Sırça Köşk

·
Okunma
·
Beğeni
·
104,8bin
Gösterim
Adı:
Sırça Köşk
Sayfa sayısı:
144
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Gönül Yayıncılık
Günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kuru-lursa, onun yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuz buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter.
Sabahattin Ali'nin 13 öykü ve 4 masaldan oluşan ve 1940-1950 tarihinde kaleme aldığı bu eseri, okuyu-cuya yine sarsıcı ve mükemmel dersler veriyor. Osmanlı Devleti'nin çöküşü ve Türkiye Cumhuriye-ti'nin kuruluşu dönemlerini görmüş olan Sabahattin Ali Sırça Köşk ile bu dönemin etkilerini kusursuz biçimde ele alarak günümüze kadar taşımaktadır.
Kitabın son hikâyesi olan Sırça Köşk, Sabahattin Ali'nin toplumsal adaletsizliğe, işçi sınıfının sömü-rülmesine karşı olan tepkisini ortaya koymaktadır.
141 syf.
·1 günde·8/10 puan
Zamanında devlete başkaldırı olarak düşünüldüğünden bir dönem yasaklanan, gündelik yaşam ve toplumsal hayat hakkında sade ve akıcı bir dille yazılmış Sabahattin Alinin her kesimden insanın okuması gereken eseridir.

Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
141 syf.
ÖYKÜLENDİMDE GELDİM!

Şimdi ne anlatsam ki?
Ne yazsam ki?
Nasılda işlemiyor parmaklarım senin adına bir şeyler yazmaya…

**Zaten işkence nedir?
İrademiz ve kafamız bizi küçültecek bir iş yapmadıkça, işkence sade bir fizyoloji meselesidir. Etlerimiz, sinirlerimiz dayanabildikleri kadar dayanırlar.
Sonra, tabiat ne emrederse, o olur.
Ama ruhumuzu kamçılattırmamak elimizdedir.
Halbuki ben ruhumun üzerine bir tokat yedim ve bunda kabahatiyim!
**
Şu tarihte Sabahattin ALİ’yi okumamış kaç kişi kalmıştır?

Zirvede!
16 Yaşında bir kızla konuştum yakın zamanda ‘İçimizdeki Şeytanı’ okuyacağım demişti.
Durdum düşündüm bir an, 16 yaşında ben 16 yaşında kitap okumuyordum mesela,
Ben 16 yaşımda çalışıyordum.
Sabahattin Ali’yi tanımıyordum bile.
Şimdi 23 yaşındayım.

Tanıyor muyum seni Ali?
Peki ya O kız? O tanıyor mu Ali’yi?

Şimdi herkesi söylemeyeceğim.
Herkes demeyeceğim.
Siz demeyeceğim.
Siz tanıdınız mı?
Derdini, acısını, sıkıntısını, kırılganlığını, naifliğini ve daha sayamayacaklarımı
Siz demeyeceğim, bunları biliyor musunuz? Okurken ne kadar anladınız Sabahattin’i ?
Nasıl dokundu size, öyküleri, romanları, şarkıları, dizeleri..
Hayır, hayır size demiyorum.
Belki siz biliyorsunuz ama inanın ben, ben henüz tam anlamıyla bilmiyorum hiçbir şeyi.,.
Çünkü; 16 yaşındaydım çalışıyordum.
..kendimce..
Bilmediklerimle boğuluyorum heyhat.
Peki ya sen benim 16 yaşım şimdi ne yapıyorsun İçindeki Şeytanla?

Merhaba, ben Sırça Köşk.
Merhaba, ben Değirmen
Merhaba, ben Maria Puder (beni artık tanımayan yoktur)
Merhaba, ben Şeytanın
Merhaba, ben Yusuf (bahtsız Yusuf diyin bana)
Merhaba, bizlerde Aliye ve Filiz
Ve diğerleri..
Yasaklıyız biz.
Yasaklandık, tutuklandık, bizi güneşsiz bıraktılar, dev gibi gardiyanlar başımızda, demir parmaklıklara hapsedildik hepimiz.

‘’dışarda deli dalgalar/gelip duvarları yalar/seni bu sesler oyalar/aldırma gönül aldırma’’

41 yıl, yaşadı Sabahattin Ali yaşamak mı sürgün mü?
Konya
Almanya
Ankara
Sinop
Yozgat
Ömrünü nasıl yitirdiyse buralarda, öyle anlatmış dizelerinde.

