• 242 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Günümüzden 500 yıl sonrası. Yanmayan evler, kapsüller, mekanik tazılar, son hız arabalar ve itfaiyeciler. Yanmayan evlerin icadından sonra itfaiyecilere yeni bir görev verildi, kitap yakmak. Sadece belirli kitapları değil ellerine geçen tüm kitapları yakmak.
    Kitap yakıyorlar dediysek hemen itfaiyecilere kızmayın. Onlar toplumun mutluluğu için çabalıyorlar. Şiirler acıdır, romanlar insanı düşünmeye zorlar. Oysa düşünmeyen eğlenen insanlar mutludur. .
    Düşünmeyen ,eğlence toplumu devlet baskısıyla yaratılmadı. İlk başta sansür baskı hiçbirisi yoktu. Kitap okumamayı isteyen insanların kendileriydi.
    Herşey fotoğrafla başladı,sonra kamera icat edildi , sonra video ,televizyon. Televizyonun etkisi altında kalan insanlar kitap okumaya zaman bulamadılar. Klasiklerin özeti çıkartıldı, sonra özetinin özeti, sonra da özetin özetinin özeti ve en sonda bir ansiklopedi de on iki kelimeye sığdırıldı. Artık klasikleri kolayca okuyabilir , geriye kalan zamanınızda da eğlenebilirsiniz. Okullar simgesel yaratıcılar, düşünce adamları yerine atletik sporcular çıkarmaya başlamasıyla beraber entellektüel kelimesi bir küfür sayıldı. Peki bunun suçlusu kim devlet mi yoksa çağımız insanımı???
    Klasiklerin özetini okuyup suç ve ceza' da çok ağırmış diyenleri, başını televizyon izlemekten kaldıramayanları, yarış atı yetiştiren eğitim sistemini eleştiren herkesin okuması gereken bir kitap.
    Herkese iyi okumalar dilerim.
  • 225 syf.
    ·3 günde·2/10
    Bu kitabı çocuklarınızdan uzak tutmanızı şiddetle tavsiye ediyorum...

    On beş günlük kısa bir tatilin ardından tekrar eğitim-öğretim dönemi başladı. Tatilde sıraya koyduğum baya bir kitabım vardı. Fakat bu süre çok kısa olduğundan kitaplarımı bitiremedim. Bu sürenin bana yetmemesi ve kitaplarımı okuyamama baya üzüldüm. Çünkü okulların açılmasıyla beraber bir yoğunluğun içine gireceğimi biliyordum. Öyle de oldu bu yoğunluktan dolayı inceleme yapmak istediğim çoğu kitaba inceleme yapamadım. Aynı zamanda okullar açılınca kendi listemdeki kitaplardan daha çok öğrenciler ile beraber okuduğumuz kitapları okuyacağımı biliyordum. Hep beraber sınıf kitaplığımızda olan kitapları, hem okul içindeki okuma saatlerimizde hem de çoğu zaman evde öğrenciler ile beraber okuyoruz.

    Son dönemlerde hem kitap evlerinde hem de hemen hemen tüm öğrencilerde gördüğüm kitap “Saftirik” serisiydi. Kitap baştan beri bana soğuk ve itici geldi. Öğrencilerimede hiçbir zaman tavsiye etmedim. Geçen gün birçok öğrencide yine bu seriyi görünce ciddi anlamda bir merak sardı beni. Bu öğrencilerin bu kitabı bu kadar sevmesinin ne olabilirdi? Hemen o an en yakınımda bulunan Emre ile bu konuda biraz sohbet ettik. Emre de 6. Sınıf öğrencisi o da “Saftirik” serisinin bütün kitaplarını hemen hemen okumuş. Kalanları neden okumadın diye sorduğumda: “Hocam siz kızdıktan sonra onu okumayı bıraktım.” dedi. (Oysa ben kızmamıştım, sadece "ben tavsiye etmiyorum" demiştim. Bir öğrenciye okuduğu kitap için kızmak hayatta isteyeceğim en son şeydir herhalde.) Peki, nasıl buldun sorusunu kendisine yönlendirdiğimde şöyle bir cevap verdi. “Hocam hayatımda daha önce bu kadar eğlenceli bir kitap okumamıştım." Sonra kızlardan birkaç kişiye sorunca onlarda hem çok rahat okunduğunu hem de çok eğlenceli olduğunu söylediler. Ben de bu kitap, sadece bizim okulda mı ya da sadece bizim şehrimizde mi bu kadar popüler diye ufak bir araştırma yaptım. ( Sadece bizim okulda popüler değildi. Hemen hemen şehrimizin tümünde popüler bir kitaptı. Çünkü Batman’daki bütün kitap evlerinde rafları süsleyen kitap saftirikti.) Biraz internetten satış rakamlarına baktım. Kitap serisinden sadece bir tanesi bile felaket rakamlara ulaşmıştı. Bu serinin de baya fazla kitaptan oluştuğunu düşünürsek kitap ülkemizde baya satılmış diyebiliriz. Ben de artık öğrencilerin bu kitapları neden bu kadar sevdiğini anlamak için bu kitabı okumalıyım diye düşündüm. Hemen yanımda bulunan Emre’ye okuduğu kitaplardan birini bana getirmesi söyledim. Kitap bir gün sonra elimdeydi, açıp okumaya başladım.

    Bizim çocuk edebiyatı için belli başlı ölçütlerimiz vardır. Eğer elimizdeki kitap, bu ölçütlerin belli bir çoğunluğunu sağlıyorsa bu kitabı öğrencilerimize tavsiye ederiz. Örneğin kitap çocuğun ana dili gelişimine katkı sağlamalıdır. İçerisinde Türkçenin güzellikleri barındırmalıdır. Öğrencinin sözcük daracığını gelişilmelidir. Deyim ve atasözlerine yer verilmedir. Öğrenciye okuma alışkanlığı kazandırmalı ve edebi zevk uyandırmalıdır. Okuyucunun kitapta kendine ait bir şeyler hissetmesi sağlanmalı ve empati yeteneğini geliştirmelidir. Kendi ahlak ve kültürüne katkıda bulunmalı ve iyi davranışları benimsetmeye çalışmalıdır. Okuyucunun eğlenmesi sağlanmalıdır. Öğrencinin hayal dünyasını zenginleştirmelidir. Saftirik kitabını da kafamdaki bu ölçütlere göre değerlendirdim. Üzülerek belirtmem gerekir ki hiçbir ölçüte uyum sağlamayan bir kitap gördüm. Tamamen kendi kültürümüze yabancı, öğrencinin kendinden hiçbir şey bulamayacağı bir kitaptı. Tamamen Amerikan okul sistemi içinde büyüyen ve Amerikan kültürüne dayalı bir kitaptı. Kitapta anlatılan hayatlar ile ülkemiz arasında hiçbir bağ yok. Aksine tamamen kültürümüze yabancı ve aykırı unsurlar. Kötü davranışları özendirecek yaşantılar. Öğrencinin hayal dünyasını geliştirecek hiçbir bilgi mevcut değil.

    Öğrenciler sevdiği iki nokta üzerinden değerlendirme yapacak olursak. Öğrenciler genelde iki şey üzerinde durdular: 1. Kitap çok akıcı 2. Kitap çok eğlenceli. Kitabın akıcı olduğu doğrudur. Çünkü 225 sayfalık kitap aslında normal şekilde basılmış olsa 50 sayfa bile tutmayacaktır. Kitaplarda büyük punto kullanılmış ve kitabın yarısı resimlerle ile doldurulmuş. ( Nitelikli Çocuk Edebiyatında kitapta resimler olmalıdır. Hatta resimsiz kitap çocuğa sıkıcı gelecektir. Fakat burada kitaba resim değil resimlere kitap yazılmıştır.) Haliyle öğrenci kitabı eline aldığı gibi kitap akıp gitmektedir. Sürekli resim olduğu içinde canı sıkılmamaktadır. Kitabın 225 sayfa ve fiyatının 15 lira olduğunu söylemek gerekir. Böyle bir kitaptan bu kadar fazla bir meblağ bu büyük satış oranları… Ciddi anlamda bu kadar kaliteli yazar varken yazıktır, günahtır. ( Gerçi Türkiye’de kitap fiyatları genel olarak yüksektir. Örneğin çok kitap okuyan biriyseniz baya da zengin olmanız gerekmektedir. Fakat bu ayrı bir konu olduğu için uzatmayacağım.) Kitabın neden eğlenceli geldiğini de çok anlamadım doğrusu. Öğrencilere eğlendirici gelebilecek yerlere dikkat ederek okudum. Çoğu yeri de tahmin ettim. Tahmin ettiğim yerleri öğrencilere okudum. Öğrenciler gülmeye başlayınca haklı olduğumu gördüm. İçimden onlar gülerken ben ağladım. Çünkü bakın ülkemizde çocuk kitapları içinde en çok satan kitaplardan biri olan Saftirik kitabının içindeki eğlendirici yerlere…

    Resimle beraber desteklenmiş bir yerde. Pisuar denilen yerde pantolonu indirmiş şekilde bir çocuk resmi çizilmiş ve bunun üzerine bir muhabbet dönmüş…

    Bütün ayağımı ağzına sokabilir miyim? ( Arkadaşına bunu sormuş sonra bunu denemiş.)

    Kitaptaki kahramanların tek amaçları kızlı-erkekli yapılan partilere gitmek. Orada çıplak kızlar görmek. Yılbaşında yapılacak partilerde kızlar ile havuzda yanana uzanıp içki içmek.( Kitapta anlatılan karakterler altıncı sınıfa gidiyorlar.)

    Büyük ninesini altına “osuruk” yastığı koyup osurduğunu millete görtermek ve herkesin içinde büyük nineye gülmek.

    İç kıyafetlerini normal elbisenin üzerine giyip öyle gezen bir dede. ( bu Dede’nin hali resmedilmiş.)

    Ayakta işemenin güzel olduğunun sıkça söylenmesi. Hedefi tutturmayınca yere yapmaya devam etmenin daha güzel olduğu.

    Çocuğun ağzındaki sakızı yukarı doğru tükürmesi ve bu sakızın babasının kafasına yapışması. Sonra toplu halde babalarına gülmesi…

    Annenin ceza olarak kendi iç çamaşırlarını çocuğa yıkatması… Çocuğun bunları yıkarken resminin kitaba çizilmesi…

    Çocuğun akşam yatarken çoraplarını nereye koyduğunu unutmasın diye gidip çorapları televizyonun üstüne koyması… Böyle bir dahice fikir bulduğu için takdir görmesi…

    Kızların osurmasını merak eden çocuklar… Sonra bu olayın yani bir kızın osurmasının resminin kitaba çizilmesi…
    Bir yarışmada arkadaşını uzuv yerinin fotoğrafının çekilmesi ve bu uzvun kitaba resmedilmesi…

    Ailecek televizyon karşısında dizi izlerken dizini sahnesinin öp beni hadi öp beni diye bir sahne olması…

    Çocuğun yine kızlı erkekli bir partide şişe çevirmece oynayıp kızın onun öpmesini istemesi ve bunun neticesinde olanlar… ( Bu kitabı ülkemizde okuyan öğrenci kitlesinin 3. 4. 5. Ve 6. Sınıf öğrencileri olduğunun söylemem de fayda var.)

    Aile yemeğinde yeni evlenen amca ile eşinin öpüşmeye başlaması ve odaya çıkmaları… Bu sahne de resmedilmiş.

    Altıncı sınıf öğrencilerinin kızlı erkekleri havuzda çıplak şekilde parti yapması ve bunun resmedilmesi…

    Sadece aklımda kalan bilgiler ve ahlaki açıdan uygun bulmadığım için yazmadığım birçok şey…

    Kitabın okunmasına gelince kesinlikle okunmasını tavsiye etmiyorum. Hatta ısrarla çocuğun sağlıklı gelişimi açısından okutulmamasını tavsiye ediyorum.

    Sonuç olarak böyle bir kitabın bizim ülkemizde ve dünyamızda bu kadar çok okunması ciddi anlamda yazık…

    Benim gibi bir kardeşinizden ufakta olsa bir tavsiye: Bu kitabı çocuklarızdan uzak tutun ve çocuklarınızın hayal dünyasını bir dona hapsetmeyin.
  • 400 syf.
    ·15 günde·Beğendi·10/10
    Merhaba,
    | Yazım spoiler içerebilir içermeye de bilir.
    || Okuduğum ilk kitabıyla kendisine hayran olduğum Ahmet Hamdi’nin bu kitabı hakkında bir şeyler karalamak istedim. Saatleri Ayarlama Enstitütüsü,günümüzde bile derin bir incelemeyi hak eden bir roman.
    Tanpınar’ın kendi sözleriyle giriş yapmak gerekirse bu roman: “İki âlem arasında salınıp duran bir halkın boşluğu.”
    ||| Hayri İrdal, dini hurafelerle ve batıl inançlarla büyüyen, bu dönemde saat tamirine merak salan ve bu yüzden yanında bulunduğu -kanımca- Doğuyu temsil eden geleneksel,çalışkan Nuri efendi ile vakit geçirmektedir. İrdal bey,eşinin tabiriyle içine sinik ve sünepe bir adam olduğundan dokunduğu her şey elinde kalmaktadır. Bu ruh buhranı içinde sürüklenirken çetrefilli yollarla tanıştığı Halit Ayarcı, emek vermeyi önemsemeyen tek ilkesi yenilik yapmak olan bir “Batı” adamıdır. İrdal bey, toplumsal baskının getirdiği sonuçlara göre Nuri efendinin yolundan gidip yoksullukla mı yaşayacak ya da Halit Ayarcının yolundan gidip zenginliğe ve refaha mı erişecektir? İrdal bey, büyük bir ikilem içinde boğulmaktadır.
    |||| İşte buradan sonra Tanpınar’ın Doğu-Batı ikilemi arasında bocalayan karakterleri irdelemesini,yeri geldiği zaman ağır – sık sık sözlüğe bakma ihtiyacı hissedebilirsiniz- ama akıcı bir dille okuyorsunuz. Tanpınar’ın yaptığı psikolojik “vurgunlar” karakterlerin içinde kaldığı sıkışmışlığın tam bir göstergesi. Yine, çetrefilli yollarla tanıştığı Dr. Ramiz, nerede duracağını bilmeyen kafası karışmış Türk Aydınını temsil ediyor.
    Roman iki âlem arasında salınıp duran halkın boşluğunu temsil ettiği kadar, bence ironinin ve mizahın romanı da kabul edilebilir. Zira, bir başka karakter; Hayri İrdal’ın musikiden anlamayan berbat bir sese sahip assolist olmak isteyen bir baldızı vardır. İrdal bey, böylesi yeteneksizliğin gülünç olduğunu savunsa bile Halit Ayarcı bir şekilde baldızı assolist yapar hem de tüm ülkenin alkışlarla dinlediği bir assolist. İşte burada günümüz devreye gidiyor, bazılarını şarkıcı, bazılarını yazar ve televizyondaki anlamsız dizi ve programlara raiting kazandırarak kimilerini de kanal sahibi yapan kitle. Başarı gibi görünen kavram; aslında çalışmanın, bilginin, emeğin ürünü değil, Tanpınar’ın da belirttiği gibi beyinsiz bir güruhun ürünü.
    Kanımca, Tanpınar’a göre modernleşme ve ilerleme Batı sevdasından mütevellit gördüklerimizi ve öğrendiklerimizi kopyalamaktansa kendi uygarlığımızı,kendi hayat şeklimize uygulamak için âhlaklı bir şekilde çalışmak.
    |||Tanpınar’ın bu eseri, döneminin ikilemlerine şahit olurken yer yer güldüğünüz,ağlama hissinin içinizi kavurduğu ve yapılan mizahı anlamak için durup düşündüğünüz,psikolojik tahlillerine hayran olduğunuz oldukça başarılı Türk edebiyatına kazandırılmış yegâne bir roman.
  • 552 syf.
    ·11 günde·10/10
    Saçlarımı 'kaskatı ve kendi başına duran, mükemmelliğiyle bir yabanarısı kovanına benzeyen bir topuz' halinde toplamışım, kulağımda inci küpelerimle. Dile kolay yüzyılın romancılarından birinin kapısı önündeyim. Böyle insanı büyüleyen, hapseden, on kere okutan cümleleri yazan adamın karşısında ne yapılır? Ama ondan sonrası karanlık. Kapının deliğinden gördüğüm yüzeysel kesitlere ayrılmış parçaları hayal gücümle birleştirip tamamlayacağım bir konumda mıyım, kapı aralık kalmış da içeriğin bir kısmına hakim bir kısmına yabancı durumda mıyım, yoksa tüm çıplaklığıyla önüme serileni gözlerimle beynim kavradı mı bilmiyorum.

    Bu kitabın türü felsefi kurgu olarak geçiyor. Ben olsam 'denemesel roman' olarak uydururdum Montaigne'in Denemeler ine atıfta bulunarak. Baş düşünür Niteliksiz Adam olan kahramanımız Ulrich'in 'hem gördüklerinin onu hep yeniden düşünmeye itmesi, hem de çok fazla düşünme karşısında ürkmesi' sebebiyle karşılaştığı, ucundan kıyısından ilintisi olan her konudaki eylemi çoğunlukla düşünmek olduğundan ve her şeyde iki ayrı yan keşfetmeye ilişkin bir yeteneğe sahip olduğundan felsefe, müzik, evlilik, yeni, eski, askerlik, gazetecilik, din, bilim, ruh, ekonomi, mantık, irade, bilinç, ahlak, aptallık, sanat ve hatta erkek gülümsemesi hakkındaki fikirleri 3-4 sayfalık kısımlar olarak romanın parçalarını oluşturuyor. Oku-koy kenara bir kitap değil anlayacağınız, rastgele bir sayfayı gözünüze kestirip bir süre dünyadan uzaklaşabilirsiniz.

    1913'te Viyana'da başlar konu. "Hani o sıralar aynı anda Hitler, Stalin, Troçki, Tito, Freud ve Musil'in olduğu; Jung'un Kafka'nın, Picasso'nun, Rilke'nin Proust'un da o dönemlerde ara ara uğradığı şehirde".* 83 yaşındaki Avusturya-Macaristan (aslında ikili monarşinin hüküm sürdüğü, Avusturya Macaristan ortaklığı değil de, Macaristan'ın güç kontrolü yoluyla elde tutulduğu ve buna paralel olarak da halkların da aslında hiçbir şekilde sempati duymadığı, karmaşanın hüküm sürdüğü bir imparatorluk )imparatoru Franz Joseph'in 65 yıllık taht serüveninin 70 i dolduracağı yılı, Almanya'ya nispet olarak Avusturya Yılı olarak kutlamak fikri çıkar 'parlak' bir beyinden. Ve bunu halkı 'sadece pazarları gittiği kiliseden' tanıyan bir soylunun, imparatorluk sevgisiyle dolu olduğunu düşündüğü halktan gelme, yani tabandan gelme bir istek olduğunu tüm kalbiyle hissettiği ve tabii ki halk bu işlerden anlamayacağı için(!) soylular ile, burjuva ile, bilim adamları ve sanatçılar ile ileriki adımlar için bir komisyon kurulur. Ve olaylar gelişir. Birinci Dünya Savaşı, bir çöküşün öncesinde elit tabakanın arasında buluyoruz kendimizi.

    The Guardian'da yazılana göre en çok raflarda bulunup, en çok yarım bırakılan kitaplardan biri olarak tanınıyormuş, bizim Tutunamayanlar'ın makus talihine sahip anlayacağınız. Döneminin geçmiş gelecek çatışmasını evrensel değerlendirebileceğimiz bir kurguya sahip. Buram buram kalite kokuyor.

    Musil'e gelirsek, ömrünün sonuna kadar bu kitapla uğraşıyor ve tamamlayamadan ölüyor. Önünde saygı ile eğilmekten başka bir eyleme girişemeyeceğimiz, kelime yelpazesi bu kadar geniş, zihinlerimizle dans eden cümlelerle haşır neşir olmak, bir yaşam gerektiriyor demek ki. Nasıl bir insanmış? "Musil bir çok niteliği olan bir adamdır. Bakımlıdır, idmanlıdır, ayakkabıları Viyana'nın bütün kafelerinin en parlak ayakkabılarıdır, günde bir saat halter kaldırıp diz büker. Muazzam kibirlidir. Kendini bir yandan çok küçük ve aciz hissederken diğer yandan da daha büyük bir iş için, yüzyılın romanını yazmak için yetenekli olduğunu düşünür."* O sırada felsefe doktoru ve mühendis, imparator ve krallık kütüphanecisi ünvanlarına sahip. Bütün birikimini aktarmış.

    Musil ilk deneyimlerini hayat kadınları ile yaşamış ve ilk evliliğinde de karısı başkası ile evliyken tanışıp boşanmasını beklemiş. Acaba bundan mı bütün evli kadın karakterlerin sadakatsizliğe eğilimi var kitapta? Ve kadınların değerini kendisinin belirleyebileceğine işaret olarak mı, dişi karakterlerin çoğuna isimleri yerine Ulrich'in belleğindeki yansımalardan yeni tanımlamalar kullanıyor? Ulrich de kendini bulmuştur şüphesiz Musil, özdeşleştirmiştir. O da askermiş zamanında Ulrich gibi, bilimde de felsefede de birikimleri ortak. Neden birine ismiyle seslenmezsiniz de yeni ad takarsınız?

    Bir de cinayet var tabi. Zebercet gibi sevilmemiş, toplumda yer edinememiş, 'görülmemiş' bir geçmişe sahip zanlı enine boyuna cezai ehliyet bakımından sorgulanıyor kafamızda. Aklamaya çalışmak mümkün müdür sınırlı ehliyet gibi kavramlarla, akıl hastalığı ve hukuğun kesişim alanlarında nasıl davranmalı gibi sorularla yönünüzü şaşırtıyor. Suçluyu neredeyse beraat ettirecek ve bizi ikna edecek Ulrich. Ulrich'in böyle bir karakteri var, düşünme eylemini bir çembere benzetirsek, o çemberin tüm noktalarına ayak basarak dolanıyor ve bizi de ardı sıra sürüklüyor.

    Sayfalar dolusu not almışım, alıntılar yazmışım, toparlayabildim mi bilmiyorum ana hatlarıyla benim izlenimlerim bunlar. Zorlayıcı bir eser, sayfa atlamanın kolay olmadığı, derinlikle işlenen konularla birlikte. Ahmet Cemal 60 sayfalık bir önsöz yazmış, benimkine uzun demeden önce bir düşünün derim:) Metin Bey'in tavsiyesiyle önsözü pas geçmiştim, ona dönüş vakti geldi. Metin T./Duvar/ ve Hakan S./Duvar/ sayesinde mükemmel bir yazarla ve kitapla tanıştım. Çok teşekkür ederim. Ve devamını da merak ediyorum.

    Yeterince vakti olup sabırla okuyanlara teşekkür ederim.

    * Alıntılar 1913: Fırtından Önce den. Şahane ve üst düzey bir kültür sanat romanı. İlgililere kesinlikle tavsiye ederim.
  • 296 syf.
    ·Beğendi·9/10
    UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

    Uzun bir tatil sürecinden cıktıktan sonra işe geri dönmem ve işyeri bünyesinde bulunan kukumanjerolarla istemsiz kucaklaşmanın üzerimde bıraktığı tahribatla kendimi adana sıcaklarında köy damlarında kurutulmaya bırakılan tarhana misali serdim..zor oldu biraz toparlanmam .. kitabı bir hafta önce okudum ama şimdi kısmet oldu bu kritiği yazmak..

    EKŞİ - TATLI BİZİM BAĞIN "KORUĞU" YAVUZ HIRSIZ AMERİKA...

    80 lerde çocuk olanlar ve trt nin cinnetini yaşayıp kanolu centerfresh sakız reklamlarına dakkada 4 5 kez maruz kalanlar pazar günü iki şeyi asla unutmazlar .. bir: Hikmet Şimşek ( huzur içinde uyusun ) ile o zaman için bize hayatı zindan eden klasik müzik konserleri , iki : olmazsa olmaz spagetti western kuşağı ..o western kuşağında kimleri izlemedik.. "bir avuç dolar" için birbirlerini yiyen "iyi , kötü ,çirkinler" (TUCO IS DA MAN!) " angeleye lar sabatalar .. bazı filmlerde apaçiler, komançiler , çerokiler falan olurdu .. kızılderili diye tabir edilen nemrut bakışlı , gaga burunlu , orasına burasına tüy dikmiş, kuzey amerika lı sakız diye tabir ettiğimiz meriç bey ( banu alkanın reunion yaptıktan sonra uzatmalı sevgilisi) ruhuna sahip bu yerel halk kana susamıştı .. posta arabası soyar ,demiryolu dinamitler ,onun bunun kafa derisini yüzerlerdi.. toplum düşmanıydı bunlar.. birde o dönem lanse edilen bunların başı GERONIMO vardı ki şeytanın yeryüzünde yürüyeni..evlerden ırak bir tip.. tabi kovboylar çok cool: ağızda sigara, kaşlar çatık, gözler kısık, az laf çok iş, hızır gibi yetiyorlar falan fistan gülistan .. çok severdik onları.. haliyle kızılderililere tilttik .. çocukluk tabi emperyalizm denen şeyden haberimiz yok .. yıllar yılları kovaladı çocukluk dönemi bitti .. orta okul lise derken üniversiteye girizgah yaptık .. gene okulların ilk açıldıgı yazdan kalma bir salı gününde eve geldik ki dünya ayakta.. ikiz kuleleri vurmuşlar.. abuk subuk uçağın bir yandan girip öbür yandan çıktığı manyak manyak görüntüler dönüyor ekranda .. günler geçti .. sonra o bilmem kaç yüz derecede yanan uçak yakıtının sözde bina iskeletini erittiği yangından ve kalıntıların arasından nasıl oluyorsa ?!?! 2 adet arap kimliği buldular .. zaten bush denen maymun, tanrı adına savaş ilanı etmişti .. kanıtı utanmadan dünyaya pompaladılar ..olayı usame bin ladine bağlayıp girdiler ırak' a afganistan' a .. şimdi diyeceksiniz ki yahu arkadaş bunla onun ne alakası var ? haklısınız .. kısa keseyim.. işte bu yüzsüz ,arsız ,şeref yoksunu namussuz herifler , kendi labaratuvarlarında suni olarak yaratıp coca cola ile finanse edip ortama saldıkları o usame bin ladini yakalamak için başlattıkları operasyona hiç utanmadan GERONİMO adını verdiler .. araştırdık bakındık sorduk soruşturduk ki ,Geronimo aslında kızılderililerin apaçi adı verilen kabilesine mensuptu .. ataları ,amerika 800 lerin 2. yarısından sonra karpuz gibi ikiye yarılıp iç savaşa girmeden öncesinde de ispanyolların artıkları meksikalılarla savaşıyorlardı.. hiçbir zaman öncelikli olarak savaştan yana olmayan bu insanlar safi üzerlerinde oturdukları topraklar ve altındaki madenlerden dolayı asimile edilmek isteniyorlardı ..göstermelik gerekçe ne miydi ? YOK! olay sadece yapılan katliama kılıf aramaktı.. eh durum bu olunca içlerinden cidden bir manyak - ki ne manyak - (o zamana kadarki kızılderililerin gelmiş geçmiş en büyük SAVAŞ ŞAMANI ) kabileler arasında yapılan toplantıda sıtkını sıyırıp şeflerede meydan okuyup isyan bayrağını çekti göndere ( tüyler diken diken VER MEHTERİİİ!!!) . ilk operasyonları saint jerome ( Geronimo lakabı burdan gelmektedir ) de yapıp o dönemin amerikan desteğini alan meksika ordusuna demir "kızıl tokatı" patlattılar.. sonrasında baskınlar ve gerilla taktiği ile savaşan bu manyaklarla amerika baktı ki başa çıkamayacak, peşine bir dönem 10000 (?!!!!) asker taktı ..

    işte bizim pazar günleri izlediğimiz western kuşağındaki o kızılderililer bu kızılderililerdi aslında .. kafa derisi yüzmek diye birşey yoktu. olay medya ve televizyon aracılığı ile yapılan kirli propaganda ve dezenformasyondu.. bahsi geçen Geronimo ' nun iki karısını ve çocuklarını ve daha nicelerini ilkin asıl amerika destekli meksikalılar katletmişlerdi madenlerde çalışmaya razı olmadıkları için.. e pek tabi TATLI EKŞİ , BİZİM BAĞIN "KORUĞU" amerika bir kez olsun dürüst olsaydı ÇAKRALARIMIZ TIKANIR DİŞLERİMİZ KIRILIRDI ..nasıl ki KARPUZ SERGİSİ , HAYATININ AŞKINI ARAYANLAR İÇİN DÜŞÜK YÜZDELİ ÖNEME HAİZ BİR JEOPLOİTİK BÖLGEYSE , DOĞRULUĞU AMERİKA'DA ARAMAKTA VERDİĞİM ÖRNEĞİN GERÇEK HAYATTAKİ İZDÜŞÜMÜ İDİ...

    Velhasıl kelam bu kitabı alır da okumaya karar verirseniz , şimdi medeniyet kavalı öttüren takım elbiseli bu çoban aromalı teroristlere zamanında dur demeyi kısmen de olsa başarmış , yeri gelmiş 600 kişinin üzerine 3 kişiyle at sürmüş eşsiz bir kahramanın gercek yaşam öyküsüne tanık olacaksınız.. okuduğum kitaplar arasında sanırım apayrı bir statüye yükseldi .. kesinlikle tavsiyemdir .. son sözü de GERONİMO ' ya bırakalım madem ...

    "Her şeyi açıkça bildikleri halde şimdi diyorlar ki, ben kötü biriymişim. hatta oradakilerin en kötüsüymüşüm. ben ne yaptım ki? ağaçların gölgesinde ailemle birlikte yaşayıp gidiyordum."
  • 272 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    "Ben Mecnun diyilim. Ben Leyla'nın mezar taşıyım."

    Şimdi yapacağım şeyi bir kitap incelemesi olarak değerlendiremem. Çok sevdiğim bir dizinin yıllar sonra yeni bölümü gelmiş gibi, yahut o diziden uzun soluklu bir film uyarlamışlar gibi bir hissiyatla geldim buraya. Ben okudum, kitabın bana yaşattığı okuduğumdan çok daha fazlasıydı.

    Kitaplardan uyarlanan dizileri, filmleri fazlasıyla biliyoruz. Bu benim için ilginç bir deneyim oldu, çünkü kurgunun tam tersi olarak işlediği bir olayın içine ilk defa girdim. Ve şunu açıkça ifade edebilirim ki, öncelikle beyaz perdede ya da televizyon ekranlarında gördüğünüz bir eser eğer ki oyuncularıyla sizi tatmin edebilmişse sonrasında kitabını okuması muazzam bir zevk oluyor. Hani böyle okuduğunuz karaktere ait tek bir cümle dahi onun mimikleriyle, onun hali ve tavrıyla gözlerinizin önünde tekrar çekiliyormuş gibi. Okumaya başladığım andan itibaren bu hissi defalarca yaşadım.

    Leyla ile Mecnun, televizyon kariyerinden itibaren insanların ya çok fazla sevdiği ya da hiç anlam veremediği bir yapım olmuştur. Kitabı okuyacaklar için söylüyorum, dizisini sevemediyseniz kitabı da sizin için farklı bir konumda olmayacaktır. Gerçek Leyla ile Mecnun ruhunu yakalayabilmişler içinse, odanız tekrar çocukluğunuzdaki gibi kokacak. Zaten bana göre kendini bu kadar güzel hatırlatan bir çocukluk vardır, bir de Leyla ile Mecnun.

    "Zaman döngüseldir," diyor Aksakallı Dede. "Bir hayat en fazla kaç kere yaşanabilir ki?" diyor Leyla. "Üç," diye cevaplıyor Mecnun. Ve bir daha başlıyoruz aynı hikayeye. Belki kaderimiz hep aynı, belki verdiğimiz kararlar mutlak sonumuzu hiç değiştiremeyecek. Ama biliyorum ki bir kere daha yazılsa, yine aynı umutla okurum. Hatta İsmail Abi'nin ağzından çıkacak "İskndrabi?" sözünü tam da böyle yazılması gerekiyormuş gibi okurum. Yine ve yine hayal kırıklığına uğratmayan Burak Aksak'a sonsuz teşekkürler.
  • 456 syf.
    "Tutamıyorum zamanı.."

    ''Bizim zamanımızda'' deyimini kullanmak bana hep itici geliyor. Malum yaş , yaşlılık , kırışıklık vs. tüm bunlarla yüzleşmek demek... Bizim zamanımızda ; ne zamandı ki bizim zaman, şimdiki zamana ait değil miyiz? Şu anki zaman bizim zamanımız değil mi? Sanırım biz çocukken, eskiden idi asıl bize ait olan zamanlar...Tevazu bu coğrafyada her zaman geçer akçe midir? Evet her daim geçerlidir. Şimdi de, eskiden de tevazu hep vardı. Milletçe tevazu sahibiydik ve halen de sahibiz. Tevazunun yanında utanma vardı, ayıp vardı, samimiyet çok daha belirgindi. Mahallede cenazesi olan evde günlerce yemek pişmez, komşular sırayla yemek taşırdı. Hatta vefat edenin kırkı çıkana kadar o evde televizyon açılmaz, müzik sesi duyulmaz ve merhum evini ziyaret eder düşüncesi ile bir odanın ışığı sürekli açık bırakılırdı. Düğünlerde de keza aynı idi davranışlar, komşular düğün yemeği hazırlar, birlikte çehiz yıkanır, sergilenir ve gelin evine yerleştirilirdi. Tüm bunlar imece usulü yapılırken halen nedenini bulamadığım icraatların sahibi anneme neden öyle söylerdin diye sorduğumda kızım ayıptı diyerek kendisinin bile tam açıklayamadığı değişik fantaziler de yok değildi aslında. Mesela, ailece bir komşuya ziyarete gittiysek, ikramın ikincisi teklif edildiğinde teşekkür edip geri çevirmek ( evde karnımızı annem doyurdu aç değiliz algısı yaratmak ki bu yaşa geldim yine ziyaretlerimde çok canım çekse de ikramın ikincisini reddederim , aç kalmışlığım çoktur, ayıp etmemek adına :-)))) ), büyükler ile aynı odada oturmak için ise reşit olma yaşı aranırdı. . Hele eve misafir geldiğinde, koridorda ayağa verilen terlikler, ayakkabıların kapı önünde ziyaretçiler giderken giymelerinde zorlanmamaları için gidiş istikametine doğru dizilmesi, koltukta sırt arkalarına yastık konması ve en önemlisi ise gözlerden anne talimatının anlaşılması. Dile gelmezdi talimatlar, annem göz işaretiyle çay mı tazelenecek, ikramlar mı yenilenecek, kahve mi yapılacak tüm emirlerini hissettirirdi. İstemeden vermek öğretilirdi, misafir istemez leb demeden leblebi anlaşılırdı ve talebin söylenmesi pek bir ayıptı. Yine de düşünüyorum da çok güzeldi o yıllar, bizim zamanlar. Şimdiki gibi elekronik postalar, çöp kutuları, geri dönüşümler yoktu. Atılmazdı sevgiler, öfkeler, neşeler, hüzünler.. Aleni idi tüm duygular...
    İşte bu eserde de cenazeden düğüne, okuldan mesleğe , iletişimden dostluğa, 0 yıllarda nasıl yaşadığımız anlatılıyor. Bizim zamanımızın yılları , biraz mağrur, biraz mahzun ama çokça da mütevazı.... Çokça da özlemli...https://www.youtube.com/watch?v=Ia-XwV7xe-U
    Keyifli okumalar...
  • 390 syf.
    ·5 günde·Beğendi·9/10
    İlginç hem de çok ilginç ! Marquez’in ve Borges’İn ayak sesleri. Günümüzün edebiyat anlayışını özellikle bu çok satanların bu kadar sorumsuzca davranmasını hep yadırgamışımdır. Okurlarımız ne yazık ki bestseller furyasında, ergen aşk konuların, dini ve manevi duyguların tahribatında yazılmış kitaplar arasında hapsolmuş, ezilmiş, nefessiz kalmış durumda. Ve bu her geçen gün artmaktadır. Kaliteli edebiyattan, kaliteli kalemlerden bihaberdirler. Dil artık sıradan bir şeymiş gibi algılanmaya başlandı, nerede çalakalem yazılmış aşkı, manevi değerleri, inançları elle alan bir kitap bulduysa onu okumaya başladı. Okuyucuya ve çok satılmasına bakıp sadece bu kriterlere bakıp edebiyatta bir şeyler kattığını zanneden yazarlar çoğaldı. Daha da kötü olan adeta içler acısı şey de; ne yazık ki hep çok satanlarda oldular bunlar . Edebiyat adına çok üzücü bir durum olduğunu düşünenlerdenim.
    Yazar bu konuda düşündükleri şu ince mesajla dille getirmektedir: “… Karnınızdaki yakışıklı oğlunuza değil soda, o okuduğunuz çok satan ergen kitaplar dahi zarar veremez…”. Yazar şuan ki tüm kesimlere, laikçilere, sağ-solculara, muhafazakarlara, dini kullananlara, edebiyatçı geçinenlere,kapitalist sisteme ve daha sayamadığım envai çeşit gruplara ve sektörlere haklı olarak isyan etmektedir.
    Yazarımız bir yerde bunu şöyle dille getirmektedir:” …Herkesin eğlendiği meşgalelere karşı alaka duyamamak… Kitapların içinde sıkışıp kalmak… Güzel, zengin kızla yakışıklı ve bir o kadar da gururlu fakir oğlanın eksik olmadığı televizyona, dondurma tanıtırken kadın pazarlayan reklamlara, kitleleri uyuşturan futbola, insanları aptallaştıran popüler kültür zırvalıklarına, vıcık vıcık yaşanan aşklara, sistemin koyunlarının taptığı siyasi putlara, milyon dolarlarla oynanıp Müslümanlara kanaat etmeyi öğreten din hocalarına, sanatı bir klozet markası sanan cahil insanlara bir saniye bile tahammül edememek… Yani dünyanın neredeyse yüzde doksanına hakim olan her şeye”.

    Kaan Murat Yanık çok genç ve çok yetenekli bir yazar. Yukarıda saydığım konular arasında debelenip duran, iki kelimeyi bir araya getirip edebiyat yaptığını zanneden, çok okunarak iyi bir yazar olduğunu düşünen yazarların tam aksine yazdığı bu kitapta edebiyattın, müziğin, kelimelerin, aşkın, cümlelerin hakkını veren bir yazarla tanışmanın mutluluğunu tadıyorum şuan. Haydar Ergülen’in dediği gibi “..meğersem neler yapmış…” bizim genç yazar. Aslında yazar sadece roman yazmamış burada; edebiyattı, müziği, aşkı, toplumsal değerleri, sevgileri, maddi ve manevi değerleri, rüyaları yok olan bir topluma ayna tutmuş vaziyette.

    Bu roman bir aşk romanı olduğu kadar, toplum sosyolojisine ışık tutan bir hicivdir bir yandan. Kitaptan müziğe, müzikten felsefeye, insan ilişkilerinden doğa ilişkilerine dair çok şey bulabileceğiniz bir kitap olmuş. Yazarımız bizdeki büyülü gerçekçiliğin belki de nadide örneklerinden birine imza atmış. Burada kahramanın gözüyle ilk bölümde şuan ki bizim elit, entelektüel kesim dediğim bir çevreden günümüzü anlatmakla başlar hikayesine. Ardında kahramanın dedesinin babasının kardeşi olan Yusuf’un Butimar’a aşkını yine kahramanın bir gün ofisine gelen karısından sırf babasının mektuplarına vermiş olduğu zamandan dolayı ayrılan yaşlı bir adamın kendisine mektuplar vermesiyle başlar tüm olaylar ve ikinci bölümde anlatılır. Kitabın son bölümünde aslında olayın yani Yusuf ve Butimar’ın hikayesi psikiyatrist olan kahramanımız rüyasında bizlere sunuluyor. Olaydan çok bahsetmek huyum değildir. Ben burada kesip, son günlerde okuduğum; dilliyle, müziğiyle, kurgusuyla en güzel kitaplardan birisi diyip yazıma son vermek istiyorum.
    Ve Münir Üstün’ün “ Bu isme dikkat edin. İleri de çok duyacaksınız” sözünün gerçekleşmesinin zamanı olduğunu düşünüyorum.
  • 352 syf.
    ·8 günde
    Kitabı bitirdikten sonra aklıma babamla diyaloğumuz geldi. Bu sene ben de sınava gireceğim görürsün bak coğrafya ve tarihi tama yakın yapacağım özellikle tarihi dedi :D o kadar tv dizileri izliyorum diye de ekleyiverdi.
    Dayanamadım önüne deneme koydum haydi çöz çöz diye tempo tuttum okurken yavaş yavaş okuyuşu donuk bakışları arada kendi kendine yorumları bu nasıl sorular diye :D velhasılkelam kontrol ettik en çok yanlışı tarihtten yapıverdi felsefesi de oldukça iyiydi kendisi de şaşırdı:D hikayem bu kadardı ^_^

    Tvdekilerle araştırmadan, okumadan olmuyor, babama da bir şey diyemedim çünkü yeterince tarih bilgisine sahip değilim yavaş yavaş anlamaya çalışarak özellikle bu kitaptan sonra bağlantıları yakalayabilmek için merakım arttı tarihe.


    Kitaba dönecek olursak derin bir totaliterizm işlenmiş, distopya tarzında lakin günümüze ışık niteliğinde diye düşünüyorum. Vay canına böyle miymiş ne kadar da uykudayız diye sorgulatan bir George Orwell amca klasiği.
    Özellikle aklımda kalan iki kısımcıktan bahsetmek istiyorum


    Baş karakterimiz Winston’un güncesine yazdığı yazıda bir umut varsa proleterde diyordu.( Halkın %85ini oluşturan, ikinci sınıf, karın tokluğuna çalışan, parti ideolojilerinden bi haber topluluk) Winston bir gün yolda yürürken yüzlerce kişinin bağrışmaları söz konusuymuş özellikle kadın sesleri baskınmış, heyecanlanmış, yüreği pır pır imiş isyan mı bu ? proleterler zincirlerini kırdılar mı diye düşünmüş lakin bir bakmış ki üç yüze yakın kadın Pazar yerinde tencere tava için adeta savaşıyorlarmış. ‘’Bir tava için mi tüm bunlar efenim demiş .Winston düşünmüş ( zaten düşünen , sorgulayan, gerçekleri gün yüzünde çıkarmaya çalışan biri) ve nedeen nedeeen gerçekten mühim sorunlar söz konusu olduğunda böyle haykırmıyorlar demiş. ( kendi dilimde yazdım bu hikayeyi azcık üslubumu katıverdim ^_^Celal Üster oldukça güzel çevirmiş ) etkilendim ve günümüzde de benzer problemleri düşündüm .

    İkincisi piyango ile mevzu.
    ‘’Winston yine bir olaya tanık olur .Birileri yine kavgaya hazır ağız dalaşı ediyorlar imiş birtakım numaralardan bahsediliyor imiş, sonu 7 ile biten hiçbir numaranın 1 buçuk yıldır kazanmadığını tek tek kaydığını tuttuğunu dile getiriyormuş anlaşıldığı üzre piyangodan bahsediliyormuş. Her hafta proleterlerin dikkatle takip ettikleri, izledikleri tek toplumsal olaymış, piyangodan başka eğlenceleri, zihinsel uyarıları, amaçları yokmuş. Piyango söz konusuysa cahiller bile çetrefilli hesapları çözebiliyormuş, tahminlerle, tılsım tarzı şeyleri satarak kazanç da elde ediyorlarmış. Sistemin derinine indiğimizde ikramiyelerin çoğunlukla hayali olduğunu yalnızca küçük ikramiyelerin ödenip büyük ikramiyeyi kazananların gerçekte var olmayan kişilerden olduğundan bahsediyor.’’
    Bunu okuyunca aklıma yine babam geliverdi. Annem söyler 20 yıla yakındır oynuyor diye uyarırız lakin dinlemez. Sokaklarda o biletleri gördükçe hepsini ateşe veresim geliyoyoyoyyo . Harcanan kağıtlara mı üzülsek, insanlarımızın uyutulmasına mı, aldıklarındaki sahte gülüşlerine tanık oluşumumuza mı , bana çıkar umudu gibi saçmalıklara mı bilemedim…


    Daha bir sürü derinlere inen, parti, iktidar meseleleri, uyutulma mevzuları gibi sorgulatan, araştırma şevkini artıran ve bi o kadar da tedirgin eden acaba izleniyor, dinleniyor muyum diye paranoyaklaştıran okumamız gereken eser.
    Kitapta sıkıldığım kısımlarda mevcuttu değinmeden geçemeyeceğim ^_^ Winston ve Julia’nın aşkı ile ilgili kısımlarda fazlaca uzatılmış ve nedense aşklarına dair bir şey hissedemedim duygu ve manevi yönden zayıf buldum.

    Çevirmen Celal Üster’in yorumunun arkada olması da oldukça mesud etti ve kitaba dair yorumları çok yerinde..
    Bir de Orwell amcanın betimlemelerini çok sevdim *-* akılda kalıcılık sağlıyor.

    http://canyayinlari.com/...kitap-cok-kapak-1984 farklı kapak tasarımları belki ilginizi çekebilir :)
    http://listelist.com/dort-distopya/ çook iyi yorumlanmış kitabı okuduktan sonra taşlar yerine daha iyi oturuyor efendim.
    The Beatles'tan https://www.youtube.com/watch?v=DJQtozWKCyg *-*
    keyifli okumalar dilerim.
    Esenle kalın.
  • 208 syf.
    ·1 günde·9/10
    "Rica ediyoruz, yalvarıyoruz hepinize, lütfen.
    Evinize gider gitmez atın televizyonunuzu pencereden, Televizyonun boşalan yerine,
    Hemen koyuverin bir kütüphane.
    Sonra dolsun o güzelim kitaplar raflara,
    Girmesin bir daha o kötü görüntü odalara."

    Bu alıntı kitabın en can alıcı noktası. Ne yazık ki bakıcı niyetine kullandığımız televizyon dünyanın en iğrenç bakıcısı. İçinde neleri öğrenmiyor ki çocuklarımız?

    Bir düşünün mutfakta dahi televizyon.neredeyse her odada televizyon. Baba maç izler, anne dizi, çocuk ise hiç bitmeyen çizgi filmler. "Bu kadar imkanımız yok ki biz nasıl alalım o kadar televizyonu" diyen bir ailede bile sofra televizyonlu odaya kurulur. Ev ahalisi bir iki sohbet etmeye çalıştı mı " E televizyonun sesini duyamiyoruz az susun" diyen bir feryat kopar. Çocuk bizden bir şey ister " yavrum burayı izlemeliyim az sabret" deriz. Çocugumuzdan yardım isteyince " ya anne cizgi film izliyorum yaaa" diye yakarır. Televizyonun olmadığı ortamda iki kelam edecek olsanız sohbet döner dolasır " şu dizide de şu oldu.","Acun yine bir yarışma yapmış valla helal olsun.adam biliyor", "şu evlenme programında şu olmuş", " haberleri duydum yine olan olmuş."," bu devirde kimseye güvenilmez baksana ne diyor geçen televizyonda. Eskiden hiç böyle seyler olmazdı"... Sürer gider muhabbetler. Televizyon bozulsa evladımız ölmüş gibi yaslara batarız.

    İşi hiç bilmeyenler profesyonel olur çıkıverir. Haberlerde " hırsızı kapıdaki parmak izinden buldular" haberinden sonra hırsız eldiven giyer.
    " tecavüzcü çocuğu söyle kandırmış." haberini duyan pedofili çocuğu nasıl kandıracağını öğrenir.
    " talaştan sahte pul biber yapılıyormuş.üstelik ayırd edilemiyor.şimdi sizler için yapacağız" programını izleyen biri " demek sahte biber de yapılıyormuş.az ben de yapıp katayım" ı öğrenir baharatçı.
    Reklamlar olmasa en son teknoloji ürünlerini nasıl tanır ve alırdık.sabah programları olmasa gezen gezmeyen tavugu nasil bilirdik.çöp diye attığımız şeylerin çay olabilecegini nasıl bilebilirdik.

    "Hiç mi faydası yok?" Seslerini duyar gibiyim.
    Tek faydası varsa belgeseller olabilir.

    Velhasılı kelam gelinle damat nikah masasının altından kimin sözü geçecek diye birbirlerinim ayaklarına basadursunlar bizim televizyon tahtında oturup yeni kölelerini bekliyor olacak evde. Bütün o masumiyeti ile ögretecek bize hayatı. Dediklerini yapacağız sorgulamadan.

    Umarım farkında olmadıklarımızın farkında oluruz.şimdi televizyonu kapatalım da kitaba dönelim:)

    Charlie fakirdi ama zengin görünenlerden daha zengindi. Çünkü evinde paylaşmak vardı, hayal gücü vardı, minnet vardı... Tek olmayan şey para ve şikayet idi.

    Bazen şikayet ediyoruz ya şu yok bu yok diye.Meğer ne şimarık mahluklarmışız. Sokakta rahat rahat birşeyler yerken birilerinin gözlerini yediğimizin farkında değiliz hicbir zaman. Dönere bakan gözleri yiyoruz. Raflarda büsküvi paketlerindeki gözleri... Dondurma külahlarındaki gözleri... Birilerinin gözlerini giyiyoruz bilmeden.

    Bu durumda ne yapılabilir bilemiyorum ama bazı önerilerim var: bir şey yemek için lokantada göz önünde olmamayı deneyebiliriz. Sokak ortasında birseyler yememeye dikkat edebiliriz. Fazla dikkat ceken elbiseler giymeyebiliriz. Tabi ki uygulamada zor bu dediklerim. Ama en azından hassas olmaya çalışırsak, hic değilse o gözleri hayal edebilirsek kendimizi kontrol edebiliriz zannımca. Bir de yardımlaşmayı artırıp yetimleri gözetirsek, semtimizdeki az cok maddi durumu kötü mahallelerin muhtarları vasıtasıyla muhtaçları tespit edebilirsek ve yardım sağlayabilirsek bir nebze vicdanımız rahatlar diye düşünüyorum.

    Bu arada çok çikolata yememek de gerek :) az yiyin öz yiyin abartmayın azizim.:)

    Sağlıcakla kalın