Akdeniz sıcaklığında yetişen bir insan olarak uzak doğu kültürü, insanların yalnızlığı ve hüznü, bana her zaman enteresan gelmiştir. Koş Melos'ta bize ölümüne yollar aşan, sevdiği insanlara gözlerinde güzellikler götüren, yaşamaya dair umutlar ve kederler barındıran insanların hikayelerini anlatıyor. İçlerinde bir hikaye var ki pek çoğunuzun da adını illaki duyduğu öğrenci kız...
Dünyanın neresine giderseniz gidin, en geri kalmış kültürlerden en medeni toplumlarına kadar, kadına ait beklentiler hep aynı perspektifte şekillenir. Kadın, olumlu duygular barındırmalıdır. Kibar ve iyi olmalıdır. Güzelliği temsil etmelidir... Tarih boyunca süregelen bir kodlama bu, ister istemez hepimizin içselleştirdiği bir durum. Öğrenci kız da kabul görmek istiyor. Bir yandan tüm olumsuzluklarıyla aşık olduğu kişiliğini herkese göstermek, "ben buyum!" diye bağırmak... Bir yandan da sevilmek, iyi bir kız olarak görülmek istiyor. Kendisi olmak ve beklenildiği gibi olmak arasında gidip gelmek, bu ikircilik, bu sahtelik tüketiyor onu. Çok ilginç ve bir o kadar da tanıdık bir okuma oldu benim için... Kitabın sonunda hiç beklemediğim bir anda beni gözyaşlarına boğan bir paragrafı da paylaşmak isterim.
"Bizler, her gün depresyon ve öfke nöbetleri geçirirken, er ya da geç, yoldan çıkıp başkalaşarak yozlaşmaya ve sonunda bir ömrü heba etmeye meyilli insanlarız. Hatta bazen tereddütsüz intihar edip işin içinden çıkan kimseleriz. Ve öyle olduktan sonra dünyada kalanlar, ah keşke biraz daha yaşasaydı anlardı, biraz daha büyüseydi kendiliğinden idrak ederdi diye ne kadar üzülürler; fakat bizim bakış açımızdan bakacak olsalar, ne kadar acı çeksek bile, o raddeye kadar dayanabildiğimizi, insanları can kulağıyla dinlediğimiz halde, sonunda yine dönüp dolaşıp dişe dokunmaz öğütleri tekrarlayıp