Adı:
Madame Bovary
Baskı tarihi:
Ocak 2017
Sayfa sayısı:
400
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789754588316
Orijinal adı:
Madame Bovary
Çeviri:
Nurullah Ataç - Sabri Esat Siyavuşgil
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Baskılar:
Madam Bovary
Madame Bovary
Gustave Flaubert (1821-1880); 1857'de yayımlanan ve kamuoyunda hayat-edebiyat ekseninde ciddi tartışmalar yaratan ilk romanı Madame Bovary'den insanın bilmeyle olan derin mücadelesine odaklanan ancak tamamlayamadığı son romanı Bouvard ile Pécuchet'ye her romanında farklı yollar deneyen 19. yüzyılın en yenilikçi klasiklerinden biridir.
1856'nın son aylarında tefrika edilen Madame Bovary ise, yayımlanışının 150. yılı arifesinde, Hasan Âli Yücel Klasikler dizisinde çeviri edebiyatımızın iki önemli ustasının çevirisiyle
yeniden yayımlanıyor.

Nurullah Ataç (1898-1957): Hasan Âli Yücel'in kurduğu Tercüme Bürosu'nun başkanı olmanın yanısıra, gerek çevirileri gerekse denemeleriyle Türkçeyi baştan aşağıya yenileyen bir
edebiyat ve dil ustasıydı.
Madam Bovary yıllardır aklımda “sıkıcı” bir kitap olarak kalmış. Bu yüzden kütüphanemde yer kaplamasına, neredeyse her gün görmeme rağmen, hiçbir zaman oturup da okumayı düşünmedim. Bir yerde merak üstün geliyor. Öyle de olması gerekmiyor mu? Verilenin ötesini araştırmak, onu sorgulamak en doğal hakkımız değil midir? Kör olacak kadar iş işten geçmediyse hiçbir şey için geç değildir.

Evet, Madam Bovary için de fikrimi değiştiren bu merak duygusu oldu. İsmini sürekli duyduğum bir klasiği okumamak olmazdı. İyi de yapmışım.:)

Kitaba geçelim mi artık? Çok konuştum, girişi hep böyle uzatıp duruyorum. Direk konuya giremiyorum.

Madam Bovary, bilindiği gibi Flaubert’in en bilinen eseri, hatta kendi isminden bile daha çok bilinen eseri diyebiliriz. Madam Bovary önce gelir, Flabuert ise daha sonra. Diğer klasiklerde buna şahit olduğumu hatırlamıyorum.

Kitap 1857 yılında basıma girmiş. Flaubert, bu eseri yazdıktan sonra bir çok suçlamalarla karşı karşıya kalmış. Etkili olduğu söylenen savunması sayesinde hapse girmekten kurtulmuş.

Anlatım dilinin sıkıcılığından dem vuranların şikayetlerini, günümüz çok satan kitaplarındaki aceleyle olayların birbirine bağlanması şekline alışkın olmalarına bağlıyorum. Sırf bu yüzden acaba diyerek yaklaşıyorum artık yeni ve çok satan ibaresini gördüğüm kitaplara. Olaylar içinde boğulurken kişilerin psikolojisini anlayamayıp, hiçbir empati kuramadan kitap bitiyor. Bu tip yazarların, yarattıkları karakter ile okuyucu arasındaki empatiyi çok da umursadıklarını sanmıyorum. Anlık hoşlanmalarla bir an önce tüketip başka şeylere yönelinmesi onlar için bir şey ifade etmiyor olsa gerek.

Ooo çok başka yerlere daldım ben. Hemen dönelim. Kitaba ismini veren Madam Bovary olsa da asıl karakter Madam Bovary’nin gelini olan Emma’dır. Genç kızlığında okuduğu aşk romanlarının etkisinden sıyrılamayışı, hayalindeki mükemmel erkeğe, kusursuz aşka kavuşma çabaları Emma’yı ahlaksız sayılabilecek davranışlara iter. Kocası Charles’in, Emma’nın geçirdiği buhranlardan, dalgalanan ruh hallerinden hiç haberi yoktur. Hiç mi insan şüphelenmez anlamıyorum. Gerçi Emma öyle güzel idare etmiştir ki Charles’i, adamın gözü karısından şüphe etmek şöyle dursun, ona layık olmak için her şeyini feda etmeye hazır hale gelmiştir. Öyle ki, taşındıkları yöredeki düztaban bir genci ameliyat edip ünleneceğine bile inandırılır. Ameliyat felaketle sonuçlanır, gencin ayağı kangren olur. Emma başka erkeklerle gönül ilişkisini sürdürür, Charles uykudadır. Çok sonraları, Emma’nın uğradığı hayal kırıklıkları sonucu hastalanıp elindeki tek şeyin, yıllardır yanındaki kocası olduğunu anlamasıyla olaylar biraz açığa kavuşur. Charles gerçeği öğrenir öğrenmesine ama verdiği tepki inanılmazdır. Beklenen, intikam ateşiyle karısının sevgililerinden öç almasıdır ama bunu yapmaz. Gider onlardan biri ile içki içer. Bu kadar vurdumduymaz olmasına içerlemedim değil. Ölmüş bir kadının arkasından ne yapılabilir ki başka, hele ki onu tüm hayatı boyunca sevdiyse?

Olaylara çok fazla girmek istemedim, zira nette her yerde bulunabilir benzer içerikler. Ayrıca başta kısaca değindiğim sıkıcı anlatım tarzından hiç rahatsız olmadığımı da söylemem gerekiyor. Yazıldığı döneme göre düşünürsek, böylesine bir konuyu bu kadar açıklıkla ifade edebilmesine hayran kaldım. Evet, Emma bayağı diye tabir edebileceğimiz bir kadındır. Ne var ki çok daha kötülerine şahit olmaktayız. Bir erkeğin gözünden bir kadının iç dünyasının böylesine açıklıkla anlatılabilmiş olması, değerini bir kat daha artırıyor gözümde.
Gustave Flaubert (1821-1880)’in en tanınmış eseri olan roman 1857 yılında yayımlanmıştır. Beş yıl gibi uzun sürede yazılan romanın ihanet odaklı konusu günümüz için çok farklılık taşımasa da yazıldığı dönem için cesur bir konudur. Diğer yandan; reform hareketlerine karşın Kilise ve Din’in Avrupa toplumları için bugüne nazaran çok daha önemli olduğu dönemde yazarın “eczacı Homais” başta olmak üzere bazı karakterlerine din karşıtı söylemler yüklemesi kitabın ana konusunu da aşan bir cesaret örneğidir.
Yazımının yayıldığı uzun sürenin gösterdiği üzere Gustave Flaubert çok özenli bir yazım dili kullanmış; Cumhuriyetimizin ilk dönemlerindeki eğitim hamlelerinden olan “Dünya Klasiklerinin dilimize kazandırılması” çalışması sırasında romanın tercümesine de aynı özen gösterilerek Nurullah Ataç’a çeviri yaptırılmıştır. O’nun vakitsiz ölümü sonrasında çeviri işini bir başka dil uzmanı Sabri Esat Siyavuşgil devralmıştır.
Subay bir babanın oğlu olan Charles Bovary, pısırık, kendine güvensiz ve çok da zeki olmayan bir çocuk olmasına karşın annesinin üzerine düşmesi ile Tıp Okulunu bitirip doktor olmayı başarır. Charles’in annesi hayatta çok başarılı olamayacağını anladığı oğlunun geleceğini kurgulamak için o’nu, kalacak mirası da düşünerek, kendisinden oldukça büyük dul bir kadınla evlendirir ve yine mesleki rekabetin olmayacağı, doktoru bulunmayan Tostes isimli küçük bir kasabaya yerleştirir.
Tostes’te yaşam devam ederken yakın bir kasabadaki kırık vakasına giden Charles Bovary, yaşlı hastasının genç ve güzel kızı Emma ile tanışır. Kısa bir süre sonra eşi ölür, ancak beklenen mirasa sahip bulunmadığı zaten çok önce anlaşılmıştır. Eşinin ölümü ile Emma’ya olan ilgi Charles tarafından artırılırken Emma da küçük kasabadan kurtuluşun çaresini bu doktorda görür ve kısa bir süre sonra Emma ile Charles evlenirler.
Tostes’teki yaşamın da kendi kasabasından farklı olmadığını ve en kötüsü evlendiği bu doktorun kendisine arzu ettiği renkli, zengin yaşamı sağlayamayacağını anlayan Emma günden güne bunalıma girer, kocasının her hareketi artık kendisine batmaktadır.
Bu küçük kasabadan da çıkışı geçici bir mutluluk olarak düşünen Emma’nın hastalığını biraz da abartması ile çaresiz kalan doktor Charles, Yonville isimli başka bir kasabaya taşınır. Kocasından uzaklaştıkça etrafındaki erkeklere yakınlaşmaktadır artık Emma.
Yonville günlerinde önce noter katibi Leon ile duygusal yakınlaşma yaşayan Emma’nın eşine asıl ihaneti çiftlik sahibi Rudolphe ile olacaktır. Hayatta arzu ettiği mutluluğu bir türlü yakalayamayan Emma, hayatın hazlarını sevgililerinde de bulamadıkça evine, kendisine ve çevresine aldığı eşyalar ile mutlu olmaya çalışacak, ancak ekonomik yıkım çok yakında kendisini gösterecektir.
Yukarıda belli bir kısmını özetlemeye çalıştığım roman, edebiyat tarihinin en kapsamlı betimlemelerine sahip eserlerinden biri. Olay örgüsünden ziyade temiz dili ve tabii ki güzel tercümesi için okunabilecek bu romanı benim için önemli kılan asıl unsur Emma’nın arsenik içerek hayatına son verme çabası sonrasındaki son 35-40 sayfalık bölüm oldu. Bu kısımda; ölüme adım adım yaklaşan Emma’nın, kocasının, yakınlarının ve çevredeki insanların psikolojik tahlillerinin derinliği benim gözümde tüm romanın birkaç adım önüne çıkmakta. Sadece bu nedenden dolayı bile herkese tavsiye ettiğim bir kitap.
Dünyanın en çok referans gösterilen kitabıdır belki Madame Bovary. Kurmaca, özellikle de roman üstüne yazılan inceleme kitapları mutlaka bir kuple de olsa anar Madame Bovary'i. Gerek hem lisedeki hem üniversitedeki edebiyat derslerimizde gerek edebiyata dair okumalarımızda bu eserin romantizm akımını alaşağı ettiğini; romantik eserlerin okurunu kuru hayalciliğe sevk ettirip doyumsuzlaştırdığı savını çok yüksek bir sesle söylediğini öğrenmiştik. Bunun doğruluğundan kitabı okumadan emin olamazdım; okudum.

