Adı:
 Germinal
Baskı tarihi:
22 Kasım 2018
Sayfa sayısı:
630
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786051718644
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
 Alfa Yayıncılık
“Ekmek! Ekmek! Ekmek!”


19. yüzyılda Fransa’nın kömür madenlerinde insanlık dışı şartlarda çalışan işçilerin sesi. Açlığın, sefaletin ve ölümün değdiği ailelerin sesi.

 
Germinal. Tohum anlamına gelen bu Latince kökenli kelime, üzerinde yaşadıkları toprağı çatlatacak ve insanların vicdanlarında yeşerip yüzyıllarca boy verecek bir bilinci ifade eder. Germinal, insanlığın merhamet ve umut duygularının sömürülmesi karşısında duyulan öfkenin ifadesidir. Zola’nın güçlü gözlem yeteneğiyle sunduğu yalnızca bir sınıf çatışması değildir, toplumdaki çatlakların tümüdür. Zola, ahlakın yalnızca alt tabakadan insanların sırtına yüklenecek bir vazife olmadığını vurgulamış, burjuvanın ve otoritenin alnındaki lekeleri de göstermiştir. Emeğin ve ekmeğin kitabı Germinal, yalnızca Fransız edebiyatının değil, dünya edebiyatının da en önemli eserlerindendir. Bir okur olarak okumaya başladığınız bu kitabı bitirdiğinizde belki bir maden işçisi olacaksınız. Söyleyin, başkaldırı zafere dönüşecek mi?
556 syf.
·16 günde·Beğendi·9/10
...yarın korkusuyla yaşamaya devam edip, alanını terk edememek, başkaldıramamak kişinin özgürlüğüne vurulan en derin ketlerden birisidir. İtaat bekliyorsan fakirleştir, kafalarına buyruk yaşamalarını istemiyorsan sadece ölmemeleri için yetecek kadar tayın ver...

Yukarıdaki cümleyi kitap arasına işlerken henüz tam olarak neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. Ancak ileriki sayfalarda aslında bu cümlenin çok yerinde bir kitap özeti olduğu kanısına vardım. Çünkü “Kapitalizm” düşmanı Zola 1884 yılının baharında kitaba kaynak toplamak için greve giren bir madene gitmiş, sıkı bir gözlem yapmış ve gördüklerini kâğıda düşürmüştür. Bu da hikayenin asparagas bir kurgu olduğundan çok, gerçek bir hayattan esinlendiğinin izlenimini vermektedir.

“Kara bir mürekkep kadar yoğun ve karanlık bir gecede, düz ovada, Marchiennes'le Montsou'yu birleştiren ve pancar tarlaları arasında ip gibi uzanan yolda bir adam tek başına yürüyordu.” (Alıntı #41154382 )
Kitaba giriş cümlesi olan bu alıntıdan da anlaşılacağı gibi; okuruna ileride yaşanacaklar hakkında derin bir merak oluşumu yaratacağını ve aslında olacakların daha bu cümlede adım adım başladığını sezdiriyor, okuru kitaba yaklaştırıyordu.

Toplum, toplum eleştirisi ve ahlaksız betimlemeler;
Ahlakın olmadığı yerde adaletten söz edilebilir miydi? Ahlaktan yoksun bireyler kendi özünden gelen soya sahip çıkmadıktan sonra haklarına nasıl sahip çıkacaklardı? Kenetlenme önce aileden başlamalı silsile ile bütün hanelere, komşulara ulaşmalıydı. Yetişme ve yetiştirilme şartları bireylerin eğitim düzeyleriyle orantılı ilerlemedikçe ahlaktan yoksun kalan biçare bedenler ya haksızlığa boyun eğerdi ya da haksızlık ederdi... Bu hususta ahlakın eğitimden önce gelmesi kişiyi iyi insan eder, topluma yararlı kılarken, ahlaktan yoksun bireylerin eğitimleri ise sadece kendi yararına yönelik olmakla kalırdı. İnsan yaradılışı toplumlarla beraber ikamet etmesini öngördüğünden ise önce ahlakın alınması ve eğitimle bunun desteklenmesi hem toplumlar için hem de doğa için vazgeçilmez gereksinimler olmalıydı. Aksi durumlarda bazı bireyler kendilerini alt sınıflardan kurtarıp yine alt sınıflara eziyet etmek zorunda kalırdı.

Kurguda asırlardır yaşam biçimlerini terk etmemiş ve sorgulamamış insan kişilikleriyle karşılaşmaktayız. Geçmiş dönemlerde birkaç kere tekrar edilmiş bir başkaldırış denemeleri olduklarını beyan etseler de anlık bastırılmalarla sindirilmiş ve tek “lüksleri” sevişmek olan; aile, birey ve kadın kavramı olmayan; on iki, on üç yaşına gelen bir kızı tutup dilediğin yerde kocası olabileceğin; işin kötü tarafı bunları özümsemiş ve gelenek haline getirmişlerdi. Bu yaşam tarzının ikinci imparatorluk zamanında çok olağan olduğunu hepimiz bilmekteyiz. Buradaki betimlemelerde yazar kendi hayal gücünden ziyade gördüklerini kaleme almış dersek hata etmemiş oluruz.

Maden işçilerinin zor yaşam koşulları her dönem karşımıza çıkmaktadır. Bunun en bariz örneği ise çok az bir zaman önce “Soma” adlı yerde patlak vermiş; dönemin hükümet yetkilileri ise bu duruma “Fıtrat” deyip 301 kişinin ölümlerini meşrulaştırmıştı. Kitapta da geçen bir madenci atasözü ise; “Ölüm geldi mi, lambayı söndürür,” bu ironinin ise konuya renk kattığına inanıyor; herhangi bir siyasi çekişmeye meydan vermek istemiyorum. Çünkü bir başka madenci atasözü de der ki; “lamba madencinin güneşi demektir,” bir yerde yeriyorken diğer yerde göğe çıkarıyoruz.

“...insan kötülük yapmıyorsa fırsat çıkmadığındandır.” ( Alıntı #41650730 )

Buraya kadar okuduysanız eğer kitabın bir işçi edebiyatı olduğunu ve bu işçi sınıfının da madenciler olduğunu anlamışsınızdır. İş arayan Etienne kitapta ana karakter olan maden ocağı “Voreux” a gelir ve iş olup olmadığını sorar; bir şekilde şansı güler ve işe alınmayı başarır. Etienne çalışma ortamını ve geçim sıkıntısını görür, bu uğurda mücadele etmesi gerektiğini söyler. İşçileri toplar ancak bu toplanma insan içerisinde bulunan öldürme, yakma ve yıkma gibi anarşizm eylemleri tetikler. Cahil olan işçi kesimi ise sürekli bir lider arayışı içerisindedir. Lakin kudreti bulanın saçmaladığı bir dünyada lider vasıflı insanları bulmak ise samanlıkta kaybolan iğneyi bulmaktan daha zordur.

Zola’nın tatlı ve gerçekçi dili sizi bir okur gibi değil de; İki Yüz Kırklar Mahallesi’nde 6 Frank kira karşılığında bir hane sahibi, maden işçisi gibi hissetmenizi sağlar. Madene sabahın dördünde iner ve iş arkadaşlarınızla çalışmaya başlarsınız. Kışın ağır geçmesi ve zeminin ıslaklığı yerin yedi kat altında inanın sizi zorlar, ıslanan kömür dehlizleri kayganlaşır, siz gülümsedikçe ten renginiz ne olursa olsun adeta bir zenci görünümüne döner, sıcaktan bedeniniz kavrulur, kalbiniz sıkışır; bedeninizden akan terler teninize bulaşmış kömür karasında su kanalları oluşturur. Dehlizce ilerledikçe eğilmek zorunda kalırsınız; en ufak bir hatanızda ya diziniz berelenir ya da sırtınızın derisi sıyrılır. Payandaların sağlıksız durumu her an ölebileceğinizi aklınıza getirse de siz yine elinizdeki kısa saplı kazma ile çalışmaya çalışırsınız. Çünkü bilirsiniz ki tek lüksünüz olan sevişmeden artakalan düzinece çocuğunuz vardır. Kazanacağınız para onları tok tutmaya yetmese bile öldürmeyeceğini bilirsiniz. Bu hususta mücadele eder ve gerek bedeninizi, gerek ruhunuzu ve dahi aklınızı bu uğurda feda edersiniz.

“Ne yazık ki yemeden yaşamanın yolu bulunmamıştı daha.” ( Alıntı #41257549 )

Kitabı parçalara bölecek olursak eğer hüzünlü bir kurgunun dışında “sosyalizim,” “komünizm,” “anarşizm,” “kolektivizm” ve “sanayi buhranı” gibi konularını ele almamız gerekmektedir. Ne yana baksanız bir dram gördüğünüz eserde; Zola ziyadesiyle ülkesini, kapitalist düzen kurucularını, kentsoyluları ve dahası mal mülk sahiplerine duyduğu öfkeyi anlatır da, durur. Her ne kadar tarafsız bakmak isteseniz de yapınız gereği güçsüzden yana çıkıverir bulursunuz kendinizi. Etienne ile Catherine’nin aşkları, onulmaz durumları, işçi sınıfının açlığı ve çaresizliği devri çok güzel bir şekilde anlatmaktadır. Her karakterin ayrı ayrı incelenmesi gerektiğine inanmaktayım. Çünkü her bir karakterin kendine has bir duruşu ve biçimi vardır. İhanet, ihtiras gibi popüler kültürün konularını da ele alarak kitabı her kesimin beğenisine sunmuştur. Yazıldığı sene birçok çevrelerce tepki görmüş ve kurgusu nedeniyle ilklerden olmayı başarmıştır. Bir dünya klasiği sıfatını almış bu eser yüz üzerinde ülkede yayımlanmış ve çok beğenilmiştir.

Germinal Fransızca bir kelime olup; tam olarak bir Türkçe karşılığı bulunmamaktadır. Ancak tohumun şişip, çatlayarak ısı ve güneşin yardımıyla topraktan fışkırması demek olduğunu söylemek isterim. Bu sebeple madencilerin artık içlerine düşürdükleri tohumları; açlıkla sınayıp, iç derinlikleriyle çatlatıp, yerin yüzlerce metre altından birlik ve beraberlikle toprağın üzerine çıkması “Germinal” kelimesinin anlamını anlatmaya yetmektedir.

1993 yapımı filmini de kitaptan sonra izleme keyfini yaşadım. Ancak kesinlikle kitap ile yarışamayacak kadar yalın kalıyordu film. Kesinlikle kitabının okunulması filminden öncelik arz etmektedir.

Sözün özü; kitap benim için muazzam kalitede keyifli bir deneyim oldu. Verebileceğim en yüksek puanı verip, okuduğum “en” kitaplarda en üst sıralarda yerini aldı. Kesinlikle sizleri duygu karmaşasına sokup, bittiğinde büyük bir eksiklik hissettirip, sizi çok üzecektir. Lakin bu deneyimi yaşayıp okumanızı ve tavsiye etmenizi kesinlikle isterim.

Sevgi ile kalın…

Son Alıntı;
“Ayaklarının altındaki, ta derinlerden gelen inatçı kazma sesleri aralıksız sürüyordu. Arkadaşlarının hepsi oradaydı, her adımda onların gürültüsünü duyuyordu. Şu pancar tarlasının altında iki büklüm oturan, kesik soluğu vantilatörün homurtusuna karışan kadın Maheude değil miydi? Sağda solda, her yanda sarı başaklar, yemyeşil çitler, körpecik ağaçlar altında daha başka tanıdık yüzler görür gibi oluyordu. Nisan güneşi olanca görkemiyle gökyüzündeki tahtına kurulmuş, dört bir yana ışık saçıyor, doğum sancılarıyla kıvranan toprağı ısıtıyordu. Toprak ananın verimli bağrından yaşam fışkırıyor, tomurcuklar çatlayıp yeşil yaprak halini alıyor, tarlalar baş vermek için sabırsızlanan tohumların itişiyle ürperiyordu. Tohumlar şişiyor, çatlıyor, ısıya ve ışığa kavuşmak için toprağı yarıp dışarı fırlıyordu. Özsuyu büyük bir coşkunluk içinde hışır hışır yükseliyor, çatlayan tomurcukların sesi yeryüzünü kaplayan bitmez tükenmez bir öpücük halinde uzayıp gidiyordu. Arkadaşları durmadan kazma sallıyor, her an yüzeye yaklaşıyormuşlar gibi kazma sesleri gittikçe belirginleşiyordu. Cana can katan o nisan sabahında gökteki alevli yıldızın gönderdiği ışınlarla yanıp tutuşan uçsuz bucaksız ovanın dört bir yanından derin bir uğultu yükseliyordu. İnsan bitiyordu topraktan, gelecek yüzyılda ürün vermek üzere yavaş yavaş filizlenen, pek yakında yerküreyi sarsarak baş verecek olan, öç almak için yanıp tutuşan, kapkara bir insan ordusu boy atıyordu.” (Alıntı #41952108 )

Not: İnceleme mobil cihaz ile tekrar dönülüp okunulmadan paylaşıldı. Harf, kelime, cümle hataları ve anlamsız kısımlar var ise anlayışınıza sığınırım.
541 syf.
·7 günde
Germinal... "Filiz veren tohum" demek... Zola'nın yeraltında filizlenen tohuma benzettiği maden işçilerinin kendi içlerindeki gücü fark edip ayaklanmasını anlatır.

19. yüzyıl başlarında bir maden işçisi mahallesinde gerçekleşen olaylar...İnsanlar yedi göbek ötesinden beri madencidir. Çünkü başka yapacak işleri yoktur, başka iş nedir bilmezler de... Karılarına, evlatlarına ve hatta canlarına varana kadar kaderlerini madenlere teslim etmişlerdir. Yer yer göçüklerin, patlamaların ve ölümlerin olduğu zor çalışma şartlarında, gece gündüz demeden alın teri döken, karınlarını sabahları telvesinden tekrar tekrar kaynatılan kahve ve kuru ekmekle doyurup akşamları sadece çorbayla yetinen, boğazlarına dolan kömür tozunu temizlemek için meyhanede bira içmekten ve karılarının karınlarını çocuklarla doldurmaktan başka hayatta hiçbir eğlencesi olmayan işçiler... Çok çocuklu, açlık sınırında yaşayan fakir aileler...

İşte böyle bir ortama düşer Etienne karakteri. Başka yapacak iş bulamadığı için madene iner. Hani Can Yücel'in bir sözü vardır: "Oysa dünya, işçilerin omuzları üzerinde durur. Kıpırdasınlar da gör!" Böyle bir kıpırdanma yaratır işçilerin arasında. Omuzları üzerinde duran dünyanın farkına varan işçilerin kıpırdanmasıyla birlikte, roman da şaha kalkar. Ardından grev ve direnişler diğer bölgelere de kıvılcım gibi sıçrar. Tabii grevin getirdiği açlık, sefalet ve gergin ortam da birçok baş edilemez olaya gebedir.

Bundan sonraki olaylar Zola'nın anlatımıyla o kadar gerçekçidir ki bu kadar bunalım ve olumsuzluğa tahammül bile edemeyebilirsiniz. Ya da umut dolu bir insansanız kitabın sonuna kadar umutla iyi bir şeyler olacak gözüyle bekleyebilirsiniz. Şayet ben birçok dehşet içeren sahneyi kafamda en minimal ölçülerde canlandırdım. Ve umutla da bekledim...

Romanda insanı en rahatsız eden durum ise kadınlara olan bakış açısıydı. Başlarda Zola'ya çok kızıyorsunuz. Neden bu kadar pervasız anlatıyor, diye. Ama sonradan anlıyorsunuz ki durumun Zola'yla alakası yok. Fransa'nın o dönemlerdeki bakış açısı ve ahlak düzeyi maalesef böyle.
Kızların daha çocuk denecek yaşta hem ağır şartlarda çalıştırılması hem de seks objesi olarak kullanılması, müstehcen durumların alenen ortada yapılması, hatta işçilerin borç için patronlara, bakkala karılarını ve kızlarını yollamaları, bir nevi sunmaları trajik bir durumdur. Zola bunları o kadar sıradan ve normal bir şeymiş gibi anlatır ki sizi rahatsız eder.

Diğer eleştirel yaklaşacağım durum ise baş karakter olgusudur. Etienne, başlarda sürekli okuyarak kendini geliştirmesiyle, tam anlamıyla işçi sınıfından olup onların dertlerine ortak olmasıyla takdir ettiğim bir kahramandı. Ama sonraları kendisinin dahi baş edemeyecek kadar raydan çıkan grevin ve olayların etkisiyle biraz yozlaşma yaşamasını eleştirdim. İşçiler, tüm açlıklara ve ölümlere tahammül ederken onun karı-kız ilişkilerinden ve romantizm havalarından kurtulamaması, dizginleyemediği kıskançlığı ve bu sebeple yaptığı ideolojik hatalar kabul edilemezdi. Kendisi buna özeleştiri getirmekten, zamanla kapitalistlere dönüştüğünü itiraf etmekten öteye gidememiştir. Ama bir Souvarine karakteri vardı ki, greve yakışan söylemleriyle, davranışlarıyla öyle dümdüz tam bir ideoloji adamıydı. Daha çok benimsemiştim.

Her ne kadar bulmacalar Zola'nın en iyi eserinin Nana olduğunu söylese de en can alıcı ve en bilinen yapıtı Germinal'dir. Gerçi politik düşüncelerinin tam oturmadığı bir dönemde kaleme almıştır eseri. O yüzden her şeyi tarafsız ve tüm gerçeklikleriyle olduğu gibi aktarmıştır. Eğer ki; Suç ve Ceza, Savaş ve Barış'taki realizmden etkilendiyseniz mutlaka Zola'yı da deneyimlemelisiniz.
Öyle ki; maden işçilerinin sorunlarının günümüzde de hala devam ettiğini düşünürsek, hem geçmişte hem şimdi hem de gelecekte etkisini yitirmeyecek bir yapıt olduğunu kabul edebiliriz.
556 syf.
·7 günde·Beğendi·8/10
#spoiler #
Kitap yorumları yaparken kitabın için de şu oldu bu oldu diye anlatamam ben .anlatmak istemem ...beni ilgilendiren kitabın bana ne hissettirdiği ve kattığıdır ...genel anlamda #spoiler#işaretini koyma sebebim saçma şikayet ihtimallerini ortadan kaldırmak içindir bunu da Bir vesile ile söylemiş olayım :)
Bir dev romanı daha bitirip kutuphaneme kazandırmanın keyfini çıkarırken "germinal"de beni en çok ne etkiledi derseniz "soğuk ve açlık "derim ..insanın kemiklerine kadar üşüdügü ve açlıktan uyuyamadığı karanlık gecelerin hazin hikayelerinin,her evden ayrı ayrı duyulan ciglikların ,üstsüz başsız ,tahta takunyalı ,kızlı -erkekli-çocuklu maden insanlarının kitabı ...insan böyle bir kitap okuduktan sonra oturup düşünmeden hayata davam edemiyor ...insan hayatı neden bu kadar değersiz ? Klasik bir yorum yapmak istersek her yerde okuyabileceginiz gibi "direniş, işçinin baş kaldırması ,hakları için çarpışması ,cesur grev adamları vs vs diye devam edebiliriz ama hayır. ..eşitlik ,özgürlük, kardeşlik tamamen bir safsata bence ,tarihin hiçbir döneminde yok böyle bir şey ! Bu bir yalan ,hemde çok büyük bir aldatmaca
Kimse kimseyle eşit değil ..
Kimse özgür değil..
Ve kimse kardeş de değil ...
Belki biraz sert bir inceleme oluyor bu ama kitabı okuyunca sizde kaşlarınızı catip kızgın bir ifadeyle "neden hep doğru olan taraf ,haklı olan taraf kaybediyor ,neden iyiler ölüyor hep "diyeceksiniz ...bu kadar açlık bu sefalet bu onur kavgasının sonunda neden masal gibi bir mutluluk ..,karnı tok çocuklar yok..
Bu gün yaşadığımız dünya düzeni ile onların yaşadığı çağ arasında çok mu fark var sanıyoruz ? Sadece teknolojik gelişmişliğin ,bir adım öne taşıdığı köleler degilmiyiz bizde ? Ne kadar esitiz? Ne kadar ÖZGÜR'uz ? Ne kadar kardeşiz ?
bu soruları ben kendime sordum ..Umarim hepimiz sorarız ...
Çok vaktinizi almak istemiyorum malum hepimiz yorgun bedenler.ve yürekler taşıyoruz. .kitapta ki genel karakterler başarılı ve bir çoğunu benimsiyorsunuz ama asıl karakter "Suvarin" dir ki ..Sanırım onun deliligi bana bulaştığı için ben bunları yazdım. ...
.affola -iyi okumalar
556 syf.
·36 günde·Beğendi·10/10
Emil Zola Paris’te 2 nisan 1840 da doğdu. Tanınmış bir mühendis olan babasının erken vefatından sonra maddi yoksulluğu tatmış oldu. Yaptığı hatalar ve hayal kırıklıkları onu yinede yıldırmadı aksine onların sayesinde daha azimle çalışmaya başladı. Orta öğretimi bitirdikten sonra yüksek öğretime geçiş yapamadı ve bir süreliğine katip olarak depolarda çalıştı. Paris’in kenar mahallelerinde yaşarken ‘’sık sık restoranlara değil tefecilere uğrardı‘’ demişti Gi de Mopassan. 1862 de Paris’deki büyük yayın evine girmeyi başardı. Ofisteki işi ne kadar ufak olsa da edebiyata çok daha yakın olduğu için artık rahat rahat hayallerini gerçeğe dönüştürmeye başladı. 1864 de ilk öykü kitabı yayınlandı.

Yazar 28 yaşında iken ,"Les Rougon-Macquart" isimli büyük çaplı sosyal bir proje yazmaya başladığında 53 yaşında iken bitirmişti. Bu dizi romanların türü roman-fleuve fr.(roman – ırmak),tarihsel olayların üzerinde bir ailenin ve ya karakterin evrimi resmediliyor. Balzak‘’İnsanlık Komedisi’’,E.Zole "Les Rougon-Macquart" ve M.Proust ‘’Kayıp Zamanların İzinde’’ roman-fleuve en bilinen mümessillerindendir.

Fransa edebiyatının naturalizminin en görkemlisi "Les Rougon-Macquart" 20 romandan oluşuyor. Romanların başkahramanlarının çoğu ilk romanda resmedilmişti, sonrasında net kronolojik dizisi yoktur. E.Zola’nın kendisinin tavsiye ettiği roman sıralamasını son kitapta ‘’Doktor Paskal’’ vermişti, fakat onu okur takip etmek zorunda kalmıyor çünkü her roman diğerlerinden bağımsız gelişiyor.

(Yazar "Les Rougon-Macquart"’ın üzerinde çalıştığı ilk senelerin ciddi maddi yokluluğu ile karşı kaşıya idi. Beklenmeyen yardım Rusya’dan geldi. 1872 de E. Zola İ.S. Turgenyev ile tanışıyor, kendisine finansal açısında yardımda bulunmak ve Rus halkını Fransız yetenekli yazarla tanıştırmak amacı ile Rus yayımcılar - Zola arasındaki aracılığını üsleniyor.)

"Les Rougon-Macquart" de Germinal yayın süresine bakarak 13.sırasında yer alıyor. Yazar 1884 de olan Annezay grevini canlandırmıştı, Grev sırasında bizzat kendisini o kargaşanın içerisine atmış ki tüm olayların gerçekliğini doğru yakalayıp ve sonra aktarabilmek için. Germinal; kapitalizm toplumunun yeniden düzenlenmesini kaçınılmaz devrimin sagası. Romanın sanatsal değeri yeni, mutlu bir hayat mümkün olabileceğinin başlangıcının yanı sıra yazarın işçı tabakasının hayatını tam detaylı anlatımı ile bilnmektedir. "Germinal" sayfalarında birçok madenci ailelerinin kaderini, sosyo zülmün altında ezilerek kötürümlüğünü görüyoruz.

Ağır iş ( yer altında kömür ocaklarındaki sıcaklık derecesi, yüksek nem oranı, kömür tozu vb.) ve hayat şartlarını (tek odada Maheu ailesinin çocukların uyuması, herkesin gözünün önünde doğal ihtiyaçların giderilmesi vs. ) sonsuz hayvansı cinsellik, utanmazlığın ve genel umutsuzluğun son noktası ; bakkal sahibinin öldükten sonra sopaya geçirilmiş erkeklik organına kadınların öfke boşalması ile son bulması… Korkunç sahnelerden bir tanesi idi…

E.Zola sırası ile çalışanların dayanışmanın gücünün resmediyor; bitmek bilmeyen işler saatler toplantılar, grev ve Souvarine’in düzenlediği suikasttan sonraki bütün köy halkının yer altında kalan çalışanları kurtarma işlerini seferberliği . Hayatın realite detaylarını sayfalarca sıralanabilir, onların kitabın her yaprakta mevcutluğu romanın detaylı ve doğal tabloyu gözümüz önüne getirerek bize hiç süslenmediğinin gerçekliğini sunuyor.Kahramanlarının samimi ve dehşet verici yaşam ve ölümleri devrimci öfkenin aç ve susuz halkın objektif gerekçesidir .

Romanın neredeyse her sahnesi sembolize edilmiştir; kömür kuyu – her gün porsiyon porsiyon insan eti yutan doyumsuz canavar, bakkalın hezimeti ve sonraki öfkeden çığırında çıkmış halkın, kadınların alay edercesine cesede davranışları – kör bir ayaklanmanın sembolüdür, halkın kurşuna diziliş sahnesi ve kömür ocaklarının canlı batışı da suç dünyasının gelecekte sonunu simgeler... Sosyo sembole ederek kendisini sınırlandırmıyor yazar çünkü toplumun hayatın arkasında her zaman sonsuz hayatı ve ondan da geleceğe inancı vardır. Hayat, aşk, ölüm, yenileme Zola mantığına göre doğanın kanunu canlandırıyor, kitabın başlığı sembolize ederek eseri baştan sonuna kadar bir bütün olarak okurlara sunuyor. Germinal, Latince'de tohum, tomurcuk, filiz anlamına gelen germen sözcüğünden türemiş Fransızca bir sözcüktür, Fransız Cumhuriyetçi takviminin 7. ayı anlamına gelir.

Etienne Lantier, hikayenin ana kahramanı, kitlelerin gerçek bir lideri değil onların ellerinde bir alet oldu sadece. Güdülerinin samimiyetine rağmen, Etienne kibirlidir, zaman zaman onun burjuva dejenerasyonu dile getiriliyor. Ve tabii ki aşk; Catherine -Etienne’i seviyor- kapitalist sömürü kurbanı. Saf ve temiz içsel dünyasını nefsine mücadele ederek, aşkının bakire ve temiz haliyle tutabilmek için sonuna kadar direniyor.

Bir sanatçı olarak, o sadece kendi zamanı için yenilikçi bir edebi benzetme yaratmadı, gelecekteki sinema sanatını tahmin etmişti; montaj prensİpleri, büyük ve küçük plan çekimlerini, parçaların sembole edişi, yavaşlama ve hızlanma vs. Film yapımcıların Zola kitaplarını akıllarını çok kurcalamışlardı, ‘’ Therese Raquin’’ birkaç kez sinemaya uyarlanmıştı.

Paris 29 eylül 1902 de E.Zola karbonmonoksit zehirlenmesinden vefat etmiş. Cinayetin olabileceğinden düşünülmüştü fakat yeterli kanıtlar bulunamadı.
556 syf.
Emile Zola kalemi harika, dili anlatımı o kadar hikayenin içine girip olaylara müdahil oluyorsunuz ki bir maden işçisi kadar acı çekip, üzülebiliyorsunuz.

Bu kitap açlığın, yoksulluğun, kadın - erkek, yaşlı - genç demeden hepsi atalarından miras kalma bu işi canları pahasına yapmalarına rağmen karınlarını bile zor doyuran ailelerin hikayesi. Canlarını tehlikeye defalarca atmalarına rağmen yeri geldiğinde arkadaşlarını kurtarma pahasına bir dakika bile düşünmeden yeraltına inen insanların, kazançları az sayıları çok ailelerin dramı, tereyağlı ekmek yediklerinde kendilerini tok sayan, çocuklarına daha fazlasını verebilmek için tokum diyen ana babaların, emektar dedelerin hikayesi...

Sonra aralarında biri çıkıyor, daha fazlası hakkımız karnımızı bile doyuramaz hale geldik diyor ve grev başlıyor, olaylar başlıyor, ölümler başlıyor...

İşçi - İşveren arasındaki ayrımcılığı tüm hatlarıyla ortaya koyuyor yazarımız, ve o küçücük ayrıntı bambaşka pencereden bakmanızı sağlıyor bir anda gözleri doymayan, kazandıkça daha fazlasını isteyen ocak sahipleri, müdürler bu fakirlerin anlamadığı bir şey vardı, paraya sahip olmak her şey değildi, eşin sevgilinin, fütursuzca sevişmenin kıymetini bilmiyorlardı, varları yokları para kazanmaktı, oysa karınları toktu yatacak evleri de vardı daha ne istiyorlardı, işçileri anlamak çok zordu...

13 Mayıs Soma Faciası'nın yıldönümü ve bugünlerde bitirmiş olduğum bu kitap daha da burktu içimi...

İyi okumalar dilerim.
556 syf.
Germinal romanının konusu gerçek olaylara dayanmaktadır. 1860'larda Kuzey Fransa'da grev yapan madencilerden esinlenilerek yazılmış. Emile Zola, bölgeye gitmiş hatta madene de girmiş. Kendisine madenin nispeten iyi yerlerini gösterip çıkarmak isteseler de Zola, bunu kabul etmeyip madenin en kötü ve zorlu yerlerine dahi girmiş. Akabinde madencilerle konuşmuş, onların sorunlarını bizzat kendilerinden dinlemiş. Sonuçta da oldukça gerçekçi ve etkileyici bu romanı kaleme almış.

Romanın konusu: Etienne Lantier ismindeki bir gencin iş bulmak için Monstou kasabasına gelir ve buranin oldukça kötü şartlara sahip olan madeninde işe girer. Etienne, özellikle içkiliyken öfkesine hakim olamayan birisidir. Aynı zamanda öğrenmeye açık ve heveslidir. Monstou'daki geri kalan işçilere göre daha az kadercidir. Haliyle içinde bulundukları olumsuz şartları sorgulamaya başlar. Kaldığı barın sahibi de eski bir maden işçisidir ve aynı zamanda son greve öncülük etmiş birisidir. Aynı zamanda barda kalan diğer bir maden işçisi olan Suvarin adındaki kişi ise anarşist görüşte biridir ve başarısız bir suikast girişiminin ardından Rusya'dan gelmiştir. Etienne'in fikirleri bu iki farklı yapıda insanla olan konuşmaları ve okuduğu kitaplar ile sekillenecektir.

Zola kitabın ilk bölümünde özellikle madenin içini ve bu şartlarda çalışan işçileri anlatmaktadır. Yazarın ultra gerçekçi anlatımı ile o anları yaşıyor hissini duyuyorsunuz. Özellikle adını duyduğumuzda engin kırlar gelen atların karanlık ve yerin yedi kat dibinde çalıştırılmasini okuduğumuz satırlarda insanda hem karamsarlık hem de hafiften klostrofobik hisler uyanmaya başlıyor.

Şu an bile birçok ülkede işçi güvenliği noktasinda ne kadar büyük sorunlar olduğunu görüyoruz. Bir de 1800'lü yılları düşünüp romanın atmosferini hayal ettiğimizde heralde işçilerin çalıştığı şartlar gözümüzde oldukça şekillenecektir diye düşünüyorum. Bu olumsuz şartlar sadece madenin içi ile sınırlı değil, seri üretime dayalı bu yeni düzen, insanın asırlardır alışmış olduğu tarım toplumunu temelinden değiştirmiştir. Usta-çırak ilişkisi Patron-işçi ilişkisine dönmüştür. İlkinde salt çıkar yoktur, aksine samimiyet ve ahlak de ön plandadır. Lakin ikincisinde salt çıkar ön plandadır ve özelikle Patronun işçiyi nasıl daha fazla suyunu çıkarsam, ona daha ne kadar az ekmek verip ne kadar çok ondan yararlanırim düşüncesinin hakim olmasi söz konusudur. Bununla birlikte geleneksel aile sistemi de sarsilmistir. Artık ailelerde dededen toruna, kocadan hanima herkes madenlerde çalışmaktadır. 7-8 yaşındaki çocuklar dahi madenlere inmektedir. Aileler bir odalı evlerde üst üste yaşamakta, gıda, ısınma gibi en temel ihtiyaçlarını zorlukla gidermekte ya da giderememektedirler. Aldıkları üç kuruş maaşla zorlu şartlarda çalışmak ve yaşamaktan bıkıp bir kaçış, biraz kafa dinleme yolu olarak içkiye gömülen insanlar, romatizma, verem gibi hastalıkların kol gezdiği ve üstünde karanlık bir dumanın her daim bulunduğu bu işçi mahallelerin arka sokaklarında ise 14 yaşından orta yaşa kadar her yaştan genç kız ve genç erkeğin seviştiği ve bunların sonucunda plansız programsiz şekilde bu ezici sisteme yeni kurban olarak yeni bebekler doğmaktadir.

Buna karşın şehrin diğer ucunda ise çok farklı bir tablo yaşanmaktadır. Bu tabloda zengin kentsoylular yaşamaktadır. Duvarlarında sadece zenginliklerini göstermek için aldıkları şık tabloların olduğu, şehrin diğer kıyısında günün yarısından çoğunu madende çalışarak geçiren çocukların olmasına karşın bu evde, evin biricik kızı günde on iki saat uyumaktadir. Mutfaklarında süregiden tartışma akşama ördek mi yoksa inek eti mi yenileceğidir. Arada da kapılarına yardım edilmesi için gelen işçilerin eline bir iki öteberi sıkıştırıp vicdanlar rahatlatilir lakin işçilere gerçekten uzak tavsiyeler de verilir. Yani kentsoylular ile işçiler arasında derin uçurum bulunmaktadır ve bu uçurum giderek büyür, bu büyüme ise beraberinde kaçınılmaz olarak isyanı beraberinde getirir. Nitekim romanda da bu olur.

