Balzac yazmış ama biz bu filmi çoktan görmüştük. Goriot Baba, kızları uğruna kendini tüketen, servetini eriten, sonra da “ben ne yaptım” bile diyemeden bir köşede unutulan zavallı bir baba figürü. Balzac tabii ki toplumsal sınıflar, yükselme hırsı, Paris’in ahlaki çöküşü falan diyor ama ben okurken sadece şunu düşündüm: Bizim sokakta Goriot’tan üç tane var zaten. Biri hâlâ oğlunun düğün borcunu ödüyor. TRde ve dünyanın cehennemi Ortadoğu'da öyle çok trajik, dramatik hayatlar görüyorum ki artık etkisi olmuyor bu kurguların.
***
Kitap, Freud’un “aile nevrozu” tanımına selam çakıyor âdeta. Goriot’nun kızlarına duyduğu saplantılı sevgi, onun ego sınırlarını eritmiş. Bir baba figürünün bu kadar edilgenleşmesi, okuru huzursuz eden bir seyir yaratıyor. Jung’a göre her bireyde bir “gölge” vardır; Goriot’nun gölgesi ise kendi yok oluşunu izlemek olmuş.
Kısacası, Goriot Baba, yalnızca bir ailenin değil, bir toplumun çürümüş değerler sisteminin röntgen filmi gibi. Zaten "İnsanlık Komediyası" derler bunun için. Psikolojik açıdan baktığımızda, sevginin de patolojik bir boyutu olabileceğini açık şekilde gösteriyor. Okurken sinir olmadım hiç, bu toplumu düşündüm, düşündüğüm kadar da tiksindim insanlardan.