Kitabın asıl kahramanı Emma Bovary ancak kitap Emma Bovary ile başlamıyor. Emma'yı, "Bovary" yapacak olan Doktor Charles Bovary'nin çocukluğuyla başlıyor kitap. Merakla beklediğimiz, dünya edebiyatının en ikonik kahramanlarından biri olan Emma Bovary ile karşılaşmak için epey okumak durumunda kalıyoruz. Zaten Emma, Bovary olduktan sonra da bakışlarımızı ondan ayıramıyoruz. Her sayfada onun güzelliği, mutluluk arayışı, doyumsuzluğu ve bir noktadan sonra da ihanetleri karşılıyor bizi.

Kitabın özetini edebiyatla az biraz meşgul olmuş pek çok kişi bilir, aşağıya kendi özetimi geçeceğim:
***spoiler***
Gerçek aşkı ve daimi mutluluğu arayan genç, güzel bir kadın vardır, ismi Emma. Bir de kendisinden yaşça büyük karısı yeni ölmüş bir doktor vardır, ismi Charles. Bu ikisi zaman içinde evlenir, mutlu olurlar ama sadece kısa bir süre için. Emma evliliğin daha ilk günlerinde "Ne yaptım ben?" pişmanlığına tutulur bile çünkü Charles ile evlenince kavuşacağını sandığı mutluluk ve aşkı bulamamıştır. Hem kocası da pek onun frekanslarında değildir zaten. Ne sanattan, edebiyattan anlar; ne partilerde, eğlencelerde gözü vardır. Bu sebeple Emma mutluluğu, her geçen gün gözüne daha çirkin ve kabaca gelen kocası dışında başka erkeklerde arar. Bu arayışlar sonuç verecektir çünkü Emma her erkeğin dikkatini celbedecek denli güzel ve çekici bir kadındır. Başlarda içinde hafif pişmanlıklar peyda olsa da zamanla bu pişmanlıklarını bastırır Emma. Onu çok seven, onun için her fedakarlığı üstlenen kocası ise her şeyden bihaberdir. Emma'nın tüm bu zevk arayışı, sefa arzusu aileyi maddi anlamda da çöküşe uğratır çünkü kasabanın tefecisi, Emma'nın lükse ve zarafete olan düşkünlüğünü çok iyi değerlendirip onu büyük şekilde borçlandırır. Yasak ilişkileri de bir süre sonra tat vermez olur. Ne evinde, ne kaçamaklarında kitaplarda okuyup yaşamak istediği mutluluğu bir türlü bulamayan Emma, tefecinin yarattığı ekonomik buhranı da kaldıramaz ve kendini arseniğe verip hayata veda eder.
***spoiler***

Kitabı okumadan önce kitap hakkında duyduklarım kafamda bir çerçeve oluşturmuştu. Emma Bovary'i salt cinsel tatminini sağlamak için her gün başka bir erkekle beraber olan hafif bir kadın olarak düşünüyordum ancak okuyunca durumun tam olarak bu istikamette olmadığını fark ettim. Emma Bovary okuduğu kitapların çok fazla etkisinde kalıp gerçekle bağını seyrelten ve bir roman kahramanı kadar şatafatlı bir aşk yaşamak isteyen toy bir genç kızdan başkası değilmiş. Yine de bu, yaptığı yanlışların gerekçesi olamaz.
Yine kitabı okumadan önce bunaltan ve sayfa atlama isteği uyandıran betimlemeler olduğunu düşündürmüştü bana duyduklarım ancak betimlemeler hiç de eğreti, gereksiz ve usandırıcı değildi. Yer yer Emma'yı anlamak, savunmak istiyoruz ancak bazen de öyle şeyler yapıyor ki yüzünü göresimiz gelmiyor.
Realizm açısından incelenmesi gereken bir roman. Yıllar önce okuyup içeriğini tamamen unutmuştum, demekki beni hiç cezbetmemişti diye düşünüyordum. Haklıymışım gerçekten sıkıla sıkıla okuduğum bir eser.
Charles genç bir doktordur. Baskın bir karakter değildir, öyleki hayatını annesi yönlendirip kendisinden büyük dul bir kadınla evlendirir onu. İşinden dolayı birçok kişiyi tanışıktır. O sıralar charles'ın eşi ve emma'nın babası hastadır. Emma'nın babasıyla tanışıp onu tedavi eder ancak eşi hayatını kaybeder. Charles ilk başta üzülür ancak sonradan emma'yı farkeder. Emma da Charles'ın mesleğinin çekiciliğine kapılmış olacakki o da Charles'tan hoşlanır ve evlenirler. Fakat zamanla emma hayatından sıkılmaya başlar. Umduğu şeylerin hiçbiri gerçekleşmez. Kendisi roman okuyup kendini geliştirmeye çalışır. Gözü hep farklı şeyler arar. Charles ise hiçbir hırsı olmayan işe gidip gelen sıradan bir kişilik olduğu için ondan soğumaya başlar. Hastalanıp yataklara düşünce hava değişimi için taşınırlar. Orada leon adında birisiyle tanışıp ondan hoşlanır. Leon ise hoşlanmasına rağmen onu terkeder. Emma iyice çöker. Ardından Rodolphe isimli bir çiftçiyle tanışır ve yasak bir ilişki yaşarlar. Emma ondan da hoşlanmıştır ancak rodolphe işin eğlencesindedir. Emma o sıralar hamiledir ve doğum yapar. Sevgilisine bebeğiyle birlikte kaçmayı teklif eder. O da kabul eder ancak işin ciddiyetine varınca emma'yı terkeder. Emma iyice çıldırır. Rodolphe ile ilişkisi sırasında birçok borca girmiştir ve charles bundan habersizdir. Emma hastalanıp yataklara düşünce charles kendisini bile suçlar ancak emmaya hiç suç bulmaz. Sonraları emma bir tiyatro oyunu sırasında leonla karşılaşır ve tekrardan aşk yaşamaya başlarlar. Ancak borç ve senetler iyice çoğalınca emma leondan borç ister leonsa param yok diyince emma leondan iyice soğur. Kendi hayalindeki kişi olmadığını farkeder. Tüm borcu ve eve haciz gelince olacak durumları düşünce dayanamayıp intihar eder ve ölür. Charles iyice çöker ve herkesle ilişkisini keser. Evde tek bir eşya bile kalmaz borç yüzûnden. Charles bir süre sonra R isimli bir kişiden emmaya yazılmış bir mektup bulur. Emma'nın onu aldattığını hiç düşünmez. Güzel olduğundan herkesin ona hayran olduğunu düşünür. Fakat sonraları leonla olan mektuplarını bulunca tüm her şey ortaya çıkar. Kendisini öldürür kızı berthe de babaannesine verilir. Babaannesi ise bir yıl sonra olür tıpkı emma'nın babası gibi. Kız akrabalarının yanında kötü bir hayata terkedilmiştir.
Gustave Flaubert ''yasak bir aşk'' üzerinden kadının iç dünyasına ayna tutuyor.
realizm akımının ilk ve en önemli örneği olan kitap, kadının doğasında, uyuyan, pasif durumda olan tatminsizlik, memnuniyetsizlik duygusunun var olduğunu ve bu duygunun uyandığı zaman önünde hiçbir gücün duramayacağını vurgular.

Kitabın başkahramanı Emma Bovary iyi kalpli bir doktorun eşidir. Evden işe, işten eve gidip gelen ve kendi işi dışında başka pek bir şeyle ilgilenmeyen kocasının bu yaşantısını bir gün sorgulamaya başlar Emma. İşte o gün, bahsettiğim o duygular uyanmaya başlar. Yaşantının tekdüzeliğinden, evlilik hayatının garantisinden ve her şeyin belirliğinden sıkılan Emma, çareyi yasak bir aşkta bulmayı kafasına koyar. Yeni heyecanlar, yeni maceralar, yeni tutkular olmadan insan hayatının boş geçtiğini, sırf bir erkeği mutlu etmek için bir kadının kendi heyecanlarından, kendi tutkularından, kendi istek ve arzularından vazgeçmemesi gerektiğini söyleyen Emma, başka bir erkekle aşk yaşamaya başlar. Yine eskisi gibi kalbinin hızlı hızlı çarpması, aşık olduğu erkekle gizli gizli buluşması ve aşkın getirdiği o tarifsiz huzuru ve huzursuzluğu derinden hissetmesi onu kıpır kıpır yapar.

Buradan anlıyoruz ki kadınlar, aynı çizgide ve yaşantıda olan bir erkek yerine, bir tarafı çocuk kalan ve aynı zamanda kadına çocukluğunu hissettiren, biraz serseri, biraz tutarsız ama içinde bir yerde sevgiyi saklı tutan, yaşam dolu ve biraz da deli olan erkeklerle aşk yaşamayı tercih eder. Bakın evlenmek ister demiyorum. Aşk diyorum...

Kitap Fransa'da yasaklanıyor bir süre. Çünkü kitabı okuyan her kadın bovarizm akımına kapılıyor ve bu da erkeklerin tepkisine neden oluyor. Temel yerleşik değerleri ve kadının üzerine inşa edilen ahlaki kalıpları kıran kitaba sadece Fransız erkekleri değil, dünyanın başka yerlerinden de tepki gösterenler olmuştur.

Tek beğenmediğim nokta, Emma'nın kitabın sonlarında intihar etmesi. Yazar yine erkekliğini göstermiş. İnce bir mesaj vermek istemiş kadınlara kendince. Bakın Emma gibi olursanız, sonunuz ölüm olur.

Yasak aşkı konu alan Tolstoy'un Anna Karenina'sında da Anna intihar ediyordu. Halit Ziya'nın Aşk-ı Memnu'sunda da Bihter...

Yazanlar erkek olunca kadına intihar ettiriyorlar. Erkek yine hayatına devam ediyor.
aldatan kadın temalı eserleri severim. çünkü insan ruhunun kıyıda köşede kalmış en karanlık duygularına ya da güdülerine dokunan çekici bir şey var bunlarda. aldatan erkek mesela artık bir sulu komedi unsuruyken kadında iş çok çatallaşıyor, çetrefilleşiyor. psikolojik yönü ağır basan güçlü dramlar hatta trajediler ortaya çıkıyor. trajedi, çünkü özellikle klasik romanlarda -her ne kadar mazur gösterilse de- nihayetinde cezalandırılıyor kadın bu eyleminden ötürü. adı konmamış bir erkekler dünyası kuralı. bir çeşit yeşilçamda kötü adamın finalde ölmesi gibi. bu temanın öncülerinden madame bovary.

oscar wilde demiş ki ''bu kitapta merhamet yok''. bence de. ama detay istemediğin kadar. dolayısıyla mekan tasviri içeren bir çok yeri atlamak zorunda kaldım. çünkü fazla detay içeren betimlemeler bende bir zihinsel canlandırma yaratmaktan ziyade yaratılanı karmaşıklaştırıyor. karakterlerin ruhuna girmeye çalışırken mekanlara, nesnelere bu denli yoğunlaşmak istemedim. bu benim tercihim.

bu kitap, therese raquin ile kıyaslanır ama therese raquin'de vicdan var bu kitapta o da pek yok. fakat çok güldüğüm iki kısım var bu kitapta: biri emma ile papazın diyaloğu. diğeri yine emma'nın bu kez rudolphe ile panayırdaki diyaloğu. bir yandan rudolphe emma ile konuşurken araya -sanki aynı ortamdalarmış gibi- aşağıda konuşma yapan başkan'ın sözlerinin de katılması çok yaratıcıydı. ve de komikti. papaz ile diyalog da keza öyle. emma kocasını aldattığına dair bir şeyler söylemeye çalışırken papazın onu hiç anlamaması ve sonunda emma'nın ''tanrım tanrım'' diye adeta baygınlık geçirmesi on numara sahneydi. fakat emma'nın ölümü ne kadar acı vericiydi, gerçekti. bu kadar derinden hissetmedim hiçbir kitapta ölümü. sanki bir yakınım ölmüş de cenazesine toprak atıyorum gibi bir sahne yaşadım kafamda. berbattı. ama kitabın finali pek bir aceleye getirilmiş sanki. bir an gerçek kesit izler gibi hissettim, yalan yok. elin değmişken küçük kızı da öldürseydin bari de tam olsaydı sn.flaubert diyorum, sitemlerimi sunuyorum.

peki emma'yı intihar ettiren şey neydi? kapitalizm, değil mi? aşkı da acısını da aşıyor. bu gerçekçi yaklaşımından dolayı sekiz verecekken dokuz puan veriyorum.
Öncelikle kitabın diliyle alakalı bir sorunu dile getirmek istiyorum. Kitabın başında yer alan olayda karakterimiz Charles Bovary'nin kiliseye gelişini sanki oradaki bir çocuğun gözlemiyle anlatılması beni kandırdı açıkçası. Çünkü ben olayların o bakış açısıyla gitmesini ve zamanın yavaş ilerlemesini beklerken kitabın anlatıcısı daha sonra değişti ve olaylar beklediğimin aksine çok hızlı gitti ilk 40 sayfada. Ben de biraz kitaptan soğudum gibi oldu ama o 40 sayfaya çok kanmayın kitabın sonraki sayfalarında ilerleme iyi sayılır. İyi sayılır dedim çünkü yine bana göre aslında günler geçerken kitapta yılların geçmesi beni şaşırtan etkenlerden biriydi.

Gelelim kitabın konusuna. Madame Bovary kitap okumayı seven ama kitapların kurmaca dünyasına kendini fazla kaptıran biri. Şöyle söyleyeyim ki aşk konusunda beyaz atlı prensinin gelip kendisini almasını ve onu şımartmasını, lüks içinde yaşatmasını bekliyor. Ancak gerçeklik bambaşka.

İlk başlarda Madame Bovary'e hak verdim. Hangimiz kitapların kurmaca dünyasında yaşamak istemeyiz ki? Kitaplardaki gibi bir aşk yaşamak? Ancak bizi zaman olgunlaştırır ve hayattan öğrendiklerimiz kitapların aslında kurmaca olduğunu gerçek hayatın öyle olmadığını bize gösterir. Kitapta sevmediğim kısım burasıydı çünkü bizim Madame Bovary asla akıllanmıyor, o gerçeği görmek istemiyor. Aksine daha da kapılıyor hayallere.

Birde şöyle bir durum var ki Madame Bovary, toplumun kadınlar üzerine baskıladığı ahlak kurallarını hiçe saymak isteyen ama tereddütte kalan bir karakter. İnsanlara neyi yasak olarak gösterirseniz insanlar tam tersini yapmaya meyillidir ya bu kitap da bunun örneklerinden biri olabilir kanımca.

Kısacası bir kadının gel-gitlerini okuyorsunuz. Kitabın sonunu tahmin edebilirsiniz ama yine de Madame Bovary'nin yerine kendinizi koymak, neler yaşadığını öğrenmek isterseniz tavsiye ederim.

Keyifli okumalar :)
Karısına son derece aşık Charles ve onun yanı başındaki aşkı göremeyen karısı Emma! Hayatta böyle değil midir zaten? Yana yakıla aradığımız şeyler bazen yanı başımızdadır ama göremeyiz. Çünkü aradığımız şeyleri öyle olmayacak yerlerde aramışızdır ki yakınımızda olabileceğine ihtimal bile vermemişizdir eh hal böyle olunca da tüm enerjimizi en güzel hislerimizi olmayacak yerlerde olmayacak insanlara harcadığımızdan burnumuzun dibindeki güzellikleri görmeye kalksak bile artık gücümüz en önemlisi inancımız kalmadığından göremeyiz. Emma'nın hikayesi de tam olarak böyle işte! Kitabı okurken sık sık olaylara müdahale etmek Emma'ya dur yapma kendini mahvedeceksin demek istedim. Özellikle sonlara doğru ah Emma kendi sonunu kendi ellerinle hazırlıyorsun diye hayıflandım durdum. Çok sevmenin yetmediğinin meselenin sevende değil sevilende bittiğinin edebiyatta ki kanıtlarından biridir bence Charles Bovary. Her ne kadar Flaubert Emma'nın tarafını tutup Charles'i biraz kötülesede ben en çok Charles'e çok üzüldüm.

Kitapta dikkatimi çeken bir şey de Emma'nın eşya ile olan teması. Örneğin Emma'nın çektiği acılara rağmen hiçbir şey olmamış gibi etrafında değişmeden duran eşyaya sinirlenmesi. Bu kısımların Tehlikeli Oyunlarda Hüsamettin albayın eşya hakkındaki söylemleri ile benzerliği ise bende Oğuz Atay'ın bu kitabı okuduğu hissini uyandırdı. Bunu araştıracağım.

Ve son olarak Emma'nın her taşkın hareketinden sonra suçun çok kitap okumasına yıkılması çok dikkatimi çekti. Özellikle Kayınvalidesinin oğluna Emma'ya kitap okumasını yasaklaması için baskı yapması önemli bir noktaydı bence. Yazar bu kısımlarla toplumun cehaletini okumaktan ve okuyan insandan nasıl korktuklarını göstererek onlarla alay mı etmiş acaba?
9.yüzyıl romanının en başarılı örneklerinden birisidir “Madam Bovary”. Hem ele aldığı konu, hem de Flaubert’in üslubudur metni çarpıcı kılan. Anlatılan, Emma Bovary’nin trajik hayat hikayesi ve karşılıksız aşkları gibi görünmekle birlikte, Flaubert Emma’nın şahsında, 19.yüzyıl Fransız kadınının kıstırılmış hayatını, toplumsal değer yargıları ve ahlak ölçülerinin iki yüzlülüğünü ele alır.
Gustave Flaubert’in Madam Bovary romanı ilk kez 1857 yılında basılmıştır. Yapıt döneminde büyük yankılar uyandırmış, ancak Flaubert o dönemde bile oldukça şaşırtıcı görünen bir gerekçeyle, ahlak ve dine aykırılık nedeniyle yargıç önüne çıkartılıp yargılandı, en sert biçimde cezalandırılması istendi. Bu gülünç dava yüzünden adı bugünlere kadar gelen savcı Pinard, bu kitabın gerçek amacının, evlilikte eş aldatmayı yüceltmek, cinsel duyuları abartıp kışkırtmak, bu yolda dinsel ögeler de kullanarak inanç konusunda kuşkular yaratmak olduğunu öne sürmüştü. Yargılama sonunda yazar zor da olsa aklandı.
Bir erkeğin gözünden bir kadının iç dünyasının böylesine açıklıkla anlatılabilmiş olması, değerini bir kat daha artırıyor gözümde.
Zaman zaman uyuklayarak,esneyerek okumaya başladığım kitaptır kendileri.Betimlemeler önce kelime oldu,cümle oldu,paragraf oldu,bölüm oldu,bitmek bilmedi.Tam niyeti bozdum "Yeteer!" diye başımı duvarlara vurmak üzereyken kitap tüm tılsımını,güzelliğini bırakıverdi bir anda.İlk kez bir kitaptan özür dilemek zorunda kaldım.:)

Yazar,bilindiği üzere Natüralizm akımının öncüsüdür.Madame Bovary'nin şanı ise yazardan daha önde gitmekte.Zamanında hükümet tarafından toplumun ahlaki ve dini duygularına hakaret ettiği gerekçesiyle yasaklansa da temize çıkmıştır.

Konusu genel itibariyle;yaptığı evlilikte umduğu hayatı bulamayan Emma'nın kendince çırpınışlarınını anlatmakta.Gözü hep yükseklerde,gösterişli ve zengin bir yaşam sürmek ister.Aşkı dibine kadar yaşayabileceği birilerini arar.Bu arayışlar onun hayatında onarılmayacak sorunlara mâl olur.Sadece kendini de değil çocuğu ve onun bu ihtiraslarını bir türlü anlamayan kocası da bu ateşten nasibini alacaktır.