‘’Niçin hep acı şeyler yazayım? Dostlar, yufka yürekli dostlar bundan hoşlanmıyorlar. ‘hep kötü, sakat şeyleri mi göreceksin?’ diyorlar. ‘Hep açlardan, çıplaklardan, dertlilerden mi bahsedeceksin? Geceleri bir karış toprak, bir bakraç su için birbirlerini öldürenlerden; cezaevlerinde ruhları kemirile kemirile eriyip gidenlerden; doktor bulamayanlardan; hakkını alamayanlardan başka yazacak şeyler, iyi güzel şeyler kalmadı mı? Niçin yazılarındaki bütün insanların benzi soluk, yüreği kederli? Bu memlekette yüzü gülen, bahtiyar insan yok mu?’’

İşte burdayım Sırça Köşküm…
13 Öyküm
4 Masalım.

Kitabın içeriğiyle ilgili çok fazla bir şey yazmıyorum fikrimce eklediğim alıntı neredeyse tüm kitabın minik bir özeti.
Ve ben bu kitapta bir toplum okudum şimdiki ve geçmişteki bir toplumu.
**Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız. Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuzla buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter.


Ben Sabahattin Ali’yi özlediğimi fark ettim ve sarıldım Sırça Köşküme.
Ve bende uyandırdığı duygular elbette bunlarla sınırlı değil, lakin zor iştir yazmak.
Çünkü öncesinde hissetmek diye bir duygu yatıyor.
Ve benimki tamamen uyanmamakta hep böyle ısrarcı.

-----
İSTEK
Yanıyor beynimin kanı,
Bilmem nerelere gitsem?
İçime sığmayan canı
Hangi rüzgara eş etsem?

Akşam sular karardı mı?
Bir dağa versem ardımı,
İçimi yakan derdimi
Sağır göklere anlatsam…

İçiliversem dem gibi,
Kırılıversem cam gibi,
Şamdanda yanan mum gibi,
Sabahı görmeden bitsem…

Bir yüce ormana dalıp
Ya bir dağ başına gelip,
Beni yaradanı bulup
Malını başına atsam…

Görünmez kollar boynumda
Yârin hayali koynumda,
Sıcak bir kurşun beynimde,
Bir ağaç dibinde yatsam…

---
https://www.youtube.com/watch?v=o6PZsAitVCc
Buraya kadar okumuş olan herkese teşekkür ediyorum. Okuyacak olanlara da keyifli okumalar.
  • Değirmen
    8.0/10 (4.720 Oy)4.505 beğeni19,7bin okunma27,8bin alıntı73,2bin gösterim
  • Beyaz Zambaklar Ülkesi
    8.8/10 (12,4bin Oy)12,2bin beğeni42,5bin okunma37,5bin alıntı263,1bin gösterim
  • Aylak Adam
    8.1/10 (8,4bin Oy)7,8bin beğeni30,5bin okunma55bin alıntı143,6bin gösterim
  • Ermiş
    8.3/10 (8,7bin Oy)7,7bin beğeni29,9bin okunma63,8bin alıntı129,3bin gösterim
  • Dava
    7.7/10 (6,5bin Oy)6,1bin beğeni27,6bin okunma14,9bin alıntı147,5bin gösterim
  • Beyaz Geceler
    8.2/10 (7,6bin Oy)7bin beğeni28,2bin okunma37,5bin alıntı163,4bin gösterim
  • Bir İdam Mahkumunun Son Günü
    8.5/10 (11,7bin Oy)10,7bin beğeni40,3bin okunma42,1bin alıntı168,8bin gösterim
  • Amok Koşucusu
    8.2/10 (13,5bin Oy)11,8bin beğeni51,1bin okunma30,9bin alıntı491bin gösterim
  • Ay Işığı Sokağı
    7.5/10 (6,3bin Oy)5,1bin beğeni26,3bin okunma12,4bin alıntı88bin gösterim
  • Bir Çöküşün Öyküsü
    7.7/10 (8,6bin Oy)6,8bin beğeni33,5bin okunma20,1bin alıntı91,8bin gösterim
141 syf.
Sade, gündelik ama büyüleyici bir dil. Her bir hikaye hayatın taa içinden. Toplumsal sorunlara, insanlığa ironik bir bakış. Kesinlikle okunmalı. Ayrıca Sırça Köşk hikayesi zamaninda yasaklanan bir öyküdür. (Devlete bir başkaldırı olarak görüldü.) Keyifli okumalar.
141 syf.
·Puan vermedi
Sabahattin bey'in okuduğum üçüncü eseridir.Düşünce yapısını ve duruşunu bu kelamlarda bulabilirsiniz sevgili dostlarım.Bölüm bölüm başlıklarıyla , kısa ve öz anlamca gerçekleri üstü kapalı anlatmış.Eser'e adını veren Sırça köşkte ülkemi , düzeni , yenilen hakkımı yenilen halkımı gördüm.Adalet terazisi olsun gözleriniz , hükmü zaten verir yüreğiniz.Sevdayla okuyun...
141 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10 puan
Öyküleri Anadolu kokan kitapların bende yeri apayrıdır. Görüyorum ki Anadolu gerçekçiliğini, öykülerinin kılcal damarlarına kadar yedirmeyi başarmış Sabahattin Ali.