Romanın çoğunda da bu grevin ve devamında artık isyana dönüşümün etkileri farklı açılardan gözler önüne serilir. İtaat ve kadercilik ile büyütülen insanların bile bir noktada patlayabildigini görüyoruz. Bununla birlikte romanda iki farklı papaz karakterine şahit oluyoruz. Birincisi güçlünün yanında olan, halka sürekli itaat etmesini, sabretmesini öğütleyen papaz karakteridir. Bu karakter aslında yüzyıllardir var olan ve köklerini kadim zamanlardan alan, Rahip-Krallardir. Yani eski zamanlarda krallar gücünü direkt Tanrıdan alırlardi ve Tanrı-Kral diye anılırlardi. Daha sonra Kralın bu gücünü doğrulayan, ona destek olan Rahipler sınıfı ortaya çıktı veya kralla es zamanlı çıktı, emin değilim. Ama sonuç olarak tarih boyunca din adamları ile krallar yani yönetimdeki güçler hep yan yana yürüdüler. Din adamları halkı afyonladı, krallara tabi kıldı. İşte bu ilk papaz da bu yapıda biridir. İkinci papaz ise halkı isyana teşvik eden lakin bunu kilise bünyesinde yapmayı teşvik eden karakterdir. Bu karakter ise halkı kentsoylulardan kurtarıp kendisine yani kiliseye tutsak etmek ister. Nitekim bunun derdi, halkı özgür kılmak değildir; derdi gücün kentsoylularda olmasıdır. Gücü kendi eline alsa ilk işi belki de Engizisyon'u yeniden kurmak olacaktır.

Romanda hakim olan atmosfer çoğunlukla işçi hakları, toplumsal katmanlar arasındaki eşitsizlik ve benzeri olsa da aşk da bulunmaktadır: Etienne ve onun sonradan evlerine taşındığı Maheu ailesinin kızı Catherine ve Chaval adındaki kaba saba bir işçi arasında dönen aşk üçgeni. Roman gerçekçi bir karakterde olduğundan dolayı geri planda işlenen bu aşk da başka romanlarda roman boyunca işlenen aşklardan daha etkileyici olmuş diye düşünüyorum.

İnceleme yazan herkesin başta belirttiğini ben sonda yazayım; Germinal kelimesi Latince 'tohum, tohumcuk, filiz' anlamına gelen germen kökünden gelmektedir. Benim bunu sonda belirtmemin nedeni şudur: Etienne karakteri, roman boyunca okuduğu kitaplar ve dinlediği konuşmalar ile teorik olarak; liderliğini yaptığı grev ve isyanla da pratik olarak pişmiş, olgunlaşmış bir tohum gibidir. Artık daha boy atmaya hazır hale gelmiş ve daha büyük işler yapmak için yola çıkmaya hazırdır. Nitekim Zola da bunu doğrular:


"İnsan bitiyordu topraktan, gelecek yüzyılda ürün vermek üzere yavaş yavaş filizlenen, pek yakında yerküreyi sarsarak başverecek olan, öç almak için yanıp tutuşan, kapkara bir insan ordusu boy atıyordu."


İyi okumalar.
550 syf.
·14 günde·Beğendi·10/10
Spoiler olabilir
İşçiler doğru söylüyor burjuva: ''Sen rezilsin.'' Natüralizmin üstadı Zola'dan çarpıcı kitap. Her satırda "Artık yeter devran dönsün" diye bekliyor insan. Karakterleri bir kamera gibi izliyor yazarımız.

Şu satırları insanın içine oturuyor: "Hadisenize! Madende öldüğünüzde sonuçlarına katlanacak olan sizler misiniz sanki? Karılarınıza aylık bağlamak zorunda kalan işletme çeker cezasını." İş kazalarını önlemeyi bile kar ve zarara bağlayan aç gözlü yamyamları ne de güzel tasvir etmiş Zola.

2 farklı sınıf, 2 farklı yaşantı. Nesilden nesile aynı işi yapan, daha 8-10 yaşlarında madenlere inen işçi sınıfı ile tesadüfen hissesi değer kazanan ve yan gelip yatan burjuvazi kıyaslanmış. Hani çalışanın hak ettiği sözde çok adil liberal sistem var ya... Hah işte 16 saat çalışan madencilerin neden açlık sınırında yaşadığını da açıklasın bir zahmet.

Aç kalmamak için tüm aile çalışmak zorunda kalan ve mecburen çok çocuk yaparak eve fazla para girmesini isteyen madenciler için çocukları okula göndermek bile lüksken, tek çocuklu burjuvazi ise piyano derslerinden tutun da çocuklarını yurt dışına göndermeye kadar her güzelliğe sahip.

Aslında işçiler de bilinçlenip örgütlenmedikçe ahlaken yozlaşıyorlar. Yeri gelince onurlarını kaybedip zenginlere boyun eğiyorlar, dilencilik ve fuhuş yapıyorlar. Bütün değer yargılarını yitiriyorlar. Kültürel anlamda ilerleyemeyince eylemlerinde insanlığa yaraşmayan noktalar bolca oluyor. Özellikle isyan edilen ve adalet istenen bölümlerde yaşanan olayları okurken aklıma Gustave Le Bon'un ''Kitleler Psikolojisi'' kitabı geldi. Bireysel olarak çok iyi kalpli olan bu insanlar toplu haldeyken sağduyuyu elden bırakıyorlar. Devrime öncülük eden Ettienne'in yarı bilgili olması, toy olması ve kafasında tasarladığı dünya ile yaşananların aynı olmaması da çok çarpıcı işlenmiş. Ayrıca işçiler mücadele etse de burjuvaziyi yenmek çok zor. Çünkü makineler kırılsa, üretim durdurulsa da zarar eden kişiler oranın müdürleri. En üstteki kişiler bu durumdan bile fayda sağlayabiliyor. Büyük balık, küçük balığı hep yutuyor. Franz Kafka'nın "Dava'' kitabında var olan ama görünmeyen en üst düzey bürokratlar, katmanlaşan ve ulaşılması zor olan üst düzey yetkililer gibi bu kitapta da ulaşılamayan burjuvazi var diyebiliriz. Varlar ama gören yok.

Yine isyandan rol çalmaya çalışan ve fırsattan istifade ederek güçlenmeye çalışan kilise de eleştirilerden nasibini almış.

Zola'yı Zola yapan olayları sadece insan odaklı anlatmaması. Ağır çalışma koşulları altında zulmedilen hayvanlara da yer vermiş. Bu açıdan, dönem koşulları düşünülürse takdire şayan bir iş yapmış.

Bir parantez de Souvarine adlı karaktere açmak istiyorum. Aslında insan doğasını değiştirmeden adaletsizliğin yok edilemeyeceğini düşünen birisi. Bu nedenle her şeyi yıkalım, köküne kibrit suyu dökelim düşüncesindeki bu radikal anarşist karakter beni daha çok etkiledi. İşçilere ''Siz burjuvalardan nefret ediyorsunuz çünkü burjuva olmak istediğiniz halde olamadınız.'' eleştirisi çok yerindeydi. Üretim araçlarındaki özel mülkiyeti ve paylaşımcılığı asıl hedef yapmadıktan sonra daha iyi şartlarda yaşamayı düşlemek, çalışmadan yaşamaya alışan burjuvaziye özenmek hiçbir şeyi değiştirmez diyen ve Etienne karakterine göre çok daha cesur adımlar atan, eğitimli birisi.

Ve Chaval sen! Evet senin gibiler çoğunlukta. Zayıflara, gücü yeten kişilere karşı tüm öfkesini kusan ama güce boyun eğen, davasını sonuna dek savunamayan, aciz, kötü varlık. Mazlumların içinde senin gibi dostlar varken düşmana gerek kalmıyor.

Kısacası dönemin sosyal adaletsizliğine çok güzel ışık tutmuş Zola. Bunu yaparken de taraf tutmaktan ziyade olanı resmetmiş ve doğrular ile yanlışları göstermiş. İnsanların hayalleri ile korkuları, değişen psikolojileri anlatılmış. İşçiler asla bir makine gibi resmedilmemiş. Kazanmaya yakınken göklere çıkardıkları kişileri kaybederken yerin dibine sokan insanların içindeki değişken ruh hali satır satır işlenmiş. Kafanızda soru işareti varsa tereddüt etmeden okuyunuz.
556 syf.
·11 günde·Beğendi·10/10
Baş kahramanımız Etienne dikbaşlılığı yüzünden işinden kovulur. Montsou denilen yerde maden işçilerinin yanında çalışmaya başlar. Çalışkanlığıyla kısa sürede işi öğrenir. Etienne sosyalist düşüncelere sahiptir ancak bilgisi topluluk önünde konuşma yapmaya yetmez. Bu yüzden çokça kitap okur. Yavaş yavaş bu fikirlerini çevresindekilere de aşılar. Ülkenin ekonomisinin kötüye gitmesiyle birlikte işverenler işçi maaşlarında azaltmaya gider. Geçinmelerine zar zor yeten maaşların azalmasıyla işçiler grev kararı alır. Grevle birlikte sefaleti iliklerine kadar yaşar işçiler. Sefaletin getirdiği öfkeyle olaylar Etienne'nin kontrolünden çıkar...

Kitapta maden işçilerinin çaresizliğini, yoksulluğunu, direnişini gerçekçi bir anlatımla aktarıyor yazar. Yoksulluk, ailelerin toplumsal yaşamlarını ve ahlaki inanışlarını nasıl değiştirdiği belirgin bir şekilde gözlemleniyor. İşçilerin yanı sıra işverenlerin hayatlarına dair kesitlere de yer verilmiş. Farklı bir bakış açısı sağlıyor böylelikle.

Kitapta çıkarılacak o kadar ders, söylenecek o kadar çok şey var ki hepsinden bahsetmem imkansız. Ülkemizde yaşanan facialardan sonra konusu itibariyle merak uyandırıyor zaten. Kusursuz anlatımıyla da ilk sayfalardan itibaren içine çekecektir büyük ihtimalle. Sadece karakterlerin fazla olması ve isimlerinin birbirine benzemesi zorladı beni. Sık sık geriye dönmek zorunda kaldım. Okurken kısa notlar almanız size kolaylık sağlayacaktır.

Okunması gereken kitaplardan, herkese tavsiye ederim.
556 syf.
·10 günde·10/10
GERMİNAL...

Daha 7 yaşındayım.Sabahın köründe sokağa çıkıp gece yarısı ancak zorla eve getirilebildiğim zamanların sonsuza kadar süreceğini düşünüyorum. Çünkü onu işim sanıyorum. Kafamda olan şu; baba işe gider , çocuk sokakta oyun oynar. Neyse görevimi layıkıyla yerine getiriyorum. Sonra pat. Okul diye bir yere götürüyorlar beni. Benim yaşımda bir sürü çocuk. Oh, mis gibi oyun oynarız burada bahçesi de kocaman, diyorum, ama oynatmıyorlar. Sürekli yok eğik çizgi, yok düz çizgi öyle geçiyor günler. Herkes o kısma konsantre. Ben ilk teneffüste bir çıkıyorum içeri girmem günün yarısını buluyor, o da nöbetçi öğretmenlerin sayesinde. İşte böyle aradan aylar geçiyor. Öğretmen elinde sınıftaki öğrenci sayısı kadar kağıt ördek ve kurdeleyle geliyor. Okumayı sökenlere bunlardan hediye edeceğim diyor, sınıfta sevinç çığlıkları! Günden güne herkes söküyor okumayı hocada kalan ördek ve kurdele sayıları azalıyor gittikçe. Ben mi? Bırakın okumayı sökmeyi , düz çizgileri zor çiziyorum daha. Ondan sıkılınca da İtalya milli takım kadrosunu çiziyorum defterin arkasına. Buraya dikkat , yazmayı bilmiyorum sadece çiziyorum. Çizdiğim de 11 tane çöp adam hepsi aynı. Günler ilerliyor, hocada kalan tek ördek ve kurdele benimkiler. Karne günü geliyor, herkes karnesini alıyor, öğretmen karnenin yanında bana ördek ve kurdelemi de veriyor ama bir şartla. Yaz bitince okula döndüğümde ona herhangi bir kitabın bir sayfasını okuyabilmem şartıyla. Tabi bende şimşekler çakıyor 'Bir daha mı geleceğiz bu okul denen yere?' diye ama kabul ediyorum şartı.

Karneyi alıp durumu anneme anlatıyorum. Birkaç gün sonra beni eve en yakın kitapçıya götürüyor. Çocuk kitaplarını soruyoruz. Tam o rafa ilerlerken sağda , en üst rafta kocaman bir kitap görüyorum: GERMİNAL. İşte böyle karşılaşıyoruz kendisiyle. Birkaç çocuk kitabının yanında, tüm ısrarlarım ve yaz boyu çok çok çok uslu duracağım sözümle annem Germinal'i de alıyor. O an mutlulukla ben taşıyorum Germinal'i ama kitap o kadar ağır ki eve kadar kolum ağrıyor yine de vermiyorum kimseye. O yaz karşı okulda öğretmen olan komşumuzun yardımlarıyla çizgi ve harf aşamalarını geçiyorum ve okumaya başlıyorum yavaş yavaş. Ama nasıl bir süreç? Bana bir kere, evdekilere iki kere eziyet. Heceleye heceleye tüm yaz okuyorum kitabı. Bu arada ne karmaşık kitap bu diye kitabın yazarı kadına(Emile Zola'yı kadın sanıyorum) kızıyorum. Tüm yaz kitap okuyup geldiğim yer kitabın anca onda biri.

Yaz bitiyor, okula gidiyorum.Gözlerim öğretmeni arıyor, tayini çıktı onun diyorlar. Tayinin ne olduğunu anlamam saatler alıyor. Hazırlıklarımın boşa gittiğine üzülüyorum derken görüyorum öğretmeni. Gülümseyip elimdeki Germinal'e bakıyor. Anlam veremiyor ama şaşırmıyor çünkü geçirdiğimiz bir sene ona öğretmiş bana şaşırmaması gerektiğini. Öğretmenler odasında kitabın 2 sayfasını okuyorum bana bir ördek ve kurdele daha veriyor, şimdi tam olarak hak ettin diye. Sonrasında anlayamadığım olaylar oluyor ve okulda kalıyor.4 sene daha öğretmenimiz oluyor. İşte böyle Germinal ile tanışma hikayem. Okumak ise yıllar sonra mümkün oldu. Çünkü defalarca başlayıp her seferinde henüz bu kitabı okumak için yetersiz gördüm kendimi.

Kitaba Dair...

Bu kısım spoiler/sürprizbozan içerebilir. Henüz kitabı okumamış iseniz buradan sonrasını okumanızı önermem. Sonra 'Vay efendim neden şunu söyledin?' gibi sözlerle gelmeyin bana. :)

19.yüzyıldayız. Yer Fransa, Montsou. Eğer yolunuz buraya düştüyse gördüğünüz, görebileceğiniz tüm yerleri unutun. Çünkü burası gördüğünüz yerlerden farklı bir şehir hatta gördüğünüz yerlerden farklı bir dünya. Maden işçilerinin dünyası burası. Gecenin karanlığında uyanıp şanslılarsa bir parça ekmek yiyebilen değillerse aç karınla kendini evden atanların; yerin 500 metre dibinde insan derisini pişiren sıcakta, karanlıkta, ölümle kucak kucağa çalışanların dünyası. Sanki zorunlulukmuş gibi her fırsatta çoğalan ve zaten ellerine geçen üç kuruşu iyice yetmez hale getirenlerin; açlık ve sefaletle yaşayıp da buna ses çıkarmayı içlerinde bile düşünemeyenlerin; kaderleri henüz ana rahmine düşmeden yazılmışların dünyası.
Aynı zamanda madene inen işçileri kendi hayvanlarıymış gibi gören, onlar üzerinden para kazanıp da onlara verdikleri üç kuruşu bile ellerinden almaya çalışan kentsoylu maden sahiplerinin de dünyası.

İşte her şey iç içe, yan yana ve bu kadar karşı karşıyayken birinin yolu düşüyor Montsou'ya: Ettienne. Kovulduğu makine şefliğinin ardından madene inmeye karar verdirtiyor içinde bulunduğu açlık ona. Dahil oluyor o da işçilerin dünyasına. Ama diğerlerine pek benzemiyor o. Parasızlığa, açlığa, eşitsizliğe isyan etme gücü var onda yüzyıllardır bu duyguyu unutmuş maden işçilerinin aksine.

İşte Ettienne'in içinde olan bu isyan etme gücü ufacık bir kıvılcım çakıyor maden işçileri arasında. Önce garipsiyorlar onu, ancak hem şartlar hem de yüzyıllardır kentsoylular tarafından onlardan çekip alınmış başkaldırma dürtüsü onları da itiyor Ettienne'in yanına. Ve o ufacık kıvılcım bir ateşe dönüşüyor. Kontrolden çıkan ve herkesi etkisi altına alan bir ateşe. Sonrasında direniş, ölüm, yaralanma, kavga ve daha onlarca olaya sebep oluyor yüreklerde yanan bu ateş.

Kitabın sonu onlarca şekilde yazılabilecekken Emile Zola en gerçekçi şekliyle sonlandırıyor olayları. Düzen eskiye dönüyor, ama o ateşi tadanlar bir daha asla eskiye dönmüyorlar. Ettienne yine yollara düşüyor. Tüm kötü yaşanmışlıkları, henüz bulmuşken kaybettiği aşkı, hissettiği suçluluğu ve tabi ki 'şimdi olmadı, ama elbet bir gün' diye içinde fırtınalar estiren umuduyla.

Germinal, kesinlikle tek sefer okunup kenara bırakılacak bir kitap değil. Hayatın her döneminde okunup her seferinde insan yüreğinin farklı bir noktasına hitap edebilecek bir eser. Kitaptaki gerçekçilik, yaşanmışlık hissi o kadar iyi aktarılıyor ki gerçekten olmuş şeylerin anlatıldığını anlıyor insan. Zira biraz araştırınca Emile Zola'nın 1884'te Anzin Maden Ocakları'nda patlak veren grevde orada olup grevi yakından takip ettiğini ve ardından bu kitabı kaleme aldığını görebiliyoruz.
Zavallı fakirlerin, zenginler uğruna birbirlerini boğazlamaları ne üzücü bir gerçekti.
Emile Zola
Can Yayınları
- "Mumu söndür, düşüncelerimin rengini görmeye ihtiyacım yok.”
Emile Zola
Sayfa 25 - Can Yayınları, Şubat 2011, 1. Basım, Çeviri: Volkan Yalçıntoklu
... çünkü insan kötülük yapmıyorsa, fırsat çıkmadığındandır.
Emile Zola
Sayfa 242 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
...haklıydı, mutlu kadın yoktu yeryüzünde.
Emile Zola
Sayfa 325 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları - 9. Basım - 2018 - Çeviri: Bertan Onaran

Kitabın basım bilgileri

Adı:
 Germinal
Baskı tarihi:
22 Kasım 2018
Sayfa sayısı:
630
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786051718644
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
 Alfa Yayıncılık
“Ekmek! Ekmek! Ekmek!”


19. yüzyılda Fransa’nın kömür madenlerinde insanlık dışı şartlarda çalışan işçilerin sesi. Açlığın, sefaletin ve ölümün değdiği ailelerin sesi.

 
Germinal. Tohum anlamına gelen bu Latince kökenli kelime, üzerinde yaşadıkları toprağı çatlatacak ve insanların vicdanlarında yeşerip yüzyıllarca boy verecek bir bilinci ifade eder. Germinal, insanlığın merhamet ve umut duygularının sömürülmesi karşısında duyulan öfkenin ifadesidir. Zola’nın güçlü gözlem yeteneğiyle sunduğu yalnızca bir sınıf çatışması değildir, toplumdaki çatlakların tümüdür. Zola, ahlakın yalnızca alt tabakadan insanların sırtına yüklenecek bir vazife olmadığını vurgulamış, burjuvanın ve otoritenin alnındaki lekeleri de göstermiştir. Emeğin ve ekmeğin kitabı Germinal, yalnızca Fransız edebiyatının değil, dünya edebiyatının da en önemli eserlerindendir. Bir okur olarak okumaya başladığınız bu kitabı bitirdiğinizde belki bir maden işçisi olacaksınız. Söyleyin, başkaldırı zafere dönüşecek mi?

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları