·
Okunma
·
Beğeni
·
5,6bin
Gösterim
Adı:
Turfanda mı Yoksa Turfa mı?
Baskı tarihi:
Mart 2016
Sayfa sayısı:
408
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786059100786
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Kesit Yayınları
Mizancı Mehmed Murad (1854-1917) sadece yayımladığı gazete ve fikirleri ile değil fırtınalı hayatı ile de dikkat çekmiş farklı bir isimdir. Bu cevval ve münekkit adamın kaleminden çıkarak edebiyat tarihimizde yerini alan Turfanda mı Yoksa Turfa mı? romanı pek çok özelliği ile önemli bir eserdir.


Mizancı Murad, kaba muaşaka tasvirlerinin millî roman diye itibar görmesinden rahatsızlık duyar ve ahlakçı edebiyat anlayışının bir yansıması olarak ediplik iddiasında bulunmaksızın Turfanda mı Yoksa Turfa mı? ile kendince "millî roman"ın olması gereken örneğini verir. Sosyal ve siyasal alanda gördüğü aksaklıkları eleştirir ve bu aksaklıklar için çözümler önerir. Mizancı Murad'ın eğitim, siyaset, yeni insan tipi, köy ve köylü kalkınması konularında ileri sürdüğü fikirler sonraları gerçekleşecek birer kehanete dönüşür. Bütün bu özellikleriyle Türk romanı tarihinde önemli bir yer işgal eden Turfanda mı Yoksa Turfa mı? romanı, umarız bu baskısıyla da hak ettiği ilgiyi görür.


Eski harflerle 1308 (1890-1891) yılında bir kez basılan bu roman, yeni harflerle epeyce baskı yapmıştır. Yılların ve alfabe değişikliğinin araya soktuğu müşkülleri aşarak Türk okuruna orijinal metin aktarımını geniş bir inceleme ile sunmaktan mutluyuz.
(Tanıtım Bülteninden)
320 syf.
·4 günde·Beğendi·8/10 puan
1891 yılında ilk basımı yapılan kitap, gazeteci ve Jön Türkler'in öncülerinden Mizancı Murat tarafından kaleme alınmıştır. Yazarın ilk ve tek romanıdır.

Bulunduğu dönemde mevcut olan romanların sade aşk, sevgili konularını işlemesi ve millî roman olarak adlandırılması Mizancı Murat'ı çok rahatsız etmiştir. Bunu dile getirmiş ve bazı eleştirilere maruz kalmıştır. "Tenkit ve itirazda bulunmak kolaydır. Hüner, öyle bir eseri meydana koymaktır." şeklinde şahsına yapılan eleştirilere cevap olarak bu eseri yazdığını açıklamıştır.

Romanın başkarakteri Mansur Bey, Cezayir'de yaşayan köklü bir ailenin oğludur. Roman, Mansur Bey'in İstanbul'a gelmesi ile başlar. Kendisi doktor olan Mansur Bey, eğitimci kişiliği ve devletine, dinine bağlılığı ile örnek bir Osmanlı vatandaşını canlandırmaktadır. Onun vasıtası ile dönem içinde mevcut olan ahlak, ekonomi, din ve aile yozlaşmasını görmüş oluyoruz. Mansur'un eleştirileri ve çabası bugün bile bize örnek olacak düzeydedir. Hem dönemin şartları hakkında bilgi edinmek hem de bugün için dersler çıkarmak için gözden kaçmaması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum.
352 syf.
·Puan vermedi
Birkaç yıl önce okumuştum. Yazarın okuduğum ilk kitabı, sanırım tek kitabı varmış. Dili biraz ağdalı ve ağır. Tanzimat döneminin anlatıldığı güzel bir kitap.
352 syf.
·Beğendi·8/10 puan
Abdülhamid döneminde yaşanan olaylar ve toplumun bakış açısı. Olması gereken ve olan durumun arasındaki büyük fark. Yaşananlar, yapılması gerekenler ve bunlar için çırpınan bir genç: Mansur Bey.
Mansur Bey bildiğimiz ‘Gelecekçi’ yahut bilinen adıyla Fütürist bir kişiliktir ve okuduğum eski dönem yazılı eserlerine göre bunu belirten ilk yazarlardandır. Öyle sanıyorum ki ilktir. Yaptığı nedir? Kaybolmuş bir dönemde oluruna bırakmak yerine Köylerden başlayarak Kente doğru yapılan bir gelişmeden söz eder. Bunun adı da GÖÇ değil KALKINMA tabi!
Dönemin tüm yazarları gibi dışa bağlı eserlerden etkilenen yazarlarımızın mutlaka kullandığı AŞK konusunu da ihmal etmeyen yazarımız bunun yanında daha çok yapılması gerekenleri anlatıyor. Kitap sizi biraz bunaltabilir (özellikle Parıltı Yayıncılık kazığını yediyseniz) ancak okudukça ve gördükçe fark edeceğiniz üzere çok güzel bir konuya değindiğini fark edeceksiniz.
İyi akşamlar ve keyifli okumalar diliyorum..
273 syf.
·3 günde·Beğendi·8/10 puan
Mansur'un ailesi,annesinin vefatı sonrasında kuzenleri olan Zehra ve İbrahim ile geçirdiği çocukluk, okul dönemini anlatarak başlayan roman asıl olarak okumak için Fransa'ya gitmiş olan Mansur'un doktor olarak Osmanlı topraklarına geri gelmesiyle başlıyor. Mansur kendini devletine,milletine adamak isteyen idealist bir gençtir artık. Kitabı okurken nereden ne çıkacağını asla kestiremiyor insan. O dönemdeki Osmanlı'da - İstanbul'da- insanların artık maneviyatlarının ne duruma geldiğini, insanların para için neler yapabileceklerini, devlet dairelerinin ya da devlete ait diğer kurumların çökmekte olan Osmanlıyı ya da padişahı nasıl önemsemediklerini bir çok karakter üzerinden net bir şekilde görüyoruz bunun yanı sıra tüm bu olanları kabullenemeyen Zehra ve Mansur'un kendilerini bozmadan özlerine sadık kalmalarını, o dönemde yaşanan aşkları, aile ortamını, dostluğu da içimizi ısıtan kısımlarla yine aynı netlikte görüyoruz. Ben okurken çok keyif aldım, yeri geldi sinirlendim yeri geldi düşündüm yeri geldi sevindim ve heyecanlandım. Okunmasını tavsiye ederim, keyifli okumalar dilerim.
296 syf.
·14 günde·Beğendi·Puan vermedi
Çıkardığı Mizan gazetesinin adı nedeniyle Mizancı Murat Bey diye anılan Mehmet Murat Bey, Jöntürklük mücadelesiyle tanınmıştır.
1876-1877 yıllarında Vakit ve İttihat gazetelerinde dış politika üzerine yazan Murat Bey, Yahya Kemal tarafından “İstanbul’da fikir politikacılığını icat eden kişi olarak” tanımlanmış.
Mizancı Murat Bey, edebiyattan çok politikada tanınan bir isim, politik görüşleri eserlerine de hâkim olmuş.
Osmanlının, coğrafi ve sosyal bütünlüğünü muhafaza ederek, dini, ahlaki, kültürel değerlerini koruyarak çağdaş devletler arasında yerini alması gerektiğini savunmuş.
Turfanda mı Yoksa Turfa mı? romanının Mansur’u da benzer fikirleri taşır.
Romanda Mansur, Mehmet Efendi, Zehra, Fatma, Ahmet Şunudî “turfanda” adını verdiği kişilerdir.Bunlar yetişme tarzları, tahsil ve terbiyeleri, aldıkları eğitimler nedeniyle çağın çok ilerisindedirler.Toplumun geneli tarafından “turfa” ( tuhaf karşılanan, yadırganan) sayılmalarının nedeni de bu özellikleridir.
Mansur Bey, sosyal reformcu kimliği ile öne çıkarak, eğitimsizliğe, devlet kurumlarının bozuk işleyişine savaş açar.
Ben zevkle okudum kitabı, sürükleyici de buldum.
296 syf.
·Beğendi·9/10 puan
TURFANDA MI YOKSA TURFA MI?
.....
MİZANCI MEHMET MURAT
.....
Gazeteci, tarihçi,yazar,siyasetçi "Murat Bey" fevkalde bir eser kaleme almış
"Turfanda mı Yoksa Turfa mı"idealist doktor Mansur Bey'in hikayesini anlatıyor.

Mansur Bey Cezayir'de büyümüş, tıp fakültesini Fransa'da tahsil etmiş ;devletine, milletine hizmet etmek isteyen münevver bir Türk gencidir.Şahsiyet sahibidir.
Mansur Bey'in İstanbul'a vapur ile gelişi ile başlar roman.Şehire gelişinde otel isimlerinin bile Fransızca olduğunu görerek şaşırır.(bu daha başlangıç daha çok şaşıracak maaleseftoplumdaki her türlü yozlaşma Mansur Bey'in yegane üzüntüsü olacak)
Daha sonra amcasının ısrarı ile onun yanında yaşamaya başlayan kahramanınız hem doktorluk vazifesini hakkı ile yapmaktadır,hem de biraz da amcasının zorlaması ile devlet kademesinde çalışmaya başlar.Lakin gördüğü haksızlıklar sebebi ile bu vazifeyi terk eder .Tenkitçi hali, düzene ayak uydurmamasi sebebi ile zaten memuriyette sevilmeyen bir kimse olmuştur.

Mansur Bey idealist,İslam birliğini savunan vatanperver bir genç olarak haklı davasının, ideallerinin peşinden gider.Ve de Zehra'ya olan aşkının
Kitaptan:
*Bir ara "Medeni olduğu iddiasıyla gururlu Avrupa hâlâ cehalet dönemindeki kin ve bağnazlığı elden bırakmıyor! Acaba kasıt mı var, yoksa yalnızca gaflet mi?" dedi. Biraz sonra yine: Hasta adam mı? Aptallık, dedi. Yüzünde şiddet işaretlerini göstererek ayağa kalktı ve birkaç kere odayı turladı.
*"Tam insan olmak arzusunda bulunanlar geçim denilen mücadelenin acı ve tatlı tecrübelerinden hisse almış olmalıdırlar."
*"Kuşkum yoktur. Geleceğimiz, geçmişimize bile gıpta ettirecektir."
*"Eksik olan yalnız eğitimdir."
*"Rüşvet hem aleni şekilde gerçekleşiyor. Hem de müracaat kapısı kapalıdır. Babıali'ye yahut daha yüksek makama şikâyeti işittirmek imkânsızdır. Hakkı sağlayacak mahkemeler yoktur. Basının cismi, ismi gibi değildir."
*"İslam birliğinin oluşmasını temin edecek kılıç değildir, eğitimdir."
320 syf.
·7/10 puan
#kitapalıntıları
Şüphem yoktur. Geleceğimiz, mazimize bile gıpta ettirecektir.
Başka bir kimsenin canını yakmadım, lakin yüreğimi ezdim.
Resmi bir daire imaret olamaz. Şunu bunu hoşnut etmek için lüzumu olmayan bir adam resmi daireye alınamaz. Her nasılsa bir kere alınmış olanları tutmak için herhangi bir mecburiyet kabul edilemez.
Günahkarlar günah işlemekle yetinmeyip günahlarını günahsız masumlara isnat etmek kastında bulunuyorlar! Aman yarabbi! Bu ne kadar alçaklık?
Islaha alt taraftan başlanmalıdır, derler. Doğruymuş. Avrupa'da ilerleme eserleri başşehirlerden evvel taşra vilayetlerde baş göstermiştir.
#kitapyorumu
Kitap, 1860'lı yıllarda, Cezayir'de yaşayan bir Osmanlı ailesi mensubu Mansur baş karakteri ve onun etrafında gelişen olayları anlatıyor. Cezayir, Fransa sömürgesi olduktan sonra Fransa'ya tıp eğitimi almak için giden Mansur, idealist ruhuyla, devletine, kendini ait hissettiği topraklarına hizmet etmek için mezun olduktan sonra Dersaadet'e (İstanbul) gelir. Osmanlı Devleti'nin çöküş döneminde özellikle memuriyet makamındaki rüşvet, torpil, adam kayırma, gereksiz memur bulundurma gibi ( şu an günümüz şartları da aynı bu şekilde) akla gelebilecek her türlü uygunsuz işle kendi dürüst vatan sevdasıyla savaşmaya çalışır. Fakat bu düzen öyle derine işlemiştir ki sonunda vatanı satan, hatta yaptığı tüm hizmetlere rağmen casuslukla bile suçlanan kendisi olur. Gördüğü bunca yolsuzluk, haksızlık ve yaşadığı hayal kırıklıklarına rağmen memleketi eğitimin kurtaracağı fikrinden asla vazgeçmez ve bunun için okullar açar. Son nefesine kadar memleketi için çalışır ve çocukluğunda hakkını yediğini düşündüğü ama sonrasında ona yol arkadaşı olan Zehra'sı da gözü arkada kalmayacak şekilde destekçisidir. Kitapla ilgili olarak son sözüm ise üslubu oldukça ağırdı, okumak biraz zordu, kullandığı eski türkçe ve arapça sözcükler anlatımı sıkıcılaştırıyordu.
280 syf.
·2 günde
Cezayir’de soylu bir ailede dünyaya gelen Mansur Bey, küçük yaşta babasını kaybetmiştir. Annesi ve kuzeni Zehra ile amcasının evinde himaye edilmekte, orada eğitim görmektedir. Mansur biraz haşere, munzur ve dikbaşlı bir çocuktur. Bu kişiliği yüzünden bir gün beraber eğitim aldıkları kuzeni Zehra’yı küstürür ve Zehra o günden sonra eğitim almayı bırakır, derslere katılmaz. Mansur ve Zehra bu tarihten itibaren uzun yıllar küs kalacaklardır. Mansur ve annesinin en büyük hayallerinden biri bir gün İstanbul’a yerleşmektir. Annesi Mansur’u, saltanatın ve halifeliğin kalbi olan İstanbul’a yerleşip, vatana hizmet idealiyle büyütür. Mansur bir an evvel büyüyüp annesini İstanbul’a götürmek emelindedir. Ancak annesi maalesef bu hayale kavuşamadan dünyadan göç eder. Amcası Mansur’u eğitimi için Fransa’ya gönderir. Fransa’da tıp okuyup doktor olan Mansur yıllar sonra hem annesinin hayalini gerçekleştirmek hem de bu eşşiz şehirde hizmet verebilmek aşkıyla İstanbul’a gelir. Burada çokca tanınan ve nüfuzu bulunan diğer amcasının yanına gelir. Kuzeni Zehra’da burada yaşamaktadır. Amcasının da desteğiyle Mansur payitahtta işe başlar ve Mansur’un macerası bundan sonra başlamaktadır.

Türk klasikleri arasında olan Turfanda mı Yoksa Turfa mı? adını neredeyse hiç duymadığımız bir eser. Oysa 1892 yılında kaleme alınan eser o yıllarda çok ses getirmiş. Yazarı da düşünceleri, dünya görüşü ve yaşayıp biçimiyle bir çok ünlü yazarımıza örnek teşkil etmiş bir kişi. Maalesef çok şöhretli bir kimlikten yalnızlık ve terkedilmişlik içinde ölen yazarımız gibi, kitabı da aynı kimsesizlik ve terkedilmişlikten nasibini almış. Kitaba ismini veren Turfan kelime anlamıyla da özdeş yeniyi mecazen de ileriyi ifade etmektedir. Turfa ise çürük, tuhaf eski ve mecazi olarak geriyi temsil eder. Kitapdaki karakterlerin bazıları Turfanda bir zihniyette ve yaşam şekillerindeyken, bazı kişilerse Turfa yani eski, geri kafalı ve artık çürümüş işe yaramaz kişilikleri davranışlarda kişilerdir.

Eser, aslında gazeteci ve siyaset adamı olan Mehmet Murad’ın roman yazarlığına soyunarak kaleme aldığı tek romandır. Yaşadığı dönemde çıkarmış olduğu Mizan adlı gazetesinden dolayı Mizancı Murad lakabını almış olan yazar, döneminde kaleme aldığı eleştirel yazılarında romancılarımızın “roman adı altında” toplumun ahlakına ve yaşam biçimine aykırı yaşayan kişiler ve olaylardan oluşan yazılar yazdığını, bu durumun doğru olmadığını savunur. Bunun böyle olması gerektiğini, başka türlüsünün okunmayacağını savunan karşıt yazarlar da “Çok biliyorsan o zaman sen yap” diye karşı cevap verirler. Buna karşılık Mizancı Murat “buyrun yaptım, oldu, alın, okuyun ders çıkarın” niteliğinde bu romanını yazar. Böylece güzel de bir cevap vermiş olur. Elbette teknik olarak bir çok eksikleri, hava da kalmışlıkları ve hızlıca geçiştirilmiş yerleri var kitapta. Ancak 1892 yılında okuyormuşum gibi hayal ettiğimde; (şimdi bile beni etkileyen bir kitap olduğunu düşünürsek,) çok severek okumuş olduğumu ve bir çok ders çıkarmış olduğumu gördüm. Dönemin diğer romancılarına da kapak niteliğinde bir kitap olmuş bence.

Yazar, o yıllarda yaptığı eleştirilerde yazılan romanların insanların milli duygularını da harekete geçirmesi gerektiğini söyler ve kurgusunda buna da yer verir. Bu bağlamda romanını “milli roman” olarak sunar. Dönemin tüm yazarlarının ; söylemek istediklerini dolaylı yoldan söylemek, düşüncelerini empoze etmek ve halk yönlendirmek adına en büyük ve etkili aracın edebiyat olduğu söylemine kendisi de katılır Mizancı Murad, ancak diğer yazarların çoğunun bunu doğru kullanmadığını düşünür. Ona göre edebi ahlak anlayışı ile yazılacak eserler toplum ahlakına uygun, onu geliştirici ve örnek olacak kişilerden ve olaylardan oluşmalıdır. Yazer dönemin aydınları gibi , Osmanlı’nın yönünü Batıya çevirmesini doğru bulmuş ancak bunu bazı aydınlarında savunduğu gibi Batı’nın düşünce sistemini, bilgisini ve dünya görüşünü, toplumun örf, adet, din ve gelenek göreneklerini bozmadan sentezlenmesi şeklinde olmasını gerektiğini savunmuştur. Eğitime çokca önem veren Mizancı Murad aynı zaman da ülkeyi yöneten devlet adamlarından memurlara kadar kişi ve kişilerin de aynı ölçüde önemli olduğunu vurgular daima. İdarecilerin de birer örnek vatandaş, eğitimli, dürüst, çalışkan, hak ve adalet duyguları bakımından da üstün kişilerden kurulu olması gerektiğini savunur.
“Rejim ancak bir yönetim şeklidir, onun iyi ya da kötü işlemesi yöneticilere bağlıdır.”der. Devlet ile millet, idare edilenlerle idare edenlerin arasındaki uçurumun, makamlarda haysiyetli, dürüst, yetenekli, adil, haysiyetli ve bilgili kişilerin bulunmasıyla kapanacağını söyler. Kız çocuklarının da okutulması ve okuması gerektiğine her fırsatta değinen yazar, özellikle de öğretmen yetiştirilmesi hususunda sürekli yazılar neşretmiştir.


Tüm bunlardan yola çıkarak yaratmış olduğu Mansur karakteri batıda eğitim almış, idealist, yardımsever, ahlaklı, vatansever, akıllı, hizmet aşkıyla yanan, topluma düşkün, sadık, dürüst, adil, bilgili, çalışkan, ahlaklı ve inançlı, eğitime önem veren bir karakterdir.

Yer yer kitaptan kopmalar yaşasam da genel anlamda sevdiğim bir kitap oldu. Dönemin Osmanlısı’nda ve İstanbul’un da yolculuk yapmak, zamanın insanlarıyla birlikte atlarla yolculuğa çıkmak, konaklarda bahçelerde karakterle gezintiler yapmak, diyalogların arasında naif sohbetlere tanık olmak keyif vericiydi. Türk edebiyatının “nereden nereye” serüveninde de hayli düşündürücü nitelikte bir okuma oldu. Yine Türk edebiyatının atalarından bir kitap okumanın da haklı gururuyla başbaşa bitirdiğim bir eser oldu. Ayrıca yarın 08 Mart 2021, dünya kadınlar günü olarak anacağımız bir gün. Böyle bir gün öncesi “kızlar okumalı okutulmalı” diye savunan idealist bir aydının kitabını okumuş olmak da ayrı bir mutluluk kaynağı oldu.

Son olarak eseri alırken başka bir yayınevinden bulamadığım için Renkli Bahçe yayınevinden satın aldım ve bir kaybım olmayacağını düşündüm. Ancak sonradan öğrendim ki kitapla ilgili Mizancı Mehmet Murad’ın bir önsözü var ve bu elimdeki baskıda yer verilmemiş. Bir kitabın yaZarının önsözüne nasıl olurda kitapta yer verilmez anlayabilmiş değilim. İşbankası yayınlarından okumadığım için pişmanım.



Keyifli okumalar dilerim
274 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10 puan
 Romqnın ismini oluşturan “Turfanda” kelimesinin sözlük anlamı “yeni ortaya çıkan”, “Turfa” sözcüğünün ise, “değeri düşük, kaçınılması gereken” anlamlarına gelir.
Romanın baş kahramanı Mansur, Cezayir’de yaşayan ibn-i Galip ailesinin bir üyesidir. Bu aile zamanında Kütahya’dan Cezayir bölgesine iskanla gelmiştir Mansur Bey’in babası, Cezayir’de Fransızlara karşı savaşırken şehit edilmiştir. Annesi de bir Çerkez olan Mansur, Cezayir’in Fransızlar tarafından işgal edilmesinden sonra, baba toprağı olan Anadolu’ya gelerek Osmanlıya hizmet etmeyi kendisine ideal edinmiştir. Mansur, amcasının kızı Zehra ile diğer amcası Ahmet Bey’in köşkünde büyümüşlerdir. Çocukken Zehra ile pek anlaşamayan hatta aynı okulda okurlarken şakaları ve çekişmeleri neticesinde Zehra’nın okulu bırakmasına neden olan Mansur, büyük bir vicdan azabı yaşamıştır. Zehra, annesiyle beraber İstanbul’a amcası Şeyh Salih Efendi’nin yanına taşınır. Mansur ise ilerİki yıllarda Fransa’nın Marsilya şehrinde tıp eğitimi görür. Amcasının çıkarcı tavırları ve Fransızlara olan yakınlığı ve dalkavukluğa varan tutumları nedeniyle ve ülkesine hizmet etmeyi kendisine hedef seçtiği için İstanbul’a gelmeye karar verir. İstanbul’a geldiğinde gümrükte alışverişin yabancı parayla yapıldığına, kaldığı otelin isminin yabancı lisanda olmasına kadar birçok şeye tanık olur ve ilk hayal kırıklıklarını yaşar. İkinci gün ise Şeyh Salih Efendi’nin köşküne gider. Onu hiç görmemiş olan Salih Efendi doğal olarak yeğenini tanıyamaz. Kendini tanıtmasından sonra sevgiyle onu kucaklar. Salih Efendi’nin köşkünde hanımı, kızı Sabiha, oğlu İsmail ve eşi, Salih Efendi’nin yeğeni Zehra ikamet etmektedirler. Salih Efendi’nin ısrarlarıyla devlet kalemlerinde tercüman ve memur olarak görev alan Mansur, oralardaki lakaytlık ve çürümeden büyük acı duyar. Rüşvet ve adam kayırma buralarda sıradan hâle gelmiştir. Devlet yetkilisini aracı yapan sıradan bir kişi bile memuriyete kabul edilmekte, iki kişinin yapacağı iş için aynı dairede 40-50 kişi görev yapmaktadır. Buralardaki her türlü yanlışa müdahale eden Mansur, bu hayatın ve çalışma ortamının kendine uygun olmadığını anlar ve bu görevini bırakır. Devamında birkaç okulda hocalık yapar ve buralarda herkes tarafından sevilir ve takdir edilir. Mansur, devlet büyükleriyle yaptığı sohbetlerde de dini kuralların menfaat için eğilip büküldüğünü, hile yoluyla birçok şeyin meşru hâle geldiğini görür. Bütün bu durumlar onu rahatsız etmektedir Amcasının da olurunu alarak –onun da referansıyla (fakat bu durumu Mansur bilmemektedir.)- tıp fakültesi diplomasını onaylatır ve doktorluk yapmaya başlar. Aynı zamanda amcasının da aile hekimi olmuştur. Mansur’u en çok üzen ise Zehra’ya, ona karşı olan hislerini söyleyememesidir. Zehra da Mansur’a karşı aynı hisleri beslemekte o da bir türlü Mansur’a açılamamaktadır. Zehra, iffetine düşkün iyi yetiştirilmiş bir kızdır amcasının kızı Sabiha’nın, İsmail’in eşinin -yani gelin hanımın- Kağıthane gezilerini hiç hoş karşılamamakta, oradaki yabancı erkeklerin hiç tanımadıkları kadınlara lakayt tavırlarını onaylamamakta ve bunu da yüksek sesle dile getirmektedir. Mansur, bir taraftan Zehra’yı düşünmekte bir taraftan da idealleri için mücadele etmektedir. İstanbul’da tanıştığı Mehmet Bey’le ortak bir muayenehane açarlar, işleri gayet iyi gitmektedir. Yardıma muhtaç durumda olanlara yardım etmeleri , fakirleri de bedava muayene etmeleri işlerinin en önemli parçasıdır. Bu işleri yaparken en gayretli yardımcılarından birisi de arkadaşı Mehmet Bey’in kız kardeşi Fatma’dır. Fatma sık sık köşke de gelip gitmektedir Bu gelip gitmelerde Zehra ile de çok yakın arkadaş olurlar. İşler yoğunlaştığında da kendilerine, yine doktor olan arkadaşları Nuri Bey yardım etmektedir. Şeyh Salih Efendi ise, yıllardır devam etmekte olan bir davanın olumlu neticesini almanın mutluluğunu yaşamaktadır. Fransa hükümetine karşı açılan davayı kazanan Salih Efendi, böylelikle Zehra ve Mansur’un yıllardır biriken paralarını da alma hakkını kazanmıştır. Şeyhin niyeti silahlı milislerle, Fransızlara karşı mücadele etmektir. Bu parayı da o uğurda harcamayı tasarlamaktadır. Romanın devamında, bir adam ailenin üzerine adeta bir kabus gibi çökecek ve aileye büyük acılar yaşatacaktır. Mansur'un hayatı da bu olaylardan sonra daha farklı bir yöne doğru gitmeye başlayacaktır.
296 syf.
Yanılmıyorsam seriye dahil kitaplardan okuduğum 9. kitap olan ve Türk Edebiyatı Klasikleri'nin 12. kitabı Turfanda mı Yoksa Turfa mı?;
Tanzimant döneminin içinde güneş gibi parlayan idealist Mansur Bey'in İstanbul'a geldikten sonra yaşadıkları ve yaşadıklarına karşı tutumunu anlatır. Tutumu ve hedefleriyle Mensur Bey örnek gösterilecek bir Osmanlıdır.

Mizancı Murat eseriyle dönemin bilinen parça parça yıkıntılarını bu eserde birleştirmiş ve çıkar yollarının geçtiği ana kapının eğitim olduğunu her fırsatta vurgulamıştır.

Eserde yok yok; aşk, rüşvet, macera, ahlak, savaş, eğitim, dostluk, idealistlik, adam kayırma, sadakat, adalet hırs... ve güzelim İstanbul ve dönem betimlemeleri.
Mizancı Murat dönemi her yönüyle ele almış.
Okuduklarım arasında Tanzimat döneminin kapılarını açan ve bence en etkili, en başarılı eserdi. Çokça öneririm..
296 syf.
·5 günde·Puan vermedi
Dün gece saat 03 civarı bu tweeti yazdım: Bir insanın canı bu saatte bol şekerli Türk kahvesi çeker mi?
Bu arada çaya ve kahveye kesinlikle şeker katmam, Türk kahvesini de öyle çok aramam, pek de sevmem
Ne zaman ki edebiyatımızın eski eserlerini okuyorum, bu istek ortaya çıkıyor

Biraz önce sade kahveyi yanında Beyoğlu çikolatası ile içtim

Gelelim kitaba, Turfanda; yenilik, yeni çıkan anlamında, turfa da eski, değeri düşmüş, kaçınılması gereken demekmiş. Tanzimat Dönemi'nde Mizancı Murat tarafından yazılmış. Hasta adam Osmanlı nasıl kurtulabilir sorununu analiz ve çareler bulmak için yazılmış sosyal ve siyasal bir roman. Çareler, çözüm önerileri eski de mi yeni de mi olmalı? Torpil, aslını unutma gibi konularda Tanzimat döneminden bu yana hiç mi bir değişiklik olmaz?
Kitabın sonlarına doğru Mansur Bey çiftliğe gidiyor, orada bir ziraat okulu kuruyor. Bu yaptığı ile ilk Köy Enstitüsü modelini Mizancı Murat 1870lerin sonunda romanında bahsetmiş hissine kapıldım.
Dip not: Kitabı günümüz Türkçesine Prof.Dr. Birol Emil uyarlamış. Kitabı açınca gördüm. Birol Emil Hoca ile bu yaz tatilde tanışmıştım, akşam yemeklerinde bir kaç defa yan masalarda oturduk. Eşini ve kendisini çok sevdim, çok nezaketliler :) Hocaları bulunca onlarla fikir alışverişinde bulundum, önerilerini dinledim.
296 syf.
·14 günde
Türk edebiyatının saklı kalmış eserlerinden biri. Ben şahsen İş bankası kültür yayınları romanı Türk Klasikleri serisine alana kadar kitaptan bihaberdim. 1854-1917 yılları arasında yaşayan Mizancı Murat'ın tek romanı olması lazım. Yazarın çok ilginç bir hayatı var. Bir dönem çıkardığı gazete ve dergilerle padişaha ciddi bir muhalefet yapıp, Jöntürklerin liderliğini bile yapmış olmasına rağmen, daha sonra islami bir çizgiye kayıp, İttihat ve Terakkicilere muhalif olmaya başlıyor. 31 Mart vakasından sonrada sürülüyor.
Romanın başkarakteri Mansur'da Mizancı Murat'tan izler taşıyor. Mansur Cezayir'de doğup büyümüş bir Osmanlı, Fransa'da eğitimini tamamladıktan sonra İstanbul'a amcasının yanına geliyor ve olaylar başlıyor. Mansur'da iyi diyebileceğiniz bütün karakter ve huylar var aynı zamanda sosyal reformcu biri. Osmanlı'nın son dönemlerindeki sosyal çöküşü, devlet idaresindeki, iltimas sonucu işe alınan, liyakatsiz, basiretsiz yönetimler kitapla önümüze seriliyor.
Uzun zamandır okuduğum Türk klasiklerinden zevk alamayan benim için, çok hoş bir kitaptı bu, biraz Çalıkuşu tadı aldım. Kitaba yönelik tek eleştirim hızlı bir şekilde bitirilmiş olması olur. Hani reytingleri tutmayan dizi hızlı bir final yapar tatsız olur ya öyle bir son vardı kitapta. Oysa sonuna kadar olayların ele alınışı ve işlenişi çok güzeldi.
Zehra karakterine değinmeden de olmaz, romanın kesinlikle en zevkli yanı. Her erkeğin hayal ettiği bir kadın Zehra. Kitabın başında bilhassa tavır hareketleri bana sürekli Çalıkuşu Feride'yi hatırlattı. Çok çok sevidiğim bir isimdir Zehra, ayrıca babaannemin de ismi.
Zamanimiz maarıif zamanıdır.
Kültürsüzler için kuru ekmek bile güç bulunacaktır. Sen birkere tahsilini bitir, adam ol. O vakit dünyanın her bir kapısı senin için açık olur.
Evet, bahtiyarca! Çünkü insanların bahtiyar sayılmaları için ne lazım gelirse hepsi eldeydi. Sıhhat ve afiyetleri, şan ve şöhretleri, gördükleri teveccüh ve iltifat da sahip olduklar servet ve itibar derecesindeydi.
Tam insan olmak arzusunda bulunanlar yaşamak denilen mücadelenin acı ve tatlı tecrübelerinden hisselerini almalıdırlar. Açlık ve çıplaklık âlemini öğrensinler ki tokluluklarının da kadrini bilsinler.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Turfanda mı Yoksa Turfa mı?
Baskı tarihi:
Mart 2016
Sayfa sayısı:
408
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786059100786
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Kesit Yayınları
Mizancı Mehmed Murad (1854-1917) sadece yayımladığı gazete ve fikirleri ile değil fırtınalı hayatı ile de dikkat çekmiş farklı bir isimdir. Bu cevval ve münekkit adamın kaleminden çıkarak edebiyat tarihimizde yerini alan Turfanda mı Yoksa Turfa mı? romanı pek çok özelliği ile önemli bir eserdir.


Mizancı Murad, kaba muaşaka tasvirlerinin millî roman diye itibar görmesinden rahatsızlık duyar ve ahlakçı edebiyat anlayışının bir yansıması olarak ediplik iddiasında bulunmaksızın Turfanda mı Yoksa Turfa mı? ile kendince "millî roman"ın olması gereken örneğini verir. Sosyal ve siyasal alanda gördüğü aksaklıkları eleştirir ve bu aksaklıklar için çözümler önerir. Mizancı Murad'ın eğitim, siyaset, yeni insan tipi, köy ve köylü kalkınması konularında ileri sürdüğü fikirler sonraları gerçekleşecek birer kehanete dönüşür. Bütün bu özellikleriyle Türk romanı tarihinde önemli bir yer işgal eden Turfanda mı Yoksa Turfa mı? romanı, umarız bu baskısıyla da hak ettiği ilgiyi görür.


Eski harflerle 1308 (1890-1891) yılında bir kez basılan bu roman, yeni harflerle epeyce baskı yapmıştır. Yılların ve alfabe değişikliğinin araya soktuğu müşkülleri aşarak Türk okuruna orijinal metin aktarımını geniş bir inceleme ile sunmaktan mutluyuz.
(Tanıtım Bülteninden)

Kitabı okuyanlar 738 okur

  • Hediye Durmiş

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0