Bu eseri okumakta fayda var.Belki başlarda biraz sıksa da sonunda hayatınız boyunca unutamayacağınız bir hikayeye tanık olmuş olacaksınız.
-Fazlasıyla spoiler içermektedir-

Kitap için olumsuz söyleyebileceğim tek şey betimlemelerin fazla ve gereksiz uzun olması. Normal diyaloglar içerisine bile betimleme girmiş, bu da bazen okumayı yavaşlatıyor, insan konudan kopuyor. Kitapta 3 bölüm vardı: ilk bölüm açıkçası beni biraz yordu, sıkılmaya başladım, betimleme ağırlıklı olması, diyalogların az olmasından dolayı olabilir. Diğer bölümlerde ise kitap daha akıcı gitmeye başladı. Bu yüzden ilk başlara bakıp kitabı yarım bırakmamakta fayda var. :)

Emma Bovary'nin hırsı beni fazlasıyla etkiledi diyebilirim. Bir insan bu kadar mı inatçı olur, olumsuzluklardan sıyrılmak için her yolu dener. Mutluluğu yakalamak için birçok şeyi feda etmeyi göze almak kolay olmasa gerek. Kocasına gelince bazen bulunduğu saflıklar beni çıldırttı desem yalan olmaz. Gerçi bazı şeyler gözüne sokulsa bile o yine de görmezden gelip karısına olan sevgisinden vazgeçmedi ya neyse. :)

Kitabı tavsiye ederim.

Kendime not: Kitabı yaklaşık 5 yıl önce okumuşum ve betimlemelerden dem vurmuşum, şimdi okusam beğendiğim en güzel satırlar o betimlemeler olurdu kesin. Ah zaman.. :)
"Taşrada yaşayan genç bir kadın ailevi meseleler yüzünden arsenik içerek kendi canına kıydı." Aslında çok basit değil mi? Bir gazetenin 3. sayfasına cuk diye oturur. İşin aslı romanın bize anlatmak istediği şey bundan fazlası. İnsanın elindekiyle hiçbir zaman yetinmediği gerçeği. Her zaman fazlasını isteyip kimi zaman ulaşıp kimi zaman ulaşamadığı ama sonunda kedere boğulduğu gerçeğiyle yüzleştiriyor bizi. Flaubert'de kelime oyunlarını seven bir yazar. Emma ve Rodolphe'ün şenlikte yaptıkları konuşma sırasında yaptığı küçük oyun kitapta en çok ilgimi çeken yerlerden biri olmuştu. Rodolphe Emma'ya olan tutkusunu dile getirirken arkadan "Yılın gübre ödülü..." diye diyaloğun arasına bir ses giriyor. Flaubert'in bu kapalı mekandan açık mekana geçişlerinin asıl sebebi aslında gerçeğin dışa vurulduğu gibi olmadığını olayın içinde farklı şeyler döndüğünü anlatmak için olduğunu sizlerle paylaşmak istedim. Keza roman boyunca bu üslubu kullanarak gerçeği arka planda bizlere gösteriyor kendileri.
Eczacı '' Benim bir dinim var dedi '' '' Kendi dinim ; hatta onların bütün gülünç , sahte törenlerine , hokkabazlıklarına karşılık , hepsinden çok dindarım ben ! Tanrıya taparım ben ! Bu tanrı ne olursa olsun hiç önemi yok. Yurttaşlık , aile başkanlığı görevlerimizi yerine getirmek için bizi yeryüzüne yerleştiren yüce varlığa , yaradana inanıyorum. Kiliseye gitmeye , gümüş kapları öpmeye , bizden daha iyi beslenen bir yığın maskarayı semirtmeye hiç ihtiyacım yok ! Çünkü Tanrı'ya pekala bir ormanda , bir tarlada ya da eski insanlar gibi yalnız gökkubbeyi hayranlıkla seyrederek ibadet edilebilir. Benim Tanrım Sokrates'in , Franklin'in , Voltaire'nin , Beranger'in Tanrısıdır. ( Son cümle ''Savoie'li Rahibin İnanç Yolu''ndan )
Nisan başıydı. İlkbahar çiçeklerinden olan çuhalar açmıştı. Sürülmüş tarlaların üstünden ılık bir hava yuvarlanıp geçiyor ve bahçeler, kadınlar gibi, sanki yaz yortuları için tuvaletlerini yapıyorlardı. Çardağın parmaklıkları ve demir çubukları arasında boylu boyunca ırmağın, çayırda başıboş hatlar çizdiği görülüyordu. Akşamın sisi, yaprakları dökülmüş kavakların çerçevesini menekşe rengine boyamakta ve ince bir tül gibi dallarını saran haleden daha soluk ve daha şeffaf göstermekteydi. Uzaklarda sürü sürü davarların yürüdüğü görülüyor ve ne ayak sesleri ne de böğürmeleri duyuluyordu. Beri tarafta biteviye çalan çan sesleri barış ve esenliğe davet eden iniltileriyle havaya hakim oluyordu.
Yine de, ya gücü tükendiğinden ya da toplanan yığın hayli kabardığı için, alevler tavsadı. Aşk, ayrılık dolayısıyla yavaş yavaş söndü, üzgünlük alışmanın altında boğuldu, sönük göklerini kızıla bürüyen yangın aydınlığı daha bir loşlukla kaplandı, gitgide silindi. Vicdanının uyuşması arasında, kocasına karşı duyduğu tiksintiyi bile sevgilisine karşı istek sandı, hınç yaralarının tatlı bir sevginin yeniden ısınması saydı. Yalnız, fırtına daha dinmediği tutku kül oluncaya dek yanıp tükendiği hiçbir çare çıkıp gelmediği hiçbir güneş görünmediği için, dört bir yanını tam bir karanlık kapladı. Emma içine işleyen korkunç bir soğukta yitip gitmiş gibi kaldı.
Rodolphe:
-Saadete rast gelinir bir gün, diye tekrarladı; ansızın, tam ümitsizliğe düşüldüğü bir günde. O zaman ufuklar aralanır, sanki, "İşte o! " diyen bir sestir bu. O kimseye içinizi dökmek, her şeyinizi vermek ihtiyacı duyarsınız! Karşılıklı uzun uzadıya konuşmazsınız, birbirinizin içindekileri sezersiniz. (Bunu söylerken kadına bakıyordu.) Nihayet, o kadar aralanmış olan bu hazine, şuracığa, karşınıza gelir, parıldar, kıvılcım saçar. Ama yine de tereddüt edilir, inanmaya cesaret edilmez, sanki karanlıktan birdenbire ışığa çıkmış gibi, insanın gözleri kamaşır.
Benim bir dinim var. Kendi dinim; hatta,onların bütün gülünç, sahte törenlerine, hokkabazlıklarına karşılık, hepsinden daha çok dindarım ben! Tanrı'ya taparım ben. Bu tanrı ne olursa olsun, hiç önemi yok. Yurttaşlık, aile başkanı görevlerimizi yerine getirmek için bizi yeryüzüne yerleştiren yüce varlığa, yaradana inanıyorum. Kiliseye gitmeye, gümüş kapıları öpmeye, bizden daha iyi beslenen bir yığın maskarayı kendi cebimden semirtmeye hiç ihtiyacım yok. Çünkü Tanrı'ya pekala bir ormanda,bir tarlada ya da eski insanlar gibi yalnız gökkubbeyi hayranlıkla seyrederek ibadet edilebilir.
Felsefi inançları, sanatsal hayranlıklarını engellemiyordu. Düşünen kişi duygulu kişiyi boğmuyordu onda. Farkları ayırmasını, hayal gücü ile düşüncenin hakkını vermesini biliyordu. Örneğin bir tragedyada görüşleri ayıplasa bile, söyleyiş üslubuna hayran kalabiliyordu. Anlayışına lanetler yağdırıyordu, ama bütün ayrıntılarında alkışı basıyordu. Bütün kahramanlara kızarken, söyledikleriyle coşmaktan geri duymuyordu. Büyük yapıtları okudu mu kendinden geçerdi, ama aynı yapıtlardan softaların da kendi çıkarları için fayda sağladıklarını düşündükçe üzülürdü.
Gustave Flaubert
Sayfa 88 - İskele Yayıncılık
Erkek , hic olmazsa özgürdür ; tutkudan tutkuya , ülkeden ülkeye dolaşabilir ; engelleri atlar , en uzak mutluluklara el atar. Kadına ise devamlı engel olurlar. Hem hareketsizdir , hem de esnektir ; yapısının yumuşaklığıyla , yasaya bağımlıkla karşı karşıyadır. Şapkasının șeride tutturulmuş tülü gibi , her esintide titreşir. Hep iten bir istek , geri çeken bir kuvvet vardır.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Madame Bovary
Baskı tarihi:
Ocak 2017
Sayfa sayısı:
400
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789754588316
Orijinal adı:
Madame Bovary
Çeviri:
Nurullah Ataç - Sabri Esat Siyavuşgil
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Baskılar:
Madam Bovary
Madame Bovary
Gustave Flaubert (1821-1880); 1857'de yayımlanan ve kamuoyunda hayat-edebiyat ekseninde ciddi tartışmalar yaratan ilk romanı Madame Bovary'den insanın bilmeyle olan derin mücadelesine odaklanan ancak tamamlayamadığı son romanı Bouvard ile Pécuchet'ye her romanında farklı yollar deneyen 19. yüzyılın en yenilikçi klasiklerinden biridir.
1856'nın son aylarında tefrika edilen Madame Bovary ise, yayımlanışının 150. yılı arifesinde, Hasan Âli Yücel Klasikler dizisinde çeviri edebiyatımızın iki önemli ustasının çevirisiyle
yeniden yayımlanıyor.

Nurullah Ataç (1898-1957): Hasan Âli Yücel'in kurduğu Tercüme Bürosu'nun başkanı olmanın yanısıra, gerek çevirileri gerekse denemeleriyle Türkçeyi baştan aşağıya yenileyen bir
edebiyat ve dil ustasıydı.

Kitabı okuyanlar 3.447 okur

  • Esra Nur Bayrakdar
  • İrfan Çiftçi
  • Neslihan Kara
  • SULE SARPKAYA
  • Zeynep Orakçı
  • Aysel şahin
  • Hatice S.
  • Yaren
  • Halil İbrahim
  • Celal Altuntaş - AĞYAR

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%7.3
14-17 Yaş
%4.2
18-24 Yaş
%22.3
25-34 Yaş
%31.4
35-44 Yaş
%23.4
45-54 Yaş
%8.5
55-64 Yaş
%1.2
65+ Yaş
%1.7

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%74.7
Erkek
%25.3

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%17.7 (128)
9
%18.8 (136)
8
%23.6 (171)
7
%18.9 (137)
6
%9.8 (71)
5
%5.5 (40)
4
%2.8 (20)
3
%1.7 (12)
2
%0.7 (5)
1
%0.4 (3)

Kitabın sıralamaları