·
Okunma
·
Beğeni
·
4.652
Gösterim
Adı:
The Loser
Baskı tarihi:
2006
Sayfa sayısı:
189
Format:
Karton kapak
ISBN:
9781400077540
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Der Untergeher
Dil:
English
Ülke:
United States of America
Yayınevi:
Vintage International, Vintage Books
Baskılar:
Bitik Adam
The Loser
"...The Loser centers on a fictional relationship between piano virtuoso Glenn Gould and two of his fellow students who feel compelled to renounce their musical ambitions in the face of Gould's incomparable genius. One commits suicide, while the other-- the obsessive, witty, and self-mocking narrator-- has retreated into obscurity..."--Back cover.
119 syf.
·4 günde·9/10
Thomas Bernhard’ın okuduğum üçüncü kitabı oldu. Gerçekten de çok ilginç bir adam bu Thomas Bernhard. Okunacak binlerce kitap olmasa düşeceğim peşine ve bütün kitaplarını tek tek okuyup o karmakarışık beyninin içerisine gireceğim; ama ne yazık ki buna şimdilik vaktim yok. Bir gün kafayı kırarsam, ilk peşine düşeceğim yazarlardan birisisin Bernhard!

Öncelikle yazar ile ilgili yaptığım araştırmalarda ve şimdiye kadar okuduğum üç kitabında da kahramanlar sakatlar, yaşlılar, yalnızlar, kaybedenler ve zihinsel rahatsızlıkları olan kişiler arasından seçilmiş. Bernhard ile yapılan bir röportajda ise bütün kahramanlarının kendisinden birer parça olduğu bizzat Bernhard tarafından ifade edilmiş. Kitabın konusunu açıklarken bu konuya örnekler vererek gerekçelendirme yapmak istiyorum.

Kitap upuzun bir monologdan oluşuyor. Bu monolog içerisinde anlatıcımız, Mozarteum isimli üniversitede(Mozarteum Üniversitesi Thomas Bernhard’ın gittiği üniversitenin adıdır.) ve ardından Horowitz kursunda öğrenim gören üç piyano virtüözü(Thomas Bernhard birkaç yıl müzik eğitimi almıştır.) ekseninde, hırs, kıskançlık, ölüm gibi konuları ele alıyor. Bu üç arkadaştan en zeki ve başarılı olanı Glenn Gould’dur. (Gerçek bir kişidir ve piyano virtüözüdür aslında; ama Bernhard ile hiç tanışmamış.) Gloud’u ilk kez piyano çalarken gördüklerinde yine piyano virtüözü olma heveslisi olan Wertheimer o anda umutsuzluğa kapılır ve hevesi kırılır. Çünkü Mozarteum’un Gloud’dan sonra en yeteneklisidir ve dünya çapında bir piyano virtüözü olabilir aslında; ama asla onun dehasına erişemeyecektir. Wertheimer yıkılır ve anlatıcımız olan yazar da soğukkanlı bir şekilde yenilgiyi kabul eder. İlerleyen zamanlarda anlatıcımızın arkadaşları olan Glenn eceliyle ölür, Wertheimer ise intihar ederek yaşamına son verir. İşte anlatıcımız bir lokantada otururken bunları düşünüyor ve bizlere anlatıyor. Bizler de düşünmekten zevk aldığını ifade eden Thomas Bernhard’ın beyin dalgalarından bu arkadaşların başlarından geçenleri okuyoruz.

Thomas Bernhard'ın yazdıkları, hipnotize edici ve bir insanın beyninden geçen düşüncelerin kendisi kadar hızlı. Bernhard, tam olarak "dilinin kemiği olmayan bir deli." Çekinmiyorum kendisine deli demekten. Çünkü kesinlikle deli olduğuna kalpten inanıyorum. Bence o cümleler ve o gözler asla normal bir insanın cümleleri ve gözleri olamaz. Mutlaka Bernhard'ın beyninde bizimkinden farklı bir şeyler var. İnanılmaz gürültülü bir zihne ve tehlikeli birçok düşünceye sahip olduğu belli. Açıkçası çok etkilendim kendisinden ve röportajlarında kullandığı her bir kelimeden...

İnsan beyninin yapamayacağı tek bir şey vardır, o da düşünmeden durabilmek. Bir insan düşünmeden duramaz. Bu mümkün değildir. Peki saniyede kaç tane düşünce birden kafamızdan geçebilmektedir? Eminim bu sorunun cevabına birçoğumuz benzer bir şekilde, saniyede birden çok düşüncenin beynimizden geçebileceği şeklinde cevaplayacaktır... Peki o zaman soruyu değiştirelim. Düşünce hızını ölçmek mümkün müdür? Bir kimsenin bir şeyin hızını belirleyebilmesi için, öncelikle başlangıç ve bitiş noktalarını tanımlaması gerekmektedir. Düşünce ise, bilimsel olarak duyumsal bilginin alındığı andan bir eylemin başlatıldığı ana kadarki zihinsel etkinlikler olarak tanımlanmaktadır. Yani bir düşünce hızını ölçebilmek için duyumsal bilginin alındığı an ile eylemin başlatıldığı an arasındaki zihinsel etkinlikleri ölçmek gerekir. Maalesef bu durum şimdilik bilimsel olarak mümkün değil. İşte Thomas Bernhard'ın yazdıkları da tıpkı burada anlattığım gibi, adeta birer düşünce dalgalarıdır. Bu sebeple;

1- Bernhard'ın cümleleri nerede başlar ve nerede bitecek asla anlaşılamamaktadır.

2- Tıpkı düşünce dalgalarında olduğu gibi farklı ihtimaller sürekli Bernhard tarafından düşünülerek aynen olduğu gibi değiştirilmeden uzun uzun, fazla fazla, tekrar tekrar yazıya geçirilir. Bu da doğal olarak sık tekrarlı ve uzun cümleleri ortaya çıkarır.

3- Düşüncenin başlangıç ve bitiş noktaları belirlenemediğinden Bernhard'ın paragrafları da tıpkı düşünce gibi bir şekilde başlar ve asla bitmek bilmez.

İnanın daha çok fazla şey söylemek istiyorum Bernhard araştırmam ile ilgili; ama uzun uzadıya yazıp sizleri sıkmak istemiyorum. Sadece bu kitabın kapağına lütfen dikkatli bir şekilde yakından bakın. Bu adam normal bir adam değil. Ve eminim siz de fark edeceksiniz. O andan sonra neden Bernhard'ı, cümlelerini, gözlerini ve beynini bu kadar derinden incelediğimi anlayacaksınız...

Thomas Bernhard’ın bir diğer ilginç yönü ise, şiirleri tiksindirici bulması. Adam açık açık şiirlerden tiksiniyorum diyor. Ayrıca uzun uzun betimleme yapan yazarlardan ve kitaplardan da nefret ediyor. Çünkü bunu gereksiz buluyor. Hepimizin doğayı ve etrafımızı gördüğünü, bir başkasının gelip bize çevremizdeki şeyleri anlatmasına gerek olmadığını ifade ediyor. Önemli olanın düşünceler ve düşüncelerin aktarılması olduğunu söylüyor.

Bu arada bu kitap Bernhard’ın site içerisinde en çok okunan kitabı. Fakat ben bu kitabın daha çok okunmasına sebep olarak, diğer kitaplarına nazaran daha az virgüllü cümlelerin, dolayısıyla daha kısa cümlelerin bulunmasını görüyorum. Çünkü diğer okuduğum iki kitabında da nokta işaretine rastlamak pek mümkün değildi. Bu eserinde ise cümleler o kadar uzun değil ve nokta işareti kullanmaktan kaçınmamış. Aslında bunun ana nedeni, diğer iki kitabın çevirmeninin Esen Tezel; bu kitabın çevirmeninin ise Sezer Duru olması olabilir. Çünkü iki farklı çevirmen tarafından yapılan çeviri, Thomas Bernhard’ın karmakarışık dilini de hesaba katarsak, müthiş farklı sonuçlar ortaya çıkarabilir. Açıkçası bu konuda çok yetkin olmadığımdan kesin kanıya varamıyorum; ama çevirmenlerin farklı olduğu bu kitabı okurken hemen fark ediliyor. Benim tercihimi soracak olursanız, ben önceki kitaplarındaki uzun cümleli Bernhard’ı, dolayısıyla Esen Tezel’i tercih ederim. Çünkü Bernhard’ı Bernhard yapan upuzun ve beyin yakan cümleleri…

Her okuduğumda farklı ufuklara yelken açıyorum Bernhard’la. Böyle, nerede ne diyeceği asla belli olmayan “deli” bir yazarı tanıyor olmak da beni mutlu ediyor. Bir sonraki okuyacağım Bernhard kitabı olan Eski Ustalar’ın siyasi konulara da değinen bir kitap olduğunu bildiğimden bu yazımın içerisinde siyasi görüşlerine ve yasaklanan tiyatro piyeslerine değinmeyeceğim. Onu da bir sonraki yazımda anlatırım. Ne de olsa anlatacak çok şey var Bernhard ile ilgili…
119 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Bernhard. İlk defa mı duydunuz, ayıp size. Gerçi bende yaklaşık bir ay önce adını ilk defa duymuştum. Bizim Metin abi var, bilirsiniz Metin T./Duvar/ . .Yahu tutturmuş bir Bernhard, Bernhard gidiyor. Bir gün site de okumayı düşündüğüm kitaplara göz gezdiriyorum. Beni bilirsiniz nerde ruh hastası, dünyanın pisliğini, kokuşmuşluğunu anlatan adam var seçiyorum yine. Ruhumuzda var ya bir boşluk onu dolduracağız. Mutsuzluğumuzda mutluluk, huzursuzluğumuzda huzur bulacağız. O ara https://1000kitap.com/esengull/Duvar/ geldi, bak dedi Sadık Hidayet var bu adam tam sana göre. Hele dedi bir Kör Baykuş’u var ki hiç sorma. Metin abi de katıldı sohbete. Bu Sadık Hidayet diyor sağlam adam. Kör Baykuş’ta ölümü bir anlatmış ki, bu kadar mı gerçek anlatılır. Bir de diyor Bernhard var, bu eleman da iyi, ben seviyorum uslübunu tadı damağımda kaldı. Hemen bir öğrenci edasıyla notlar alınıyor, Bernhard’ ın bitik adamı okuma listelerine ekleniyor. Ben genelde tavsiyelere önem veririm de bu Metin abininkine bir ayrı önem veririm. Nasıl vermeyeceksin, adam hem okur hem yazar. Bir o kadar da kıymetli hem. Zaten kıymet verdiklerimizin sözlerine kulak veririz ya.

Aradan birkaç gün geçiyor, bakıyorum Esengül okumaya başlamış kitabı. Bende diyorum en kısa zamanda okuyacağım bir değerlendirme yapalım, kolektif olsun. Hemen kitap aldığım siteye göz atıyorum en kısa zamanda temin edeceğim. Tükenmiş! Üzüntümü iletmemle, kabul edersen armağan etmek isterim cevabını almam bir oluyor. Elbette ki kabul ederiz, maksat gönüller bir olsun. Kargom 29 Mayıs’ta elime geçiyor. İçinde bir not ve tarih, 25 Mayıs. Böylece doğum günümde en anlamlı armağanı alıyorum, aynı zamanda tek armağanı. Hemen hüzünlenmeyin, ben pek sevmem doğum günlerini. Çevremdekiler bilirler meseleyi, önceden 24 Mayıs’ta kutlarlardı artık hiç kutlamıyorlar. En son sosyal medya hesaplarımı da kapattım da dünyaya hiçbir etkisi olmayan adamın doğumu anlamlandırılmıyor. Bu mevzuular derin mevzuular anlatsak sabaha kadar sürer. Velhasıl kelam kitap kitaplığımın en anlamlı üyesi. Uğraşsak bu kadar anlamı yükleyemezdik her halde. Kitaplar kendi kendilerini anlamlandırıyor. Elbette değerli insanlara dokununca.

Kargomu aldığım gün eserin serüvenini belirliyorum. Cumartesi günü sakin kafayla okunacak sonra değerlendirme.. Anlayacağınız tadını çıkartacağım, biraz Cumartesi keyfi.. Hem Elimde başka kitaplarda var, karışsın istemiyorum. Her şeyiyle özel olacak. Pessoa’yı Çarşamba akşamı bitiriyorum. Yahu ne melem adam, üstüme çöktü. Perşembe akşamı okuyamıyorum, Cuma akşamı arayışlardayım elime ne alsam geriye bırakıyorum. Kısa bir şeyler olsun, yarın Bitik Adam’ı okuyacağım. O ara elime beklenen kitabı alıyorum. Bir şunun ilk cümlesine bakalım. Elime almamla bırakamamam bir oluyor. Uyku bastırana kadar. Bir direniş var okumak istiyorum ama zihnime girmiyor.

Yahu nasıl bırakacaksın adam öyle bir giriş yapmış ki ilk cümleden sana kitabın özetini veriyor. Bir o kadar da esrarengiz, çekici. Saygı değer anlatıcı lokanta da oturmuş eski arkadaşlarını anlatıyor. Biz diyor üç arkadaştık müzik okulundayken. Glenn Gould eceliyle öldü Wertheimer gibi intihar etmedi. Sonra bu adamları anlatıyor. Glenn Gould dediği adam bildiğiniz efsane. Müzik yapmak için doğmuş adam. Piyanonun başına geçince dünyayla bağını keserdi. Çalardı çalardı, günlerce gecelerce. Çaldı çaldı ölünceye kadar. En son piyano çalarken beyin kanamasından öldü. Adam varoluşunu müzikle tamamlamış, kendisini ait olduğu yerde müzikte bulmuş. Ev bile yaptırmış ormanın içine sadece piyano çalmak için. Wertheimer, esas karakter bu. Adam mutsuz doğmuş. Hayatı boyunca hep bir anlam bir mana aramış, aradığı her şeyde mutsuzluğu bulmuş. Hiçbir yerde hiçbir şekilde tutunamamış. Müzikte diyor çok iyiydi, hatta en iyimiz oydu ama Glenn Gould’u dinlediği an olmayacağını anladı, benim gibi. Bizimki öğrenilen kavranılan yetenekti, bizim gibilerin dehalara takılıp kendilerini felç etmemeleri gerekir. Bir o kadar da hasta adam bildiğiniz ruh hastası. Bir sürü takıntılar, arayışlar.. En sonda büyük başarı, intihar.. Anlatıcının kendisi mi? O kayıtsız daha çok her şeye. Çok büyük bir anlam arayışı yok ama yine de kendini anlamlandırıyor, yazarak. Sırf yazmak için yazıyor. Yazıyor, yazıyor.

Her ne kadar karakterler çok etkileyici olsa da asıl önemli olan eserin uslübu. Anlatıcı bir iki günde anlatıyor size bu olayları. Hatta kitabın yarısını oturduğu lokantada. Bilinç akışı mı? Değil. Daha çok anlatı. Diyorduk ya anlatı zordur. O aslında zor değilmiş, onu asıl zorlaştıran felsefeymiş. Bu kadar derin karakterleri anlatı içerisinde vermek, işte yazmak bu. Asıl deha bu. Bir de zaman olgusu var. Kitabın kapağında diyor ya, zamana ilişkin gerçekliklerin ötesinde bir saydamlık, aynı öyle. Şimdinin içerisinde geçmişi veriyor. Siz geçmişteki olayları birebir hissederken aynı zamanda yazarın şimdi ki zamanda olduğunu ve bunların düşüncede gerçekleştiğini hissediyorsunuz. Klasik geçmişe gidip uzun uzadıya anılarını anlatan yazarlar gibi değil, zamanlar arası geçiş daha sık ve daha yumuşak. Zamanlar arası geçişlerdeki keskin çizgiyi adeta ortadan kaldırmış yazar.

Ne çok anlattım yine. Kitapla ilgili iki kelam edeceğim, hayatımın yarısını anlatıyorum. Bu kitabı tavsiye eden Metin abiye ve hediye eden Esengül’e çok içten teşekkürlerimi sunarım. Gerçekten çok anlamlı ve keyifli oldu. Sonrasında benimle bu değerli anları paylaşan ve değerlendirmemi okuyan site sakinlerine de teşekkür ederim. İyi ki varsınız. Hepiniz seviliyorsunuz.

Herkese keyifli okumalar dilerim…
119 syf.
·3 günde
Aslında okumayı çok da düşündüğüm bir kitap değildi bu. Okumayı hep ötelerdim ya da sittin sene bile geçse okumazdım muhakkak. :) Sevgili Metin T. Bey ve arkadaşım İbrahim Püskül sayesinde öncelikli okunacaklarıma aldım. İyi ki de yazarla tanışmış ve Bitik Adam'ı okumuşum diyorum. Zaten kitabın anlatı olması, araya felsefeyi sıkıştırması benim açımdan bir sıfır önde başlamasına neden oldu.

Daha ilk cümlesinden insanı etkileyen ve içine alan kitapları çok seviyorum. Hangi birimiz sevmez ki? Kitap okurlar olarak böylelerine nadiren denk geliyoruz. Bu kitap da etkileyici giriş cümlesiyle beni kendisine çekti ve uzun bir süre kendimi okumaktan geri alamadım. Bir yandan da hemen bitmesin diyerek sindire sindire okumaya çaba gösterdim.

Thomas Bernhard' ın uslubunu zor ve kitabı tek paragraftan oluştuğu için ağır olarak ifade eden insanlar olsa da ben gerçek anlamda yazarın uslubundan çok keyif aldım. Sürekli kendini yineleyen ifadeleri ve sarmal anlatımı seçen Bernhard, "...diye düşündüm" diyerek cümle sonlarını bitirirken beni de çokça düşünmeye sevk etti. Kendi varoluş sancılarımı sorguladım mesela. Zaten ancak ölünce son bulacak olan bu sancıları hangimiz çekmiyoruz?
Her ne kadar Maslow'un üçgeninin en tepesine kadar çıkabilmiş olsam da, ben de kitaptaki karakterler gibi tutunamama sorununu, kimlik arayışını ya da her şeyi bir kenara bırakıp başka bir yerde başka bir hayata başlama çabasını hala yaşıyorum içimde. Eğer ailem engellemeseydi ve müzik hocalarımı dinleselerdi belki ben de şu an bir virtüöz olabilirdim. İçime oturup kalan bu uhdeyi, yıllarca bir enstrüman çalarak yontmaya çalışsam da pek bir faydası olmadı sanırım. Belki kitapta da geçtiği gibi, asıl varoluşumun getirdiği ve içimde yarattığım bu mutsuzlukla mutlu olabiliyorumdur. Neyse, bunlar biraz şahsi konular...

Romana dönecek olursak, anlatıcı da dahil olmak üzere 3 piyano sanatçısının meşhur bir müzik okulunda yollarının kesişmesini ve birbirlerinin hayatlarını nasıl etkilediklerini anlatır. Özellikle bir piyano dehası olan Glenn Gould'un “Goldberg Varyasyonları”nı çalmasından ve zekasından etkilenen diğer iki piyano sanatçısının varoluş sancılarını okuyoruz. Başta Bitik Adam'ın ve dolayısıyla baş kahramanın Glenn Gould olduğunu sanıyoruz ama kitap ilerledikçe Glenn'in Bitik Adam değil de Bitiren Adam olduğunu anlıyoruz. Sonrası, içerisinde bol bol bilinç akışlarından, felsefi çıkarımlardan ve insan ilişkilerinden oluşan keyif verici bir serüven.

Bu piyano dehası Glenn Gould'un bende merak duygularımı kabartmasından kaynaklı epey bir araştırma da yaptım. Ve Thomas Bernhard'ın Glenn Gould ile aslında hiçbir zaman tanışmamış olduğunu, kitabına gizli bir özne olarak aldığını ve piyano sanatçısına da tamamen kurgusal bir ölüm biçtigini öğrendim. Gerçekten de ilginç değil mi?

Yazımı bitirirken, araştırma sırasında bulduğum Glenn Gould'un kitapta bahsi geçen o meşhur Bach eseri “Goldberg Varyasyonları"nı da şuraya ekleyeyim. Ruhunuz huzur bulsun....

https://youtu.be/Ah392lnFHxM
119 syf.
Olaylar üç kişinin etrafında dönmektedir. Gould bir piyano virtüözü, tam anlamıyla bir dahi, kendine özgü, orijinal, disiplinli, düşünmeden konuşmayan biridir. Enstrümanıyla adeta bir bütündür. Onun için piyano ahşap ve demirden ibaret nesne olmanın ötesinde, bir parçası gibiydi. Herhangi kişi için bir nesneden ibaret olan piyano, Gould’un ellerinde inanılmaz ezgiler üretiyor. Piyano ile bütünleşmesi onu insanlardan da koparıyor. Kırsala yerleşiyor, kimseyle görüşmek istemiyor, hatta konser vermekten bile haz etmiyor. Gould'un yeteneği o kadar üstün ki, aynı öğretmenden, Horowitz’den ders alan Bernhard ve Wertheimer onu dinlerken eziliyorlar.


Bernhard Gould’u yıllar önce dinlediğinde şu düşünce geçiyor: “Ne kadar çalışsam da asla onun gibi olamam.”

Gould’un üstün yeteneğini teslim edecek kadar gerçekçi. Yeteneğinin sınırını biliyor ve bunu kabullenebilecek kadar olgun biri.Piyano hevesi de diğer pek çok heves gibi hedefine ulaşamamıştır: “Bir saniyede yıkıp attığım kendi piyano virtüözlüğü kariyerimle dalga geçtim. Belki de, diye düşündüm lokantaya girerken, bu birdenbire tarafımdan yıkılan piyano virtüözlüğü kariyeri körelme sürecimin gerekli bir yanıydı. Her türlü şeyi deneriz, sonra da hep yarıda bırakırız, birdenbire onlarca yılı çöpe atarız."

Bir türlü özgün olmayı başaramamış, her şeye ve herkese gıpta etmekle yetinmiş, taklitçilikten öteye gidememiş, en kötüsü de kendi eksikliğini kabul edecek olgunluğa erişememiş bir karakter. İşte kitaptaki bitik adam bu Wertheimer’dir ve ona bu lakabı Gould takmıştır. Hep başka birisi olmak istemesi, kendisi olmasının önündeki en büyük engel oldu. Aileden zengin olmasına rağmen bu imkanları kullanamadı ve kendi başarısızlığını kız kardeşi üzerinde baskı kurarak gidermeyi denedi. Onu müthiş bir baskı altına almakla kalmadı, başarısız virtüözlük kariyerinden ötürü de kız kardeşini sorumlu tuttu.


Bu üç kişi arasında en sağlıklı olanı Bernhard, kendisinin kusursuz olmadığını, üstün yetenekli olmadığını kabullenmiştir. Gould nispeten tuhaf bir yaşam sürdürse de hayatta kalmasını olağanüstü yeteneğine borçludur. Gould’dan yeteneğini çekip alırsanız ondan geriye hiçbir şey kalmaz. Wertheimer ise olamayacağı şeyi olmaya çalışarak kendini bitirir. Ancak kendi eksikliklerini kabul etse ve daha sıradan bir hayat sürdürseydi onun için daha iyi olabilirdi. Ne demek istediğimi kitabı okuyunca anlayacaksınız...

İlk defa bu kitabıyla tanıdım. kitabı ciddi bir dil, klasik müzik, aileden zengin ve çalışmak zorunda olmayan burjuva karakterler, her şeye karşı duyulan nefret ve insan sevmezlik. Sanki sürekli bir karamsarlık... Gülümsenecek bir detay ve buna yol açacak en ufak bir ifade bulamayabilirsiniz Thomas Bernhard’ın kitabında.
119 syf.
·26 günde·Beğendi·8/10
Bu kitap bi' eleştiri, geçmişi sorgulama ve öfkenin öyküsü.
Üç arkadaşın içiçe geçmiş halini, bizler aralarından birinin intihar etmesiyle öğrenmeye başlıyoruz. Ama bu intihar sadece bi aralık. Çünkü her şeyin kazınmasını, nedenini sonucunu doğuran, başlatan itki.
Anlatıcının olaylardaki pasif tutumu, kendini daha mantıklı bi' yere oturtması okuyucu olarak bana kolaylık sağlasa da anlatım beni benden aldı. Virgüllü, kırkayak nice cümlede ben yakınlıklar, kişi analizlerine hayran olurken paragraf gölgesi taşıyan bu cümleler aklımı karıştırdı. Taa kitabın en başında değinilen bi' intihar var, işte o intiharla açılıyor kapı, olayların içyüzü. Yaklaşık 120 sayfa olan kitap aslında çok kısa süren bi' anda gerçekleşiyor. Yer kaplayan, bunca düşündüren şey anlatıcının da sürekli, sık sık ifade ettiği gibi "düşünme" eyleminin kendisi. Çünkü düşüncenin hızı karşısında zaman çok çaresiz. Tek olayla biz geçmişteki ne çok şeyi yaşayıp nasıl analizlerde bulunuyoruz. Kitabın akışı bu yönde.
Yaşananlar, yaşanması gerekenler ve nicesi...
Tek perçinleyici şu anın saniyesi.

Beni en etkileyen noktalardan birini düşmek istiyorum şuraya.. Glenn Gould'un Wertheimer'e atfettiği "bitik adam" sıfatı. Bu kısma her ne kadar kitabın sonlarına yakın bi' yerde rastlasam da okuyunca paragrafı işte dedim, Wertheimer suçsuz, onu bu şekilde ana kazıyan arkadaşı, Glenn suçlu.

"Bir sözcük kullanıyor ve bir insanı mahvediyoruz, bizim tarafımızdan mahvedilen bu insan o anda, yani onu mahveden sözcüğü kullandığımız anda, bu ölümcül gerçekten habersiz oluyor, diye düşündüm. Böyle öldürücü bir sözcükle öldürücü bir kavram olarak karşılaşan kişi, sözün öldürücü etkisinin henüz farkında değildir, diye düşündüm. Glenn Horowitz kursu başlamadan önce Wertheimer'e bitik adam demişti, diye düşündüm, hatta Glenn'in Wertheimer'e bitik adam diye hitap ettiği kesin saati bile bulabilirim. Bir insana öldürücü bir söz ediyoruz ve doğal olarak o anda ona öldürücü bir söz ettiğimizin farkına varmıyoruz, diye düşündüm. Glenn'in Wertheimer'e Mozarteum'da bitik adam demesinden yirmi sekiz yıl, Amerika'da söylemesinden on iki yıl sonra öldürdü kendini Wertheimer."

Bilmiyorum, belki de Wertheimer'ın dengesizliğine, kendi yükseliş ve alçalışları içindeki boğulan haline daha yakın hissettiğim için böyle düşünmüşümdür... Yine de bitmez. Anlatımımla.
Bitik Adam üç aşamalı bi' güzellikle oluşturulmuş bi'kitap. Biz Gleen Gould'la mükemmeliyete, anlatıcının "kendi"likli yorumlarıyla orta seviyeye, Wertheimer'le ise "bitik" seviyeye ulaşıyoruz. Thomas Bernhard'ın sürekli "düşündüm, ..düşündüm, ... düşündüm" vurgusu olayın akılda nasıl ani'li, birden bire hareketlendiğini gösteren bi' dürtmeydi benim için, rahatsız olmadım. Sadece alışkın olmamak vardı; bu yüzden farklılığı, dili, nefreti, sert söylemleri, kişiyi samimice ve sert ele alışıyla dahi Bernhard'ın okunması gereken bi' yazar olduğunu düşün(düm)üyorum...
119 syf.
·2 günde
Thomas Bernhard'ı ilk kez "Ağaç Yok" şiiri ile tanıdım. Şiiri beni sarsmıştı, ezberledim ve anlaşılmadığım bütün zaman dilimlerinde dua okur gibi kendi kendime mırıldanırım. Bu şiirinden sonra yaşamını araştırdım. Dur Bahar, kırk yaşına kadar okuma bu adamı dedim. Şimdilik yüreğinde yaşam sevinci var. Umut da iyi kullandığın bir uyuşturucu. Bu halin seni on beş yıl götürür, şimdiden sıyırmaya gerek yok diye düşündüm. Düşündüm ama evdeki hesap çarşıya uymadı. :) Arkadaşım Pelin bana okumam için "Bitik Adam" kitabını getirdi. Demek ki : "Thomas Bernhard'ın bana söyleyecekleri var." diye düşündüm ve ilk tümceyi okumaya başladım: "Uzun süre tasarlanmış bir intihar, diye düşündüm, umutsuzluğun birden ortaya çıkarttığı bir eylem değil." Bu tümce beni fena çarptı, nedenini buraya yazmayacağım, sadece şu kadarını söyleyeyim. İntihar'ın anlık umutsuzluktan kaynaklanmayanına müthiş saygı duyuyorum. Bundan sonra kim, nasıl, niçin intihar edecek merakıyla okumaya devam ettim.
SPOİLER
Kitap birinci ağızdan bilinç akışı tekniği ile yazılmıştır. Anlatıcının lokantaya girmesiyle başlar geçmişe yolculuk. Üç dostun öyküsü bu. Glen Gould bir piyano virtüözü. Öz disiplinli, yetenekli, dâhi bir adam. Wertheimer'in yaşamı ise onun piyanosunun tınısını duyduktan sonra sona erer. Wertheimer orada yok olur, çünkü kendi olmayı bırakıp Glen olmaya çalışır. Wertheimer başkası olmaya çalışan, kendi benliğinin katili bir adamdır. Glen onu "Bitik Adam" diye nitelendirir. Kitapta yazdığı gibi "Bir sözcük kullanıyor ve bir insanı mahvediyoruz." Ama Bitik Adam'ın da bitirdiği yaşamlar vardır elbette: kız kardeşinin canına okur arkadaşlarından gerekli gereksiz özür dileyen Wertheimer. Ezilen, zayıf karakterli insanlar ve toplumlar tıpkı ezen, güçlü karakterli insanlar kadar tehlikelidir. Bunu bir kez daha gördüm. Anlatıcı ise ne Glen gibi başarılı ne Wertheimer gibi başarısızdır. Öz farkındalığı olan bir karakterdir. Diğer iki karakterin dengesidir adeta. Ne hepsini kazanan ne de hepsini yitiren. Hepimiz gibi, daha gerçekçi. Karakter analizinden sonra şahısların yaşamdaki duruşlarına yönelik düşüncelerimi ifade etmek istiyorum: Büyük düşlerimiz varsa öz disiplini sağlayarak adımlar atalım Glen gibi. Wertheimer'in ise arayış içinde olması, yerinde durmaması harika. Durağan insan ölüdür zaten. Wertheimer'in tökezlediği nokta şu, kendine sırtını dönmesi. Yeteneklerini, sınırlarını, ilgisini bilmeli insan. Tâbi bir de şu var. Wertheimer ana ve babasından nefret eder. Anasının rahminden kaçar öfkeyle, bilinçsiz bir özerkleşme kaygısıyla. Ama başkalarının rahmine düşer, kendini öldürerek. Wertheimer'in bu yaşadığını insan ilişkilerinde defalarca yaşayan birçok insan tanıdım. İnsanın özerkleşmesi hâlâ güncel bir sorun.
Gelelim alt metine... Kanımca piyano yaşamın sembolü. Bazı insanlar geçer başına ve dünyaya kendi sesini, kendi rengini bırakır. Bazı insanlar ise berbat sesler çıkarır herkes kulaklarını tıkar onlara. Ama hiçliğin sesi bütün sesleri bastırır. Ölüm hepimizi eşitler. Sonsuz uyku! İnsan hiçlik karşısında acizdir, ama insanlık belki gelecekte onunla baş edebilir. Çağımızda insanlık insana karşı olduğu için onun sancılarıyla ilgilenmez. Neyse kitaba dönelim. Beni Wertheimer'in intihar etmeden önce sergilediği davranışlar etkiledi. Bir sürü aptalı başına toplayıp akordu bozuk kalitesiz bir piyanodan iğrenç sesler çıkararak adeta yaşamını sahneledi. Ne özgün bir yitiş! Kitabı okurken o kadar çok şey düşündüm ki hepsini buraya aktarmam imkansız. Sözgelimi yazarın Avusturya'ya olan kini, öfkesi üzerinde durdum. Thomas Bernhard sevmiyor ülkesini. Bir insanın ülkesini sevmemesi üzerine düşündüm. Ülke-insan ilişkisini...

Kitabı okurken ne bir sevince rastladım ne umuda. Şaşırmadım, ben de yazıyorum. Ama umut bırakıyorum yaşayacaklara. Acaba ben mi yalan söylüyorum yazılarımda, yoksa Thomas Bernhard kendi gerçekliği ile insanların gözünü mü bağlıyor? Bu soruma geleceğin insanlığı yanıt verecektir. Benim umudum var. En azından şimdilik!
119 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Okuduğum güzel bir inceleme vasıtasıyla tanıştığım Thomas Bernhard, tam aradığım zamanda, tam aradığım tarzıyla karşıma çıktı.
Kafamı karıştıran, beni anlamak için düşünmeye zorlayan, hatta bazı kısımlarını kendi içimde yorumlamış olsam bile anlamadan bıraktığım bir kitap oldu.
Ruhumu yükselten, coşkun bir kavrayış gerektiren, beni yoran, zaman zaman da beynim yandı diye düşündüren yazarları okumayı seviyorum.

".. çünkü söylediğim şey, söylemiş olduğum şeyi, söylediğim anlamına gelmez ki.."
Hadi buyurun bakalım!

Sanat betimlemeleriyle dolu bir kitapta kendime en uzak hissettiğim müzik aleti olan piyanoyla bir nebze yakınlaştım :))
Ve çok iyi anladım, bir müzik dehasının seyirciler önünde çalmaktan ne şiddetle nefret ettiğini..
Anlaşılmamak, anlaşılmadığını ya da anlaşılmayacağını düşünmek ego değildir bazen. Acı bir gerçektir.

"dedi, diye düşündüm.." kısmının başlarda basım hatası olduğunu zannetsem de sonra yazarın takıntılı dili, orijinal anlatımı olarak çok sevdim.

Yazar, hayatın kendisine çok farklı bir pencereden bakıyor. Ben, binlerce pencere keşfettim diye düşünürken, nasıl oldu da O 'nun penceresini fark etmedim bile?
........
"Her şey, her zaman gridir.." Belki de siyah, belki de mavi.. Her şey her zaman aynıdır, yüzlerce farklı dil ve milyonlarca farklı kelimeyle anlatılsa bile.

İnsanın sorası geliyor ;"Bay Bernhard! Bu karmaşık düşüncelerin arasında nasıl oldu da kaybolmadınız?
Ya da insanlara, şehirlere beslediğiniz o nefrette nasıl boğulmadınız?"
Eminim cevap olarak bir kitap daha yazardı..

Yoruldum ama doydum :))
119 syf.
·4 günde·10/10
Mozartheum Akademisinde tanışan üç piyanistin hikayesini macerasini anlatan eserde, eserdeki üç piyanistten birinin( Wertheimer) intiharı ile hikayeye farklı bir boyut kazandirdi. İntihar eden piyanistin kendini diğer piyanistlerle karşılaştırması, her ne kadar piyano konusunda çok yetenekli olsa da artık bunun da ona mutluluk vermemesi, kız kardeşinin evden kaçması ve bununda sonucu olarak kendinde psikolojik sorunlara yol açması, hayatta beklentilerin olmaması ve sonunda bitik bir psikolojiye bürünmesi tırnak içerisinde bitik adam kalıbına girmesine yol açtı. Diğer piyanist arkadaşı da intihar eden arkadaşının intihar nedenini araştırması ve bu araştırmayı yaparken insan ruhuna derinliklerine dehlizlerine inerek intiharın psikolojik olgularını en acımasız şekilde ortaya çıkarmaktadır. Buna ek olarak insanlar ile ilişkimizi en ince ayrıntısına işleyen yazar, hayalkırıkliklarimizi, önyargılarimizi, mutsuzluklarimizi, yanliş anlasilmalarimizi, gitgellerimizi acik bir sekilde ifade etmektedir.Ayrıca kitapta adalet sistemine,yargı sistemine en acımasız şekilde eleştiriler yapılmaktadir.
Genel olarak kitapta varoluşsal sancı temelinde betimlemeler olsa da yazar Dostoyevski’ye de açık bir dille selam çakmaktadır.
Kitap dil olarak çok akıcı. Çok beğendim. Hiç kötü bir yanı yok kitabını bu yuzden 10/10. ..
119 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Bir insan acıdan delirdiğinde, diğerleri onun acısını değil, deliliğini görürler. - Murat Menteş
   Bitik Adam kitabımız "Uzun süre tasarlanmış bir intihar, diye düşündüm, umutsuzluğun birden ortaya çıkarttığı bir eylem değil." cümlesiyle başlıyor. Daha ilk cümleden kitabı özetleyen başka bir kitap, anlatım var mı bilmiyorum.
  Dahi bir piyano virtüözü ve dehası olan Glenn Gould ve intihar eden diğer piyano virtüözü Wertheimer ve içlerinde Glenn Gould ve Wertheimer' a göre daha ayakları yere sağlam basan, ruh sağlığı daha yerinde olan Bernhard.
    "Bir sözcük kullanıyor ve bir insanı mahvediyoruz..." alıntısında da bahsedildiği gibi Glenn Gloud Wertheimer'  a bitik adam demesi ve yıllar sonra zengin bir çevreden gelmesine rağmen Glen Gloud gibi deha bir virtüöz olamayacağını, taklitçilikten öte gidemeyeğini anlayan, hayatını kendisine zehir eden ve çevresine ettiren bir karakter.  Glenn Gloud Wertheimer'in geleceğini ve ruh halini o yıllarda tahmin edebilseydi ona bu sözü söyler miydi, ona ruhsal yıkımı yaşatır mıydı bilemiyorum. Çünkü bizler de farkında olmadan özellikle eğitimciler öğrencilerini etiketleyerek onlara ciddi bir yıkım yaşatıyorlar. Kitapta iyi öğretmenlerin dahi bir çok öğrenciyi mahvettiğini, kötü öğretmenlerin de bazen farkında olmadan, öğrencinin ayakta kalabilmek, çevresine mahçup olmaması ihtimalinden  olsa gerek aradan sıyrılıp iyi bir yetenek olmalarınına da atıf yapıyor.
   " Aslında Viyana Akademisi'nde de, Mozarteum'da da her zaman aynı derecede iyi ya da aynı derecede kötü öğretmenler oldu ve var bugün de, diye düşündüm, bu öğretmenleri kendi amaçları için son derece acımasızca kullanmak öğrencilere kalmış bir iş. Öğretmenlerimizin kaliteleri bile önemli değildir, diye düşündüm, önemli olan biziz, çünkü kötü öğretmenler de sonuç olarak hep dâhiler yarattılar, tıpkı tersine iyi öğretmenlerin dâhileri yok ettiği gibi, diye düşündüm. Horowitz en iyi üne sahipti, biz de bu en iyi ünün izini sürdük, diye düşündüm. Ama Glenn Gould'dan ve bizim için ne anlama geldiğinden haberimiz yoktu. Glenn Gould da diğerleri gibi bir öğrenciydi, garip tavırlı önceleri, sonunda bu yüzyılda ortaya çıkmış en büyük yetenek, diye düşündüm. Benim için Horowitz kursu, Wertheimer için olduğu gibi bir felaket anlamı taşımıyordu, Wertheimer Glenn karşısında çok zayıftı. Bu açıdan bakıldığında Wertheimer, Horowitz kursuna yazılarak kendi yaşam kapanına sıkıştı, diye düşündüm. Glenn'i ilk kez dinlediğinde kapan kapandı, diye düşündüm. Wertheimer bu yaşam kapanından bir daha çıkamadı. Wertheimer Viyana'da kalmalı ve Viyana Akademisinde öğrenimini sürdürmeliydi, diye düşündüm, Horowitz adı onu mahvetti, diye düşündüm, dolaylı olarak da Horowitz kavramı, gerçekte Glenn mahvetmiş olsa da."
      Tüm dünyada tanınan bir virtüöz gibi olamayacağını anlayan, yaşam kapanından çıkamayan Wertheimer sonunda tüm çabalarını bir saniyede silerek intihar ediyor. Hayatta böyle insanlar yok mu? Maalesef çok var. Bir anda hayatına son veren, cenaze törenleri yarım saati bile geçmeyen... Oysa iç dünyalarında neler yaşadığından habersiziz. Hiçbir şey dışarıdan gözüktüğü gibi değil. Bernhard kitap boyunca kendi kendiyle konuşuyor bir lokantada. Düşünceleri su gibi akıp geçiyor. Farklı farklı açılardan bakmaya çalışıyor arkadaşlarıyla, toplumla ilişkilerine. Doğduğu ülke Avusturya'ya da nefretini gizlemiyor.
“Durmadan kendi kabuğumuzun dışına çıkma deneyi yapıyor, ama bu deneyde başarısız oluyoruz, hep tepetaklak yuvarlanıyoruz, çünkü kendi kabuğumuzun dışına ölüm dışında çıkamayacağımızı anlamak istemiyoruz.”
İnsanın ışığı görememesi, sürekli bir karanlık içinde kalma korkusu da insanı delirtmeye, ruhsal bunalıma sürüklemeye yetip de artıyor. Buna rağmen ayakta kalıp ışığı bulabilme ümidini taşıyan insanlar daha sağlam karakterli. Wertheimer bunu başaramıyor. Ruhsal yönden çökmüş, kötü giden durumlarda kendisinin bir şey yapamaması da onu çıldırtmış durumda. Belki ülkesinin aşağıdaki alıntıda durumu izah ettiği gibi...
“Ülkemiz tarihinde hiç bu kadar alçalmamıştı, dedim, tarihinde hiç bu kadar alçak ve aynı zamanda karaktersiz ve budala insanlar tarafından yönetilmemişti. Ama halk da aptal, dedim, böyle bir durumu değişitiremeyecek kadar zayıf, şimdiki hükümeti oluşturan kişiler gibi güvenilir olmayan iktidar hırslısı kişilerin kapanına düşüyor. Herhalde bir sonraki seçimlerde de bu acıklı durum değişmeyecek, dedim, çünkü Avusturyalılar her duruma alışırlar ve şimdi on yıldan fazla bir zamandır içinde yüzdükleri bataklığa da alıştılar. Zavallı halk dedim,... "
 "Basit insanlar karmaşık insanları anlamazlar ve onları kendi iç dünyalarına iterler, hem de herkesten daha insafsızca." alıntısı da kitabın genel gidişatı hakkında bilgi veriyor.
  Gerçekten de Bernhard kendi mutsuzluğu içinde biraz daha mutlu biri. Mutsuzluğuyla mutlu olan. Mutsuzluğunu elinden aldırmayan... Mutsuzluğunu kaybederse daha da mutsuz olacağını bilen... Bir yandan da kendisinin bitik adam olmadığını ispatlamaya çalışarak "Bitik Adam" kitabını yazan bir yazar. İspatlamış mı meçhul. Mutsuzluk içinde mutluluk aramış daha çok.
  Bu kitabı tavsiye ediyorum. Mutsuzluğunuza mutsuzluk katar eğer bitik biriyseniz. Tek şartım intihar etmemeniz... Size bir de link bırakıyorum kitapta bahsedilen... Keyifli okumalar ve keyifli dinlemeler dilerim. Sakın delirmeyin ya da delirin. Delilik güzeldir. Bu adaletsiz dünyaya verilmiş bir tepkidir. Ama sakın kimseyi delirtmeyin...  :)

https://youtu.be/Ah392lnFHxM
 
119 syf.
·2 günde·10/10
günümüzde thomas bernhard gibi eleştiri yapabilecek birileri çıkarsa eğer, başta eğitim sistemimiz olmak üzere bütün sorunlar tek tek çözülecektir.
hepimiz bitiyoruz tıpkı bitik adam gibi.
Durmadan kendi kabuğumuzun dışına çıkma deneyi yapıyor, ama bu deneyde başarısız oluyoruz, hep tepetaklak yuvarlanıyoruz, çünkü kendi kabuğumuzun dışına ölüm dışında çıkamayacağımızı anlamak istemiyoruz.
Thomas Bernhard
Sayfa 68 - Yapı Kredi Yayınları, Çeviri: Sezer Duru, epub
Uzun süre tasarlanmış bir intihar, diye düşündüm,
umutsuzluğun birden ortaya çıkarttığı bir eylem değil.
...kent aslında insanın aklına gelebilecek en büyük sanat ve düşünce düşmanı, aptal insanlar ve soğuk duvarlarla dolu kalın kafalı bir taşra kasabasıdır,...

Kitabın basım bilgileri

Adı:
The Loser
Baskı tarihi:
2006
Sayfa sayısı:
189
Format:
Karton kapak
ISBN:
9781400077540
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Der Untergeher
Dil:
English
Ülke:
United States of America
Yayınevi:
Vintage International, Vintage Books
Baskılar:
Bitik Adam
The Loser
"...The Loser centers on a fictional relationship between piano virtuoso Glenn Gould and two of his fellow students who feel compelled to renounce their musical ambitions in the face of Gould's incomparable genius. One commits suicide, while the other-- the obsessive, witty, and self-mocking narrator-- has retreated into obscurity..."--Back cover.

Kitabı okuyanlar 223 okur

  • Su

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%1 (1)
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0