Yeraltından Notlar

·
Okunma
·
Beğeni
·
164.824
Gösterim
Adı:
Yeraltından Notlar
Sayfa sayısı:
165
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
City Publishing
140 syf.
·Beğendi
STEFAN ZWEİG’IN DOSTOYEVSKİ BİYOGRAFİSİ VE YERALTINDAN NOTLAR

Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar adlı romanı dikkatle incelendiğinde yazarın biyografisi ve eserin kahramanı arasında benzerlikler olduğu görülmektedir. Dostoyevski, eserin girişinde yaptığı açıklamada notların tamamen hayal mahsulü olduğunu söyler. Ancak ona göre toplumda bu tip insanlara sıkça rastlanmaktadır. Yazarın amacı, bunlardan birini okuyuculara tanıtmaktır. Eserin “Yeraltı” adı verilen birinci bölümünde kahraman; kendisi, fikirleri ve duyguları hakkında gelişigüzel bilgiler verirken ikinci bölümde ise bir kaç anısını anlatır.
Romanın kahramanı, esere kendisi hakkında bilgi vererek başlar. Adam, kırk yaşlarındadır. Kendi ifadesiyle “hasta, kötü, suratsız” bir adamdır. Karaciğerinden zoru vardır. Tedavi olmayı istemez, çünkü hastalığın acısı ona tuhaf bir zevk vermektedir. Bütün bu bilgiler bize Dostoyevski’yi hatırlatır. Stefan Zweig Üç Büyük Usta adlı biyografisinin Dostoyevski’ye ayrılan bölümünde onun; çökmüş, kirli sarı bir renk almış, solgun, renksiz, çirkin bir yüzü olduğunu söyler. Aynı zamanda Dostoyevski sara hastasıdır. Hayatı boyunca bu hastalığın ıstırapları içinde yaşamış, eserlerini bu hastalığın acı ve ıstırapları içinde yazmıştır. Ancak onun hayat felsefesi, hayatın acılarından da tat almak üzerine kurulmuştur. Zweig, biyografisinde bu konuda şunları söyler:
"(Dostoyevski’nin kahramanlarının)acı çekmeyi bu derece sevmiş olmaları, ıstırabın onlara hayatı ta derinden duymak imkanını vermiş olmasından ve şu yeryüzünde ancak acı çekildiği takdirde gerçek sevgiye ulaşmanın mümkün olacağını bilmelerinden ileri gelir. Her şeyden çok ona bağlanırlar; varlıklarının en kesin kanıtı odur; “düşünüyorum şu halde varım” cümlesinin yerine “acı çekiyorum, demek ki varım” cümlesini koymuşlardır." (s.140)
Romanın kahramanı bu notları “yeraltı”ndan yazdığını söyler. Burada “yeraltı” kavramı; kahramanın yalnızlığını, toplumdan soyutlanmışlığını, insanlardan kaçışını ifade eder. Kahraman yalnızdır, ancak bu -tıpkı Dostoyevski’ninki gibi- tercih edilmiş bir yalnızlıktır. Dostoyevski, yalnızca gençliğinde bir kaç dost edinebilmiş, olgunluk çağı boyunca tek başına yaşamıştır. Romanın kahramanı, bu yalnızlığı kitaplarla avutur:
Evde en çok okumakla vakit geçiriyordum. Böylece içimde kabaran duyguları dış etkilerle bastırmak istiyordum. Okumak elimde tek çare idi. Okumaktan şüphesiz çok faydalanıyordum. Kitaplar bana zevk, heyecan, ıstırap veriyordu.(s.51)
Dostoyevski de tıpkı kahramanı gibi bir kitap tutkunudur. Zweig, Dostoyevski’nin kitap tutkusu hakkında şunları söylemektedir:
"İlk gençlik, karanlıklar içerisinden sıyrılıp çıkmağa başladığı sıralarda çocukluk çoktan silinip gitmişti; o da halinden hoşnut olmayan, terk edilmiş bütün insanların ebedi sığınağı olan kitapların o renkli ama tehlikeli dünyasına sığındı; günlerce, gecelerce, erkek kardeşi ile birlikte çok sayıda kitap okudu: İnanılmayacak kadar çok... Daha o yaşta bir susuzluk, bir kanmazlık duyuyordu içinde; her eğilim onda bir kusur halini alıyor ve kitapların o hayali dünyası onu günden güne gerçek dünyadan uzaklaştırıyordu."(s.97)
Romanın kahramanı, sekizinci dereceden memurdur. Yalnızca karnını doyurmak için çalışmakta, işini sevmemektedir. Hatta yakın akrabalarından biri ona miras bıraksa işini hemen bırakacağını söyler. Maddi bakımdan sürekli sıkıntı içindedir. Dostoyevski de tıpkı kahramanı gibi hayatı boyunca para sıkıntısı çekmiştir. Kitaplarını da bu sıkıntı içinde yazmış, kazandığı para, borçlarına ve taksitlerine gitmiştir. Her romanını daha ilk bölümünü yazmaya başladığı sırada satmış bulunuyordu. Eserlerini son bir defa gözden geçirebilmek için vakti yoktu ve eserlerinde bu sebeple meydana gelen zaafların da farkındaydı. Zweig, bu konuda onun şu sözlerini nakleder: “Ne şartlar altında çalıştığımı bilseler! Benden kusursuz şaheserler bekliyorlar; oysa, en korkunç, en acı sıkıntılar yüzünden alelacele yazmak zorunda kalıyorum.”(s.178)Dostoyevski, işte bu sebepten dolayı, malikanelerinde rahat rahat oturup, cümlelerini düzeltmek ve süslemek imkanını bulan Tolstoy’dan da, Turgenyev’den de nefret ediyordu.
Romanın kahramanı, maddi bakımdan sıkıntı içinde olduğu için sık sık ihtiyaçları için borç almak zorunda kalır. Hatta bunun için gururunu ayaklar altına alıp yalvardığı da görülür. Zweig’ın ifadesine göre, Dostoyevski de mektuplarında bir kaç kuruş para için ağlayıp sızlamış, yalvarmıştır. Hatta Sibirya’da kendisini haksız yere mahkum eden çara da övgü dolu bir mektup yazmıştır.
Dostoyevski, romanlarında kendisiyle ahenk içinde olmayan, problematik mizaçlı insanlarla ilgilenmektedir; ancak böyle insanları roman kahramanı olarak görebilmektedir. Onun kahramanları düz bir çizgi üzerinde yürümezler, belirli bir gayeleri yoktur, soru sorarlar, ama cevabını beklemezler. Daima bilinmeyene doğru atılırlar. Dünyaya yeni gelmiş, ama alışamamamış gibi davranırlar. Zweig’a göre bu kahramanların böyle olmalarının önemli bir sebebi vardır:
"19. yüzyıl Rusya’sının durumu. Dostoyevski’nin çağının Rus’u eski barbar hayatının “tahta kulübesini” yakmış, ama henüz yeni evini kuramamıştır. Hepsi kökünden kopmuş, yolunu şaşırmış insanlardır. Bu dönemde her şey karışık ve düzensizdir. Çarlık kendisini birdenbire komünist bir anarşi ile karşı karşıya bulmuş, her şey değerini ve ölçüsünü yitirmiştir. Dostoyevski’nin yaratıkları, büyük bir gelenekten köklerini koparmış bu insanlar, tam anlamıyla Rustular; geçiş döneminin insanlarıydı ve kalpleri, dünyanın yaradılışından önceki o kaos hali gibi karmakarışıktı; kararsızlıklar ve engeller içinde bocalıyorlardı."(s.134-135)
Yeraltı’nın kahramanı da içinde kaynaşan duyguların karmakarışıklığını şu cümlelerle ifade eder:
"İçimde her an birbirinin tam tersi bir sürü duygunun kaynaşmasını hissediyordu. Bu duyguların beni ömrüm boyunca bırakmadıklarını, dışa taşmak için fırsat kolladıklarını biliyordum. Fakat bırakmıyordum, ben bırakmıyordum; bile bile yol vermiyordum. Bu beni utanç verecek kadar sıkıyor, hırstan patlayacak hale getiriyordu. Sonunda öyle usanç, öyle bıkkınlık verdiler ki o kadar olur!"(s.5)
Zweig’a göre Dostoyevski, hiçbir zaman para biriktirmeyi, hesap kitap yapmayı düşünmemiştir, bu onun mizacına aykırıdır. Onun hayatında ya hep vardır, ya da hiç. Önünü alamadığı kumar tutkusu da onun bu özelliğiyle ilgilidir. Yeraltı’nın kahramanının şu sözleri de Dostoyevski’nin “ya hep, ya hiç” felsefesini hatırlatmaktadır:
"Kendimi hiçbir zaman ikinci derece bir rolde göremiyordum. Gerçek hayatta en sonuncu kademeye isyansız katlanabilmem bu yüzdendi. Ya kahraman, ya çamurdan; ikisi ortası yoktu. Beni mahveden de buydu zaten."(s.62)
Zweig Dostoyevski’nin iyi bir çocukluk geçirmediğini söyler. Hatta onun hayatında çocukluk diye bir şey yoktur. Zaten kendisi de hiçbir zaman çocukluğundan söz etmemiştir. Susması, utançtan veya başkasında acıma duygusu uyandırmaktan ürken bir gururdan ileri gelmektedir. Yeraltı’nın kahramanı da çocukluğu ve okul hayatı hakkında iyi anılara sahip değildir. Onun şu sözleri bu durumu ifade eder:
"Hepsinden son derece nefret ediyordum, ama kendim onlardan da aşağıydım o başka...Sınıf arkadaşlarım bana aynı duyguyla karşılık veriyorlardı; üstelik benden tiksintilerini gizlemiyorlardı. Fakat artık sevgilerini istemiyordum. İstediğim tek şey onları küçültmekti. Alaylarından kurtulmak için olanca hırsımla kendimi derslere verdim. Böylece en iyi öğrenciler arasına katıldım. Bu, onların saygısını kazanmamı sağladı. Hepsi de yavaş yavaş, okuyamadıkları kitapları okuduğumu, özel kurslarımızda gösterilmeyen, hiç bilmedikleri konuların yabancısı olmadığımı anlıyorlardı. Bana yabaninin biri gibi baktıkları halde manevi üstünlüğümü kabul etmişlerdi."(s. 75)
Zweig’a göre Dostoyevski’nin kahramanlarının sevgisi de diğer roman kahramanlarınınkilerden farklıdır. Öteki yazarlar için sevgi sihirli bir değnek gibi insanı çarpan bir duygudur. Seven insan sevdiğini elde ederse mutlu, elde edemezse mutsuzdur. Karşılıklı sevgi bütün şairler için mutluluğun en yüksek noktasını ifade eder. Onlara göre hayatın en güzel anı, bütün karşıtlıkların bir ahenk içerisinde eriyip gittiği andır ve bu an, ancak iki cinsin birleştiği sırada, ruhun ve ten hazlarının birleşmesi ile gerçekleşir. Dostoyevski’nin kahramanları ise, karşılık gören bir sevgiyle birbirlerini sevdikleri zaman huzur duymazlar; iç çatışmalarının en şiddetli oludğu an, sevgilerinin karşılık gördüğü andır. İtildikleri, alay edildikleri, hor görüldükleri zaman da mutluluktan sarhoş hale gelirler, çünkü artık verenler ve verdikleri şeyin karşılığında hiçbir şey beklemeyenler grubuna girmişlerdir. Dostoyevski’de kin her zaman aşka benzer, aşk da kine.(s.188-189) Yeraltı’nın kahramanı da aşk hakkında söylediği şu sözlerle adeta Zweig’ın bu değerlendirmesini doğrular gibidir:
“Yeraltı hayallerimde aşkı mücadeleden başka şekilde gözönüne getiremedim. Aşkı daima nefretle başlayıp manevi zaferle bitiriyor, sonra dize getirdiğim varlığı ne yapacağımı bilemiyordum.”(s.142)
Zweig’a göre, Dostoyevski’nin kahramanlarının mutluluk anlayışları da diğer yazarların kahramanlarından farklıdır. Dickens’ta mutluluk, içinde neşeli çocukların koşup oynadığı bir kır eviyken; Balzac’ta zenginliğin timsali bir şatodur. Dostoyevski’nin kahramanlarının ise böyle dertleri, özlemleri yoktur. Onlar hiçbir yerde durmazlar, kendi kendilerine eziyet eden bir ruhları vardır. Zenginliği, refahı hor görürler, bütün insanlığın arzu ettiği şeyleri istemezler. Yeraltı’nın kahramanının insan ve gayesi üzerine söylediği şu sözler bunu doğrular niteliktedir:
"İnsan hercai, dalda durmaz yaratıktır. Belki de satranç oyuncuları gibi gayeyi değil, gayeye giden yolu sever. Kim bilir, belki de insanların tek gayreti, bu gayeye ulaşmak için , daimi, kesilmeyen bir çalışmadan ibarettir; daha doğrusu, hayatın kendisidir... İnsan gayeye ulaşmak için çalışmayı sever; fakat ulaşmayı pek istemez; bu hal şüphesiz çok gülünçtür. Şu halde insan doğuştan gülünç bir yaratıktır... Belki de insan yalnız refahı sevmiyor; ıstıraptan da aynı derecede hoşlanıyor. Hatta ıstırabın saadet kadar faydalı olması da mümkündür. İnsanın sırasında acıyı ihtirasa varan derecede sevdiği bir gerçektir... Şahsi kanaatime göre, yalnız refahı sevmek biraz ayıptır bile." (s.36-37)
Zweig’a göre Dostoyevski, sıkı bir Rus milliyetçisidir. Onun ortadan kaldırdığı ilk sınır, okuyucusuna açıkladığı ilk uzak dünya, Rusya’dır. Bütün dünya Rusya’yı onun sayesinde keşfetmiştir. Rus ruhunun, evrensel ruhun en değerli unsurlarından biri olduğunu ilk defa o göstermiştir. Rusya onun sığınağı ve kurtarıcısıdır. “Tanrı’ya inanır mısınız?” sorusunu hayatının en samimi itirafı ile cevaplandıracaktır: “Rusya’ya inanıyorum.”(s.182-199)
Yeraltının kahramanının Ruslarla Alman ve Fransızları mukayese eden ve Ruslara mutlak bir üstünlük bağışlayan şu sözleri Dostoyevski’nin görüşleriyle paralellik arz eder:
"Biz Ruslarda genel olarak şu manasız başı gökte Fransız veya Alman romantiklerine rastlayamazsınız. Hele Fransızlar; bütün Fransa barikatlarda can vermek üzere olsa, nezaket için olsun değişmez, ömürlerinin sonuna kadar aptal aptal yıldızların türküsünü çağırmaya devam ederler. Bizde, Rus toprağında aptal bulunmadığını biliyoruz. Alman diyarlarından bizi ayırdeden budur." (s.49)
Dostoyevski, hayatı boyunca ıstırap çekmiş, ancak hayatı sevmeyi acı çekerek öğrenmiş bir adamdır. Onun eserleri de hayatı boyunca çektiği ıstırapların acı tatlı meyveleridir. Bütün büyük adamlar gibi o da, acıların verdiği tecrübeden hakkıyla yararlanmayı ve bu tecrübeden doğan eserleri insanlık alemine hediye etmeyi başarmıştır.
140 syf.
·Beğendi·10/10
Yine bir DOSTOYEVSKİ kaçamağı yaptım ve her zaman ki DOSTOYEVSKİ bana karışık duygular hissettirdi ama bu konuda en anlamlı söz NABOKOV'UN ''Aynı şekilde,doktor Lujin'e Dostoyevski'den herhangi bir şey verilmesini yasakladı,zira Dostoyevski,doktorun deyimiyle,çağdaş insanın ruhunda baskılı bir etki yaratıyordu,sanki korkunç bir aynaymış gibi- '' (Lujin Savunması) dediği gibi aynaya bakmamı ve kendi yaşamımı gözden geçirmemi sağladı.

Yeraltından Notlar'ı yaşamımın belirli safhalarında birçok kez okudum;4 mü 5 mi sayısını bile hatırlamıyorum,ama her okuyuşta (18 yaşında okumak farklı bir anlam katar 30 yaşında okumak farklı bir anlam katar ) birbirnden farklı şeyler çıkardım,değişmeyen tek şey ise ; DOSTOYEVSKİ'NİN en çok sevdiğim yazar olması.

DOSTOYEVSKİ

Her konuda birbiri ile çelişen ve zamanla değişen fikirler(Siyaset,din...),çalkantılı bir yaşam( fikirlerinin sabit kalmayıp sürekli gel-git içinde olmasında büyük bir etken),sara nöbetleri,son anda ölümden kurtuluş(Kurşuna dizilecekken Çar'ın mektubu idam yerine ulaşır ve ölümden kıl payı döner) delilik ile dahilik arasında gidip gelen yaşantılar...

Sonuç:İnsan ruhunun en derinine inen , yazarlar arasında psikolojinin babası,yaşadığı dönemi en gerçekçi ve en ince işleyen,sistem eleştirisini yani Çarlık döneminin halk üzerinde yaptığı sömürüyü,kısaca ezilen ve sömürülünleri anlatan bir deha.Hümanist bir aydın,yazdığı evrensel değerlerle bütünleşen söylemleri ile günümüzde bile en değerli yazarlardan biri olarak gösterilen(sadece günümüz değil gelecekte de etkisi devam edecek bence) bir ışık...DOSTOYEVSKİ övgüsü için kelimeler yetersiz kalıyor...

YERALTINDAN NOTLAR
İlk bölüme baktığımızda oldukça karışık açıklamalar görülüyoruz,yazar,kendi gibi bizi de kendi yeraltısına çekmek istiyor bunun için yazarın bakış açısıyla(daha doğrusu kitabı anladığım kadarı ile ) size YERALTI'NIN anlamını irdelemeye çalışacağım:

YERALTI:Her kişinin hiç kimseye açamadığı en gizli sırları,tutkuları,arzuları...barındıran duygusal bir kaledir.Yani her bireyin yeraltısı kendi kendinin kendine ait olduğu yerdir,orada maskeler yok.Dış dünyaya karşı sığınılacak bir yerdir (Hepimizin kendine ait yeraltısı var,yaşam savaşında ıstıraplarımızı düşündüğümzüde ve yaşam muhasebeimizi yaptığımızda her daim kendi kendimizle baş başa kalmıyor muyuz ? İç sıkıntılarımız,üzüntülerimiz,hastalıklarımız...hep içimize işlemiyor mu ? )Şimdi diyeceksiniz ki YERALTINDA YAŞAMAK sözünü övüyor.Hiç de değil.Zaten herkesin yeraltısı kişiden kişiye göre değişir ki;İçe dönük insanlarda bu yeraltı daha geniş ve derinken dışa dönük insanlarda ise dar bir hacim kaplar .Dışa dönük insanlar aşırı sosyalleştikleri için (Doğan Cüceloğlu aşırı sosyalleşen insanların öz benliklerini yitirip persona(maske ) takıp kendi özünü kaybettiğine vurgu yapar) duygularından içe dönük insanlara karşı daha az etkilenirler.

İşte bizim ana karakterimiz de içe dönük yani duygusal patlamaları daha yoğun yaşayanlardan biri.Bir nevi Tutunamayan(Oğuz ATAY romanlardaki gibi).İlk bölümde kendi kendi ile çelişen daha doğrusu kendini küçümseyip açıklamalar yapan biri karşımıza çıkıyor.Bu hepimizden biri olabilir...Belki de karakterini ele vermek istemiyordur(o yüzden ikide bir sözünü değiştirip yalan söyledim diyebiliyor) belki de okuyucular ile tüm hissetiklerini paylaşmak istiyordur (yeraltı insanı yerüstüne çıkınca yani dünyaya açılınca gevezeleşir diyor yazar) tüm çelişkili düşüncelerini,ıstıraplarını...böyle yapıp konuşarak rahatlamak istiyordur,(Bence bu karakterimizin DOSTOYEVSKİ'NİN ruhu ile çok bağı var) bilemeyiz.

Bu açıklamalar da şu ipuçlarını yakalıyoruz,ana karakterimiz yeraltında yaşamayı kendi iç kulesinde yaşamaya devam etmeyi dış dünya ile irtibatı kesmeyi kendi seçmiştir(dış dünyanın olumsuz şartları da buna bir etken bence ),kendine göre sebepleri vardır en azından dış dünyadan ilgi bekliyordur,önemsenmek isitiyordur.(kitaptaki karakterimiz dayak yemeye bile razıyım diyor yeter ki dikkate alınayım diyor)

Dış dünyada alaya alınmasına,orada tutunamasına karşın(Tutunamayanlar kitabında bize yaşamayı öğretmediler diyor Oğuz ATAY) savunma mekanizması olarak kendi içinde bir gurur(dış dünya insanlarını küçümseme ) geliştirmiştir karakterimiz.Karakterimizin kendisi alıngan olduğundandolayı olayları fazla büyüttüğünden söz ediyor.Öç almaktan ama dışa dönük(yaşamayı bilen insanların) intikam için bir duvar karşısına çıktığı (yaşamında kaybetmek istemediği şeyleri olduğu için) söz edip kendi gibi insanlarda duvarların söz konusu olmadığını söylüyor.Kendi kendine acımanın zevklerinden(diş ağırsı göndermesi),çoğu kez yaşamda mantığın değil duyguların baskın olduğunu,insanların gayeden çok gayeye giden yolda zevk aldıklarını,uğraştıklarını,bireylerin kendi duygusal tutkularının esiri olduklarını...hayata,duygu-mantık çatışmasına,insanların tutkularının esiri olduklarına,tutunan ve tutunamayan dünyasına,kibirden kendini aşağılayamaya,kötülük kavramına...birçok şeyden söz ediyor bu bölümü iki kez okudum ama yine de çözümlenmesi oldukça güç (zaten yazar da yazdıklarımdan birşey anlamazsınız diyor).


İKİNCİ BÖLÜM

Kahramanımız dış dünyaya açılıyor daha doğrusu eski anılarını anlatmaya başlıyor.Çocukluğundan beri yeraltı sığınağına sarıldığını belirtip yaşamındaki üzücü olaylar anlatıyor.İkinci bölümü okumak ve anlamak ilk bölüme göre daha kolay.


İlk olarak kahramanımınız kaldırımda yol verme-vermeme hadisesini anlatıyor(Hepimiz buna benzer olay yaşamışızdır.Buna verilen tepkiler,içe atmalar kişinin duygularından ne kadar etkilenip etkilenmediğine göre değişir,kahramanımız duygusal olduğu için bunu gurur meselesi yapmıştır(İçe dönük insanların böyle davranmaları gayet normal)Ama burada iki şey dikkatimi çekti;ilki takıntılı insanların buluttan nem kapan alınganlıkları ve en basit bir olayın iç huzurunu etkilemeleri...Ama diğer yandan ise bu kısımda büyük bir sınıf eleştirisi var(kaldırımda sosyal sınıf bakımından daha güçlü insanlara hep yol veriliyor)


İkinci olay ise arkadaşları ile aralarında geçen bir aşağılama hikayesi.Dikkate alınmamak,önemsenmemek,yaşamda başarılı olan arkadaşların başarısız arkadaşlarına karşı kibirli bakışı(onları aşağı görmek),gurur ve öz saygı...ikinci olay ise daha ibretlik bu kısımda çocukluk arkadaşlarımız arasında birbirimizi nasıl görürüz(maalesef çoğu kez yaşamda daha başarılı arkadaşlar,yaşamda başarısız ve daha düşük sınıfta arkadaşlarını küçümsüyor,yazarın yazdıkları hala güncelliğini koruyor) cevabını veriyor özellikle sınıfsal farklara gönderme dikkat çekici.


Üçüncü olay ise yeni tanıştığı bir bayanla yaşadıkları...İlk önce etkili yani ''kitap gibi konuşup '' onu etkileme ve ''yüksek şeyler '' den söz edip ona yol gösterme.(Karakterimiz ikinci olayda gururu kırıldığı için üçüncü olayda öç almak daha doğurusu yaşama karşı içinde biriken öfkesini kusmak için güç savaşına giriyor)Ama beklenmedik bir zamanda gelen ziyaret persona(maskelerin ) atılması ile kahramanımınızın gerçek yüzü ortaya çıkıyor.Bu olayda da yaşama dair ibret alınacak göndermeler mevcut !

SONUÇ

Kendi iç dünyasında yaşayan bir adamın dış dünyaya adım attığında bozguna uğramasına şahit oluyoruz.


Tıpkı ;Tutunamayanlar,Tehlkeli Oyunlar,Korkuyu Beklerken,Oyunlarla Yaşayanlar (Oğuz ATAY),Huzur,Saatleri Ayarlama Enstitüsü(A.Hamdi TANPINAR),Kürk Mantolu Madonna,İçimizdeki Şeytan(Sabahattin ALİ),Körleşme(Elias CANETTİ),Demian,Bozkırkurdu(Hermann Hesse),Budala(Dostoytevski)...gibi değerli kitaplarda yazılanlar gibi...

Aynı zamanda;Dostoyevski'nin bu romanında da toplum tarafından dışlanmış ve sistem tarafından ezilmiş bir bireyin umutsuz yakarışlarını dinlemek ve onun kendi kendi ile iç hesaplaşmasını okumak,bize birbirinden farklı duyguları hissettiriyor.


Bazıları bu kitabı anlamsız ve mantıksız bulabilir (dışa dönükler ve aşırı sosyalleşen insanlar) ama duygulara önem veren insanlar bu şaheserin değerini kolayca anlayabilir.Teknik olarak da çok değerli bir kitap ilk bölüm deneme türünde ikinci bölüm ise roman türünde ,kitabın tümüne baktığımızda ise felsefe+psikoloji+siyaset(yaşadığı döneme satır aralarında göndermeler dikkat çekiyor) görüyoruz bence bu kitap Karamazov Kardeşler,Cinler,Budala,Suç ve Ceza...gibi diğer DOSTOYEVSKİ şaheseleri kadar değerlidir.(gerçi her DOSTOYEVSKİ kitabı değerli bana göre ! )
Dünya Edebiyatı’nı belki de en çok etkileyen yazarlardan biri olan Fyodor Dostoyevski tarafından 1864 yılında yazılan Yeraltından Notlar insan ruhunun karanlık dehlizlerini okuyucunun önüne başarılı bir şekilde sermeyi beceren nadir kitaplardan biri. Yazarı Dostoyevski hakkında az çok herkesin bilgisi olmakla birlikte bilmeyenler için kendisinin insan iç dünyasını analiz eden ve özellikle de insan ruhunun karanlık tarafına ayna tutmayı başaran nadir yazarlardan olduğunu söyleyebilirim.
Kitabın yazıldığı yıl olan 1864, aynı zamanda olay öyküsünün de geçtiği zamana kısmen denk diyebiliriz. Çünkü romanda özellikle belirtilmiş spesifik bir tarih bilgisi geçmemekle birlikte olay ve mekan yapısı bize kısmen romanın yazım dönemiyle hikayenin geçtiği dönemi denk gösteriyor. En azından 1800’lü yılların sonlarına doğru olduğu rahatlıkla söylenebilir.
Kitap mekan olarak Rusya’da geçmektedir birçok Dostoyevski romanında olduğu gibi. Aralara serpiştirilen semt, sokak ve cadde adlarından olayların Rusya’da geçtiğini ve karakterin Rusya’da yaşadığını biliriz.
Romandaki ana karakterimizin bir ismi yoktur. En azından kitapta bu isim hiç zikredilmemiştir. Kendisi kırklı yaşlardadır ve kitapta fiziki özelliklerine dair pek betimleme bulunmamakla birlikte karakterin kendinden bahsedişinden birkaç çıkarım yapılabilmektedir. Mesela karakter daha kitabın ilk sayfasında “Çirkinim,” diyerek bizi görsel olarak beklememiz gerekenlere hazırlamıştır. Bununla birlikte ben karakterin sorunlu ruh halinden dolayı mı kendini çirkin gördüğünden yoksa gerçekten çirkin mi olduğundan hiçbir zaman tam olarak emin olamamışımdır. Bunda da en büyük sebebi kendisinden bahsederken kendisini ‘zeki yüzlü biri’ olarak tanımlamasıdır. Ama zaten Yeraltından Notlar’da kahramanın bir adının olup olmaması ya da karakterin fiziki özellikleri birer teferruattır. Kitabın bizlere sunmayı amaçladığı şey karakterin iç dünyasıdır. Bu yüzden de dış görünüşü bir ayrıntıdan ibarettir.
Yeraltından Notlar’ın ilk cümlesi “Hasta biriyim ben,”dir. Gerçekten de hasta biridir karakterimiz. Fakat bu hastalık fiziksel değil, ruhsal bir hastalıktır. Adı konulmuş, tanı halinde dile getirilmiş bir hastalığın bahsi geçmiyor olsa da okuyucunun anlayacağı üzere kendisinde Duygu Durum Bozukluğu mevcuttur. Hatta taşkınlıklar çok uç noktada olmamakla birlikte Bipolar Bozukluk yani Çift Kutuplu Duygu Durum Bozukluğu emareleri de göstermektedir.
Karakterin en büyük problemi kendini severken aynı oranda da kendinden nefret etmesidir. Kendini diğer insanlardan çok daha üstün ve zeki gören, fiziksel olarak olmasa da karakteristik yapısı, sosyo-kültürel yapısı ve bilgi birikimiyle üst noktalarda olduğuna inanan biridir. Bununla birlikte aynı karakter kendinin işe yaramaz, rezil, zavallı, adi, yalancı ve kötü karakterli biri olduğuna da inanmaktadır. Yani karakterimiz aslında büyük bir kişilik çatışması yaşamaktadır.
Olaylar onun için çok büyüktür ve unutulmaları, bastırılmaları neredeyse imkansızdır. Bu da karakterdeki Obsesif Kompulsif Bozukluk’u gözler önüne serer. En ufak sıkıntıyı sorun haline getirmesi, bu sorunları her geçen dakika biraz daha büyütmesi, sürekli konunun etrafında dönmesi, kafasında kurması ve bu yüzden de bazen günlerce uyuyamaması, küçük olayların gözünde devasa facialara dönüşmesi, hayatını genel olarak bir trajedi olarak görmesi gibi örnekler de hep bu durumun belirtileridir aslında.
Karakterin sıkıntılı ruh hali bize üç ana hikayeyle verilir kitapta. Bu olaylardan ilki meşhur subay hikayesidir. Bir gece gittiği bir meyhanede kendisine yol vermesi için karakterimizi iterek kendisine yol açan bir subaydır bu kişi. Ve karakterimiz kendisini bu olay karşısında o kadar küçük düşürülmüş, o kadar o kadar utanç içerisinde ve o kadar rezil edilmiş hisseder ki günlerce bunun acısını çeker. Yıllarca da bu olayı unutmayarak yolda sık sık karşılaştığı bu subaya karşı bitmek tükenmek bilmeyen, derin bir nefret besler. Sonunda harekete geçmeye karar verir ve önce bir dergiye subay hakkında suçlayıcı bir öykü yazar. Fakat öyküsü yayınlanmaz. Kahramanımız pes etmez ve sonunda kendisine göre dahiyane olan bir plan yapar. O planı da ince ince işlemeye başlar. Plan, subayla sürekli karşılaştıkları Neva Caddesi’nde ona omuz atmaktır. Ama bu, öylesine basit bir plan değildir onun için. Olay gerçekleştiğinde kılık kıyafetinin düzgün olması gerektiğine inanmaktadır mesela. Planı işlediğinde ve subaya omuz atarak dersini verdiğinde onun gözünde mükemmel bir imajı olmalıdır çünkü. Bu yüzden kendine deri eldivenler, pahalı şapkalar alır. Bunları hep zaten oldukça az olan maaşından avans çekerek yapar. Paltosunun onu ucuz gösterdiğine inandığı için yakasını bir kunduz kürkü yaka ile değiştirmesi gerektiğine inanır. Bu yüzden de bir iş arkadaşından borç alır. Tüm bu hazırlıklar bir subaya omuz atabilmek içindir ve bu kadarla da bitmemektedir. Provalar, her gün yapılan hazırlıklar ve başarısızlıkla sonuçlanan denemeler… Görüldüğü gibi karakterimiz olaylara karşı, kaba ama yine de sevdiğim bir tabir olan ‘Drama Queen’ edasıyla ve olabilecek en obsesif düzeyde yaklaşmaktadır.
Diğer iki olayı çok ayrıntıya girerek anlatmayacağım. Çünkü benim için subay olayı kadar travmatik değiller. Ama en az onun kadar etkileyiciler. Örneğin ikinci olay… Karakterimizin yine bir subay olan ve uzak bir ile atanan, okuldan tanıdığı ve arasının bozuk olduğu Subay Zverlov’un veda yemeğine kendini dahil ettirmesi olayı, karakterimizin psikolojik durumunun uçlarda dolaştığının sağlam bir göstergesidir. Yemek anındaki ani iniş-çıkışları, sarhoşluğa yorulan ama alkolün üzerinde çok da etkisinin olmadığı fevri hareketleri ve parlamaları bir Bipolar Bozukluk vakasının mani dönemine dair çok sağlam bir örnek teşkil etmekte.
Bahsi geçen yemek olayının devamı niteliğinde gelişen üçüncü olay ise karakterimizin yemek sonrası, birlikte yemeğe çıktığı kişilerin peşine takılarak bir geneleve gitmesi ve orada geceyi Liza adında bir fahişe ile geçirmesinden ibaret. Ama asıl olay geceyi Liza ile geçirmesi değil sonrasında olanlardır aslında. Karakterin bir fahişe ile birlikte olma eylemini kendine yakıştıramamış, fahişeyi çok alçak, kendisini ise çok çok yüksek bir insan olarak görmesinin sonucu olarak gelişen diyalogları okumak, okuyucu için kitabın belki de en efsane anlarından birine tanık olma anıdır. Karakterin kendini gördüğü noktadan Liza’ya bakışı, bulunduğuna inandığı noktanın varlığına Liza’yı da inandırma çabası ve pek tabii sonrasında gelişen o, Liza’nın ona geleceği ve onunla ne yapacağını bilemez şekilde karşı karşıya kalacağına dair bitmek bitmeyen korkuları… Günler boyunca süren, uykusuzlukla geçen, Liza’nın kendi evine geleceğine dair o korku ve takıntı hali…
Başında da dediğim gibi bu üç olay önemli. Ama bence bu kitabı bu kadar muhteşem yapan en önemli kısım kitabın ilk bölümü olan Yeraltı… İkinci bölüm Sulusepken Üzerine bize karakterin yaşadığı olayları ve o olaylar karşısındaki tutumu verirken ilk bölüm olan Yeraltı bize bambaşka bir şey veriyor. Yeraltı bölümü hiçbir kurgu içermiyor. Bir hikayesi de yok. Çünkü bu bölüm karakterimizin okuyucuyu karşısına alarak ona bir vaaz verir gibi kendini anlattığı bir monologdan ibaret. Bu monoloğu bu kadar kusursuz kılansa bunun aslında iç dünyasına ve sorunlu ruh haline dair bir itiraf niteliğinde olması. Yeraltı bölümü karakterin daha en başından okuyucuya nasıl bir karakterle karşı karşıya olduklarını bizzat kendi ağzından itiraf ettiği bölüm. Kendi kusursuzluğunu ve kusurluluğunu çarpıştıran, kişilik çatışmasını en dibine kadar yaşayan, kibrinden ve acizliğinden dem vuran ve aslında çok da çekilir bir tarafı olmayan karakteri kucaklayabilmemize ve sahiplenebilmemize sebep olan şey de tam olarak bu bölüm işte.
Yeraltından Notlar, yazarın insanın acınası ruh halini en derinden sergilediği romanıdır bana göre. Dostoyevski genel olarak insanın iç dünyasına ayna tutar fakat Yeraltından Notlar’la bunu bir adım daha ileriye götürmüş ve insan ruhunun trajedisini ortaya koymuştur. Zaten kitabı bu kadar ölümsüz kılan da budur.
140 syf.
·Beğendi·10/10
Hasta biriyim ben, kötü biriyim ben, çirkin biriyim ben, karaciğerimle de sorunlarım var var aynı zamanda. Ne zamandan beri istesem de fırsatım olmuyor doktora gitmeye hiç. İstemiyorum da zaten. Yalan söylemeyi seviyorum siz orta zekalı insan topluluğuna. On dokuzuncu yüzyılda nasılsa yirmi birinci yüzyılda da aynı tıp çünkü. Bir grup (burada grup derken milyarları kastediyorum) her şeyi ilahlaştıran insanın taptığı başka bir tanrı.

40'ımı geçtiğime ve aptal olmadığıma göre namussuzum aynı zamanda. Bu karanlık dünyada başka türlü olmuyor çünkü. Namussuz insanlar kendilerinden bahsetmeyi sever hem. Ben de -bu yeşil köşe daha farklı, daha yüce bir yazı hak etse de- namussuz olan ben de kendimden bahsedeceğim.

Ne diye senin bu safsatalarını dinleyeceğiz diyebilirsiniz tabi ki. Sonuçta benim gibi hasta, kötü, çirkin, namussuz birisini kim önemser ki zaten. Önemli değil efendim, dinlemeyin. Siz benden daha şerefli, daha namuslu , daha yüce olabilirsiniz. Ama elbette ki daha kötüsünüz ve dinlememek hakkınız. Kötü olmak için doğmuş insan, her ne kadar aksi düşünülse de genelde. Ben de nefret ediyorum bunu bilmeyen herkesten ve tabi ki de sizden. Ama tam da bu sebepten hayranım bu aymazlığınıza.

İnsan hem kötü, olup hem nasıl bu kadar habersiz olabilir ki kendinden ve bu durum nasıl olur da hiç rahatsız etmez onu. Tabii önemsemeyebilirsiniz de sizin hakkınızdaki düşüncelerimi. Hiç önemsemeniz zaten. Samsa kadar bile değer vermediniz bana. Karanlık bir silüet olarak kaldım arka planınızda. Etrafınıza baktığınızda bir anlığına beni görmüş olsanız da, bilinciniz bu kadar iğrençliğe müsaade edemedi, perdeledi beni hemen ve o şaşalı sohbetlerinize devam ettiniz sizin gibi uhrevi varlıklarla. Bense kaldım burada hep, kendime göre olan, yılanlarla, farelerle, kertenkele ve böceklerle. "Herkes hak etiği gibi yaşar" ikiyüzlülüğüne de karnım tok benim.

Evet baylar ve yirmi birinci yüzyılda olduğumuz için bayanlar. Anladığınız gibi size ihtiyacım yok, size ve anlattıklarımı dinlemenize. Siz istemeseniz de, hatta engellemek için elinizden geleni ardınıza koysanız da, bu fark etmemeye çalıştığınız adam konuşacak kendi kendine.

Şu ana kadar fark etmişsinizdir, zeki bir insan sayılırım ben toplum normlarına göre. Ama öyle işini bilen, kurnazca bir zekilik değil benimki. Belki de ancak burada kalmama, yukarı çıkamamama sebep olan bir zeka. Sizin gibi normal bir zekaya sahip olan normal bir insan olsaydım daha yüksek bir mevkiye kolaylıkla yükselebilirdim belki. Bunun için bir parça iyi birisi olmam yeterliydi sadece. İyi olmak, zaten her şeyin başı bu değil mi. Tıpkı sağlık gibi. İyi, yardımsever, sevecen. İğrendiriyor bu basma kalıp değerler beni.

Hepiniz benden iyi olduğunuzu düşünüyorsunuz değil mi? Peki hanginiz iddia edebilir gerçekte iyi ve yüce olan şeyleri düşünüp uygulamaya çalışırken, kafanızın o kimsenin görmediği küçük karanlık arka tarafında, belki de bilinçaltınızda, belki yeraltınızda yaptıklarınızın size sağlayacağı çıkarı düşünmediğinizi? Ve hanginizin içini yiyip bitirmez yaptığınız o yüce davranıştaki sahtekarlık? Kimsenin mi? Peki. Bakın ben belki biraz fazlayım bu yaşadığımız şehre, yaşadığımız yıla, yüzyıla. İşte bu yüzden bana uyum sağlayamıyorsunuz siz de herhalde.

Yok alay etmiyorum sizle; yeterli bilince sahip olmadığınız için, bilakis kıskanıyorum sadece. Keşke bende sizin gibi dar kafalı olabilseydim de güzel ve yüce olandan zevk alabilseydim. Olmuyor ama, hep bir yıkım, hep bir atalet oluyor eninde sonunda. Onurlu bir adam olduğum için, tabiat ve gerçek aşığı, işi dışı bir olan sizler gibi yapamıyorum hiç.

Elbette içi dışı bir olanlar da fazlasıyla onurludurlar, fazlasıyla ahmak oldukları gibi. Bir şeyin sonucunu düşünmeden ortaya atılırlar ve sonunda genelde kahraman olur böyle tipler. Ben ise kendimi bitirene kadar düşünürüm karşıma çıkan durumu. Karşımdaki insanın şerefini zedelemeyecek kadar onurlu olduğum için olsa gerek, her zaman da sessizce uzaklaşan ve kendi kendine küfreden ben olurum ama. Bu o kadar sık tekrarlanmaya başladı ki artık ben de önemsemiyorum bu durumu

Yo, önemsiyorum aslında. Hatta zevk alıyorum böyle aşağılanmaktan acı çekmekten, yok sayılmaktan. Bir insan yok sayılmaktan zevk alabilir mi hiç? Ben alıyorum. Belki de sizin o doğanın kanunlarına olan inancınıza karşı çıktığım için mutlu oluyorum. Hem nereden üstün oluyor sizin o aptal kanunlarınız benim özgür irademden?

Aptal bir şekilde yaşıyor olabilirim ama sizin iyi, ahlaklı ya da uygulanabilir olarak gördüğünüz şeylere uymak zorunda değilim ben. Zor durumda olan olan birisine yardım etmek istemiyorum mesela hiç. Israrla karşı çıkıyorum. Durmadan karşı çıkıyorum. Ta ki...ta ki gerçekten yardımım istenip, reddedemememe, o gücü kendimde bulamamama dek. Ben de bu; en medeni, en asil, en barışsever toplumun bir parçası oluyorum sırf hayır diyememekten. Ne oldu, barışsever deyince gülümsediniz. Sonuçta bütün bu kurallar, kanunlar, kaideler, iyiyi, güzeli, refahı, barışı getirmek için değil mi? Bütün bu ilerlemeler insan için yapılmamış mı? Herhalde yüz elli yıl öncesine göre daha erdemli, daha üstünüz. Daha iyi davranıyoruz bu kadar gelişme yüzünden değil mi?

Sizi bilmem ama ben sadece daha yalnızım eskiye göre. O bahsettiğim normalden fazla bilinçli olma durumu itiyor beni bu yalnız yaşama ve mutluyum böyle. İhtiyacım yok kimseye. Nasıl istersem olurum ben hem. Sırf siz o kuralları koyanlar, yalnızlık kötü diyorsunuz diye bu halimden utanmam mı lazım? Sizim kötünüzün, benim için de kötü olduğu ne malum? Siz iki kere iki dört diyorsunuz diye onu elimde bayrak yapıp sallamam mı gerekiyor benim? Belki de iki kere ikinin beş ettiği bir dünya hayal ediyorum ben. Her şeyin bilincindeyim ve her şeyi düşünüyorum. Siz her şeyin bütün olasılıklarını düşünmeyi denediniz mi hiç peki? Bir şeyi beş bin kere düşünüp yine yanlış olanı yaptınız mı? Ya da hiç tepkisiz atıl bir durumda kaldınız mı olaylar karşısında? Böyle birisi nasıl saygı duyabilir kendine? Siz de duymayın zaten.

Hem ben neden kendimi anlatmaya başladım ki? Kendi karanlığımda yaşamanın yetmesi lazımdı bana. Evet, eski bir kış akşamı vardı, daha anlatılacak, ahmaklığıma şahit olacağınız. Ama daha fazla soyunmak, içimi açmak istemiyorum önünüzde artık. "Yeraltından Notlar"mı? Boş verin Allahaseniz, paranoyak birinin hezeyanlarını kim okumak ister ki?

NOT : Yüzelli yıldır böyle bir çok yazı yazıldı ve yüzyıllar boyunca yazılmaya devam edilecek. Ama hiçbiri o ilk metin gibi etkileyemeyecek insanı.
140 syf.
·Puan vermedi
Kendini gerçek dünyadan soyutlamış birinin iç çatışmalarının, kızgınlıklarının, kırgınlıklarının, başkaldırışlarının ve daha yaşadığı birçok duygunun anlatıldığı bu kitapta kahramanımız kırklı yaşlarından, gençliğine bir bakış atar ve onun kendi dünyasına '' yeraltına'' sığınmasının nedenlerini bir sohbet havasında açıklar.

İnsanların arasında hiçbir zaman kendine yer edinememiştir ve içi en çokta öfkeyle doludur. Diğerlerinden daha zeki olduğunu düşünür ve yer edinemeyişinin sebebi de kendince budur. Fakat öyle zaman olur ki kendini bir böcekten daha değersiz görür. İnsanların ondan iğrendiğini düşünür ve kendi de bir bakıma herkesten iğrenmektedir. Genel itibariyle insanları küçümser ancak aynı zamanda da onlardan korkar. Bakışlarını daima insanlardan kaçıran biridir ve kendini '' hasta bir adamım ben '' diye tarif eder. Ancak kendi içinde çelişkileri de fazlasıyla devam eder. Ona göre insan ne kadar erdemli, dürüst, mantıklı ve insan sever olsa da nihayetinde nankördür. Çıkarlarını daima ön planda tutan insanları da eleştirmeyi ihmal etmez ve kişisel çıkar nedir diye düşündürür. Ona göre bu değişken bir kavramdır, bazen mutsuzluk bile insanın çıkarına olabilir. İnsanların bile bile çıkarlarını bir kenara itip kendi iradeleriyle farklı yollara saptığından bahseder, yani çıkardan da önce kendi bildiğini okuma inadı insanlarda daha baskındır der. Ona göre çekilen acıya bile zamanla bağışıklık kazanılmaktadır ve verilen tepkiler değişmektedir.

Kendine güvenemeyen biri olduğunu söyler ve sebebini de bilinçli oluşuyla açıklar. Ancak bu ifadesiyle bile çoğu zaman çelişir. Okul arkadaşlarını ve iş arkadaşlarını tamamen hayatından çıkarmıştır, kendi dünyasında kalabilmek için. Onların kendisini hiçbir zaman anlamadığından, hep hor görülen, alay edilen kişi olduğundan yakınır. Arkadaşlarının bu tavrının sebebini yine onlardan zeki oluşuna, onların kendisi gibi düşünemediğine bağlar. Hepsi daha küçük bir çocukken edebiyatın, sanatın, bilimin değil rütbenin peşindedirler ve bu hepsinden nefret etmesi için yeterlidir.

Herkesten kaçıp kitaplara sığınır. Okuduğu kitaplardan, karakterlerden etkilenir ve asla gerçekleşmeyeceğini bildiği hayaller kurar ve sonra bunları hayal etmekten bile utanır. Düşündüğü, hissettiği hiçbir şeyi açığa vuramaz ve bu onu daha çok hırpalar. Aklı, bilimi, mantığı, sorgular ve gereksizliğinden bahseder ancak ardından bazı itiraflarda da bulunur. Uygarlığın insan üzerindeki etkilerinden bahseder ve ona göre uygarlık sadece insanın duygularındaki çeşitliliği artırmıştır.

Bir gece küçük bir meyhanenin önünden geçerken içerde kavga ettiklerini görür ve birini camdan aşağı atarlar. Tuhaftır ki o adamın yerinde olmak ister ve kavgaya karışmak için içeri girer. Ancak hiçbir şey yapamaz ve öylece dikilir. Bu arada dışarı çıkmak isteyen bir subay ona çarparak ilerler. Bu onun gururunun kırılmasına sebep olur ancak kavga çıkaracak cesareti kendinde bulamaz ve öfkesini içine atıp sessizce çıkar. Ama olayı ve hissettiklerini asla unutamaz. Her gece gururunu kurtarmanın planlarını yapar. Bir caddede tekrar subayla karşılaşırlar ve yine yol vermek zorunda kalan kendisi olur. Bu onu daha çok öfkelendirir ve yıllarca o subaydan nefret etmeye devam eder. Ve bir gün kendince gerekli hazırlıkları yapmış, şefinden borç almış kıyafetlerini yenilemişken tekrar karşılaşırlar subayla. Bu sefer kararlı davranarak yoldan çekilmez ve çarpışırlar. Ona göre artık gururunu kurtarmıştır.

Bazen birilerine ihtiyaç duyar, arkadaşlarının arasına girmeye çabalar ve ne yazık ki hep hüsranla sonuçlanır. Çünkü beceremez diğerlerine benzemeyi. Kafasında onlardan çok farklı bir dünyası vardır. Yine birilerine ihtiyaç duyduğu bir anda okul arkadaşlarıyla karşılaşır ve zorla onların planlarına dahil olur. Ama işler yine olması gerektiği gibi ilerlemez. Bir veda yemeğidir ve dahil olduğuna çoktan pişman olmuştur. Onu aşağılayışlarına tahammül edemedikçe içmeye devam eder ve sarhoş olup her şeyi berbat eder. Arkadaşlarıyla aralarında geçen tatsız konuşmalardan sonra onu bırakıp giderler ve gururu fazlasıyla incinir. Kendince intikam planları kurar, onların peşinden gitmeye karar verir ve yapamayacağını bildiği şeyler düşünür.

Gittiği yerde bir kızla tanışır, aralarında geçen bazı konuşmalardan sonra kıza ev adresini verir. Eve gittiğindeyse çoktan pişman olmuştur. Gelmemesini dilese de her gün onu bekler, aşık olduğunu kendine dahi itiraf edemez. Ona göre aşk, evlilik birinin diğerinin üzerinde üstünlük kurma hakkı kazanmasıdır. Bir sabah yardımcısı Apollo ile fena halde tartışırken kız çıkagelir. Ve bu durum onu daha da öfkelendirir. Sözleriyle, tavırlarıyla ona da kendisine de yeterince acı çektirir ve başlamadan biter her şey.

Okurunu da kendisi gibi çelişkilerde bırakan ve hayatı, insanı, yaşanılan duyguları sorgulatan isimsiz kahramanımız hikayesinde her şeyiyle olumsuz bir karakter olduğunu bilir ve ona göre gerçek hayatta herkeste bu karakterden bir parça şeyler vardır. Okurken çelişkileriyle şaşırtsa da sonunda kendisine hak verdirmeyi başarır. Yazar, belki de kendimize itiraf edemediğimiz çoğu duyguyu okuruna etkili bir şekilde anlatabilmiştir.
140 syf.
·7 günde·9/10
Şu sıralarda 1000Kitap’ta revaçta olan Lev Nikolayeviç Tolstoy okumalarına inat olsun diye mi okudum Dostoyevski’yi?

Hayır!

Peki kitap toplantısında okunacak kitap olduğu için mi?

Hayır!

O halde niye okudum?

Öncelikle https://1000kitap.com/...hailovic-dostoyevski okumak için bir nedene ihtiyacım olmadığını belirtmek isterim ama ihtiyacı olanlar için de neden çok. Bu sebeple yazacağım inceleme Dostoyevski okumak isteyenler için umarım güzel bir neden olur.

Dostoyevski’nin okuduğum 9.kitabı oldu Yeraltından Notlar. Yazarın usta kaleminden, ince zekasından ya da müthiş psikolojik tahlillerinden konu açacak olursam bu yazım burada bitmez. Bu sebeple kitapta bahsi geçen konular üzerine yoğunlaşmak istiyorum.

Kitabımız “Yeraltı” ve “Notlar” olmak üzere iki bölümden oluşuyor. İlk bölüm; Hermann Hesse’nin kitabında yer alan “Bozkırkurdu İncelemesi” kadar yorucu ve güç. Yorucu olmasının nedeni ana karakterin iç sesleri ile boğuşmaktan ileri geliyor ama “Bilge Karasu” ve “Oğuz Atay” idmanlı olduğum için beni yordu diyemem. Tabi az savrulmadık bu üstatların zihinlerinde olsun o kadar. İkinci bölüm bildiğimiz hikâye. Hikâyeyi farklı kılan ise Dostoyevski’nin dokunuşları, sorgulamaları…

Zeki adamların kaderinin gevezelik olduğuna vurgu yapıyor yeraltında. Gevezelik olarak nitelendirilmesi elbette anlaşılmamasından mütevellit. Bu gevezeliğin sonraları yerini atalete yani tembelliğe bırakması normal midir sizce de? Ataletin zamanla alışkanlığa dönmesi ise benim en büyük korkumdur… Elbette adalet. Dostoyevski diğer kitaplarına nispeten bu sefer farklı bir pencereden bakıyor adalete. Öyle ki hak, hukuk, adalet arayışının öç gibi bir parametre ile sağlanmamasının gerekliliğini arz ediyor.
Bir diğer sorgulama ise insan aklının çıkar konusunda aldanabileceği hususu. Yani bir insan refah, servet, makam vs. gibi kaynakların ötesinde ıstırabı da sevemez mi sorgulaması. Dostoyevski’ye cevap veriyorum, evet sever hatta bile isteye bu ıstıraba koştuğu da olur. Bilhassa kendimden biliyorum…

İnsanın sırlarına değinelim. İnsanın sırları nelerdir? Dostlarına anlattıkları ya da kendine dahi açamadığı sırları? Bu anlamda Rousse’nun bile biyografisinde; kendine dair yalanların olabileceği düşüncesi yaygındır. Öyleyse sizde varsanız bir sırrımızı ortaya dökelim derim ben. Para karşısında ne kadar dirayetliyiz? Kişiliğimizi sorgulamanın en basit yolu, buyurun soralım kendimize; para, her yolu açar mı ya da açtırır mı bizlere? Yoksa bir depo dolusu parayı benzin döküp yakabilir miyiz Joker gibi? Bu soruları kendimize korkmadan soralım lütfen. Ben mi? Ben de soruyorum elbette... Neyse.

Her birimiz hayatımızı idame ettirmek adına bir yaşam mücadelesi veriyoruz. Hayatta kalmaya, aç kalmamaya ya da diğerlerinden biraz daha iyi yaşamaya çalışıyoruz. Gökten bir kamera iniyor ve yaşamımızı kayda almaya başlıyor.

Kameralarımızı bir ofise çeviriyoruz. Evet bir müdür, takım liderini azarlıyor nedeni belli patrona yaranmak, takım lideri ise personelini… Onunda nedeni belli; müdüre yaranmak. Her bir alt kademe de sertlik artıyor ve düzen pek ala devam ediyor.

Kameralarımız şimdide, çöpte yemek arayan bir mülteciye odaklanıyor. Hemen arkasında rüya gibi bir seçim sloganı…

Tam bir Survivor.

Belgesel niteliğindeki bu kayıt bir anda yüzsüzlük yarışına dönüşüyor. Böyle bir yarışın kazananı olmaz! mı diyeceksiniz. Demeyin lütfen doğrusu mühim olan ne kazanmanın peşinde olduğumuzdur. “Nitekim, Türkiye’nin tüm yarışmacıları gözünü birinciliğe dikmiş, olmadı ikincilik, olmadı üçüncülük, en azından teselli mükafatı. Belki biz de ‘vicdan ödülü’ peşindeyizdir, ne dersiniz?”

Belki Ebru Ince Ablanın “Tolstoy benim dedemdir.” Dediği gibi bir nitelemede bulunmayacağım Dostoyevski için ama bir dede kadar bilge, bir arkadaş kadar yardım sever ve bir dost kadar paylaşımcı biri olduğunu biliyorum Dostoyevski’nin. Hoş Muzaffer Akar Abi toplantıda ne düşünüyorsun kitap hakkında dediğinde bile ne diyeceğimden hala emin değilim lakin sıra bana gelmeden evvel Dostoyevski’nin şu aforizmasını telefonumdan gizlice açıp okuyacağım.

“Her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek, tam manasıyla bir hastalıktır.”
140 syf.
·4 günde·9/10
Yeraltından Notlar...


"İnsan olmak, gerçek insan, etiyle kemiğiyle insan olmak bile ağır gelir bize. Utanırız bundan, insan olmayı yüz karası sayarız, benzeri olmayan toplumsal birtakım insanlar olmak için çabalarız. Ölü doğmuş insanlarız biz ve uzun zamandır canlı babaların çocukları değiliz, giderek daha çok hoşlanıyoruz böyle doğmuş olmaktan. Zevk duyuyoruz bundan. Çok yakın bir gelecekte bir şekilde düşüncelerden doğmanın yolunu bulacağız."

Kitabı sipariş ederken sitede gördüğüm bu kısmı sağladı belki de okumayı uzun süre erteleyeceğim bu kitabı diğer kitaplardan daha önce okumamı. Son dört günde üç kere peş peşe okudum Yeraltından Notlar'ı. Elime geçen her fırsatta okudum ve her bitirdiğimde yeniden okuma isteği doğdu içimde. Hani bazı filmler vardır ya defalarca izlemişsinizdir ama tekrar tekrar izleyip her seferinde hazzını duyarsınız. Bu kitap da benim için o tarzda bir kitap oldu. Hayatımın sonuna kadar en az beş altı kere daha okuyacağımdan eminim.

''Ben hasta bir adamım...Kötü bir adamım.Suratsız bir adamım ben.''

Böyle başlayan bir kitaptan ve kitaba böyle başlayan bir karakterden ne bekleyebilir ki insan ? Böyle mutsuz bir karaktere nasıl kendini yakın hissedebilir peki ? Bu kısmı Dostoyevski'nin anlatımına ve belki de hepimizin bir parça hasta , kötü ve suratsız insanlar oluşumuza yoruyorum ben. Bazı bölümlerde üzülüyoruz bu adama bazılarında kızıyoruz neden böyle yaptı diye. Ama galiba en çok acıyoruz bu adama. Hatta öyle çok acıyoruz ki bu acımak duygusu bazen ona fazla geliyor ve kalanını kendimize yönlendiriyoruz. Bazı kısımlarda kendimize benzetiyoruz bu hasta , kötü ve suratsız adamı. Kendi hatalarımıza , pişmanlıklarımıza götürüyor bizi aklımız. Belki de bu yüzden bu hasta , kötü ve suratsız adamın ismi geçmiyor kitapta. Herkes kendi başkarakteri olduğu romanı okuyor belki de. Hatta Dostoyevski de kendini anlatıyor başkarakterde. Sürgünden dönünce kendi iç çatışmalarını ve hezeyanlarını anlatmak istemiştir belki de.

Yeraltından Notlar iki bölümden oluşan bir kitap. İlk bölüm başkarakterin iç çatışmalarını anlatıyor. Ama ne iç çatışmalar ? Dostoyevski sizi odanın bir yerinden alıyor , tüm odayı dolaştırıp tekrar aynı yere aklınızda onlarca soruyla bırakıyor. Soruları kendisi çözerken ona eşlik ediyorsunuz. Tam bitti derken PAT. Daha büyük bir bomba bırakıyor kucağınıza. Az önce hak verdiğinizin tam tersinde ama reddedemeyeceğiniz bir soru soruyor ve bakakalıyorsunuz. Başkarakteri anlamaya , anlamlandırmaya çalışıyorsunuz. Ama nafile. Çünkü belki de Dünya Edebiyatı'nın gördüğü en acınası , en zavallı karakter o.

İkinci bölümde ise okurla sohbet eden iç çatışma havası devam ediyor ancak bu sefer karakteri bir de olaylar içinde sunuyor size Dostoyevski. Hani dedim ya yukarıda kendinize benzetiyorsunuz başkarakteri diye. Sanırım aptallığınızı bir de yaşadığınız olaylar ve onlara verdiğiniz tepkiler üzerinden görün sevgili okuyucularım demek istiyor. Başkarakterimizin iç dünyasında yaşadıkları ve bunların dışavurumlarının tutarsızlıkları gözler önüne seriliyor. Bu bölüm , ilk bölüme göre daha akıcı olaylar çevresinde geliştiği için. Değişmeyen kısım ise hala başkaraktere acıyor ve üzülüyor oluşunuz hatta yeri geldiğinde kızıyor oluşunuz.

Her ne kadar kızsak , üzülsek ve acısak da bir yandan da çok seviyoruz bu kahramanı. Onunla teğmenin karşısında dimdik duruyor , Zverkov'a tokat atmaya giderken ona cesaret veriyor ve onunla birlikte Liza'ya aşık oluyoruz.

Sanırım en iyi de Dostoyevski inceliyor romanını kitabın en sonundaki cümleleriyle.

''Bu , edebi bir eserden ziyade günahlarımın kefaretini ödemek oldu. Bir köşeye çekilip ahlak bozukluğumla bütün bir ömrü nasıl heba ettiğimi , kötücül , boş gururum yüzünden yaşayan alemle her türlü bağı keserek nasıl yeraltına çekildiğimi uzun bir öykü gibi anlatmanın hiçbir ilginç yanı yok elbette ; hem romanda bir kahraman olmalıdır , halbuki benimkinde bir kahramanın tersi olan ne kadar özellik varsa kasten bir antikahramanda toplanmış.''
140 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye edeceğim YouTube kanalımda Dostoyevski'nin hayatı, kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz:
https://youtu.be/0i9F0L1dcsM

Dostoyevski vs. Dostoyevski

Dövüş başladı. Kim yenecek? Raundların bitmek bilmediği bir zihin boksu izliyoruz. Hakem kim? O da Dostoyevski adında biri... Yeraltında gerçekleşen bu dövüşten kimsenin haberi yok, zira bu dövüş Dostoyevski'nin tam da beyninde gerçekleşiyor.

Aslında gayelerimize her zaman ulaşmayı istediğimizi belirten fakat zevkli olan kısmının ise gayelerimize hiçbir zaman ulaşamayacak olmamızı üstüne basa basa söyleyen bir dövüş. Aynı bir arabanın bir çizgi boyunca olmak üzere A noktasından B noktasına giderken her seferinde kalan yolun yarısını gidecek bir şekilde yolun sonuna ulaşmaya çalıştığında hiçbir zaman hedefine ulaşamayacak olması gibi.

Dostoyevski'nin kendisinin de dediği gibi ince otobiyografik detaylara ulaşıyoruz bu kitaptan kendisine dair. 40 küsür yaşlarında yazdığı bu kitapta önceki kitaplarını ses çıkarmamak olarak tanımlaması bu kitap ve akabininde gelecek kitaplarda nasıl cesur sesler çıkaracağını kanıtlıyor.

Çirkin olmayı kabullenmeyi, içinden geçen her şeyi çekinmeden yazabilmeyi, seçmemeyi seçebilmeyi, 19. yüzyıl insanının karaktersiz ve gerçekten aptal olmadan bir halt olamayacağını söyleyebilmeyi, 2x2=4 gibi basit bir matematik işleminden bütün matematik dünyasını, nicelikleri, kesin yargıları ve formülizasyonları sorguya çekebilmeyi başaran bir Dostoyevski vardı bu kitapta. Bize bir gün "nanik" bile deyişimizin formülize edilebileceğini fakat böyle olursa da bu hareketin samimiyetinin ve içerdiği sevgisinin hiçbir anlamının kalmayacağını belirten bir Dostoyevski.

Matematikle ve nesnel yargılara bu kadar kolay varılabilmesiyle, beyniyle ve yerin üstündeki bütün insanlara yöneltilen sorgulamalarıyla, gayelere hiçbir zaman tam olarak ulaşılmamasının insana vermiş olduğu saf zevkle, hasta, kötü ve suratsız bir adam olduğunu kabul etmekle aslında "Kimsin sen?" sorusuna verilebilecek her türlü cevabı vermeye çalışma uğruna sanki bir çocuğun emeklemeyi ilk öğrenmesinin zorluğu misali atılan adımlarla, güzel, yüksek, sistem gibi kelimelere ve soyut kavramlara verilen sosyolojik ve bireysel bazda öneme dair eleştirileriyle Dostoyevski tam olarak yeraltında kendi dünyasını karıncaların o yeraltındaki devasa ve muhteşem yuvaları gibi kurmuş diyebiliriz.

Matematik ve 2x2=4 hakkındaki görüşleri, her duygunun formülize edilebilmesinin ihtimali açısından düşündükleri konusunda aklıma gelen ve çok yerinde sorgulamalar içeren Türk bir arkadaşın videosunu sizle paylaşmak istiyorum, matematiğe karşı bakış açınızı değiştirebilir : https://www.youtube.com/watch?v=p06VHmih-Yw

Ayrıca fark ettiğim bir detay olarak, Stefan Zweig'ın, Satranç kitabını Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar'ı okuyarak yazmış olma ihtimalinin olduğunu düşünüyorum.

Yeraltından Notlar sayfa 36 : ...Halbuki karıncalar bu konuda bambaşka bir alemdir: Karınca yuvası denilen, temeli sonsuzluğa kadar yıkılmaz harikulade bir yapıları vardır. ...Fakat insan hercai, bir dalda durmaz bir yaratıktır ve belki de satranç oyuncuları gibi gayeyi değil, gayeye giden yolu sever.
Satranç sayfa 10 : Hayatım boyunca tek bir düşünceye saplanıp kalmış, monoman insanların her türü hep dikkatimi çekmiştir, çünkü bir insan kendini sınırladığı ölçüde sonsuzluğa da yaklaşmış demektir; özellikle dünyaya sırt çevirmiş gibi gözüken bu tür insanlar, özel malzemeleriyle kendilerine karıncalar gibi tuhaf ve gerçekten bir defaya özgü küçük bir dünya modeli inşa ederler.

Zweig Satranç kitabıyla Yeraltından Notlar'a bir selam çakmış olabilir. Zira karıncaların yeraltı dünyası da https://www.youtube.com/watch?v=lFg21x2sj-M aynı bu linkteki videoda görülebildiği gibi çok şaşırtıcı detaylar ve muazzam güzellikte düzenlenmiş bir tasarım içermektedir.

Dostoyevski bize bu kitabında kendi beyninin nasıl yeraltındaki bir karınca yuvasının karmakarışıklığına benzediğini ve bu dünyanın kurulabilmesi uğruna emekle yapmış olduğu sorgulamalarını haykırıyor bize.
140 syf.
·5 günde·8/10
TUTUNAMAMAK SELİM IŞIK’TAN ÖNCE DE VARDI

Çağımız insanının yaşamla ilgili problemi – beklentisi- nedir sizce? Çok para kazanmak, şöhret, makam, lüks yaşam, çok tık almak, popülarite, dünyayı kurtarmak, bir iz bırakmak? Düşünün bir; bu saydıklarım yalnızca birkaçı. Saydığım bu birkaç sebepten birine gönül rahatlığıyla “Yok yaa, benim öyle beklentilerim yok hayattan.” diyebiliyor musunuz? Ne dersiniz, “ İnsan kendi kendine karşı tamamen samimi olabilir mi?” (sf.43)

Kitabı okumaya başlamadan önce konusuyla ilgili pek bir bilgim yoktu. Aldım, okumaya başladım, olay bekliyorum; aksın, Suç ve Ceza’daki gibi peşinden gidelim kahramanın. Durun, biraz afallıyorum. Çünkü bu sefer olay yok. Burda tüm hücrelerine kadar dolmuş ve artık taşmakta olan bir adam var; kırk yaşında ve kırk yaşından sonra yaşamayı ahlaksızlık sayan. Ömür merdivenlerini sürüne sürüne çıkmış, anlatamamış, anlaşılamamış ve dünyanın gerçekliğine sırtını çevirip kendi yeraltında yeni bir dünya kurup hayalleriyle kendi cennetini oluşturmuş bir adam bu, taşıyor ve anlatmak istiyor artık. Dinlenmese de içini dökmek. Hani bazen an gelir “nasılsın?” diye sorsalar, tüm hayatını anlatıverirsin ya tanımadığın bir yabancıya, işte Yeraltı Amcamız tam olarak böyle biri. “Artık umrumda değil!” dese de birinin gerçekten şefkatle omzuna dokunup “Nasılsın?” demesini bekleyenlerden.

Kitap iki bölümden oluşuyor. Birinci bölümde anlatıcıyı ve yeraltını, ikinci bölümde ise anlatıcıyı kendi yeraltını oluşturmaya iten sebepleri görüyoruz. Ailesiz yetişme, ebeveyn sevgisinin eksikliği (yahut hissedilememesi), kendini fiziksel olarak çekici-güzel bulmama, fakirlik, yatılı okul ortamı, arkadaşlar arasında alay konusu olma gibi sebeplerin sonucunda kendini ifade edemeyen, gitgide pasifleşen ve artık kendi kabuğuna çekilip, üzerine yüklenen aşağılık kompleksiyle baş edebilmek için tüm insanlardan hatta kendinden bile nefret etme noktasına gelen bir insan portresi çizmiş Dostoyevski.

Anlatıcının yaşadığı ağır duygu boşalımı, bende yukarıda bahsettiğim benzeri durumlara maruz kalan insanların psikolojisini kavramak adına epey etkili oldu diyebilirim. Özellikle anlatıcının kendini cesurca açtığı bölümler, toplum eleştirileri oldukça çarpıcıydı ve şunu fark ettim; aradan yaklaşık 150 küsur yıl geçmiş lakin insanoğlunun birçok meseleye karşı bakış açısı hâlâ olduğu yerde sayıyor. Kadın ve erkeğin toplumdaki yeri ve değeri, paranın her yerde sözünün geçmesi, güçlünün acizi ezme hakkını kendinde bulması, makam ve mevki tutkusu... Ne acı değil mi? Okuduğunuz çoğu bölümde “Evet yaa beni anlatıyor bak, ben de aynı böyle hissediyorum içten içe.” diye heyecanlanırken, meselenin derinine inince; içinde bulunduğumuz durum, düşünce yahut alkış tuttuğumuzun aslında utancımız olduğu gerçeğini çarpıyor, yazar zaaflarımızı bir bir vuruyor yüzümüze.

Derdimiz yaradılışımızdan bu yana belki aynı. Anlatamamak, anlaşılamamak. Keşke diyorum problemlerimizi sağduyuyla çözebilsek, yanımızdakine sağır olmasak mesela. Dinlesek ya hu, göz göze geldiğimizden sıcak bir merhabayı esirgemesek. Kendimize karşı tamamen samimi olabilsek… Yeraltından Notlar bize bu konuda yardımcı olabilir belki. Yeraltındaki bir adamı tanımak bize gerçekten sağlam bir ufuk açabilir. Hele ki kitabı okuyan birini bulduysanız şöyle bir çay söyleyip, uzun uzun üzerine tartışılacak bir kitap.

Velhasıl Dostoyevski yine iyi düşündürdü, yine içimde yerine oturmuş bazı kalıp düşünceleri, şöyle bir sallayıp tekrar düzene koymamı sağladı. Eski bir dostla yıllar sonra buluşup dertleşir gibi o anlattı ben keyifle dinledim. Tanışın siz de. Bu hasbihal eminim ruhunuza iyi gelir.

Tanıştığıma memnun oldum tekrardan Yeraltı Amca, şey diyecektim; Selim Işık vardır bizde, bilir misin?
140 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Yeraltı...

Günlerdir berbat bir haldeydim.Nedenini dahi bilmiyorken...
Hayır hayır Leylî!Eminim ki nedenini çok iyi biliyorsundur.Seninle anlaşmıştık ya hani! Giz yok.Saklanmak yok.Duygularını örtbas etmek yok.Canın mı yanıyor? Evet benim canım çok yanıyor demeliydin.Hatta haykırmalıydın.Ağlamak mı istiyorsun?Susun ben ağlamak istiyorum demeliydin.Hem de gözlerin kan çanağına dönene kadar.Yapma böyle Leyli!Hadi çık ordan.Biz seninle bu konuları uzun uzun konuşmuştuk ya hani!Sen de tamam demiştin.Şimdi ne oldu da bir anda vazgeçtin? Ne?Seni duyamıyorum Leylî.Biraz daha yüksek sesle bağır.Onu da mı yapamiyorsun.Ahh! Leylî...

Bu iç konuşmalarımın en üst seviyeye çıktığı bir vakitti.Her zaman ki gibi karmakarışıktım.Yatağımdan kalkar kalkmaz karşı masamda duran bu kitap ilişti gözüme.Üst üste duran üç kitabın en üstünde okunmayı bekliyordu.

Öğlen olmuştu...Hâlâ elime alamıyordum kitabı.Sanırım kafamı toplamaya ihtiyacım var.Aksi taktir de kitaba ve yazarına haksızlık edecektim.

Dur dur Leylî! Yine kendini kandırıyorsun.Sen de nerden çıktın?Hadi hadi itiraf etsene insanlara, cesaretim yok desene? Ben bir korkağın tekiyim desene?Tabi susmayı bilirsin ancak demi?

Yeter artık rahat bırak beni!Bunlar benim duygularım, düşüncelerim.Sus dedim sana.Bir daha karşıma çıkarsan seni mahvederim!  

İkindi olmuştu...Biraz elime alıp incelemekti niyetim.Nerden bilebilirdim ki giriş cümlesinin saklandığım o yeraltıma dokunabileceğini...

İşte o giriş cümlesi:"Ben hasta bir adamım...Gösterişsiz, içi hınçla dolu bir adamım ben.Sanıyorum, karaciğerimden hastayım.Doğrusunu isterseniz, ne hastalığımdan anladığım var, ne de neremin ağrıdığını tam olarak biliyorum. Tıbba, hekimlere saygı duymakla birlikte, şimdiye dek tedavi olmadığım gibi, bundan sonra da böyle bir şey düşünmüyorum. Üstelik boş inançları olan bir insanım, hem de tıbba saygı duyacak kadar.(Oldukça iyi bir öğrenim gördüm, boş inançlara inanmamam gerekirdi, ama inanıyorum işte.)Hayır, hayır, salt hıncımdan dolayı tedavi olmak istemiyorum.Siz bunu anlayamazsınız.Ama ne ziyanı var, ben anlıyorum ya! Bu huysuzluğumla kime kötülük edeceğimi açıklamak elimde değil, bunu ben de bilmiyorum; bildiğim bir şey varsa, o da tedaviden kaçmakla hekimlere bir "zarar veremeyeceğim", olsa olsa bütün zararı kendimin çekeceğidir. Yine de hıncımdan tedavi olmuyorum!Karaciğerim ağrıyormuş, varsın daha beter ağrısın!"

Bir an duraksayıp, ah Dostoyevski!  dedim.Yapma...Bunlar başını bile yeraltından çıkaramayan bir insan için fazla cesaret verici cümleler.N'olur yapma!

İşte tüm kitap yukarda ki serzenişlerimle geçti diyebilirim.

Yeraltından Notlar, Dostoyevski'nin en nadide eserlerinden biri.En azından ben öyle düşünüyorum.Eser, iki kısımdan oluşuyor: ilk kısımda notlarına yer vermiş, ikinci kısımda ise bir karakterin başından geçen bazı olayları anlatmış. Ayrıca bu karakterin kendi-otobiyografik- olup olmadığı hakkında kesin bir bilgiye denk gelmedim.Her ne kadar akıcı ve anlaşılır bir dile sahip olsada sindire sindire okunması taraftarıyım.

Ayrıca araştırmalarımda Hermann Hesse'nin bir denemesinde Dostoyevski için şu cümleleri kurduğunu da gördüm: “Dostoyevski, ancak kendimizi berbat hissettiğimizde, acı çekebilme sınırımızın sonuna varmışsak ve yaşamı bütünüyle alev alev yanan bir yara diye algılıyorsak, eğer artık yalnızca çaresizliği soluyorsak ve umutsuzluğun bin bir ölümünü yaşamışsak, işte ancak o zaman okumamız gereken bir yazardır." 

Dostoyevski ve eseri hakkında 'Tavsiye ederim.' cümlesini kurmayı ona haksızlık olarak gördüğüm için böyle bir cümle kurmayıp; ölmeden mutlaka okuyun demeyi içinde bulunduğum duygu silsilesine daha uygun buluyorum.
Keyifli okumalar.
158 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Yer altı adamıyla sonunda tanıştım :)
İlk Dostoyevski romanım. Aslında tam yaşımda okumaya başladığımı düşünüyorum algı meselesi gerçi bu.

Her zaman yaptığım gibi ilk önce yazarın hayatını öğreniyorum daha sonra kitabı okumaya başlıyorum, bunda da yine Dostoyevski'nin hayatını öğrendim ve başladım okumaya.

Gerçek hayatta da kırılgan, öfkeli, sinirli ve derin düşüncelere dalan hassas bir yapısı var kitapta bunu görüyorsunuz ve dışlandığını,acı çektiğini, dışlanılmanın beğenilmemenin eziciliğini iliklerine kadar yaşamış bir romancıdır o.

Babasının ölümünden o kadar çok etkilenmiş ki; kendini suçladığı zaman acılarının azaldığını düşünüyor.Bir insanın kendi kendisinin üstüne gelmesi gibi iç karartıcı birşey bu.Kendisine baskı yapınca o kırılma noktasından zevk aldığını ve sonrasında onu özgürleştirdiğini düşünmesi beni gerçekten etkiledi.Sorunlarımın üstüne gitmek ürkütücü gelmemeye başladı.

*Kendimizi aşağılamanın ne kadar zevkli, rahatlatıcı ve bir o kadar özgürleştirici olduğunu anlatmış. (Şaşırdınız dimi).Şöyle ki aşağılandığınız zaman insanlar hakkında iyimserliği ve güzel düşünceleri bırakıyorsunuz.Ve burası sizin kırılma noktanız oluyor, yalnızlaşıyorsunuz ve bir o kadar da özgürleşiyorsunuz.Buna sebep olan şey sizin öfkeniz.Kendini yererek kendisiyle dalga geçerek okuyucuyu etkisi *altına almayı başarmış yer altı adamı.

Ben en çok sivri dili ve eğlenceli mizahını beğendim karakterin.En çok da "beyler iyi latife yapamadığımın farkındayım" gibi cümleleri çok sıcak ve samimi buldum.Sanki karşılıklı oturmuşuz ve bana nasihatlar veriyormuş gibi hissettim.Ama benden daha çok iç sesiyle konuşuyor, çelişiyor, duygulanıyor ve ben onu dinliyorum,seyrediyorum.

Yer altı adamı olmasının sebebi gururlu, kıskanç ve öfkeli olan karakterini dizginleyemeyip içe kapanması ve yalnızlığından doğduğunu düşünüyorum.

Anlama yetisinin bir hastalık bir bela olduğunu söylüyor.Aynı zamanda da insanın anlamayı sevdiğini ve bunu dünyadaki hiç birşeye değişmeyeceğini de ekliyor.

"İki kere ikiden sonra artık yapılacak değil,öğrenilecek birşey de kalmamıştı. Ancak beş duyumuzu kapatıp çevremizi izleyebiliriz." diyor yer altı tayfasının baş kahramanı dostoyevski ne kadar düşündürücü ne kadar anlamlı.

Aralarda es vererek konuşması çok güzel olmuş kesinlikle okurken sıkılmıyorsunuz..

Kendi yüzünü beğenmeyen ve kendisi ile dalga geçebilen bir insan, o kendisini şöyle ifade ediyor "yüzüm güzel olmasa da soylu,anlamlı ve kıvrak bir zekanın yüzü gibi görünsün." Ne kadar hoş.
Aydın insanların korkak ve köle ruhlu olduklarını savunuyor..
Herşeyin açıklaması mevcut açıklayamayacağı hiç bir sorunu yok dosto'nun.

Bir bölümünde subayla olan tartışmasını anlattı ve 2 yıl boyunca aynı nefreti sürdürmüş ve bazen gecenin 3 ünde uyanıp öfke nöbetinden delirdiğini anlatıyor "neden hep sen yol veriyorsun?" Diye kendisine kızıyor.Son derece takıntılı ve öfkeli insan..

Liza ile olan bölümünde de "Romantik bile olsam gerçekçiyim" diyerek aslında hiç romantik olmadığını ele veriyor.
Hayal kurmayı çok seven ama kesinlikle hayalperest olmayan bu adam tamamen hayalde bile olsa gerçekliklerden yana.Ama bulamadığı bir sevgiyi hayallerinde buluyor orda mutlu oluyordu.Hoş sevgi aradığı da yoktu ben bana yeterim diyor.

Yazarında dediği gibi
"edebi bir eserden çok günah çıkartmak gibi oldu bu notlarım" :)
140 syf.
·10/10
yalnız insanların başucu eseri.

dostoyevski bu romanında insanların beyin kıvrımlarında neşter dolaştırıyor diyebiliriz. kulak verin dostoyevski'ye, o insanlık adına tüm gerçekleri söyleme cesaretini gösteriyor. insanlık...hani şu kibrinden geçilmeyen, hani şu her şeyi bildiğini sanan, hani şu sen, ben, bizler, hepimiz...

kafası karışık bir adamın kendi iç savaşını, kendi ağzından, kendi gelgitleriyle müthiş bir şekilde akıcı tempoyla anlattığı bir roman, uyumsuz ruhumuzun sessiz çığlığı...

ilk kısım 'yeraltı' ikinci kısım ise 'notlar'
ilk kısımda insanoğlunun derin karakteristik ve psikolojik analizi yer almaktadır. dostoyevski, yaratıcı monologları . bıraktığı her soru işaretini başka bir soru işaretiyle çözmüştür. geçmişten beri süregelen deterministik ilişkiyi biz kitapseverlere kafa karıştırmadan tanımlamıştır. soru soruyu doğurmuş ve cevap da bir sonraki soru içersinde sessizce kaybolup gitmiştir. insanoğluna ait en büyük özellik olan nankörlüğü anlatmış. çok fazla bilmenin işe yaramadığını, gelişmişliğin en büyük tembellikleri doğuracağını acımasız bir şekilde göstermiştir.

ikinci kısımda ise ilk bölümde yaptığı insanoğlu felsefesine örnek olacak nitelikte bir öyküye yer vermiştir. kahramanın anlık düşünce değişimlerini, olaylar karşısında gösterdiği dengesiz davranışlarını, gururunu korumak isterken sergilediği tutarsız karakter biçimlerini, çok bildiğini ve kimse gibi olmadığını düşündüğü halde ezikliğe boyun eğdiği geri dönüşü olmayan durumlarını ve buna benzer bir çok insani anları analiz etmiştir.
hikayeyi ise vurucu ve acıklı bir şekilde bitirmiştir. ilk bölümde bahsettiği nankörlük duygusunun verdiği acıyı en içten derecede hissettirerek sonlandırmıştır.

kitabı okuyan herkes böbürlenerek "resmen beni anlatıyor yav" geyiği yapmasın. zira bir yeraltı insanı olmak övünülecek bir şey değildir.

yalnızlıktan kelimeler biriktirirsiniz belki aylarca konuşmazsınız ve birgün biriyle konuşma başlayınca kitlenir saçmalarsınız. olmadığınız gibi davranırsınız ama bunun farkına varmazsınız. çünkü ilişkilerin nasıl olması gerektiğini bilmezsiniz, her şeyden etkilenirsiniz. yalnız olduğunuz ve sizin yaşınızda olup sizin kadar bilge olan bi arkadaşınız olmadığı için kitaplara dalarsınız, filmlere gidersiniz, şarkılara kaptırırsınız kendinizi. siz ancak başkalarının yazdığı hikayelerde varolabilirsiniz. hatta varolamazsiniz bile, çünkü onlara da seyirci kalırsınız. çevrenizde olan bitenlere de seyircisinizdir. yalnız kalmak dışında başka uğraşlarınız da olur. önemsiz-değersiz mukayesesi yaparak kendinizi üzersiniz. bu büyük bir hobi haline gelir ve zamanla acılar zevk vermeye başlar.
Hikayenizle alakalı olmayan bir şarkıyı kendinize uyarlamanın bir yolunu bulur üzülürsünüz. bazen kisiliğinizi toplumu aşağı görerek beşlersiniz ama bunun yalnızlığınıza ya da eksikliğinize bir faydası yoktur. saçma sapan şeylere yönelir uzun yürüyüşlere girersiniz. Bazı aforizmalar aklınıza gelir kendi içinizde uzun uzun bunları tartışırsınız. aklınızda öyküler uydurursunuz. insanların sizi düşünmeden bir şey demesinden ve bunun üzerine kırılmaktan korkarsınız. ve aslında kırılmak da umrumda değildir ki. niye kırılayım çok da umrumdalar. aslında umrumdalar. hiçbir şekilde kendinizi sergilemezsiniz ve bir anda aklınıza eser ve birine bağlanırsınız. sonra onu da boşverirsiniz...
Bir düşün, burada hayatını ne uğruna mahvediyorsun?
İçtiğin kahveyi ayağına getirdikleri, mideni tıka basa doldurdukları
için mi? Peki, ama sizleri beslemelerinin sebebi ne? Namuslu bir
kızın burada bir lokma bile boğazından geçmez, çünkü neden yemek
verildiğini hemen anlar. Burada daima borçlu olacaksın ve sonuna
kadar, müşteriler senden bıkıp sırt çevirmeye başlayana kadar borcun
tükenmeyecek. Gençliğine güvenme; o gün göz açıp kapayana kadar
gelecek. Burada zaman dörtnala yol alır ve işte o vakit gözünün yaşına
bakmadan seni kapı dışarı ederler. Hem de öyle düpedüz değil; epey
öncesinden, sanki bu ev uğruna gençliğini, sağlığını harcayan, ruhunu
mahveden sen değilmişsin, patronu batırıp, soyup soğana çevirmişsin,
kadıncağızı neredeyse köşe başında avuç açacak hale getirmişsin gibi
davranır, her hareketine mim koymaya, olur olmaz sebeplerle azarlamaya,
en ufak şeyleri başına kakmaya başlarlar. Kimsenin senden
yana çıkacağını da umma; patrona şirin görünmek için hep birlikte seni
gagalarlar, çünkü buradaki herkes, vicdanı, acıma duyguları çoktan silinmiş
birer esirdir. Bu çamura bulanmış mahlûkların hakareti de
dünyanın en adi, en iğrenç hakaretidir. Sağlığını, gençliğini, güzelliğini,
ümitlerini, sahip olduğun her şeyi körü körüne bir sadakatle
buraya verecek, yirmi iki yaşında otuz beş gibi görüneceksin; bir
hastalık kapmamışsan, gene Tanrı’ya şükret. Belki bugün, ağır bir iş
yapmadığını, rahat yaşadığını düşünüyorsun. Halbuki dünyada bundan
daha ağır, daha kahırlı iş yoktur. Bunu düşünmek bile insanın içini
parçalıyor. Buradan kovulduğun zaman da tek bir söz söyleyemez, gık
diyemeden, tam bir suçlu gibi süklüm püklüm gidersin.Önce başka bir eve yerleşirsin, oradan da bir üçüncüsüne; böyle birkaç ev daha
değiştirir ve nihayet Sennaya’ya kadar düşersin. Oradaysa her gün
dayak yersin, çünkü oranın iltifatı öyledir; müşteriler bundan başka
okşama bilmezler. (hayat kadınına söyledikleri)
"Yazdıklarımı okurken hoş bir duyguya kapılmayacaksınız eminim, hepimiz daracık dünyalarımızda insanlardan kopuk yaşıyoruz çünkü. Gerçek hayata öylesini yabancılaşmışız ki, adını bile duymak istemeyiz. Peki ama neden bazen olmadık, aptalca arzular peşinde koştururuz? Sebebini biz bile bilmiyoruz. Üstelik, bu olmadık isteklerimiz gerçekleştiğinde en çok zararı görecek olan da biziz. Deneyin isterseniz, içimizden birinin bağlarını çözüp, esaretini kaldırınız, emin olun, o yine esaret altına girmek isteyecektir. Bu yazdıklarımı okuduğunuzda kızgınlıktan ayaklarınızı yere vuracak ve: "Siz, kendi rezil hayatınızdan, kendi yeraltınızdan bahsedin!" diye bağıracaksınız. Hepinizi bu işin içine katarak kendimi kurtarmaya çalışmıyorum. Ben, sizlerin korkaklığınıza "ölçülü davranış" kılıfını geçirip, yarım bıraktığınız her şeyi sonuna kadar götürdüm. Hayatın gerçeklikleri ile sizden daha fazla yüz yüze geldim ben.
Etrafınıza şöyle bir göz gezdiriniz! Gerçek hayat denilen şeyin ne olduğunu, nerede olduğumuzu bilmiyoruz bile! Kitaplarımızı ve hayallerimizi elimizden alsalar, öylece ortada kalakalacağız. Neyi sevip nede nefret ettiğimizi bilemeyeceğiz. Etiyle, kemiğiyle gerçek birer insan olmak o kadar zor ki..."
"Saçmaladığınız zaman keyfiniz yerindedir, ama küstahlık yaptınız mı ürküp, etrafa özürler yağdırıyorsunuz. Hem korkmadığınızı söylüyor, hem de bize yaltaklanmaktan geri durmuyorsunuz. Bizi, öfkeden dişlerinizin gıcırdadığına inandırmaya çalışırken, diğer taraftan da güldürmek için nükteler savuruyorsunuz. Çok sıkıcı nükteler yaptığınızı biliyorsunuz, ama edebi değeri olmaları da hoşunuza gitmiyor değil. Gerçekten de acı çekmiş olabilirsiniz, ama acılarınıza hiç de saygı duymuyorsunuz. Samimisiniz, bununla beraber efendilik eksik sizde; gururunuz yüzünden ufacık bir şeyi mesele yapıp içinizdeki gerçeği ortaya çıkarıyor, değerini düşürüyorsunuz. Söylemek istediğiniz bir şeyler var, ama korkudan son sözlerinizi kekeleyip duruyorsunuz. Açık konuşacak kadar kararlı değilsiniz , utanmazca bir korkaklık var sizde. Anlayışınızla övünüyorsunuz, bir taraftan da tereddütler taşıyorsunuz; çünkü mantığınız çalıştığı halde yüreğiniz kötülükten kararmış. Şu var ki, kalbi temiz olmayanın anlayışı da olamaz. Hele o küstahlığınız, sırnaşmalarınız, kırıtmalarınız ! Yalan, yalan, yalan...
‘’Genel olarak biz Ruslarda; Almanların, özellikle Fransızların başı yıldızlara eren akılsız romantiklerini bulamazsınız. Yer yerinden oynasa, bütün Fransa barikatlarda can verse gene de bir yararı olmaz; Fransız, nezaket için olsun istifini bozmadan, ömrünün sonuna dek, aptalcasına, yıldızların şarkısını söylemeyi sürdürür. Biz Rusların yurdunda böyle aptalların bulunmadığını biliyoruz, bizleri Almanlardan ayıran da budur zaten. İşte bu yüzdendir ki, bizde yüzde yüz saf, bası yıldızlarda gezen yaratıklar aranmamalıdır. Akıllarını Kostancoğlularıyla, Pyotr İvanoviç Amcalarla bozarak, onlarda ülkümüzü aramak ahmaklığını gösteren çağımızın birtakım "işgüzar" yazarlarıyla eleştirmenlerdir ki, bizim romantiklerimizi Almanların, Fransızların bası göğe eren romantikleriyle bir tutmaya kalkışmışlardır. Oysa, bizim romantiklerimizin özellikleri Avrupa'nın bası gökte gezen romantiklerinin özellikleriyle taban tabana karşıttır, hiçbir Avrupa ölçüsü bizimkilere uygulanamaz.’’
— Ne diye geldin, cevap ver! diye bağırdım. Cevap ver bana! Ben
sana niçin geldiğini söyleyeyim iki gözüm. Sana o gün dokunaklı laflar
ettiğim için geldin. Şimdi de şımarıklığından, canın gene "dokunaklı
laflar" duymak istediği için geldin. Ama haberin olsun, seninle o zaman
alay etmiştim. Şimdi de alay ediyorum. Niye ürperiyorsun öyle?
Evet, alay ettim! Evinize benden önce gelenler yemekte beni tahkir etmişlerdi.
Size, onlardan birini, bir subayı dövmek için gelmiştim, ama
olmadı, kaçırdım. Birisinden, gördüğüm hakaretin öcünü almak istiyordum,
karşıma sen çıktın, öfkemi senden aldım, eğlendim seninle.
Beni küçük düşürdüler, ben de aynı şeyi yapmak istedim; beni paçavraya
çevirdiler, ben de kendimi göstereyim dedim... Mesele bundan
ibaret, yoksa sen oraya seni kurtarmak için geldiğimi mi sandın? Böyle
mi düşündün? Böyle mi ha?
"Doğrusu, bizler bugün canlılığın nerede bulunduğunu, ne olduğunu, nasıl adlandırıldığını bile bilmiyoruz. Elimizden kitaplarımızı alsanız bir anda ne yapacağımızı şaşırır kalırız; ne yapacağımızı, kime sığınacağımızı, neye tutunacağımızı, neyi seveceğimizi, neden nefret edeceğimizi, neye saygı duyacağımızı, neyi aşağılayacağımızı bilemeyiz. İnsan olmak, gerçek insan, etiyle kemiğiyle insan olmak bile ağır gelir bize. Utanırız bundan, insan olmayı yüz karası sayarız, benzeri olmayan toplumsal birtakım insanlar olmak için çabalarız. Ölü doğmuş insanlarız biz ve uzun zamandır canlı babaların çocukları değiliz, giderek daha çok hoşlanıyoruz böyle doğmuş olmaktan. Zevk duyuyoruz bundan. Çok yakın bir gelecekte bir şekilde düşüncelerden doğmanın yolunu bulacağız."
Dostoyevski
Sayfa 150 - Can Yayınları
Mantığınızın çıkar konusunda yanıldığını hiç düşünmediniz mi? Belki de insan yalnızca refahı sevmiyor, refah kadar da acılardan hoşlanıyordur. İnsanoğlu için acıların refah derecesinde yararlı olması da mümkündür. Şurası kesindir ki, bizler, acıyı bazen tutkuya varan bir sevgiyle severiz.. Bunu anlamak için dünya tarihine başvurmaya gerek yok; eğer siz de bir insansanız, azıcık da olsa yaşamışsanız, kendinize danışın yeter. Benim düşüncemi sorarsanız, yalnızca refahı sevmek ayıptır üstelik. Sonu iyi mi olur, kötü mü, orasını bilmem, ama bir şeyi devirip kırmanın bazen hoş bir yanı vardır. Bu bakımdan ne başlı başına refahı, ne acıları tutarım.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Yeraltından Notlar
Sayfa sayısı:
165
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
City Publishing

Kitabı okuyanlar 18.778 okur

  • Nur
  • Mehmet Ali Pınar
  • nava
  • Mevlüde Gökmen
  • HAGY
  • Burak Yıldırım
  • Sümeyye Korkusuz
  • Rümeysa Ertuğrul
  • ironik
  • Arefe Bacak

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%66.7
Erkek
%33.3

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0.1 (3)
9
%0 (1)
8
%0
7
%0.1 (3)
6
%0 (1)
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları