• 152 syf.
    ·2 günde·10/10
    Necip Fazıl'ın okuduğum ilk kitabı. Ayrıca roman-tiyatro türünde de okuduğum ilk kitap. Genel hatlarıyla ele alırsak üç ayrı konu başlığı içeriyor kitabımız.

    . İbrahim Ethem
    . Abdülhamid Han
    . Siyah Pelerinli Adam

    İlk bölümde İbrahim Ethem anlatılıyor. Diyaloglara eşlik eden derviş, vezir, çoban, maskara, meçhul şahıs, balıkçı, vali gibi karakterler de var. Beş perdeden oluşan tiyatro eseri İbrahim Ethem'in iç savaşını konu alıyor. Koskoca Belh sultanı, avcılığa meraklı, hanedanı şatafatlı İbrahim Ethem, arayışlar içerisinde ve sürekli olarak dervişlerle fikir alışverişinde.. Ama yeterli değil, ya aradığını bulamıyor ya da benliğindeki eksikliği tamamlayamıyor. Uyanışına ise bir ceylan vesile oluyor. Kitapta bu olay yer etmese de az çok biliriz hepimiz..

    "İbrahim Ethem, birgün maiyyetiyle birlikte ceylan avına çıktı. Bir ara maiyyetinden ayrıldı. Pür-dikkat iyi bir av arıyordu ki, kulağına “Uyan!” diye bir ses geldi. Pek aldırmadı. Aynı ses bir daha tekrarlandı, sonra bir daha… Sonra her taraftan benzer sesler duymaya başladı. Sesler:
    “- Ölüm seni uyandırmadan sen kendin uyan!” diyordu.
    İbrahim bin Ethem hem şaşırdı hem de korktu. Ancak o sırada karşısına güzel bir ceylan çıktı. Bunun üzerine İbrahim bin Ethem o nazlı hayvanı avlama heyecanına düştü. Biraz evvel duyduğu sözleri unutup sadağından bir ok çıkardı ve yayına sürdü. Nişan aldı. Tam oku fırlatacaktı ki, nazlı ceylan gözlerini İbrahim bin Ethem’e dikip dile geldi:
    “- Ey İbrahim! Rahman olan Allah, beni avlayasın diye mi seni yarattı?”
    İbrahim bin Ethem baştan ayağa titredi. Gözleri bulut bulut oldu, atından atlayıp secdeye kapandı; tevbe etti. Cenâb-ı Hakk’a yalvardı:
    “Ey lutf u keremi sonsuz olan Allah’ım! Benim hâlime de nazar kıl! Nice zamandır debdebe içinde ömür nefeslerimi zâyî etmişim… Ey Allah’ım! Lutfunla gönlümü yıka; kalbimde muhabbetinden başka bir şey bırakma!”

    Bu olay sonrası bütün varlığını orada bırakıp Allah'a tevekkül hâli içinde bir derviş olarak anıldı. Büyük fedakarlık ve adanış örneği olarak da gösterebiliriz.

    İkinci bölüm ise Ulu Hakan Abdülhamid'in Yahudilere karşı direnişini ele alır. Yıkılma döneminde olan bir devletin nice fedakarlıkla otuz üç yıl daha ayakta durmasını sağlayan padişah, kendisinden bir avuç toprak isteyenlere karşı 'milletin kanıyla alınan toprağı parayla satmam' dıyerek her defasında dik durmuştur. Lakin şartlar, O'nun da gücünün yetemediği oyunlarla tersine dönmüş, ekonomisine sahip oldukları bir devletin yönetimine de uzanmayı başaran, Yahudilerin emelleri yüzünden tahtından da yurdundan da kovulmuştur. Adını Kızıl Sultan'a çıkaran güruha karşı bile acımasız olamayan bu padişah hâlâ daha yanlış anlaşılmış, kötü gösterilmiştir. Ne yazık! Tarihi sil baştan yazan bizim ayıbımız maalesef...

    Üçüncü bölümde Necip Fazıl, bir şairle siyah pelerini adam arasında geçen pazarlığı konu alır. Fazıl burada kendini mi anlatmak istemiş bilemiyorum ama girdiği pazarlıkta sahip olduğu imanı isteyen adam suretindeki kişi şeytandır. Onu dünya nimetleriyle kandırmaya çalışır ki, insanoğlunun zaaflarına hitaben vurgular fazlasıyla yer alır. Nihayetinde herşeyin idrakinde olan şair nefsine yenilmez vesvese veren şeytanı alt etmeyi başarır.

    Keyifli okumalar.
  • " ... padişah artık yabancıların elinde. Ülkemizi onlara teslim ediyor."
    "Aman Mustafam o nasıl söz! Koskaca padişah efendimiz, halifemiz yapmaz. Hem ona karşı çıkarsan, idam ederler seni."
    "Merkak etme, başaracağuçız anne. Üzme kendini. Göreceksin her şey düzelecek."
    "Allah yardımcınız olsun evladım."
  • Cihan padisahı Yavuz Sultan Selim, Şam yakınına otagını kurdurarak burada üç ay kadar kalmıs. Bir Türkmen kızı da, zaman zaman padisahın çadırına gelerek, otagın temizlik islerini yapar, hünkâr çadırını tertibe ve düzene sokarak sıradan gündelik islerle mesgul olurmus…

    Yine bir sabah temizlik için geldiginde, Sultan Selimi görmüs. Türkmen güzelinin gönlü sultana, su gibi anîden akıvermis gönlünü kaptırmıs ona.- Hani kalbin, her an bir halden baska bir hale geçmek, gibi anlamları da vardır ya- Zamanla kalbinin içini, ince bir sızı sarmıs genç kızın ve baslamıs kalbi için için göynümeye.

    Bir gün, gözü, hünkâr çadırının diregine ilismis. Diregin üst kısmına askın gücü ona, söyle bir satır yazma cesareti vermis:

    “Seven insan neylesin” 

    Yavuz Sultan Selim, otagına yatmaya gelince, birden direkteki yazıyı fark etmis,” Bu da ne ola ki” diyerek uzun bir muhakemeden sonra, bir vehim ve bin endise derken… Almıs eline kalemi söyle bir satır da o düsmüs aynı direkteki dizenin altına.

    “Hemen derdin söylesin”

    Türkmen kızı, ertesi gün gelip baktıgında otagın diregine, sevincinden aglamıs, o küçücük kalbi heyecandan gögsüne sıgmaz olmus, yer de onun olmus âdeta gök de… Fakat koskoca cihan sultanına ilân-ı askta bulunmanın, atesle oynamak, ates girdabına bilerek atlamak gibi ölümcül bir tehlikesi de varmıs. “Varsın olsun bu ask, buna deger diye düsünmüs.” Aldıgı mesajı heyecanla hemen cevaplandırmaktan kendini alamamıs ama yine de içinde bir korku kurdu varmıs ki genç güzelin, yüregini her gün dis dis, burgu burgu kemiren… Askın gücü, zoru ve korkuyu nefes nefes yasayan o gencecik yüregin imdadına yetismis derhâl. Bir satır daha yazmıs aynı direge

    “Ya korkarsa neylesin” 

    Yavuz sultan selim, aksam, çadıra döndügünde, not düstügü direkteki satır gelmis aklına. Bakmıs ve okumus ki askın heyecanın ve korkunun karıstıgı, tezat dolu sözcüklerin bulustugu satırlar, bir mızrak gibi durmakta karsısında. Hemen o satırın altına bir mısra daha eklemis, aska yenik düsen koca padisah:

    “Hiç korkmasın söylesin” 

    Bir aşkın buluşan, karmaşık ve bulanık duyguları söyle dizilmis diregin üzerine:

