Bazı kitaplar vardır, okuduktan sonra hakkında konuşmak istersiniz; bazı kitaplar da vardır ki, içinizde bir yere çöküp kalır ve siz onların yükünü taşırken yavaş yavaş kendi sesinizi kaybedersiniz. Bitik Adam benim için ikinci türden bir metin oldu. Bu romanı okurken bir hikâye takip ettiğimi hiç düşünmedim; daha çok, zihnin kendi içine doğru açtığı karanlık bir kuyunun başında duruyormuşum gibi hissettim. Bernhard burada olay anlatmıyor; bir çöküşün, bir kıyasın, bir varoluş ezikliğinin iç sesini aralıksız ve acımasız bir ritimle önümüze koyuyor.
Romanın merkezindeki üçlü yapı – anlatıcı, Wertheimer ve Glenn Gould – aslında bir rekabet hikâyesi değil; bir ölçü hikâyesi. Bir insanın, başka bir insanın dehası karşısında kendi varlığını nasıl küçülttüğünün hikâyesi. Özellikle Glenn Gould figürü, romanda neredeyse insan olmaktan çıkar; o bir ölçü birimi, bir mutlak referans noktası haline gelir. Gould’un varlığı, diğerlerinin yalnızca yetersizliğini görünür kılar. Ve Bernhard tam da burada en sert soruyu sorar: Eğer bir alanda mutlak bir yetenekle karşılaşırsan, kendi varlığını neye dayandıracaksın?
Bitik Adam, yeteneksizliğin romanı değildir; tersine, yeteneğin yıkıcılığının romanıdır. Wertheimer’in çöküşü, sıradan olduğu için değil; yeterince iyi olduğu halde en iyi olmadığını fark ettiği için başlar. Bu fark ediş, bir aydınlanma değil, bir lanet gibidir. Çünkü Bernhard’ın dünyasında insan, ortalama olmayı kabullenemediği ölçüde trajikleşir. Hepimiz bir şey olmak isteriz; ama bir başkasının varlığı, o olmak istediğimiz şeyi imkânsız hale getirdiğinde, geriye ne kalır?
Romanın dili ise başlı başına bir deneyim. Tekrarlayan cümleler, iç içe geçen düşünceler, neredeyse nefes aldırmayan bir anlatım ritmi. Bernhard okura konfor sunmaz; bilerek boğar. Aynı düşüncenin