Romanlarından bu yana ilk defa öykücü kimliği ile tanışmış olduk. Romanlarında final sahnelerine ciddi ehemmiyet veren Ali, aynı düzeni öykülerinde de sürdürmüş. Gözlemleri her zamanki gibi burda da çok güçlü. Kahramanın gözlerinden izliyorsunuz akışı, onunla düşünüp onunla birlikte konuşuyor ya da susuyorsunuz.

Ben şahsen Aziz Nesin hikayeleriyle büyüdüm desem yeridir. Nesin' in kalemine alışan bir okur, aynı sıcaklığı başka öykülerde bulamayabilir. Edebî bir takıntı gibidir benim için Nesin. Fakat Köşk' ün sayfalarını söküp Böyle Gelmiş Böyle Gitmez'in içine koysanız, yerini pek yadırgamaz gibi geldi bana.

Konusunu günlük yaşam problemlerinden alıyor. Ali'nin öyküsünü okuyan köydeki Mehmet emmi, biliyor kendinden bahsedildiğini. Ya da bir şehirli mesela, mutlaka yaşamıştır anlatılanları. Okuyanın büsbütün kendinden bir şeyler bulduğu bir eser.

Bugün bir yazı gördüm 1K' da.

Atatürk'ün 1923 yılında Konya da yaptığı konuşmasından.

"... Fakat halka yaklaşmak ve halkla kaynaşmak daha çok ve daha ziyade aydına düşen bir görevdir." diye.

İşte o Atatürk ' ün bahsettiği aydındır Sabahattin Ali.

~~Şiddetle tavsiye ediyorum~~
~~ Keyifle okuyunuz, kitapla kalınız~~
141 syf.
·3 günde·Beğendi
Bu hikâyeler konuşuyor!

Romandan farklı olarak bir hikâyeyi beğenmem için kısa yapısı gereği anlattığı konunun bende alelade olmayan bir şeyleri uyandırması lazım. Bunu hissettiğim her hikâyeyi ve her yazarı severim. Sırça Köşk tam da bu kriterleri karşılayan bir kitap oldu benim için. Hatta okumak için geç kaldığımı bile hissettim. Sabahattin Ali öyle hikâyeler yazmış ki okurken insanın içinde sürekli gölgede kalmış yerler aydınlanıyor, aydınlanmakla kalmayıp başka yerlere de ışığını saçmak için çabalıyor. Bir hikâyesi bir ses niteliğinde. Hikâye dile gelip konuşuyor size sadece dinlemek kalıyor. Bu gibi şeylerden sonra Sabahattin Ali sevdiğim yazarlar arasında yerini çoktan aldı bile.

Hikâye kitaplarını her şeyiyle tamamlanmış bir tabloya benzetebiliriz, bu tablonun detaylarını da kitaptaki hikâyelere. Diyelim bir tablo genel itibariyle hoşunuza gitti. Bu durumun en büyük sebebi tablodaki detaylardır, ne kadar çoğunu göremesek de. Sırça Köşk’te bana göre her şeyiyle tamamlanmış bir tabloydu. Kitaptaki hikâyelerin çoğu gerçekten güzel ve gerçekleri gözler önüne seren bir yapıdaydı. Ama bazı hikâyeler vardı ki bu kitabın güzelliğine güzellik katan, okunurluğuna okunurluk ekleyen. Ressam Tevfik Aravurgun ve arkadaşlarının başından geçenleri anlatan Beyaz Bir Gemi adlı hikâye ilk favorim. İkinci favorim para hırsının insanları ne tür kararlar almaya ittiğini gösteren Cankurtaran adlı öyküydü. Sonuncusu ve beni en çok etkileyen ve düşündüren hikâye Bahtiyar Köpek adlı hikâyeydi. Sabahattin Ali’nin her hikâyesinde toplumun belli bir kısmını görebiliyoruz. Kim bu belli bir kısım? Toplumun dayatmasıyla suç işlemiş olanlar, garip ve fukara köylüler, kederli ve acısıyla dost olan kişiler vs. Sabahattin Ali böyle kişilerden bahsederek içimizdeki boşlukların neler olduğunu gösteriyor.

İnsan bir kere göze batmaya görsün! İster gitsin taaa uzaklardan bulunmaz Hint kumaşını bulsun gelsin, ister çıkmaz ayın son çarşambasını bilsin, isterse de leb demeden başka şeyleri anlasın bu göze batma durumdan hepten kurtulamaz. Artık Sabahattin Ali’de nasıl göze battıysa adamı oradan oraya sürgün edip, eserlerini yasaklamışlar. Kitaba adını veren Sırça Köşk adlı masal da yasaklanmış zamanında. Masalda, üç arkadaşın her işini kendi yapan, kimsenin kimseye emir vermediği, kazananın kazanamayana yardım ettiği, kavga dövüş olmayan bir şehirde Sırça Köşk yaptırması anlatılıyor. Sırça kelime anlamı olarak camdan yapılmış anlamına geliyor. Dönemin ileri gelenleri(Tarih 1945) Sabahattin Ali’nin Sırça Köşk’ünü devletin bütünlüğüne bir tehdit olarak görmüşler sanırım. Çünkü masalda bu isim devlet kelimesinin karşılığı olarak kullanılıyor. Sabahattin Ali “Devlet olmadan da yaşanabilir, olsa bile sırça gibi kırılgan olabilir.” düşüncesini bu masalda dile getirmiş. Yine benzer bir durumu Koyun Masalı adlı masalda da görüyoruz. Ama ben burada öküzün altında buzağı aramanın doğru olmadığını düşünüyorum. Olan Sabahattin Ali’ye olmuş.

“Neden yazıyorsun? Niye sürekli toplumun bir kesimini ele alan yazılar yazıyorsun? Sizin için yazmak bir ihtiyaç mı yoksa alelusul bir şey mi?” Çeşitli yazarlara bu soruları farklı farklı zamanlarda sormuşlar. Sait Faik, “Yazmasaydım delirecektim” demiş. Tezer Özlü’ye sormuşlar: “Dünya acılı olduğu için yazıyorum. Duygularım taştığı için yazıyorum. Zavallılıktan sıyrılabilen kişinin yaşamı kendi egemenliği altına alabileceğini göstermek için yazıyorum,” diyerek devam etmiş. Hasan Ali Toptaş’ın bu sorulara gülüp geçtiğini hatırlıyorum. Günün birinde Sabahattin Ali’ye de biri sormuş: “Yav, Sebaattin gardaşım, sen niye hep acıklı şeyler yazıyon ki? Bu memlekette heç mi bahtiyar insan yok heri?” Sabahattin Ali bu soruya muhtemelen hemen cevap vermemiş. 1946’da Bahtiyar Köpek adlı bir hikâye yazmış. Hikâyenin adından da anlaşılacağı gibi hikâyede bahtiyar bir köpeğin saadet dolu yaşamından(kuzu etinden başka et yemiyor, serin havalarda üstünde örme bir hırka var, sahibi layığı olmayan bir dişiyle çiftleşmesini istemiyor çünkü köpeğin huyunun bozulacağından korkuyor vs.) bahsediyor. Hikâyenin sonunda Sabahattin Ali başta sorulan soruya kendince şöyle cevap veriyor: “Ah, ben hayvanları çok severim. Bütün canlı mahlûkları, hayatı, güzelliği, saadeti severim…Ben karanlık şeylerden bahsetmek için dünyaya gelmemiştim…Hele cümle âlem bu köpeğin onda biri kadar rahata kavuşsun, bakın ben bir daha acı şeylerden söz açar mıyım!” diyor. Bu yazı hem bir yazarın neden yazdığının cevabı hem de yüzümüze vurulmuş toplumsal bir ayıptır. Ama ayıplardan ne kadar ders çıkarabiliyoruz ki! İşte bu gibi cevaplar sayesinde bana göre, bazen bir yazarın neden yazdığı ne yazdığından çok daha önemli!

Bu okuduğum ikinci Sabahattin Ali kitabı oldu. İçimizdeki Şeytan ve Kuyucaklı Yusuf’u da yaz bitmeden okuyacağım, inşallah. İçimden bir his Sabahattin Ali’nin hikâyelerini daha çok seveceğimi söylüyor. Bazı insanlar görüşleri yüzünden bazı yazarları ya da kitapları okumazlar. Ama Sabahattin Ali her kesimden insanın okuması gereken bir yazar. Onun için okuyup, okutalım. İyi bayramlar.
141 syf.
·3 günde
Sabahattin Ali Sırça Köşk kitabın da da beni şaşırtmadı yine harika bir eser okutturdu bize.
Sırça Köşk kitabı hem hikâyelerden hem de masallardan oluşuyor. Hikâyelerde çok güzeldi masalarda. En beğendiğim hikâye Cankurtaran en beğendiğim Masal ise Sırça Köşk masalı oldu.
Kitabı okusam mı okumasam mı ikilimde kalan arkadaşlara sesleniyorum. Hiç kuşkuya düşmeden okuyun arkadaşlar pişman olmazsınız.
Keyifli okumalar. :)
141 syf.
·2 günde·Beğendi
Öncelikle incelemeye geçmeden önce değerli arkadaşım Yağmur. 'a teşekkür etmek istiyorum. Kendisiyle okuyup bitirmeye denk getirmek çok zevkliydi. Ona ayak uydurmakta, onun bana eşlik etmesi de ayrıca güzeldi...:)

"Devlet varsa özgürlük yoktur. Özgürlük olduğunda devlet olmayacaktır. "
-Vladimir Lenin

Geçen zaman sonra tekrar bir inceleme yazma arzusu doğuran Sırça Köşk...

1941 yılında, yani ölümünden sadece bir yıl önce yayımlanan Sırça Köşk, devlet anlayışını ve adalet, hukuk gibi temel prensipleri işleyip eleştirmektedir.
Kürk Mantolu Madonna kitabından sonra okuduğum bu eseri beni oldukça tatmin etti.

Kitapta 13 öykücük denebilecek kısa anlatımlar vardı. Bunun yanı sıra 4 masal da yer edinmişti.

Sabahattin Ali'nin çok erken yaşta hayata veda etmesini ancak eserlerini okurken anlayabiliyoruz. Ah çekiyor, üzülebiliyoruz. Ben edebiyatı pek sevmem ancak istisnalar hayatta karşımıza çıkıp bizi alt ettiği gibi, burada da kendini belli ettirebiliyor.

Kitabın geneline bakarsak eleştirilen ve olmaması halinde, en azından yetkilerinin kısıtlanması halinde daha mutlu, daha huzurlu bir yaşam biçimi olacağını dillendiriyor. Dönemin sosyoboyutunu göz önüne alarak dillendiren ve küçüklere uyumadan önce anlatımıyla bilinen masalları yetişkin olan bizlere adamıştır. Kitabın 80 darbesi ve öncesinde yasaklanması içeriğinin ve eleştiri boyutunun korkusundan kaynaklanmıştır. Elbette bu daha bir önemli kılmış ve süre gelmiş bir kitle kazandırmıştır. Yasaklı kitaplar arasına girmek ne unutturmuş ne de okunmasını engellemiştir. Böylesi bir değer okunmaz da ne olur...

Dediğim gibi kitap içerisinde 13 tane öykücük vardı ve hepsi de birbirinden güzeldi. Gerek diyaloglar, gerek sohbetler gerekte argo söylemler. Ben bunlardan Katil Osman, Böbrek, Cıgara ve Masallar kısmında ise Bir Aşk Masalı, Sırça Köşk ve Devlerin Ölümü adlı hikâyeleri sevdim, çünkü daha ilgi çekiciydi.

Kitabın benim açımdan dikkat çeken bir yeri de karakter, karakterleri de olmuştu. Örnek verecek olursak Katil Osman hikayemizdeki Osman karakteri.

Analize geçmeden önce Katil Osman(Osman) Böbrek (Avni), Cıgara (Kemal, ulancı Kemal :), Cankurtaran (İbrahim) bu hikayelerde ki kahramanların ortak özelliği asabiyet ve çabuk öfke patlaması idi. Sabahattin Ali Türk insanını birkaç karakter ile şak diye yapıştırmış diyebilirim. :)

Şimdi analize geçelim, Katil Osman hikayesindeki Osman üzerinden...
On iki yaşında annesinin üzerine yürümüş, on beşinde dayısına bıçak çekmiş ve nitekim on altısında da karakollara düşmüştür. Öyle bir karakter yansıtılmış ki, okurken hayal edebiliyor, günümüzde gözlemleriniz hatta çevrenizden yola çıkarak idrak edebiliyorsunuz. Bu karakter o kadar arsız işlenmiş ki, günümüzde kabadayı kesilen, her şeyi bildiğini sanan ama bilmediğini bilmeyen bilginler(!), bela arayan, sürekli bulaşan, serseri ve belalı bir karakter. Öyle ki bu tip, tipler bir yere girdimi her şeyi elde etmek ister ve elde ederler de çoğu zaman. Bunun nedeni güçlü ya da cesur olmasından değil, insanların bulaşmak istemediğinden dolayıdır. Öyle ki Osman'da öyle bir karakterdir. Unutulmayan yazarların, akılda kalmasının nedeni de budur işte. İleri görüşlü ve olanı olduğu gibi, şaşalı bir şekilde sunmamalarından kaynaklıdır. Okuyucunun ne isteyeceğinden çok, kendisinin ne gözlemlediğini ve bunu daha yalın nasıl sunacağını hesaplar, özgün bir şekilde açıklamaya çalışır.

Yukarıda da belirttiğim gibi devlet anlayışını ve biçimsizliğini eleştiren ve 'olmasa' daha iyi olur görüşü ile anlatmak istese de, elbette tam bir devletsizlikte olsun istemez.

Sırça Köşk adlı masal hikâyesinde bize hem o dönemi hem de günümüzü net bir şekilde açıklamaktadır. Sağlam ve yıkılamayacak gibi görünen devasa bir kalenin bile, her şeyi alınmış ve buruşturulmuş bir kağıt parçası kadar olan 'kelle' ile yerle bir olacağını belirtmiştir. Bunun için Yunan şair Byron şöyle der:
"Bir devleti kurmak için bin sene ister. Yıkmak için bir saat yeter. "

Burada asıl belirtilen şey buruşturulmuş ve etkisi neredeyse yok denecek kadar hiç olan 'kelle'nin nasıl etkili olduğu. Elbette bu 'kelleler' ile olabileceğidir. Yani şöyle diyeyim: Eğer bir topu duvara doğru vurursanız tekrar size geri gelecek ve eskisi gibi bir görünüm sağlayacaktır. Ama yüzlerce, binlerce kez vurmaya devam ederseniz, o top mutlaka patlayacak, yerle bir olacaktır. Hem o dönemi, hem bu dönemi, hem de geleceği etkileyen ve hafızalarda yer edinecek son noktayı koyacak olan o söz şöyle:

"Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız(kastedilen devlet, insan). Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onu yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuzla buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter."

Keyifli okumalar.
141 syf.
·3 günde·Puan vermedi
Sırça Köşk, bir dönemin yasaklı kitaplarından. Okumadan önce neden yasaklı olduğunu tahmin etsek de okuduktan sonra gerçekler neden yasaklanır ki diye düşündürüyor.
Bu kadar mı sevmiyoruz gerçeğin anlatılmasını?
Bu kadar rahatsız eden ne?
Gerçekle yüzleşememek niye?
İfade etmeyince, anlatmayınca geçip gidecek mi öylece?

Sabahattin Ali, hikâyelerinde insanı anlatmış, insan eliyle oluşturulan dogmatik düzeni. Hepsi içimizden, hepsi biziz.
Açık, net bir dille yazılmış hikâyelerdeki betimlemelerle toplumun resmini çiziyor usta yazar.
Ne diyelim, ellerine sağlık Sabahattin Ali, bilemedik ellerinin değerini..

Sırça Köşk, on üç hikâye ve dört masaldan oluşuyor. Kitap adını en sondaki “Sırça Köşk” masalından alıyor. İktidarlaşma eleştirisi olarak ele alabileceğimiz bu hikâye hiçbir kurumun kalıcı olmadığını gösteriyor. Liyakatın olmadığı yerde tek bir kıvılcımın nelere mâl olabileceğini gözler önüne seriyor. Halkın kendi eliyle inşa ettiği düzeni, yozlaşma başladığı anda pek tabii yine kendi eliyle yok edebileceğinin net bir ifadesi oluyor bu sembolik hikâye. Kitabın kimleri, neden rahatsız ettiğini anlamak böylece kolaylaşıyor.
***
“Portakal” hikâyesi, bu kadar kolay mı insanın ekmeğiyle oynamak, diye sorgulatıyor. Burnunuza acı bir portakal kokusu geliyor. Acılığını çaresizlikten alıyor.
***
“Beyaz Bir Gemi” hikâyesinin duygusu “umut”. Gözümüzün önündeki şeyi olduğu gibi değil, olmasını istediğimiz gibi algılarız. Aşırı bekleme hâli umudu besler de besler. Sonrasında gördüğümüz şey artık herkesin gördüğü şey değildir. O şey, kendi varlığından bağımsız olarak kişinin hayal dünyasında, algılayışında bambaşka bir şekle bürünmüştür artık. Umut onu o hâle getirmiştir.
***
“Katil Osman” toplumsal dayatmaların, etiketlemelerin insanı o şekle girmeye mecbur bırakmasının hikâyesi. Diğer ismiyle “kendini gerçekleştiren kehanet” nasıl olurun ifadesi.
***
“Cıgara” sıradan insanın sıradan yaşantısını ufak bir tebessümle okutturuyor. Aşinalığın tebessümü..
***
“Millet Yutmuyor”da el ayak altına düşen sanatın artık sanat olmadığını ayırt eden kişilerin varlığına seviniyoruz. Giderek artacakken bu sayı ne oldu da azaldı günümüzde, düşündürüyor.
***
“Bahtiyar Köpek”
“Niçin yazılarındaki bütün insanların benzi soluk, yüreği kederli? Bu memlekette yüzü gülen, bahtiyar insan yok mu?” sorusuna sarkastik bir yorumda bulunuyor yazar. Bahtiyar Köpek öyle koşullarda yaşayan ve bu koşullara öyle alışmış, huzur dolu, kaygısız bir köpektir ki.. Bunu görüyoruz, görmez miyiz hiç, der anlatıcı. Ne mutlu, hayvanları çok severim, der ve ekler: “Hele cümle âlem bu köpeğin onda biri kadar rahata kavuşsun, bakın ben bir daha acı şeylerden söz açar mıyım!”
***
“Çilli”. Kadın sorunu. Kadınların bir eşyaymışçasına sahip olunduğu, hırpalanıp yok sayıldığı toplum yapısını görüp Nigar’ın çillerine bakmaya utanıyoruz.
***
“Dekolman”. Kitaptaki hikâyeler arasında sonunu en beğendiğim hikâye diyebilirim. Hikâye ırkçı, sığ, ayrıştırmacı tutumların, kendilerini toplumun en iyi tabakası olarak gören kişileri nasıl gülünç bir hâle düşürdüğünü çok başarılı bir şekilde gözler önüne seriyor.
***
“Hakkımızı Yedirmeyiz”. Hacı, hoca kesiminin kurnazlıklarını, görünenin ardındaki görünmeyeni ama aslında toplumun ‘normalini’ anlatıyor.
***
“Cankurtaran”. Yoksulluğun, fakirliğin, muhtaçlığın acısını derinden yaşatıyor. İnsanlara iyilik etmenin önüne geçildiği yerlerde çıkarcıların, hissizlerin eline düşer insan. Düşer de bir daha kurtulamaz.
***
“Çirkince”. Bir zamanlar insanı kendine çeken doğanın, tarihin tahribatı.. İnsan eliyle, bilinçli olarak mahvedilen kentler, köyler.. Bir zamanlar muazzam güzelliğine rağmen aldığı “Çirkince” ismiyle karşımıza çıkan o hayran olunası köyün, yağmalanıp talan edildikten sonra “Şirince” adını alması tezatların tezadı. Neyse ki günümüzde hakkının teslim edilmesiyle içimizi ferahlatan Şirince’mize şükrettiriyor bu hikâye.
***
“Kurtla Kuzu”. Utancın, gururun hikâyesi. En içimizden, en toplumsal-siyasi kokuşmuşluğumuzu anlatan hikâye. Günümüzden pek de farklı olmayan, gazetecilerin yaşadığı can sıkıcı muamaleler.. Bunun için geçmişten mi utanmalı, günümüzden mi? Her ikisinden de elbette. İfade özgürlüğünün, gazetecilik refleksiyle söylenen doğru sözlerin, gerçek haberciliğin kaçınılmaz sonu: işkenceler, baskılar. Kısacası her şeyiyle kokuşmuş bir düzenin hikayesi.
