaz Ağırlığı”
Var olmak değil var etmek, yok hafiflik değil ağırlık. Ağır bir roman bu. Var ediyor yazar kendisini.

Tamam bitiyor.

Diyor ya İsmet Özel “Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir?

Diyor ya Oğuz Atay “Neden bana yaşamasını öğretmediler?”

Sen Güray Süngü ne yaşıyorsun kafanın içinde bilmiyorum ama ne güzel yaşıyorsun orda. Sen yaşamayı bilme ve hep yaz. Sonra biz sana ve aklına hayran olalım. Seninle acı çekelim. Acıyla gülelim. Acıyla anlayalım. Hatırlayalım insan oluşumuzu. Seninle sanatı, seninle o bir ah'ı hep yeniden okuyalım. Sen kaybol biz arayalım, aramaya çıktığımıza pişman olup biz de kaybolalım içimizdeki kuyularda. Ama sen hep yaz Gereksizyazar.

Bir de bambaşka şeyler yazmayı planlayıp bambaşka şeyler yazan ben. Hayat garip. Roman garip. Neden köpek yerine karısını öldürdü ki hem? Öldürdü mü gerçekten? Rüya mıydı, gerçek mi? Hayat böyle bir şey.
366 syf.
·9 günde·Beğendi·9/10
Etiket, bir şeyi nitelemesi açısından mühimdir. Etiket sayesinde o nesnenin değeri için uzun uzadıya sil baştan anlatım gerekmez ancak o niteleme üzerinden bir beklenti de meydana gelmiştir. İşte bu kitap da ödül etiketi olan kitaplardan. 2010 yılı Oğuz Atay Roman Ödülü’nü kazanmış. Bu beklentiyi karşılayabilirse, bu belli bir teveccühü kazanmak anlamına da geliyor. Bunun yanında bir de romanın girişi:

“Doktora gittim bir köpek öldürebileceğimi söyledim. Bu günlerde bir köpek öldürebilirim, bunu yapabilirim ve bu beni endişelendiriyor, endişelenmeli miyim sizce, dedim.”

diye başlıyorsa okur bu beklentinin yanına, “acaba nasıl bir şeyle karşı karşıyayım” merakını da ekliyor.

Bir roman, bu çağı anlatan bu çağın romanı olursa elbette ki temel izlekleri; yalnızlık, yabancılaşma ve varoluş problemi olacaktır. Hele de Oğuz Atay Roman Ödülü’nü kazanmışsa, romanın baş karakterinin, tıpkı Tutunamayanlar’ın Turgut Özben’ i gibi bilinç akışıyla roman boyu kendi kendiyle çekişmesi normal olacaktır. Evet, baş karakterimiz (biraz Yabancı’nın yabancı Meursault’ u biraz da varoluş Bulantı’ sı duyan Roquentin ama tamamıyla farklı, özgün bir kurguyla) delilik sınırlarında epey gezdiği için anlama ve anlamlandırma probleminden muzdarip. Delilik, tam da gerçekle bağların koptuğu yerde başlar ya hani, olmayanı, olana yormakla… İşte karakter de böyle yapıyor; kendi kurmacasındaki fantezi dünyayı, bir üst kurmaca yaparak kendi gerçeğine dönüştürüyor. Böyle olunca tabi insanın bütün parametreleri değişir. Hatta karısı bile ona yabancı olacaktır.

“Gülümsedim karımın kahverengi gözlerine. Yeşil de olabilir.”

Bu durumun, Yabancı romanın girişindeki o çarpıcı durumdan pek bir farkı yok.

“Annem ölmüş bugün. Belki de dün, bilmiyorum.”

Günlük hayatta zihni çok hızlı çalıştığı için insanın, saniyede sayısız düşünce gelip geçer aklından. Bunları yazıya dökmek hele de okumaya çalışmak nasıl olurdu? Tabii ki epey yorucu olacaktır. İşte bu romanı da yorucu ve zor kılan şey bu. Zihin gevezedir. En iyi olanı alternatifleriyle ortaya koyup optimizasyonu sağlama görevinden dolayı buna mecburdur da. Kendi müthiş yalnızlığından dolayı zihnini ortaya koyan başkarakterin bu “zihin gevezeliği” okuru hayli yoruyor. Bir de kültür-edebiyat dergilerinden tanıdığımız, kavramları sorgulamaya ve açıklama dilini kullanmaya düşkün olduğunu bildiğimiz Güray Süngü ‘yse bu kurmacayı kuran… Çünkü yazar, “insan içe doğru konuşur, dışa doğru susar halbuki” diye düşünüyor, karakteri de bundan dolayı içe doğru epey konuşkan. Özgürlük, var olma ve anlam ekseninde mantık ve felsefenin döndürüldüğü dolambaçlı cümlelerle bezenmiş bir üslup var ortada. Bu üsluba alışabilir ve tüm o uzun düşünce rüzgarına tahammül edebilirseniz özgün ve farklı bir karakter ve hikâyesi ile karşı karşıyasınız.

Üç katmanlı bölümden oluşan roman, bölüm isimleri itibariyle zahiri bir yükselişi imliyor olsa da bu aynı zamanda roman karakteri M. ‘nin de özgürlük, anlamlandırma ve bilinç düzeyinde de yükselmesine işaret ediyor. Gittikçe her şeyi anlamlandıran karakter, zaman boyutuna hükmetme özgürlüğünü de elde ederek lineer zaman yapısını bozup kurgu içerisinde pervasızca gezinmeye başlıyor. Böylece romandaki zaman mefhumu sarmal döngüsel bir hal alıyor. Karakter değiştirdiği bu düzenle yazarını kutsamaya çalışıyor. Çünkü kendi yabancı, münzevi, sade ama zor yaşam hikâyesini, anlamı, kelimeye zorlayarak sürdürmeye çalışan yazara, kurgusuna müdahale ederek kişiliğinden taviz verdirip adeta “beni siz delirttiniz!” haline getirmişlerdir.

Bu kitaptan, daha evvel hiçbir kitaptan paylaşmadığım kadar alıntı paylaştım (ki daha altını çizip de paylaşmadıklarım da var). İnceleme sonunda da bu alıntılardan bazılarını veriyorum ki alıntılar sayesinde bu karakterin niteliğini ve haleti ruhiyesini anlayabilmenin yanı sıra, kitaptaki felsefeden bir parça esintiye de vakıf olmak mümkün olacaktır.

Her ne kadar yazar kitabında “Romanın içinde söylenen hiçbir kelime boşa değildir” dese de Güray Süngü’ye, kitabın ortalarında lafı bu kadar dolandırdığı, beni yorduğu ve uğraştırdığı için hayıflandım. Ancak sonrasındaki meseleleri bir bir açıklığa kavuşturması, keskin zekâsı ve böyle bir kurguyu oluştururken gösterdiği sabır, çektiği sancı ve emeğe büyük saygı duydum. Bu kitap dikkate alınması, haberdar olunması gereken bir kitap, sonunda da buna karar verdim.

“Ağrıyan aklımdan irinler sızıyor… ve buna kelime diyorsunuz… ah siz…”

Kurgu içerisindeki bir denklemi değiştirerek yeni bir denklem kuruyorum ve diyorum ki; yazarı size sunduklarının estetiği ile tanımlarsınız. Daha evvelki okuduğum çıldırmanın sınırlarında gezinen öykü kitabında ( #29220820 ) görüşememiştik Süngü’nün ifadesiyle. Çünkü bu kitabında dediği gibi görüşmek, iki tarafın da birbirini görmesiyle olur. Ben onu öykü kitabında tam olarak görememiştim. Ama sanırım şimdi görüştük, öyle mi Güray Süngü?

#32780222
, #32782354 , #32826977 , #32827054 , #32849364 , #32860903 , #32861302 , #32895308 , #32934192 , #32934348
366 syf.
·7/10
Kesinlikle en az bir kez okunması gereken bir kitap. Çok güzel üstüne düşünülmesi gereken alıntılar var. Özellikle olay örgüsü su gibi akıp gidiyor tek bir tökezleme yok her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş ama sonu tatmin edemedi.
416 syf.
·15 günde·Beğendi·10/10
Hâlâ ağzımı normal bir şekilde kapatıp etrafa normal gözlerle bakamıyorum. Tek kelime yeterli olacak sanıyorum. MUAZZAM.

Süngü bir programda şöyle bir cümle kurmuştu. “ Yazar, bildiği(gördüğü) veya hissettiği bir şeyi anlatır. Bunun dışında bir şey anlatması mümkün değildir.” Bu konuşmayı dinlediğimde henüz kitabın başında sayılırdım. Afili bir cümle olarak not almıştım kenara. Daha sonra başka bir cümle daha kurdu, aynı program olup olmadığından emin değilim fakat mealen şöyle diyordu “ Duygular, çekilen acılar dünya üzerinde kaç tane insan varsa o kadar kişi tarafından yaşanmıştır, çekilmiştir Ve yazarlar da bu duyguları yazar. Herkes aşk acısı çekmiştir ve herkesin yaşadığı şey aşağı yukarı aynıdır. Siz isteseniz de farklı bir acıdan bahsedemezsiniz ama o acıdan farklı bahsedebilirsiniz. O zaman sanatçı oluyorsunuz ve yaptığınız şey anlam buluyor günümüz dünyasında.” Süngü böyle yapmış. İnanılmaz bir kurgu ağıyla yapmış hem de. Romanda “Boş yere söylenmiş tek bir kelime bile yok.” gibi iddialı bir cümle geçiriyor ama onun hakkını nasıl verdiği bırakalım da siz okuyucuların hayretlerine kalsın.

415 parçalı bir yapboz hazırlamış bizim için sevgili Güray Süngü. Yapboz sevmeyen ben, kalkamadım başından bir parça daha, bir parça daha diye diye. Karakterin başından geçen hadiseler o kadar titizlikle yontulmuş ki, bu burada sırıtıyor dediğim her ne varsa aslında ne muazzam titizlikle çizildiğini çözgü kısmında bir bir görüyorum. Olayı sürekli ileriye taşırken sizi “neden?” kısmına o kadar yumuşak bir biçimde geçiriyor ki, bir anda nesnel zaman ile kurgudaki zaman arasındaki bir parkta bir nesnele bir gerçeğe sallanıp duruyorsunuz salıncakta. Park, mühim bu arada.

“…yaşadığın her şey gerçektir ve sen insan olarak yalnızca hissettiklerinin etkisiyle sürdürürsün yaşamı.” Daha önce tanışanlar bilir, Süngü labirentler kurar ve o labirentlerde gezdirir biraz karakterini. Bu sadece mekân boyutunda değil özelikle duygu/ruh bağlamında karşımıza çıkar ki dünya modellemesi olarak görürüz biz bunu bir bütün olarak. Veya ben öyle yorumluyorum. Yazarın dünyası, benim dünyam, günümüz dünyası… Üstelik kendi hikâyesini bize anlatırken o kadar ustalıkla örülmüş bir dünyadan sesleniyor ki okuyucuya, hem bir edebi eser olarak olay örgüsü ve hikâyeyi ustaca veriyor hem de bir roman kurgusu nasıl yapılır, nasıl yazılır, nasıl kurulur ve nasıl bozulur’u asla sıkmadan, aynı anda, birbirine karıştırmadan sunuyor. Kitabı bitireli on beş yirmi dakika oldu ama tekrar okuma hevesim kolay kolay geçmeyecek gibi. Altı çizili cümlelerimi okusam bile kâfi gelir diye düşünüyorum ama kurgunun tadını alamamak şimdiden her şeye gölge düşürüyor.

Teşekkür ederim Güray Süngü. Dünyanın en gerekli yazarısın benim için. İyi ki seninle bir şekilde kesişmiş kaderim.

Kitaptan altı çizili bir cümlem ile ilk değerlendirmemi bitireceğim. Katkılarınızı muhakkak beklerim.

“Ağrıyan aklımdan irinler sızıyor…ve buna kelime diyorsunuz… ah siz…”
416 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Zaman mefhumunun kaybolduğu, hafif şizofrenik harika bir kurgu. Kendini yazdığı karaktere dönüşmüş biri olarak bulan yazarın zaman döngüsünde onunla yani kendisiyle hesaplaşmasını anlatıyor. Bana biraz otobiyografik bir roman gibi geldi. Yazarın ve yazdığı karakter olan M nin yaşamında bazı ayrıntılar Güray Süngü'de de var. Bu yüzden eserin bendeki etkisi fazla anlamlı oldu.
Karakter çatışması sırasında varoluşsal problemler ve yabancılaşmadan dışlanmadan da bahsediyor yazarımız.
Oğuz Atay roman ödülü de aldığını ekleyelim.
İyi okumalar..
366 syf.
2010 yılı Oğuz Atay roman ödülü'nü kazanmıştır. Düştemi, gerçek hayatta mı, eşini öldürdü mü, değişik anlatım tarzı ben beğendim. Kitaptan size:

"doktora gittim. bir köpek öldürebileceğimi söyledim. bu günlerde bir köpek öldürebilirim, bunu yapabilirim ve bu beni endişelendiriyor, endişelenmeli miyim sizce, dedim. doktor; neden bir köpek öldürebileceğinizi düşünüyorsunuz, diye sordu. öldürebileceğimi düşünmüyorum, öldüreceğimi düşünüyorum, bana bu günlerde bir köpek öldürecekmişim gibi geliyor, dedim."
416 syf.
·9/10
Bu "kitabı", hayır hayır romanı nereden anlatmaya başlasam diye düşündüm; en iyisi bu cümleyle giriş yapmak olacak. Anlatmaya başlayabileceğim yerleri sıralayıp, sonra birinden giriş yapmak. Meselâ romanın kurgusal açıdan başladığı noktanın öneminden. Ya da aslında romanın ahım şahım bir hikâyesi olmamasına karşın nasıl da ilgi çekici kılındığı üzerinden anlatmaya başlayabilirim bu romanı. Ya da yazarın o buruk, kırgın, doğrucu dili nasıl da roman boyu koruduğunu ama bazen okuru fazlaca yorduğundan bahsederek olumsuz önyargılara da sebebiyet verebilirim. Bir de romanın sonu güzel değil diyerek bütün okuma hevesini kaçırabilirim. Ya da bunları pek de irdelemeden, bütün bunlara rağmen, romanı okudukça kana kana su içer gibi okumayı bırakmak istemeyişimi muğlak bir şekilde anlatıp bu yazıda kolaya kaçabilirim. 2010 Oğuz Atay roman ödüllü Düş Kesiği için bunu çok yapmak istediğimi söyleyebilirim. Nasıl ki vaktiyle Tehlikeli Oyunlar’ı anlatılanların tamamına vukufiyet sağlayamadan kana kana okumuş isem, Düş Kesiği’ni de bu şekilde okudum. Bu bağlamda, aldığı ödülün de isabetli olduğunu görmüş oldum.

Not: Kurgu ile ilgili yüzeysel bilgiler barındırmaktadır.

Daha önceki yazılarda olduğu gibi, yazarla daha önceki karşılaşmalarıma atıf yaparak başlayalım en iyisi. Hem böylece bir bağlam da oluştururuz. Güray Süngü ile tanışmam İtibar dergisi sayesinde olmuştu. O zamanlardan gözüme çarpan en önemli özellik yazarın kırgın, buruk ve çocuksu bir dile yaslanan anlatımıydı. Kimi dergilerde kimi hikâyelerini okuduktan sonra yazarın okuduğum ilk kitabı, hayır hayır kitaplaştırılmış eseri İnsanın Acayip Kısa Tarihi oldu. Bir uzun hikâye idi bu; eğlenceli anlatımı, şaşkınlıklardan şaşkınlıklara sevk eden sağlam kurgusu ve güzel sonuyla enerji dolu bir kitap olarak iyi bir yer edindi. Bu hikâyeden yaklaşık bir yıl sonra ise, bu defa uzun süredir okumaya niyet ettiğim Düş Kesiği ile buluştum. Bu romanı seçmemin nedeni yazarın kurgu becerisini bir “yazdığı karaktere dönüşen yazar” hikâyesinde nasıl gösterdiğini görmekti. Her ne kadar fazla işlenmemiş olsa da klişeleşmiş bir konu diyebiliriz buna sanırım. Ve konu ne kadar klişe ise, iyi bir roman çıkarmak da o kadar zor olacaktır elbet. Kitap, hayır hayır roman üç kısma ayrılmış: Tavan, Çatı ve Gök isimlerine sahip bu kısımların bende uyandırdığı ilk izlenim elbette olayların git gide daha da uçuk bir hal alacağı üzerineydi. Zaten romanın daha ilk cümlelerinden de büyük bir kapıdan içeri girdiğinizi hissediyorsunuz: “Doktora gittim. Bir köpek öldürebileceğimi söyledim.” Köpek öldürmek, net ve sarsıcı. Bir bunalım var, bir öfke birikimi var; bunun imgesel bir yansıması var. Aslında yok. Yani, var. Her neyse, roman bu ifade ile başlayınca, ilk sayfalar boyunca bir gerginlik hasıl oluyor romana. Her ne kadar bu uç söylem sonraki sayfalarda kendini daha sakin bir anlatıma bıraksa da, içten içe karakterin karanlık yüzünü gördüğünüzü hissediyorsunuz, sonrasında gelen tekdüze hayat anlatısının ardındakileri gördünüz. Bu yüzden, merak unsuru olarak yerleştirilen kırmızı araba ve bir türlü anlatılamayan rüya gerilimi artırıyor. Gerilim perdesi yırtıldığında kötü şeyler göreceksiniz gibi hissediyorsunuz; iç organları dışına çıkarılmış bir köpek gibi. Karakterin ana hikâyede adımlar atmasındansa sağda solda aylaklıklar yapması bu yüzden kabul edilebilir geliyor. Ama tabii ki sonra o perde yırtılıyor. İlk kısmın sonunda neredeyse bütün kurgu açığa çıkmış oluyor. Tabii bu da insanı şu soruya yöneltiyor: Şimdi ne olacak?

İkinci kısımda roman iyice roman kimliğine bürünüyor. Yazdığı karaktere dönüşmüş ve her şeyi öğrenmiş olmasına rağmen reddetmeye devam eden karakterin daha ne kadar bu şekilde ilerleyebileceğine tanıklık ediyoruz. Arka kapakta yazdığı üzere, “idealin ve tutkunun kanatıcı tarafına” eğiliyoruz. İlk kısım gerilimlerin de etkisiyle sürükleyici iken, bu kısımda roman biraz ağırdan almaya başlıyor. Tahlillere, geçmiş hikâyelere yer veriliyor. Özellikle bu kısımlarda yazarın dili dikkat çekici. Okuduğum diğer hikâyelerinde ve burada gördüğüm üzere, yazarın, kırgın, buruk, mızmız, biraz da, nasıl demeli, şey, yani, çocuksu, masumane bir dili var. Bu üslubu sık virgül kullanımıyla vurguluyor yazar ve şey. Şey ile. Eksik cümleleri var. Yazarın. Böyle noktalar apansız yerlerdeler. Beliriveriyorlar. Muğlak özneler, sınırları olmayan yüklemler var. Ayrıca çok fazla düzeltme ihtiyacı var. Yazarın değil, anlatıcının. Ayrıca şöyle yerler var, sıklıkla: “… şöyle şöyle denebilirdi. Diyorum o zaman. …” Ve elbette geniş zaman kullanımı da karamsarlığını ebedileştiriyor. Anlatıcının değil, okurun. Tüm bunları yapmasının nedeni ise, elbette, saplantılı bir şekilde, hatta determinizme gönül vermiş bilim adamlarını dahi kıskandıracak derecede sebep-sonuç ilişkilerini ortaya koyma iştiyakı. Okurun değil, yazarın. İşin ilginç yanı ise, tüm bunları romanın eksi hanesine yazabilecekken -gerçi romanın kimi yerlerinde de insanın yazası geliyor- yazarın bu takip etmesi yorucu karakteri ustalıkla, akıcı bir dille anlatabilmesi sayesinde bunlar çoğunlukla romanın zenginliği haline geliyor.

Derken romanın üçüncü kısmına doğru ilerlemiş oluyoruz. Ağır geçen ikinci kısım sonlara doğru hareketlenirken açılıyoruz bu üçüncü kısma. Önce okurun büyük ihtimalle önceden fark etmeyeceği boşluklar, eksiklikler dolduruluyor. İnsanın Acayip Kısa Tarihi’nde nasıl bütün taşların yerli yerine oturması beni mutlu ettiyse, burada da aynı hissi yaşadığımı söyleyebilirim. Yukarıda dediğim üzere, ortada beyin zorlayan bir kurgu yok aslında; her şeyde pek güzel bir yerli yerindelik mevcut daha ziyade. Ben şahsen beyin zorlayan kurgulardansa böylesine kurguları tercih ediyorum. Ben dediğime göre şahsen dememe gerek yoktu. Ama dedim. Vurgulamak istedim belki. Şimdi de yazar gibi konuşmak istedim. Çünkü bu paragrafta hiç öyle konuşmadım. Taklit ettim ki aslına işaret edeyim diye. Her neyse, bu tip kurgu daha değerli; çünkü esas burada yazarın nasıl anlattığının önemi ortaya çıkıyor. Karmaşık bir şey illa ki karmaşık olarak anlatılacaktır; ama karmaşık olmayan bir şeyi ilgi çekici şekilde anlatmak başarıdır. Bu açıdan, romanın başlangıç noktasının da çok isabetli seçildiğini düşünüyorum.
Tabii boşluklar bir güzel doldurulduktan sonra dolduracak başka boşluklar olduğunu da görüyorsunuz. Aslında bu boşluklar, görmediğiniz boşluklar. Dedik ya bu romanda yazar yazdığı karaktere dönüşüyor diye. İşte romanın sonuna doğru yazarın hayatını öğrenerek yazarın kendisinden yazdığı karaktere neleri nasıl aktardığını öğreniyoruz. Sanırım artık bu noktada söylemem gerekir ki, Düş Kesiği, roman ya da öykü yazarları için -özellikle benim gibi amatörleri için- özel bir yere sahip olacaktır. Eser yazımı, yazarın eser ve karakterleriyle olan bağlarını farklı açılardan inceliyor. Ancak romanın bu son bölümlerinin, romanın bütünü düşünüldüğünde, romanın en zayıf kısımlarını teşkil ettiğini düşünüyorum. Çünkü yazarın hayatının aktarımı tekdüze bir şekilde. Neredeyse bir biyografi gibi denebilir. Başka nasıl olabilirdi bilemiyorum; galiba yazar da bilememiş ki böyle bir yol izlemiş. Bu bölümlerle ilgili sıkıntım, diğer bölümlerde hikâyeye ait en basit parçalar bile okuru belli bir yoldan dolaştırarak güzelce verilirken, bu bölümlerde tabiri caizse direkt mevzuya dalınmış olması. Anlatılanlar kurguya yedirilmiş şeyler elbette; ama anlatım değil. Bu da herhalde romanın tek büyük sorunu. Bu noktada ifade etmem gerekir ki, yazarın mutsuz bir son yazmamış olması beni hem şaşırttı hem de memnun etti. Mutsuz sonların sıradanlaştığı ve yüceltildiği bir çağdayken hele...

Şimdi aslında bu yazıyı bitirirken, Düş Kesiği’nin yazarını, Düş Kesiği’nin içindeki yazarın, romanı hakkında karşılaştığı sığ eleştirilerden birini mi yazdım diye düşünmeden edemiyorum. Herhalde bu postmodernizmi iliklerine kadar çekmiş romanı “Kafaya çok takmamak gerektiğini anlatıyor.” diye özetleyecek olsam böyle bir hataya düşerdim herhalde. Ya da arka kapağı okuyup roman hakkında bir şeyler karalamaya kalkacak olsam “yazarın yazdığı karaktere dönüşüp mutant olduğu fantastik bir kitap” deyip tümden batırabilirdim (Bu cümleyi yazmamın nedeni, romanın fantastik bir düzlemde ilerleyebileceğine yönelik düşüncelerimin bertaraf edilişine memnun olduğumu belirtmeyi yazıda unutmuş olmam.). Eğer iyi bir postmodern roman arayışındaysanız, özellikle daha önce Güray Süngü eseri okumamışsanız veya roman/öykü yazıyorsanız çok beğeneceğinizi düşündüğüm bir roman Düş Kesiği. Ancak yazarın yazdığı karaktere dönüştüğü, varoluşçu ve var-edişçi sancıların saç baş yoldurduğu, idealizmin ne kadar yaralayabileceğini anlatan bir roman okumak sizin pek ilginizi çekmemişse, “İyi romandı ama bana yönelik değildi.” deme olasılığınızın bulunduğunu da ekleyeyim. Ben mi? Başta söyledim: Bunları pek de irdelemeden, bütün bunlara rağmen, romanı okudukça kana kana su içer gibi okumayı bırakmak istemedim. Kaleminize sağlık sayın “Gereksizyazar”.

Kendime not: Neden bilmiyorum ama kapak resmini (Okur Kitaplığı’ndan çıkan baskı) ancak kitabı bitirdikten sonra anladım.
Çığlık atma derecesine gelmeden, ruhum daralmadan, sıkılmadan tek bir sayfam geçmedi. Sonuç olarak kitabi yarim biraktim. Kitaplari yarim birakmayi sevmem ama dayanamadim. Ben bu tarzın insani değilim sanirim. Yazara saygim sonsuz. Ancak kitaptan ölesiye nefret ettim. Tamamlamak icin elime alamamaktan korkuyorum. Cok ovguyle bahsedilen yazarin bu kitabini hevesle aldim ama sonuc hüsran.
Oysa bilinir ki anlam verilmeyi bekler, siz vermeye gönüllü olun yeter ki; hayatta her şeyin anlamı olur.
Uyku çoğunlukla içinde sıkıntıdan başka bir şey yeşermeyen insanların kaçacakları tek yerdi. Uzun uykuya dalıp kaybolmayı tercih ettim, ertelenen bir zamana kadar.
Gökyüzünü çatı kılıyorsun kendine ama içindeki üç beş odalı bir et parçası seni hücreye atıyor, hayat ne garip.
Güray Süngü
Sayfa 232 - Okur Kitaplığı

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Düş Kesiği
Baskı tarihi:
2013
Sayfa sayısı:
366
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786054494842
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Okur Kitaplığı
Baskılar:
Düş Kesiği
Düş Kesiği
Düş Kesiği, bir sabah uyandığında kendisini yazdığı romanın karakteri 'güvenlik görevlisi M'
olarak bulan 'gereksizyazarın' tuhaf ve sarsıcı hikayesini, incelikle örülmüş bir kurguyla
veriyor.

2010 yılında Oğuz Atay Roman Ödülü'ne değer görülen Düş Kesiği, hem insanın en temel
bilgisinin hem insanın en temel yanılgısının kendisi hakkında olacağını farklı açılardan
bakarak savunuyor; varetmenin sorumluluğuyla, idealin ve tutkunun kanatıcı tarafına eğiliyor.
(Tanıtım Bülteninden)

Kitabı okuyanlar 97 okur

  • İbrahim Tukat
  • Şahin Bağcı
  • berna vahapoğlu
  • sevda gün
  • Ali Seydi
  • Yusuf Çelik
  • k a r a c a
  • İlker K.
  • Pelin
  • biber reçeli

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%16.3 (7)
9
%16.3 (7)
8
%9.3 (4)
7
%11.6 (5)
6
%4.7 (2)
5
%0
4
%0
3
%7 (3)
2
%0
1
%4.7 (2)