• Platon'a göre, vücut, her türlü kötülüğün kaynağıdır. Vücut, birtakım aşırı istekler peşinde koşar ve çeşitli tutkularla tuzağa düşürür. Nitekim Platon, psikolojisinde, ruhun akla aykırı olan iki aşağı bölümünü, yalnız vücuda bağlı olan, yani vücutla birlikte ortaya çıkıp sonra gene vücutla birlikte yok olan, sonlu ve gelip geçici bölümler olarak gösterir. Vücudun isteklerine boyun eğen bu aşağı ruh bölümlerinin, tanrılık olanla hiçbir ilgileri bulunmamaktadır.
  • Ancak Gnosisçiler’in çoğu cinsellik ve evlilik konusunda aşırı tutucuydu. Onlara göre insan başlangıçta tek cinsiyetti. Kadının yaradılışı kötülüğün kaynağıydı; çocuk doğurmak sadece karanlık güçlere daha fazla ruh vermek demekti.
  • Leibniz kötülüğün olmadığını değil, var olan kötülüğün, mümkün dünyaların en iyisinin ortaya çıkması için gerekli olduğunu savunuyordu.
  • “Aynayı kendi başına bir varlık olarak kabul edecek olursak o zaman, üzerine görüntüleri düşen nesneleri yansıtmaktan başka bir iş yapmıyor sonucuna varabiliriz. Nesneleri kavramaya kalkıştığımızdaysa karşımızda aynayı buluyoruz. Bütün bilgi tarihi bu ilişki üzerine kuruludur.”
  • Bir ülkenin, nüfusunun ezici çoğunluğu Afrikalı-Amerikalılardan oluşan bir şehir durumuna gelmiş bir başkentinde niçin bir Kölelik Tarihi Müzesi yoktur acaba? Gerçekten de Amerika Birleşik Devletleri'nin hiçbir köşesinde (yalnızca metrolar gibi seçilmiş bölgeleri değil, Afrika'da tezgâhlanan köle ticaretinin ilk zamanlarından başlayarak bütün hikâyeyi anlatan) bir Kölelik Tarihi Müzesi'ne rastlanmaz. İşte bu, harekete geçireceği potansiyeller dikkate alındığında, toplumsal istikrar açısından son derece tehlikeli olduğu düşünülen bir hafızadır. Holokaust Anı Müzesi ve gelecekte kurulacak bir Ermeni Soykırımı Müzesi, Amerika'nın kendisinde yaşanmayan olaylarla ilgili olduğundan, hafızanın yetkililere karşı sert bir iç huzursuzluk uyandırması riski de yoktur. Oysa Amerika Birleşik Devletleri'ne Afrikalı kölelerin getirilmesi gibi büyük bir suç oluşturan bir tarihsel gerçeği kayda geçirecek bir müzenin kurulması demek, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde kötülüğün kaynağının burada [Amerika'da] yattığını da kabul etmek anlamına gelecektir.
  • Bu Öykü Kitap Kıyımına dikkat çekmek için "Şubat Ayı Hikaye Etkinliği" Kapsamında Yazılmıştır. -> #40159569

    PDF Okumak İçin: https://yadi.sk/i/SgXMmimw_jkfAw

    *

    Yıl: 2059, Yer: Amerika, New York

    Arabanın içinde bir anda irkildi. Taksi bir çukura girmiş, Russell’ın bedeni o an sarsılmıştı. Daldığı düşünceden uyanmadan önce, kitapları düşünüyordu. Yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen, kitaplara yapılan kıyımı hiçbir zaman anlayamamıştı. Sonucuna bakarak, nedenini anlayamazdı. Bir şeyin olmuş olduğu gerçeğini bırakıp, geriye gidemez, nasılına ya da nedenine bakamazdın çünkü. Olan olmuştur, zamanı eğip, bükemezsin, yaşanmış olanı değiştiremez, her zaman içinde kaybolursun. En başa dönüp, sonucu unutmalı ve gerçek nedenleri sonuçtan bağımsız düşünmeliydi. İki saat sonra Massachusetts Üniversitesi’nde kitapların kökeni ile ilgili konuşma yapacaktı. Bu kaçıncı konuşmasıydı bilmiyordu, ama yeterli değildi, hiçbir zaman da yeterli gelmeyecekti. Araştırması hep bir yerde tıkanıyordu.

    Hava bir anda kararmaya başladı, gök gürüldüyor, dev şimşek dalgaları havada saniyelerce kalıyor, ağzını açık bırakıyordu. Trafik tamamen sıkıştı, New York’un pis havası şimdi daha da kötü bir hal alıyor, yol kenarında ki ızgaralardan buharlar çıkıyordu. Russell ileriye doğru baktığında neyin yaklaştığını çok iyi anlamıştı. Sonunda burada da gerçekleşiyordu. Kara delik yavaş yavaş açılmaya başladı, sonunda dev bir boyuta ulaştı. Yaklaşık olarak ikiz kuleler yüksekliğinde, Yankee Stadyumu genişliğindeydi. Sağ üst tarafta titreşimli dijital saat görünümün de bir şey vardı, rakamlar sürekli ileri doğru hareket ederek değişiyordu. Onun üzerinde altmış saniyeden geriye sayım yapan başka bir dijital gösterge vardı. Aslında dijital mi, yoksa göz yanılsaması mı belli değildi. Kara delik önüne gelen her şeyi yutuyor, yavaş yavaş Russell’ın bulunduğu taksiye doğru ilerliyordu.

    Göstergede son on saniye belirdi ve taksi tam kara deliğin önündeydi. Russel nefesini tutmuş, başına neyin geleceğini bilmeden donakalmıştı. Kapı çarpması sesi ile kendine geldi, taksi şoförü arabayı terk etmiş, Russell tek başına kalmıştı.

    Son üç saniye, iki, bir ve Russell’ın bulunduğu taksi kara deliğe girmişti. Zaman durmuş, deliğin içindeki bütün insanlar kendinden geçmiş, hareketsiz bir halde duruyordu.
    https://ibb.co/XXSTgP4

    Russel birden gözünü açtı, ilk önce sessiz sessizlik, sonra aniden “sonic” bir patlama silsilesi yaşandı. İlk sesten sonra ardı ardına üç patlama sesi duyuldu. Son ses kulağı sağır edici seviyedeydi, Russell çığlık atarken, ellerini kulağına götürüp sesi kesmeye çalıştı. https://www.youtube.com/watch?v=dumrIo4lwo8 Ses aniden kesildi ve Russell boşlukta savrulmaya başladı. Gözleri yavaş yavaş kapandı, zaman ve mekandan ayrıldı. Tekrar gözünü açtığında, bir sokak arasında yere uzanmış bir vaziyetteydi. İlk önce ayağa kalkmaya çalıştı, sendeledi, tekrar denedi, sonunda duvara tutundu ve ayağa kalktı. Birden sokak boyu koşturan çocukları gördü, ellerinde kitaplar, on beş, yirmi çocuk koşturuyor, üzerlerinde kahverengi okul üniformasına benzer üniformalar, kafalarında üçgen biçimli şapkalar, kahverengi şort, ayaklarında yarım bot ve uzun çorap. Kollarında kırmızı siyah bir bant vardı ama onu tam görememişti.

    “Çocuklar” dedi, kendi kendine, nasılda kitaplarla sımsıkı bağlanmış. Bu tabloyu görmeyeli çok uzun bir zaman olmuştu. Peşlerinden gitmek için hareketlendi ama üç adım sonra durakladı. Nerede olduğunu anlamadığını anladı. Derin bir nefes aldı, “sonunda gerçekleşti, üstelik ben oradayken” dedi. Ne şans ama!

    Uzmanlar bu olaya “Zaman Dönencesi” adını vermişti. Ortak görüşe bakılırsa “Tarih Karmaşası” yaşanıyordu. Her yıl, bilinmeyen bir ay ve tarihte ortaya çıkıyordu kara delik. Dönencenin içine girmiş insanlar, deliğe girdiği anda, sağ köşede dönen numaraların belirlediği tarihe gidiyor, yirmi dört saat orada kalıyordu. Tam bu esnada, dünya kehribarla kaplanıyor ve yaşam duruyordu. Yirmi dört saat tam olarak yirmi dört saat mi onu tam bilmiyorlardı. Çünkü her şey duruyordu. Sadece kara delikte yolculuk yapanlar zaman ve mekandan muaf kalıyordu. Bunun mantıklı bir açıklamasını bulamamıştı bilim adamları.

    Russell kendine gelip yürümeye başladı. Yerde bir kağıt parçası buldu, gazeteden kopmuştu besbelli. Dikkatlice tarih kısmına baktı, 9 Mayıs 1933 yazıyordu. Hangi yıla ve döneme geldiğini anlamıştı. Bu tarih bir yerlerden tanıdık geliyordu ama tam çıkaramamıştı. Çocukların gittiği yöne doğru gitmeye karar verdi, bir meydana çıktı sokak. Herkesin elinde bir kitap vardı, şaşılacak şeydi. İnsanlar bir çember oluşturmuş, marş söylüyorlardı. Kalabalığın çoğunu çocuklar oluşturuyordu. Kalabalığın arasından bir alev gördü Russell. Tam aleve doğru giderken teker teker insanların bir şey söylediğini, daha sonra ellerindeki kitapları attığını gördü. İnanamadı, ne oluyordu hala kavrayamamıştı.

    Birinci Kişi: “Sınıf mücadeleleri ve materyalizme karşı, milli toplum ve ideal bir hayat için! Marx ve Kautsky'nin yazmalarını alevlere bırakıyorum.” dedi ve kitabı alevlere attı.

    İkinci Kişi: “Ruhu kemiren hareketli yaşama aşırı değer biçilmesine karşı, asalet ve insan ruhu için! Sigmund Freud'un yazmalarını ateşe veriyorum.” dedi ve kitabı alevlere attı.

    Üçüncü Kişi: “Alman dilinin barbarca denatürasyonuna karşı, halkımızın kıymetlisinin, dilimizin korunması için! Alfred Kerr'in yazmalarını alevlere fırlatıyorum.” dedi ve kitabı alevlere attı.

    https://ibb.co/mSmg1Zc

    Sarışın bir çocuk çılgınca bağırdı;

    "YAK GİTSİN!
    ALEVLERE AT GİTSİN!
    YANSINLAR CEHENNEMDE!
    KÜL OLSUNLAR KOR ATEŞTE!"

    HEIL HITLER, HEIL HITLER, HEIL HITLER!
    https://ibb.co/qBthL3P

    Topluluk galeyana geldi. Her bir ağızdan sesler çıkmaya başladı: “Kafirler, ahlaksızlar, devlet düşmanları, haninler…” Russell gördüklerine inanamıyor, kulakları söylenenleri işitmek istemiyordu.

    Küçük bir çocuk gazete satıyordu, elinden hızlıca gazeteyi aldı ve “bu bugünün gazetesi mi?” dedi. Sarışın çocuk “evet” dedi. 10 Mayıs 1933 yazıyordu. Tarihi şimdi hatırladı. Nazilerin tüm ülkede başlattıkları kitap yakma eylemlerinin tarihiydi. Şu an bütün ülkede benzer görüntüler olmalıydı. Bedeni sarsıldı Russell’ın ama kendini hızlıca topladı. Hemen ayrıldı oradan, hızlı adımlarla meydanı geçti, sonra yavaşladı ve soluklanmak için durdu. Yoldan ardı ardına askeri kamyonlar geçmeye başladı, arkalarından askerler uygun adım yürüyordu. Yüreği yerinden oynadı Russell’ın. Sürekli fotoğraflardan gördüğü siyah üniformalı Nazi askerleri, uygun adım ayaklarını yere sertçe vurarak yürüyordu. “SS” yazısını ve “Kuru Kafa” armasını gördüğünde, daha da gerildi. Ürkütücü bir görüntüydü, neyse ki Russell Amerikalı olmasına karşın, anne tarafından Almandı. Sarı saçlar, beyaz ten, mavi gözler, tam da Himmler’in hayalini kurduğu üstün Alman Irkını yansıtıyordu. Almanca konuşabiliyor ve okuyabiliyordu. Annesi öğretmişti ama çok pratik yapmamışlardı. Dili kaba buluyordu ve geçmişle yüzleşmek istemiyordu.

    Kalabalığın olduğu yere doğru yöneldi ve kalbi sıkıştı. Nazi Almanyasının askerleri ile burun burunaydı. Adolf Hitler ve Heinrich Himmler, meydanda ki askerleri selamlıyorlardı. Yere çarpan her ayağın çıkardığı ses, Russell’ın kalbinin sıkışmasına neden oluyordu.
    https://www.youtube.com/watch?v=mfFQf_7U3Ow

    Gözlerini kapadı, inançlı biri olmamasına rağmen “Tanrım” dedi, -çünkü insanlar başları sıkışınca Tanrı’ya sığınırdı- “Tanrım” dedi, bu korkunun doğmasına nasıl izin verdin, bu kötülüğün yaşanmasına nasıl göz yumdun, bu karanlığa nasıl ışık yaktın, nasıl oldu da yerle bir etmek yerine, topla tüfekle savaşmalarını sağladın. Varlığını hiç hissetmedim, insanlığı bu zamanlarda mı terk ettin? Yoksa çok uzun yıllar önce mi terk etmiştin?

    Kafasını öne eğdi ve yürümeye devam etti. Çocuklar ellerinde ki kitaplarla koşturuyordu, nereye gittiklerini bu sefer biliyordu. Yakmaya gidiyorlardı, tarih kıyıma başlamıştı. Geçmişin yaşanmışlıkları, devam ediyordu. Nasıl sorusunu soramıyordu, zamanda yaptığı yolculuk, düşüncesinin çok ötesine geçmişti. Kötülükle birleşmiş insanlığa karşı, iyilik kazanamazdı. Başka bir kötülüğün galip gelmesi gerekiyor diye düşündü.

    Kafasını sola çevirdiğinde, bir kalabalık gördü. Yine kitap yakıyorlar sanırım dedi, yakınlaştı. İnsanlar bir salona giriyordu, Russell onları takip etti. Salonun ortasında yaklaşık iki yüz sandalye vardı. Herkes sıra ile oturmaya başladı. Salonun dolduğunu gören görevli takdime hazırlandı, baylar ve bayanlar, Sigmund Freud! Russell şaşkındı, bunu beklemiyordu, aslında beklediği hiçbir şey yoktu, geçmiş zaten yaşanmıştı, müdahale edebilmesinin bir yolu yoktu. Şu an sadece seyirci olarak orada bulunuyordu. Sigmund Freud konuşmaya başladı.

    Kant: "Deli, uyanıkken rüya gören kişidir."
    Krauss: "Delilik, duyularımız uyanıkken gördüğümüz rüyadır."
    Schopenhauer: "Rüya kısa bir delilik, delilik ise uzun bir rüyadır." dedi. Russell içinden ben nasıl bir deliliğin içindeyim peki dedi içinden, burası geçmiş tarihin yaşanmış bir sahnesi. Bunca acının içinde insan nasıl mutlu olabildi, nasıl yaşayabildi, bu katliamların içinde nasıl var oldu?

    “Son derece ilginç bir dönemde yaşıyoruz, ilerlemeyle barbarlığın el ele verdiğini görmek bizi şaşırtıyor. Sovyet Rusya’da, boyunduruk altında tutulan yüz milyonlarca insanın yaşam koşullarını düzeltmek için yola koyuldular, insanları din “afyonundan” uzaklaştırma konusunda ellerini çabuk tutup, onlara makul bir cinsel özgürlük tanıma konusunda bilgece davrandılar; ama aynı zamanda da halkı en acımasız zorlamaya tabi tutup her türlü düşünce özgürlüğünü ellerinden aldılar. Benzeri bir kaba kuvvetle İtalyan halkı düzen ve görev duygusu için eğitiliyor. Alman halkı bağlamında, ilerici fikirler olmaksızın da neredeyse tarih öncesi bir barbarlığa yönelişin mümkün olduğunu görmek, bizi can sıkıcı tedirginlikten kurtarmıştır. Şöyle veya böyle, günümüzde durum öyle bir hal aldı ki muhafazakar demokrasiler, kültürel gelişmenin bekçileri oldu; ve tuhaftır, bugüne kadar düşünce özgürlüğüne ve gerçeğin keşfedilmesine karşı acımasızca savaşan Kilise, bugünkü Katolik Kilise kurumu, uygarlığı tehdit eden bu tehlikenin yayılmasına karşı güçlü bir savunma oluşturdu!”

    Russell dikkatlice dinliyordu, izninizle dedi kısık bir sesle, sonra boğazını temizledi, ayağa kalktı, “Bay Freud “ dedi, yarım saattir sizi dinliyorum ve saygım sonsuz. Bağışlayın ama bir sorum olacak, söylediğiniz şeyleri, anlayabildiğimiz kadarı ile anlıyoruz, anladığımız şeyleri de anlayabildiğimizi sandığımız şekilde anladığımızı düşünüyoruz, “Freud dikkat kesildi” , dışarıda yaşanan kitap yakma barbarlığı hakkında bir şey söylemeyecek misiniz? Nasıl olurda buna göz yumuyorsunuz, aklım buna bir yanıt bulamıyor, söyleyin Bay Freud, analiziniz ve düşünceniz nedir? Geleceğe söyleyeceğiniz bir şeyler yok mu bu konuda?

    Freud, başını eğdi, Bay….? Russel, Bay Freud, adım Russell. Teşekkürler Bay Russell, sorunuza yanıt vermek isterim. “Dinliyorum” dedi, Russell, -dikkat kesilmişti.-

    “Orta Çağ’da olsa beni yakarlardı. Bugün kitaplarımı yakmakla yetiniyorlar.” dedi Freud. Benim kardeşlerim toplama kamplarında öldü, Bay Russell. Şimdi bana daha da dikkatle kulak verin;

    5 ARALIK 1930
    Adolf Hitler’in başyardımcılarından biri olan Joseph Goebbels ve Fırtına Birlikleri (SA), Berlin’deki Erich Maria Remarque’ın aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan "Batı Cephesi’nde Yeni Bir Şey Yok" adlı filmin galasını dağıttı. Nazi protestocular filmin gösterimini durdurmak için sis bombaları ve aksırık tozu attı. Filmin kesilmesine karşı çıkan seyirciler dövüldü. Roman, Naziler arasında hiçbir zaman sevilmemişti, çünkü savaşın zalim ve saçma yanını tasvir etmesini "Almanların özüne ait bulmuyorlardı". Sonuç olarak film yasaklandı. Remarque 1931’de İsviçre’ye göç etti ve Naziler iktidara geldikten sonra 1938’de Remarque’ın Alman vatandaşlığını feshetti.

    13 MART 1933
    Adolf Hitler'in en güvendiği yandaşlarından biri olan Joseph Goebbels, Halkı Bilgilendirme ve Propaganda Reich Bakanlığı’nın başına getirildi. Bu kurum, tüm medyadaki yazıların ve yayınların (gazete, radyo programları ve filmler) yanı sıra, genel eğlence ve kültür programlarını (tiyatro, sanat ve müzik) da kontrol ediyordu. Goebbels, Nazi ırkçılığını ve fikirlerini medyaya sokuyordu.

    10 MAYIS 1933
    Kırk bin kişi Berlin’in Opera Meydanı’nda Alman propaganda bakanı Joseph Goebbels’in konuşmasını dinlemek için toplandı. Goebbels, Yahudiler, liberaller, solcular, pasifistler, yabancılar ve diğerleri tarafından yazılan her şeyi "Almanların özüne ait olmadıkları" için kınadı. Nazi öğrenciler kitapları yakmaya başladı. Tüm Almanya’daki kütüphaneler "sansürlenen" kitaplardan arındırıldı. Goebbels "Alman ruhunun temizlenmesi" hareketini ilan etti.

    “ALMAN RUHUNUN TEMİZLENMESİ” Bay Russell, Ruhun temizlenmesi! Bu Palavranın tutmuş olduğuna şaşırmıyorum.

    “Vicdansızlık bu” dedi Russell

    "Vicdan dediğimiz şey, içimizde alevlenen belli bir arzunun dış dünya tarafından reddedildiğinin iç dünyamız tarafından algılanmasıdır." dedi Freud. Devam etti;

    “İnsanların çoğu özgürlüğü gerçekten istemezler; özgürlük sorumluluk gerektirir ve insanların çoğu da bundan korkar.” “Bir insanın moral yönünü, yani ruhsal yönden etkilemeye çalışmak, pratikte daha çok başvurulması gereken ve işin özüne daha uygun düşen bir tutum olmaz mı!” Bay Russell? Hayat kolay değil!" “Bir tabuyu çiğneyen insan da tabu olur, çünkü başkalarını ayartıp, kendisi gibi davranmaya yöneltebilecek duruma gelmiştir.”

    Bay Russell, bir insanı unutabilirsin, bir insanın sana neler yaptığını da unutabilirsin, ama o insanın sana ne hissettirdiğini asla unutamazsın...”

    Tüm insanlık bundan çok uzak olmayan bir gelecekte Nazileri unutabilir, neler yaptıklarını da unutabilirler, ama insanlığa neler hissettirdiklerini asla unutturamazlar! Yakılan kitaplar, yakılan insanlar, toplama kamplarında duş alacağını sanıp gaz odalarında öldürülen insanlar, toplu mezarlar, canı sıkıldığı için alınlarından vurulan insanlar… Bütün bu yaşanan gerçeklerin tüm insanlığa neler hissettirdiğini asla unutturamayacaklar. Bugünler geçecek, hissettirdikleri kalacak. Yaksınlar yakabildikleri kadar, kendi cehennemlerinde yanıp kül olacaklar!

    Belki de Bay Russell, “Sefaletimizin büyük bir bölümünden kültür/uygarlık dediğimiz şey sorumludur; uygarlıktan vazgeçip ilkel koşullara geri dönersek çok daha mutlu oluruz.”

    İlkellik yaşadığımız şu dünyadan çok ta uzak değil. Dışarıda yaşanan şeyler, modern bir şey mi çağrıştırıyor size? Size tavsiyem Bay Freud, akıl verirken, karşınızdakinin sizden daha az akıllı olmadığını düşünün. Vereceğiniz tavsiyeler, olmuş olan ya da olacak olanlarla bağlantılı olsa da, bir salonda saatlerce konuşmanın faydasızlığı eylemsiz bir uğraştır. Size göre belki de düşünmek bile bir eylemdir, doğru olabilir ama nasıl bir eylemdir? Konuşmanın yararları meydanlarda görülür, yoksa burjuva zaten burjuvadır. Pahalı elbiselerle sizleri dinler ve katıldıklarını belirtirler. Anlamadıkları onca şeye rağmen, katılırlar. Anlamadıkları şeylerin bir önemi yoktur, önemli olan bulundukları ortamın verdiği haz ve farklı bir şey yapıyor olmanın tutkusudur. Gerçi size sorarsak, konu cinselliğe bağlanır. O yüzden sormak istemiyorum. Verdiğiniz cevaplar için teşekkür ederim, “gelecekten bakıldığında daha farklı göründüğünüzü söyleyebilirim” dedi Russell. Freud, bir anda anlamadı, daha sonra da anlamadı, anlam veremedi söylenen şeye.

    Russell salondan ayrılırken, arkasını döndü ve Bay Freud dedi, “Hızla değişen koşullara uyum sağlamaya gönülsüz tembel zihinler için tutuculuk hep benimsenmiş bir bahane olmuştur.” bunu hatırladınız mı? Düşündü Freud, hayır ama çok anlamlı dedi. Evet, “bunu siz söylediniz,” dedi Russell ve hızlıca oradan ayrıldı. Freud’la olan bu diyaloğuna hem inanamıyor hem de yaşanan şeyin gerçek mi hayal mi olduğunu anlayamıyordu. Ve sokaklarda kitaplar yakılmaya, tarih talan edilmeye, yazarlar hapse atılmaya devam ediyordu…

    Ve bunun adı TEMİZLİKTİ!

    (Anlatıcının Notu: Kara delik (Zaman Döngüsü), geçmiş ve geleceğin anlık değişen birleşimi olduğundan, olmuş ya da olacak olanın da soruya cevap verilmesinin olanağını doğuruyordu. 1933’te yaşanmamış olan bir olayın, daha sonra yaşanmış olduğu zaten bilindiğinden, Freud’un verdiği cevaplarda yer, mekan ve zaman aramamak gerekir.)

    Russell gördüğü kıyım karşısında titremeye başlamıştı, insanlar kamyonlarla meydanlara kitap taşıyorlardı. Bulunduğu yıldan geriye bakıp, geçmişi anlamaya çalışıyordu ama geçmişin göbeğine geldiğinde bunun anlaşılabilir bir şey olmadığını anlamıştı. Bu zihinlerde meydana gelen bir şey olmalı, bir parmak işareti tüm bu kıyıma olanak sağlıyorsa, tarihin bilinmeyen yüzünde gerçekleşen kıyımları ortaya çıkarmanın bir yolunun olmadığı da aşikardı.

    Zaman daralıyordu, kendi geleceğinde ki dünyada kehribar yavaş yavaş eriyor, kara delik zaman yolculuğunu tersine çevirmek için tekrar gün yüzüne çıkıyordu. Geldiği sokağa geri döndü, nerede olduğu pek fark etmezdi, geçmişe ait değildi, öyle olması gerektiği için olan bu yolculuk, öyle olması gerektiği için olmuştu. Mantıksal bir karara varmak düşüncesi, aklının ucundan bile geçmedi. Tek bir kelimeyle tanımladı tüm bu olanları.

    VAHŞET!!!

    Kara delik açıldı ve her şey tersine döndü, kehribar eridi, zaman bir yıl boyunca kendi akışında ilerleyecekti.

    “Arabanın içinde bir anda irkildi. Taksi bir çukura girmiş, Russell’ın bedeni o an sarsılmıştı. Daldığı düşünceden uyanmadan önce, kitapları düşünüyordu. Yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen, kitaplara yapılan kıyımı hiçbir zaman anlayamamıştı…”

    Nereden aklına geldiğini anlayamadığı sözcükler, birden çıkıverdi ağzından;

    "YAK GİTSİN!
    ALEVLERE AT GİTSİN!
    YANSINLAR CEHENNEMDE!
    KÜL OLSUNLAR KOR ATEŞTE!"

    HEIL HITLER, HEIL HITLER, HEIL HITLER!

    -Bitti-