***
Sondaki dört masalın okurken verdiği tat ise yazarın şiir ve düz yazıdaki başarısının ortaklaşmasından geliyor. Masallardaki alegorik anlatımla günümüze işaret ediyor yazarımız.
***
Hikâyeleri okurken oradan oraya sürükleniyoruz.
Neresinden tutsak elimizde kalacak bu düzen.
Ama yine de “Korkma!” diyor Sabahattin Ali. Korkma sormaktan, sorgulamaktan; değişmekten, değiştirmekten. En fazla ne olabilir ki?
141 syf.
·Puan vermedi
Sabahattn Ali’nin öykü türündeki eserinde aklınızdan çıkmayacak öyküler ve akıcı bir üslup var kitabı okuduktan sonra bir yere bıraksanız bile unutamayacaksınız öykülerden sırça köşkü böbrek beyaz bir gemiyi çok beğendim kitap 13 öykü 4 masaldan oluşuyor henüz okumayanların geç kalmadan okuması gereken bir eser
160 syf.
·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
Kitap farklı farklı hikaye ve masallardan oluşuyor. 1940'lı yıllardaki ülkemizi, ekonomiyi, sağlığı, eğitimi, en önemlisi de memleketim insanını görüyorsun. Zaman zaman, eskilerin ne kadar zor şartlarda hayat mücadelesi verdiklerini görüp iç geçirmemek elde değil. Bununla birlikte okuduklarım, geçen yıllara rağmen, sözde onca değişime rağmen, memleketim insanının zihniyetinin hiç ama hiç değişmediği izlenimi oluşturdu bende. Çünkü birçok eleştiri, harfi harfine bugün yaşayan birilerine yapılıyormuş gibi hissettim. Son sayfayı da okuduktan sonra kendi kendime "Sabahattin Ali başına bu kadar işi boşa almamış" dedim açıkcası. Keyifli okumalar.
158 syf.
·4 günde·Puan vermedi
Kitap 2 bölümden oluşmuş; öykü ve masal. İlk yayınlandıktan sonra kısa sürede yasaklanan bir kitap. Kısa, öz ve akıcı bir anlatım hâkim. Çokça da düşündürücü. Her hikayesi yaşamın içinden bir ses. Bu kitap hem yazıldığı dönemi hem de günümüzü açığa vurmakta. Nokta atışları yapılmış üzerine düşünüldüğünde o kısa anlatımdan birçok mesaj çıkıyor. Okumanızı tavsiye ederim.
"Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız. Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuzla buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter."
Olur, bazen olur... İnsan dedikleri mahlukun, içinde neler kaynaştığını biliyor muyuz? Öyle anlar olur ki, en ummadığımız adam en beklemediğimiz şeyleri yapabilir

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Sırça Köşk
Sayfa sayısı:
144
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Gönül Yayıncılık
Günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kuru-lursa, onun yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuz buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter.
Sabahattin Ali'nin 13 öykü ve 4 masaldan oluşan ve 1940-1950 tarihinde kaleme aldığı bu eseri, okuyu-cuya yine sarsıcı ve mükemmel dersler veriyor. Osmanlı Devleti'nin çöküşü ve Türkiye Cumhuriye-ti'nin kuruluşu dönemlerini görmüş olan Sabahattin Ali Sırça Köşk ile bu dönemin etkilerini kusursuz biçimde ele alarak günümüze kadar taşımaktadır.
Kitabın son hikâyesi olan Sırça Köşk, Sabahattin Ali'nin toplumsal adaletsizliğe, işçi sınıfının sömü-rülmesine karşı olan tepkisini ortaya koymaktadır.

Kitabı okuyanlar 23,9bin okur

  • Resul TAŞTAN
  • Ahsen
  • Hıdır Tonğ
  • simya
  • Abyssos
  • mine sarıkaya

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0 (1)
9
%0 (1)
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları