Sabah, gözlerim yatakta kapalı iken burnuma gelen kızartma kokusu, çay bardağına vuran kaşığın sesi beni mutlu eder. Öylece oturup denizin mavisine dalmak, yürürken müziğin ritmi ile bütünleşmek, gecenin en koyu karanlığında yazarların dünyasına dalmak, şiir okumak, gördüğüm yeşil bir kapı ile en güzel hatıralarımı canlı tutmak, gökyüzüne baktığımda Venüs’ü görüp; kaybettiğim biri ile özlem gidermek ve daha nicesi benim mutluluk kaynaklarım. Herkesin “mutluluk” tanımı kendine özgüdür. Benim mutluluk tanımımda, biraz huzur, biraz sükûn, biraz özlem ve hatta biraz hüzün de vardır. "Yaşamak için ihtiyacım olan inceliğin birazını sadece melankolimde bulabiliyorum." diyen yazar gibiyim, onunla besliyorum iç dünyamı. Belki de herkesin bildiği “mutluluk” kavramını elde edemeyince, mutluluğun içerisine kendi heybemdekileri kattım. Bence, benim için doğru olan da budur. Aksi halde, “Mutlu olmak zorundasın!” fikrini empoze etmeye çalışan reklam panoları ve bunun yollarını kapitalist fikirlerle önüme seren medyaya yenik düşer, doymak bilmeyen bir dünyanın esiri olurdum. Ama ben kahraman olmayı seçtim:
“İnsan hayatındaki esas meydan okuma, mutlu olmak değildir. Biraz bilgi ve herkes denemeyle bunu başarabilir, sınırlı bir süreliğine de olsa. Mutsuz olmakla baş etmek, onu sindirmek ve ona dayanmak çok daha zordur; kahramanca olan, böyle bir hayattır.”
Diğer yandan sürekli mutluluk diye bir şey zaten yoktur. Mutluluk diye bir şey varsa bu acılar sayesinde benliğimizde yer edinir. Kitapta, Hintli bir yazarın şöyle bir sözüne yer verilmiş: “Bu hasar görmez mükemmel hayat fikri bizde yoktur.” Mesele de bu değil mi zaten? Neden mutlu olmak zorundayız ki? Mükemmele ulaşmak yerine, değiştiremeyeceğimiz şeyleri kabul etmeyi denesek daha iyi olmaz mı? Efektler yüzünden, aynaya baktığında