    “ Seven insan neylesin 

    Hemen derdin söylesin 

    Ya korkarsa neylesin 

    Hiç korkmasın söylesin”
    Sabahın olmasını sabırla beklemis padisah. Seher vakti sırdası Hasancan’ı çagırtmıs, derhâl bir emir vererek:” Biz dahi merak edip onu görmek isteriz tîz elden bu kızı huzura getirin.” Emir derhâl yerine getirilmis ki Ahu gözlü, endamı hos, alımlı, nazenin, ceylân gibi bir Türkmen güzeli… Hünkârın emriyle derhâl bir dügün alayı tertip edilmis. Eglenceler, yemeler içmeler…

    Dügünün son gecesi, sırlarla dolu bu aşkın bilmecesi kader-i ilâhî tarafından çözülmüs, Çözülen bu kara baht çıkınından yayılan acı haber, saskına çevirmis herkesi, yer gök âdeta üzüntüye, mateme bogulmus. Ahu gözlü Türkmen dilberinin ”Selim” diye çarpan saf ve küçük yüregi, bu büyük cihan sultanın aşkındaki sırrı kaldıramamıs ve birden duruvermis.

    O çadırın diregi, bu olayın canlı fakat ketum sahidi olmus asırlardır. Bu dünya hayatında vuslat nasip olmadıgı gibi o gencecik yürege, buna fani alemde bir çare de bulunamamıs. Bu hazin gönül çarpılmasının ve gönül yangınının sonunda derler ki: Koca hünkâr aglamış  ve Türkmen kızına yaptırdıgı mezarın mermer tasına, su dörtlügü kazdırarak, dünyaya, askın gücünün karsısındaki çaresizligini en güçlü orduları yenen koca hünkâr söyle haykırmıs:
    Merdüm-i dideme bilmem ne füsûn etti felek

    Giryemi kıldı hûn eşkimi füzûn etti felek

    (Eşkimi kıldı füzûn, giryemi hûn etti felek)…bazı şiirlerde böyle yazılmış

    Şîrler pençe-i kahrımdan olurken lerzân

    Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek

     !!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

    Bilmem ki gözlerime nasıl bir büyü yaptı felek

    Gözümü kan içinde bırakıp, göz yaşımı artırdı felek

    Arslanlar pençemin korkusundan tir tir titrerken

    Beni bir gözleri ahuya esir etti felek

     

    (ikinci mısradaki eşkimi artırdıfüzun’unu tercüme ederken çoğunlukla yanlış yapılıyor ve eşkimi  : aşkımı olarak çevriliyor, oysa ki “eşk” gözyaşı demektir ve çevirisi de gözyaşımı artırdı felek olmalıdır)

    ********************************************************************************

    Yukarıdaki hikaye Şam yakınlarında geçerken ve cariye Türkmen kızı iken, aşağıda nakledilen hikaye yer Mısır, cariye de Mısırlı bir kızdır.Adı da Aliye’dir. Buyrun hikayeye : 

    Yavuz Sultan Selim Han, Mısır‘ı fethettiğinde bir süre orada kalır. İdareyi eline alıp kendi hâkimiyetini yerleştirmek için bu elzemdir. Bu sırada bir çadırda kalıyor. Çadırı süpürüp temizleyen, yemeği yapan Mısırlı bir cariye vardır ki, Yavuz Selim Han sabah çıkınca, cariye geliyor, akşama kadar çadırı temizleyip yemekleri hazırlayıp gidiyor, akşam olunca da Yavuz Selim Han çadırına dönüyor. 

    Cariye nasıl olduysa bir kaç defa Yavuz Sultan Selim Hanı görür ve Ona âşık olur. Lâkin umutsuz bir aşk. Zira bir tarafta koskoca Cihan Padişahı Halife-i Rûy-i Zemin, diğer tarafta basit bir cariye… 

    Fakat cariyenin aşkı dayanılmaz boyutlara ulaşıp da kalbine sığmaz hale gelince, ne yapacağını bilemez halde Halifeye açılmaya karar verir. Lâkin aradaki uçurum cariyeyi iyice çıkmaza sokar ve kararsız hale getirir. Bir yandan aşkının dayanılmaz baskısı, diğer yandan aradaki devâsâ farkın kendini engellemesi arasında bocalayan cariye Halifenin karşısına çıkma cesaretini kendinde bulamadığından, yazıyla ilân-ı aşk etmeye karar verir. Ve üç kelimelik bir not yazarak Halife hazretlerinin yatağına bırakır. Notta sadece üç kelime yazılıdır:

    “Derdi olan neylesin?” 

