Kitap, şimdilerde 60 yaşını geçmiş Muhsine Hanım’ın henüz genç bir kızken hizmetçi olarak gönderildiği Yediçobanlar Çiftliği’nde başına gelen tuhaf olayı anlatması ile başlar. İstanbul’a uzak, kuş uçmaz kervan geçmez yerde olan bu çiftlik hakkında bazı söylentiler ta İstanbul’a kadar ulaşır. Çiftliğin hanım ağası, çiftliğin eski sahipleri olan cin ve periler yüzünden delirmiştir. Bir de Ahu Baba, bir diğer ismiyle, Gulyabani’si vardır çiftliğin. En olmadık zamanlarda minareye ulaşan boyuyla adeta uçarak gelir, hane halkını korkutur ve gözden aniden kaybolur. Fakat zavallı Muhsine bunlardan bihaberdir. Çiftliğin yolunu tutmuşken faytoncunun anlatmasıyla öğrenir bunları. Geri dönmek istese de nafile… Kaderim böyleymiş diyerek teslim olur. Onun dışında 2 hizmetçi daha vardır evde. Ona evin içinde nasıl davranması gerektiğinden tutun da geceleri nasıl yatması gerektiğine kadar öğretirler. Yatacakken saçlarının örgüsünü açıp beyaz bir gecelik giymesini, muskasını boynundan çıkarmamasını, her ne koşulda olursa olsun camdan dışarı bakmamasını, yasaklanan odalara girmemesini, mahlûklar onu ismiyle dahi çağırsa dönüp bakmamasını ve en önemlisi odasından gece çıkmamasını tembihlerler. Bunların dışında evin diğer hizmetçileri bir de görev tayin ederler Muhsine’ye; ağaç köklerine mahlûklar faydalansın diye şerbet dökmelidir. Aksi takdirde, tıpkı ondan önceki hizmetçilere yaptıkları gibi, Muhsine’ye de musallat olup onu boğabilirler. Böyle bir ortamda Muhsine’nin gören gözlerinin kör, konuşan dilinin lal olması gerekmektedir. Hiçbir şeyi merak etmemeli, yalnızca ona söylenilenleri yapmalıdır. Fakat Muhsine rahat durmaz. Merakı teslimiyetine galip gelir ve yasaklanan odalara girmeye, camdan dışarı bakmaya başlar. Görevini bir kerecik aksatması ise tuzu biberi olur ve bu şekilde