    Akşam çadırına gelip de yatağının üzerinde küçük bir kağıt parçası bulan Yavuz Sultan Selim Han, kağıdı okuyunca bu notu yazanın, çadırını süpüren cariye olduğunu anlar. Ve kâğıdın arkasına cevabını yazar: 

    “Derdi neyse söylesin.” 

    Kâğıdı aynı yere bırakır. Sabah olunca da çıkıp gider. Bir müddet sonra Cariye temizlik için çadıra geldiğinde ilk iş olarak kâğıdı arar. Kâğıdı bıraktığı yerde duruyor bulur. Kaparcasına kâğıdı alıp okuduğunda heyecanı bir kat daha artar. Halifenin cevabından cesaretlenen cariye, kâğıdı çevirip dünkü notunun altına şu cümleyi ekler: 

    “Korkuyorsa neylesin?” 

    Akşam olur. Halife çadıra döner. Kâğıdı okur ve cevabı yazar: 

    “Hiç korkmasın söylesin.” 

    Sabah bu cevabı okuyan cariye artık kararını vermiştir: Aşkını bu akşam halifeye söyleyecek. Ne olacaksa olsun artık. Ve o gün temizliği bitirdiği halde gitmeyip Halifeyi beklemeye başlar. Yavuz Sultan Selim Han akşam çadıra dönünce cariyeyi kendisini bekler bulur. Cariye, Halifeyi görünce hemen ayağa kalkıp temenna durur. Yavuz Selim Han “Buyurunuz, sizi dinliyorum” deyince, cariye tüm cesaretini toplamaya çalışırken, titreyen ellerini gizlemek için elleriyle dirseklerini tutarak kollarını kavuşturur. Heyecandan yüzü kıpkırmızı olmuştur. Kalbi yerinden fırlarcasına atarken, titrek ve mahcup bir sesle: “Efendim…” der. “Cariyeniz… Size…” ve cümlesini tamamlayamadan yığılıp kalır. 

    Kalbine sığmayan aşkını söyleyemeden ruhunu teslim eden cariyenin, bu tertemiz aşkı karşısında Koca Halife gözyaşlarını silerek etrafındakilere şöyle der: 

    “Gerçek aşkı şu cariyeden öğrenin. Zira âşık, mâşukunun yolunda olur ve
    o yolda ölür.”.✒☝️🌹
  • 283 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Şu su yerine ışıklar akan pınarların, pınarların etrafındaki mora pembeye çalan çiçeklerin, mor yarbuzların olduğu koyak bizim yaylaktır. Baharın başlangıcı ile beraber kışlaklarımızdan gelir buraya çadırlarımızı kurarız. Evvela hep birlik beyimizin çadırını sonra kendi çadırlarımızı. Eskiden beyimizin çadırı 72 direkli 15 göbekli 30 bölmeli; direklerinde gümüş, altın kakmaların, duvarlarında allı morlu –parayla biçilmez- kilimlerin olduğu bir çadırmış ya, şimdi o eski görkemi kalmadı. Önce 30 dan 15 bölmeye sonra 5 bölmeye en sonda düşe düşe bir bölmeye düştü. Kilimler soldu, direkler boş kaldı. İskandan önce beylerimize şah padişahlar gelirmiş, artık kimse bir ikramımıza dahi yüz sürmez oldu.

    Çadırlarımızı kurduktan sonra hep beraber yerleşir 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan geceyi bekleriz. O gece geldi mi, şu harman yeri büyüklüğündeki taşın üzerine kilimlerimizi yayar, etlerimizi pilavlarımızı üzerine dökeriz. Kocaman bir ateş yakarız. Bir yandan sazcı dedemiz, bir yandan davulcumuz gelir, yüreklerindekilerini dökerler, diğer yandan bizler de semaha dururuz. Gece ilerledi mi hepimiz ayrı ayrı yerlerde su başlarını bekleriz. Bazımız göğe bakar bazımız akan sulara.

    Bu gece Hıdır ile İlyas’ın buluşma gecesidir. Onlar buluştuğunda akan sular durur, kurt kuş bir an tekmil tüm doğa sessizliğe bürünür. Gökyüzünde biri mağrıptan birisi de maşrıktan kopup gelen iki yıldız gökyüzünün ortasında buluşurlar, birleşip ışık olurlar. Bu anı yakalayan kişi ne dilerse dileği gerçek olur.

    Bu sene de hepimiz yine bekleyeceğiz. Hıdır ile İlyas’ın buluşma anını gören olursa Çukurova’dan bir kışlak isteyecek Hıdır’dan. Koskoca Hıdır ya bu, bize de bir kışlak verir.

    Geçen kış çok çektik kışlaksızlıktan. Yerliler nereye çadır kurduysak burası bizimdir deyip kira parası istediler. Hem de biri ikisi değil gelenin gidenin önü kesilmedi. Herkes de onlarla bir olmuş, bizi zengin bellemişler. Yerli dediklerimin çoğu da eski Yörükler, Türkmenler..

    İskan zamanı yer yurt tutmuşlar buralardan. Bizimkiler nerede, bir yolunu bulup kaçmışlar ovadan.

    1876 da Padişah ferman vermiş. Tüm yörükler yerleşik hayata geçecek, vergi verecekler, askere gidecekler diye. Bizim eski zaman beyleri de karşı çıkmış. Biz yaylaksız edemeyiz diye. Bir mücadele olmuş, tüm kırılmış yörükler. Kışlağa indiğimiz vakit askerler bir çembere almış tüm dağları, yaylak zamanı kimseyi çıkarmamışlar dağlara. Bir Binbaşı Ali Bey varmış, yörüklerin yerleşiminden sorumlu. Çok güzel yerleşim yerleri vermiş. Vermiş yaa, yazın dağ havasına alışmış olan bizler hiç dayanabilir miyiz Çukurova’nın sarı sıcağına.. Hayvanımız insanlarımız hep telef olmuş. Binbaşı bakmış bu iş olacak gibi değil, tekmil tüm yörükler telef olacak. Bir yer açmış hadi demiş yürüyün dağa. Bizim eski beyler döndüklerinde yer bulamayız korkusuyla bir ferman yazdırmışlar Binbaşı’ya, 500 altın karşılığında, Çukurova yörüklerin kışlağıdır diye.

    Bazımız toprağı ekmiş, bakmış ki para ediyor, mahsul toplanana kadar delikanlıları Çukurova’da bırakmış, Delikanlılar hep telef olmuşlar. Zamanla huğ evler kurup kendileri de yerleşmişler. Kimimiz de yörüklüğe devam etmiş. Yazın yaylak kışın kışlak. İlkbaharda koyaklara kışın Binbaşı Ali Bey’in fermanı ile Çukurova’ya.

    Bir kış bizimkiler bir gitmişler ki tüm Çukurova tutulmuş. Herkes parsel parsel paylaşmış. Binbaşının Fermanı geçmez olmuş. Ara ki bulasın kışlağı. İskan öncesi o altın dönem bitmiş. Zenginliklerimiz zamanla hiç olmuş. Hayvanlarımız yerlilerce talan edilmiş. Zamanında bin – iki bin çadır olan obamız 50 çadıra düşmüş. Selam verirken çekinenler bizi adam yerine koymaz olmuş.

    Ah ah bir kışlağımız olsaydı. Şimdi ilk umudumuz Hıdırdadır. Bakarsınız yerleşik zenginlerden biri bizim kızlardan birine tutulup bir parça yer verir bize. Zamanında kız verip yer alan yörükler çoktur. Kızlar pek bu işin hayrını görmemiştir ya. Yörükler yer edinmiştir yine de.

    Başka bir umudumuz da demircilerin piri altın sarısı börklü, cepkenden bozma yelekli, siyah şalvarlı uzun işlemeli çoraplı Haydar Ustadadır. Bizim demirciler şahlara, padişahlara, beylere; yüzyıllık bin yıllık kılıçlar yaparlar büyülü. Bir bey çıkar da bu büyülü kılıçlara bir kışlak verir belki.

    Yitip gittik işte böyle. Bölüne bölüne. Hep birbirimizi kırdık. Birbirimiz yedik. Biz son yörüklerde kırılıp gideceğiz bir kışlak bulamazsak. Bir kültür, gelenek, görenek yok oldu. Haydar Usta da son demircimizdir. Onunla beraber bin yıllık demirciliğimiz de yok olacak.

    Neyse bu gece 5 Mayıs’ 6 Mayıs’a bağlayan gece. Pilavlar pişti. Ateş yakıldı. Şimdi sazcı dedemiz ile davulcumuz da gelir. Buyurun bir tuzlu ayranımızı için. Ama Hıdır ile İlyas’ın buluştuğu ana tanık olursanız bizim için Çukurova’dan bir kışlak dileyin olur mu?

    https://www.youtube.com/watch?v=IGIH3DHfqp4

    Herkese keyifli okumalar dilerim.
  • Mustafa Kemal dadıya Boğaz'ın karşı kıyısındaki padişah sarayını gösterir ve "Bak dadı,ben ileride burayı müze yapacağım!"dermiş.Kadın da,"Hadi oradan zevzek!"diye karşılık verir ve koskoca padişah sarayına dil uzatan bu yeniyetme sarışın çocuğu paylarmış.
  • CUMHURİYET İLELEBED PAYİDAR KALACAK!
    ‘Durum’
    NUTUK’ ta Mustafa Kemal Atatürk ülkenin 1919’daki genel durumunu anlatırken şu noktaların altını çizer:
    ‘I. Dünya Savaşı'nda yenilmiş zedelenmiş şartları çok ağır bir ateşkes anlaşması imzalamış bir devlet.’
    ‘Millet yorgun ve çok fakir.’
    ‘Milleti ve memleketi I. Dünya Savaşı'na sürükleyenlerkendi hayatlarını kurtarma kaygısına düşerek memleketten kaçmışlar. Saltanat ve hilâfet makamında oturan Vahdettin soysuzlaşmış şahsını ve bir de tahtını koruyabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa 'nın başkanlığındaki hükûmet âciz haysiyetsiz ve korkak….’
    ‘Ordunun elinden silâhları ve cephanesi alınmış ve alınmakta...’
    ‘İtilâf donanmaları ve askerleri İstanbul' da. Adana iIi Fransızlar; Urfa Maraş Ayıntap (Gaziantep) İngilizler tarafından işgal edilmiş.
    Antalya ve Konya'da İtalyan askerî birlikleri Merzifon ve Samsun'da İngiliz askerleri bulunuyor.
    Her tarafta yabancı subay ve memurlar ile özel ajanlar faaliyette…
    İtilâf Devletleri'nin uygun bulması ile Yunan ordusu da İzmir'e çıkartılıyor…’
    ‘Memleketin her tarafında Hristiyan azınlıklar gizli veya açıktan açığa kendi özel emel ve maksatlarını gerçekleştirmeye devleti bir an önce çökertmeye çalışıyorlar….’
    ‘İstanbul Rum Patrikhanesi'nde kurulan Mavri Mira Hey'eti illerde çeteler kurmak ve idare etmek gösteri toplantıları ve propagandalar yaptırmakla meşgul.
    ‘Ermeni Patriği Zazen Efendi de Mavri Mira Hey'eti ile birlikte çalışıyor. Ermeni hazırlığı da tıpkı Rum hazırlığı gibi ilerliyor. Trabzon Samsun ve bütün Karadeniz sahillerinde örgütlenmiş olan ve İstanbul'daki merkeze bağlı bulunan Pontus Cemiyeti hiç bir engelle karşılaşmadan kolaylıkla ve başarıyla çalışıyor.
    ‘Çare..’
    Mustafa Kemal Paşa devam ediyor…
    ‘Durumun dehşet ve korkunçluğu karşısında her yerdeher bölgede birtakım kimseler tarafından kurtuluş çareleri düşünülmeye başlanmıştı. Bu düşünce ile yapılan teşebbüsler birtakım kuruluşları doğurdu…
    Bu örgütler, Edirne ve çevresinde Trakya - Paşaeli derneği, Erzurum'da ve Elâzığ'da genel merkezi İstanbul'da olmak üzere Vilâyât-ı Şarkiye Müdafaa-i hukuk-ı Milliye Cemiyeti ‘Trabzon'da Muhafaza-i Hukuk derneği İstanbul'da da Trabzon ve Havalisi Adem-i Merkeziyet Cemiyeti
    İzmir’de, ‘bazı genç vatanseverler’ bir araya gelmişlerdi.
    Mustafa Kemal Paşa, milli örgütleri gruplara ayırmıştı: Bunların çoğu İngiltere ve Fransa’dan MEDET umuyorlardı…
    Hıyanet çetelerine gelince,
    Diyarbakır Bitlis Elâzığ illerinde İstanbul'dan idare edilen Kürt Teali Cemiyetinin amacı yabancı devletlerin himâyesi altında bir Kürt devleti kurmaktı.
    Konya ve dolaylarında İstanbul'dan yönetilen Tealî-i İslâm Cemiyeti, İstanbul'da üyeleri arasında Osmanlı Padişahı ve Halîfesi Vahdettin Damat Ferit Paşa Dahiliye Nâzırı olan Ali Kemal Sait Molla’nın bulunduğu İngiliz Muhipleri Cemiyeti, ve Amerikan mandacılarından oluşan gruplar…
    Mustafa Kemal Paşa özellikle sonuncusunu şöyle açıklıyor::
    ‘..Bu derneğin iki yönü ve iki ayrı niteliği vardı. Biri açık yönü ve usulüne uygun teşebbüslerle İngiliz himâyesini sağlama amacına yönelmiş olan niteliği idi. Öteki de gizli yönüydü. Asıl faaliyet bu gizli yöndeydi. Memleket içinde örgütlenerek isyan ve ihtilâl çıkarmak millî şuuru felce uğratmak yabancı müdahalesini kolaylaştırmak gibi haince teşebbüsler derneğin bu gizli kolu tarafından idare edilmekte idi….’
    ‘Ordunun durumu…’
    Yine Mustafa Kemal Paşa anlatıyor:
    ‘Ateşkes anlaşması ilân edilir edilmez birliklerin savaşçı erleri terhis edilmiş silâh ve cephanesi elinden alınmış savaş gücünden yoksun bir takım kadrolar haline getirilmiştir…’
    Devam ediyor:
    ‘Düşman devletler Osmanlı devlet ve memleketine karşı maddî ve manevî saldırıya geçmişler. Onu yoketmeye ve paylaşmaya karar vermişler. ..Farkında olmadığı halde başsız kalmış olan millet karanlıklar ve belirsizlikler içinde olup bitecekleri beklemekte. Felâketin dehşet ve ağırlığını kavramaya başlayanlarbulundukları çevreye ve alabildikleri etkilere göre kendilerince kurtuluş çaresi saydıkları tedbirlere başvurmakta...
    Ordu ismi var cismi yok bir durumda. Komutanlar ve subaylar I. Dünya Savaşı'nın bunca çile ve güçlükleriyle yorgun vatanın parçalanmış olduğunu görmekle yürekleri kan ağlıyor; gözleri önünde derinleşen karanlık felâket uçurumu kenarında beyinleri bir çare kurtuluş çaresi aramakla meşgul...
    ‘Milletin durumu…’
    Burada pek önemli olan bir noktayı da belirtmeli ve açıklamalıyım. Millet ve ordu Padişah ve Halife'nin hâinliğinden haberdar olmadığı gibi o makama ve o makamda bulunana karşı asırların kökleştirdiği din ve gelenek bağları dolayısıyla da içten gelerek boyun eğmekte ve sadık.
    Millet ve ordu bir yandan kurtuluş çaresi düşünürken bir yandan da yüzyıllardır süregelen bu alışkanlık dolayısıyla kendinden önce yüce hilâfet ve saltanat makamının kurtarılmasını ve dokunulmazlığını düşünüyor. Halifesiz ve padişahsız kurtuluşun anlamını kavrama yeteneğinde değil... Bu inanca aykırı bir düşünce ve görüş ileri süreceklerin vay haline! Derhal dinsiz vatansız hain ve istenmeyen kişi olur..
    Mustafa Kemal Atatürk, burada çok önemli bir başka tespit yapıyor. Yapılan psikolojik operasyon sonucu, batılı Devletlere asla karşı gelinemeyeceği, biri ile bile başa çıkılamayacağı düşüncesinin egemen hale getirildiğinin altını çiziyor.
    ‘Osmanlı Devleti'nin yanında koskoca AlmanyaAvusturya - Macaristan varken hepsini birden yenip yerlere seren İtilâf kuvvetleri karşısında yeniden onlarla çatışmaya varabilecek durumlara girmekten daha büyük mantıksızlık ve akılsızlık olamazdı.
    Bu zihniyette olan yalnız halk değildi; özellikle seçkin ve aydın denen insanlar böyle düşünüyordu…’ diyor. Yani, Millet, Kurtuluş çareleri ararken, ‘Batılı devletlere bağımlı, Padişah ve Halife'ye sadık’ kalarak bu çareleri arıyor…
    ‘Benim kararım..
    ‘Mustafa Kemal Paşa verili durumda kendi kararını şu sözlerle açıklıyor…
    ‘Efendiler ben bu kararların hiçbirinde isabet görmedim. Çünkü bu kararların dayandığı bütün deliller ve mantıklar çürüktü temelsizdi….
    Bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da milIî hâkimiyete dayanan kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak!...
    Yabancı bir devletin koruyup kollayıcılığını kabul etmek insanlık vasıflarından yoksunluğu güçsüzlük ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir….
    Halbuki Türk'ün haysiyeti gururu ve kaabiliyeti çok yüksek ve büyüktür.
    Böyle bir millet esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir!...
    O halde ya istiklal ya ölüm!’
    Peki nasıl….’
    Mustafa Kemal Paşa, NUTUK’ta bu ‘nasıl’ı anlatmıştır.
    ..’Uygulamayı birtakım safhalara ayırmak olaylardan ve olayların akışından yararlanarak milletin duygu ve düşüncelerini hazırlamak ve basamak basamak ilerleyerek hedefe ulaşmaya çalışmak gerekiyordu…’ demiştir.
    Zamanı gelmeden adımlar atmamış, büyük bir dikkatle hareket etmiştir… Halkın psikolojik durumunu değerlendirmiş ve uygun adımlar atmıştır. Şöyle diyor:
    Vaktinden önce atılan adımlar, ‘dış tehlikenin yakın etkilerini derinden duyanlar arasında geleneklerinedüşünce kabiliyetlerine ve ruh yapılarına aykırı olan muhtemel değişmelerden ürkeceklerin ilk anda direnme güçlerini harekete geçirebílirdi.
    Başarı için pratik ve güvenilir yol her safhayı vakti geldikçe uygulamaktı. Milletin gelişmesini ve yükselmesini sağlayacak doğru yol buydu. Ben de bu yolda yürüdüm. …’
    Yürüdüğü yol ‘Ya İstiklal ya Ölüm!’ yoluydu. Ve bu yol, tüm unsurların içinde bulunduğu koşullar dikkate alınarak çizilmişti. Böylece tarihe, en kısa sürede başarıya ulaşmış bir ‘Kurtuluş’ dersi olarak geçti!