• 384 syf.
    ·10 günde·7/10
    Eser Kur'ân-ı Kerîm'deki ayetlerin görünür anlamlarının dışında gizli manalarının da var olduğunu benimseyen Batınîlik mezhebinin kurucusu olan Hasan Sabbah'ın yaşamını ve onun taraftarlarıyla beraber Alamut Kalesi'nde kurmuş olduğu neredeyse otonom bir devlet yapısını konu ediniyor.

    Bilindiği üzere Bâtınîler, kendilerinden önce de var olan İsmailîlerin farklı ve daha gelişmiş bir dalı mahiyetine sahiptirler ve bu mezhebe malik olanlar yaşadıkları süre boyunca çeşitli devletlerle, özellikle de Selçuklular ile çetin bir mücadeleye girişmişlerdir. Bâtınîler, neredeyse her devletin içerisine sızmışlarsa da kendilerine karşı büyük bir ön yargı olduğu için hep takiye yaparak inançlarını gizlemeye çalışmışlardır. İşte bu mücadeleler sonucunda Hasan Sabbah Kıyametin Kıyameti adı verilen ayaklanma olayıyla
    kendi bağımsızlığını ilan ediyor ve Bâtınîleri artık takiye yapmadan açık bir şekilde dinî propaganda yapabilecekleri yer olan Alamut Kalesi'ne çağırıyor. Alamut'a yerleşen müritleriyle beraber yeni yerler fethetmek ve mezheplerini yaymak amacıyla da çevresindeki devletlerle sürekli savaşlara ve siyasî ilişkilere girişiyor.

    Kitapta Hasan Sabbah kendisi hakkında duymaya alışageldiğimiz kötücül karakterinden farklı bir portreyle karşımıza çıkıyor. Buna göre Hasan Sabbah; akıllı, adaletli, hoşgörülü, İslam dinine bağlı, ne bir peygamberlik ne de bir imamlık iddiasında bulunmuş sadece bir mezhep lideri olarak karşımıza çıkıyor. Bundan ayrı olarak Hasan Sabbah ve Haşhaşîler adıyla anılan onun müritleri hakkındaki uydurma rivayetlere yer veriliyor. Bazı kaynaklarda Hasan Sabbah ve yanındakiler hakkında bu kitabın tam tersinde bir model çizilmesi hasebiyle hangi bilgilerin doğru olduğu hakkında ihtilafa düşebilirsiniz. Fakat yazarın övgü yanında yergiler de yapması objektif olduğunu da hissettiriyor.

    Anlatıldığı üzere Hasan Sabbah'ın kalesi hem askerî, hem siyasî, hem bilimsel, hem de ekonomik açıdan çok iyi bir duruma ulaşmış fakat Hasan Sabbah'ın ölümünün ardından gelen liderlerin yanlış yönetimi sonucu kale güç kaybetmiş, nihayetinde Moğol Hükümdarı Hülagu Han Bâtınîlerin kökünü kazımış, Alamut Kalesi'ni yıkmıştır.

    Bilahare yazar, İsmailîliğin İslâm tarihi içerisindeki yerini şöyle özetliyor:
    1-Mevcut siyasî, sosyal ve dinî düzene karşı tehdit oluşturmuşlardır.
    2-Münferit bir vaka değil, zaman içinde devrimci şiddet patlamalarıyla su yüzüne vurmuş, uzunca bir mehdîlik hareketleri silsilesidir.
    3-Tarihte eşi benzeri görülmemiş bir uyum, disiplin ve maksatlı bir şiddet içeren örgütlenmedir.
    4-Nihaî ve topyekûn başarısız olmuşlardır. Pek çok mezhep içinde azınlıkta kalmış ve günümüze sadece küçük cemaat parçacıklarıyla ulaşmışlardır.

    Kitap yüzeysel açıdan güzel ve ayrıntısız bilgiler içermesinin yanında Erasmus Yayınları'ndan kaynaklanan bir olumsuzluk olarak kimi kelimelerdeki yanlışlıklar, noktalama hataları ve cümlelerdeki bozukluklar eserin anlaşılmasını güçlendiriyor diyebiliriz.

    Kitabın genel görünümü bu şekildeydi. İçeriği hakkında daha ayrıntılı bilgiyi ise okumak isteyenler için aşağıya aktarıyorum...

    Batınîlik İslamiyetteki çeşitli mezheplerden sadece birisidir ve Kur'ân'daki ayetlerin görünür anlamlarının dışında daha derinde daha gerçek anlamlar olduğunu savunur. Batınî lideri Hasan Sabbah ve onun Kıyametin Kıyameti denilen ayaklanma olayıyla mezhepsel özerkliğini ilan ettiği Alamut Kalesi'ndeki yaşantının konu olduğu bu kitapsa öncelikle son semavî din olan İslamiyetin peygamberden sonraki devletler ve mezhepler gibi oluşumların arasında nasıl yayıldığını, biçim değiştirdiğini, hatta birtakım çıkarlar için bu devletlerin ve mezheplerin ellerinde nasıl oyuncak olduğunu belirterek söze başlıyor. Bu anlatılarda Abbasîler, Emevîler gibi devletlerin, Sünnî, Şiî, İsmailî gibi mezheplerin daha sonra Hasan Sabbah'ın çıkış bölgesi olacak olan İran'daki çekişmeleri ve şimdiye kadar yazılıp çizilen bilgilerin yanlışlığı vurgulanarak yaşanılanların daha gerçekçi bir yaklaşımla ele alındığı savunulmaktadır. Daha sonraki bölümde 1. Melikşah'ın karısı olan Terken Hatun'un daha öncesinde Bereketü'l Geys adında bir kişiyi evlenme vaadiyle kandırıp Ferruh Sultan'ı öldürttüğü gibi Abdullah Sene adındaki Kirmanşah reislerinin önde gelenlerinden olan bir adamı da evlenme vaadiyle kandırarak Batınîler'in dâîlerinden (bu mezhebi yayan din adamlarından) Ebû Hamza'yı nasıl öldürttüğü ve Terken Hatun ile Abdullah Sene'nin Teneş vasıtasıyla yargılanmaları anlatılmaktadır. Yargılanma sonucunda Terken Hatun'un azmettirici olduğu anlaşılmış olsa da Teneş'in duygusal davranması sonucu (çünkü Terken Hatun, Teneş' in abisi Melikşah'ın eski karısıydı) yine onun istediği sonuçlar doğuyor fakat  Mahmut Secistanî verilen kararlara sinirlenip Hasan Sabah'a mektup yazıp olanları anlatınca Hasan Sabbah yavaş yavaş meydana iniyor.
    Hasan Sabbah müritlerinden önemli bir şahsı öldüren Terken Hatun'a kısas uygulamayı yararlı bulmuyor ve onun elindeki güçlerden yararlanıp kolay bir şekilde dinî propaganda yapabilmek için Terken Hatun'un çeşitli vaatlerle kendi mezhebini kabule ve dost olmaya çağırıyor. Aradaki karşılıklı menfaatlerin farkında olan Terken Hatun ise nihayetinde bazı şartlar ileri sürerek Hasan Sabbah'ın dostluk çağrısına olumlu karşılık verse de mezhebine bağlı olmak istemediğini Hasan Sabbah'ın gönderdiği elçi olan Cevad Masalî vasıtasıyla bildirmek isterken elçi, Teneş'in eline düşüyor ve Teneş, kendisine tuzak kurmaya çalıştıklarını düşünerek elçiye ve Mahmut Secistanî'ye işkence yaptırıyor.
    Daha sonraki bölümde (sanırım bir önceki olayın devamı kesilmiş) Hasan Sabbah'ın öz oğlu olan Hüseyin'i neden öldürttüğü hakkında bilgiler veriliyor. Bu bilgilere göre Hasan Sabbah, oğlunu şarap içtiği için değil, kendisinin ölümünden sonra onun adını kullanarak yerine geçmek isteyeceğini ama imam olmak için uygun bir karaktere sahip olmadığını bildiği için kurduğu düzeni bozmaması için öldürtmüştür. Daha sonra Hasan Sabbah'ın ölümünden sonra kimin onun yerini alacağı yönünde tartışmalar yaşanırken Terken Hatun, Cevad Masalî'ye eğer Hasan Sabbah'ın yerine geçerse onunla evleneceğini vaad ediyor. Bunun için de bunlar Hasan Sabah'a zehirleyerek öldürmeyi düşünüyorlar.
    Kitabın devamında Hasan Sabbah'ın hayatta iken nasıl bir imam olduğu, halkını, şehrini eğitimle nasıl güçlendirdiği, krallık hayatı kurmaktansa halkı ile aynı imkanlara sahip olduğu ve kimsenin açlık, sıkıntı çekmediği bir toplum yapısını nasıl oluşturduğu; buna rağmen kendisinden sonra gelen lider imamların -ölmeden önce Hasan Sabbah'ın sakın yapmayın diye uyardığı hâlde- peygamberlik iddiasında bile bulundukları, üstüne üstlük Hasan Sabbah'ın kurmuş olduğu düzeni bozdukları ve Moğol Hükümdarı Hülagu Han'ın zayıflayan Bâtınîleri nasıl kılıçtan geçirdiği hakkında ara bilgilendirmeler yapılıyor.
    Daha sonra tekrar Hasan Sabbah zamanına dönülerek Hasan Sabbah'ın yerine geçecek olan kişiyi tâyin ettiği toplantıdan bahsediliyor. Bu toplantıda Hasan Sabbah, büyük dâîler (Ebû Ali Erdestanî, Hasan Kasranî, Bozorg Ümit, Cevad Masalî) ile teker teker görüşerek yerine geçecek kişinin kim olmasının uygun olduğu hakkında onlardan fikir alıyor. Bu şahıslardan Bozorg Ümit hariç herkes kendisini uygun gördüğü için Hasan Sabbah Bozorg Ümit'in daha doğru bir karaktere sahip olduğunu düşünerek yerine onun geçeceğini halka bildiriyor ve bunun hakkında yazılı bir vasiyetnamie yazdırıyor. Kendisinin seçilmediğini gören Cevad Masalî, emellerine kavuşamama korkusuyla Hasan Sabbah'ı ve Bozorg Ümid'i elindeki zehirle öldürmeyi tasarlıyor. Fakat olaylar istemediği bir şekilde cereyan ettikten sonra suikast girişimi öğreniliyor ve Cevad Masalî zindana atılıyor. Bu kez Hasan Sabbah, Davut adında birini kadın kılığında Terken Hatun'u öldürmesi için görevlendiriyor, fakat o da Terken Hatun'u yaralamaktan öte amacına ulaşamayınca afyon içip intihar ediyor. Sonra yaralanan Terken Hatun öleceğini anlayınca Nurettin Kulher adında bir komutanı Hasan Sabbah'a karşı savaşması için gönderiyor. Yola çıkan Nurettin Kulher verilen görevi yerine getirmek için planlar yapsa da Terken Hatun ona da güvenmiyor ve Abbasî komutanlarından Vaiz'i peşine takıyor. Vaiz'in Nurettin'le karşı karşıya gelince onu ağır yaralamasına rağmen kendisi de yakalanıyor. Nurettin öldükten sonra artık Terken Hatun da yarasından dolayı ölünce onun yerine geçen Abdullah Caf yönetimi eline alıyor ve Vaiz'in de kısasa öldürülmesine karar veriyor. İkinci bölümün sonunda Hasan Sabbah'ın ölmeden önce halkına yaptığı konuşma ve onun ölümü anlatılıyor. O öldükten sonra yerine geçen Bozorg Ümit, Hasan Sabbah'ın "Mezarımı kimse bilmesin." şeklindeki vasiyeti dolayısıyla bir oyun oynayarak Hasan Sabbah'ın mezarını gizlemeyi başarmıştır.
    Rivayetleri göre Alamut Kalesi 95 yıl çok güçlü bir şekilde varlığını sürdürmüş, daha sonra Moğol Hükümdarı Hülagu Han tarafından yıkılmıştır.
    Üçüncü bölümde Hasan Sabbah'ın otobiyografik öyküsü olan "Sergüzeşti Seyyidna" referans alınarak doğumuna gidiliyor ve onun ne tür bir ortamda dünyaya gelip büyüdüğü, kimlerle ne şekilde irtibat kurduğu anlatılıyor. Yine bu bölümde Nizamülmülk, Ömer Hayyam gibi önemli şahsiyetlerle yaşadığı anılar okuyucuya aktarılıyor.
    Ayrıca bu bölüme Bâtınîlerin özellikle Celalü'd Devle, Nizamülmülk, Şehzade Arslan ekseninde Selçuklular ile mücadelesi, Kıyametin Kıyameti denilen ve Hasan Sabbah tarafından ilan edilen bağımsızlık bildirisi konu oluyor. Bölümün devamında Bâtınîlerin özgürlük arayışları için yaptıkları hamleler, suikastler, savaşlar; Melikşah'ın, Nizamülmülk'ün ölümü ve Berkyaruk'un tahta geçişi aktarılıyor.
    Beşinci bölüm, Bâtınîlerin Selçuklu ve Abbasîler dışındaki düşmanlarıyla çekişmelerinin ve yine Bâtınîlerin vizyonuna benzer vizyonlara sahip olan mezheplerin anlatımıyla başlar. Hasan Sabbah'ın ölümünün de anlatıldığı bu bölüme Haçlılar da konuk olur. Haçlılar'ın ortaya çıkışı ve Haşhaşîlerin onlarla mücadeleleri aktarılır fakat Haşhaşîlerin esas mücadelelerinin İslam düşmanlarına değil, daha çok egemenlerine karşı olduğu belirtilmektedir. Ayrıca Haşhaşîlerin bir zaman mezhepleri adına suikast girişimlerinde bulunmaları sebebiyle bu işte uzmanlaştıkları ve sonradan çeşitli devletler için de para karşılığı suikast görevlerini üstlendikleri dolayısıyla amaçlarından saptıkları anlatılır. Bölümün sonu İsmailîlerin yapısı ve işleyişi hakkındadır ve Hasan Sabbah'ın kurduğu sistemin "Terörizm" ideolojisi adı altında geliştiğini aktarır. Bu ideoloji "Disiplinli, ve adanmış, mütevazı bir kuvvetle kendinden katbekat üstün güçte bir düşmana karşı, ses getirici darbeler indirilebilecek yeni bir yol" olarak tasvir edilmiştir. İsmailîlerin yani diğer adlarıyla Bâtınîlerin ve Haşhaşîlerin esas düşmanlarının Sünnî nizamı olduğuna vurgu çekiliyor çünkü bunlar Şiî bir amaç güdüyorlardı.
  • 272 syf.
    “OSMANLI’DA OĞLANCILIK” Kitabının yazarı Rıza Zelyut’a 2018 yılında dava açılmış ve kitaplarının toplatılması istenmiştir. Fakat Ankara 11. İdare Mahkemesi, kitaptaki bilgilerin Osmanlı dönemine ait belgelere dayanmasını gerekçe göstererek kitabın satılmasında bir sorun olmadığında karar kılmıştır.

    Her toplum kendinden önceki neslini yani atalarını hoş yönleriyle anlatmaya çalışır. Hatta bazıları bu yolda tarihi çarpıtmaktan bile kaçınmaz. Osmanlı'nın Türkiye sınırları içerisinde yaşayan insanların atası olduğu tartışılır fakat büyük çoğunluğun bunu böyle kabul etmesi sebebiyle bende bu yazımda Osmanlı'yı Türklerin ataları olarak ele alıp ve eleştireceğim. "Osmanlı şeriatla yönetildi her şey güllük gülistanlıktı" diye naralar atan insanlara sorsanız çoğu Osmanlının kaç senesinde kurulduğunu dahi bilmez. Gerçi onların da bir suçu yok. Tarih öğretildiği kadar bilinir derler. Bu yazımda tarihçilerin Osmanlı'yı anlatırken değinmekten kaçındıkları bir konuyu, eşcinselliği, diğer adıyla oğlancılığı ele alacağım.

    Osmanlıda oğlancılığın erken dönemde yani Orhan Gazi zamanında başladığı sanılmaktadır. Osmanlıya esir düşen Bizans İmparatorluğunun Selanik Baş Psikoposu Gregory Palamas Osmanlı'da eşcinselliğin çok yaygın olduğunu özellikle de esir alınan Hristiyan çocuklara karşı tecavüzlerin fazla olduğunu anlatıyor. Osmanlı'da askerlik yaşı gelen eşcinsellerden cinsel yönelimine dair gerekçe ispatlaması istenmiyor, askerlik yapmaları için eşcinsellik bir engel olarak görülmüyordu. Orduda eşcinseller Yeniçerilere hizmet eden "civelek"ler olarak tanımlanmış, savaşlarda ihtiyacı karşılamak üzere civelekler taburu oluşturulmuş, Civelek taburunda yer alan askerlerin her birini bir yeniçeri sahiplenmiştir. Osmanlı'da kadınlardan hoşlanmadığını devamlı tekrarlamış, eserlerinde hep konusunu işlemiş eşcinsel şairlerden biri Enderûnlu Fâzıl olmuştur.  Hatta LGBT temalı "Güzel Oğlanlar Kitabı" vardır.

    Ünlü Osmanlı tarihçilerinden Gelibolulu Mustafa Ali 1541'de Gelibolu'da doğdu. Küçük yaşta eğitime başlayıp 20 yasında medreseden mezun oldu. Mihr-ü Mah isimli eserini şehzade İkinci Selim'e takdim ederek divan katipliği vazifesine atandı. Daha sonra Şam beylerbeyi Lala Mustafa Paşa'nın divan katibi olarak atandı ve onunla beraber Mısır'a gitti. Sonrasında Bosna beylerbeyi Ferhat Paşa'nın divan katipliğini yaptı. Sultan Üçüncü Murad Han döneminde Gürcistan beylerbeyi oldu. Sultan Üçüncü Mehmet dönemindeyse mir-i miran rütbesiyle Şam valiliğine tayin edildi. Son olarak Cidde valiliği görevine atandıktan sonra ise 1600 senesinde orada vefat etti.

    İyi bir şair olmasının yanı sıra şerh edebiyatında da iyi bir yer edinmiş. Sultan üçüncü Murad'ın şiirlerinin şerhini yapmış ve Nefi gibi bazı şairlere mahlas vermiştir. ‘Kunh-ül-Ahbar, Heft Meclis, Nadir-ül-Maharıb, Menâkib-İ Hünerverân, Âdab, Hulâsâtu’l-Ahvâ der-Letâfet  gibi eserleri vardır.

    Osmanlı ve Padişahlar üzerine derin tecrübe sahibi olan Mustafa Ali ‘’Görgü ve Toplum Kuralları Üzerinde Ziyafet Sofraları’’  isimli 2 ciltlik bir kitap yayınladı. Kitabın sekizinci bölüm başlığı aynen şu şekildedir: "Bıyığı terlememiş ve sakalı çıkmamış olanlar takımını anlatır" Bu bölümde dönemin oğlancılık kavramını tüm çıplaklığıyla anlatmıştır. Kitabın 59 ve 60. sayfalarında şunları anlatıyor:

    “Çünkü sevilen kadın bölüğünün namahremleri avan korkusundan gizli tutulur. Şimdi ise civanlarla arkadaşlık onlarla düşüp kalkma yolunda bir kapıdır ki bu kapı gizli, aşikâr hep açıktır.
    Tüysüzler soyundan namert lokması olanların çoğu Arabistan piçleri ve Anadolu Türklerinin veled -i zinalarıdır, onların sürdüğü güzellik ve cazibe süresini hiçbir diyarın tüysüzleri sürmez.
    Niceleri otuz yaşına varıncaya kadar güzel yüzünde gönlünde üzüntü olacak kıl görmez. Türk çocukları Arabistan’daki ele avuca sığmaz civelek çocuklar güzellik yönünden hepsinden kısa ömürlü olurlar.

    20 yaşlarına vardıkları gibi rağbetten düşerler ve aşıkların işinden kalırlar. Ama İçel civarları Edirne, Bursa ve İstanbul'un ince bellileri her yönden kusursuzlukta ve güzellikte onlardan ileridir.

    Güzelliği ve cazibesi eksik olanların ise çeke çevire tazelikleri ve tatlı kılan naz ve cilve ile sevimli gösterir. Ama Kürt tüysüzleri, anadan doğma evbaş olanların tecrübesine göre sağlıklı, yumuşak ve uysal imişler ve her ne teklif olunsa dinleyip yapmaları çok olurmuş. Hele bellerinden aşağısını kına ile boyatır, dizlerine ininceye kadar boyanarak kendilerini süslerlermiş.

    Özellikle Çoğu ince belli ve uzun boylu olurlar. Kendilerini teslim ettikleri sırada her uzvuyla birlikte yumuşaklık gösterirlermiş. Sözün kısası görünüşte yumuşak davranmakta, aslında karşı durmakta içel güzellerinin  çoğu inat ederlermiş.

    Buna göre bunların vuslat nimeti bu- yükler için vardır. Yanlarında gezen aşıklarını bahtsız ettikleri ve parasız pulsuz bıraktıkları meydandadır, derler. Ve iki gencin fırsat vaktinde birbirinden yararlanması, yahut birisi ötekini sarhoş edip üstüne çıkması, değmede mümkün olmayacak bir iştir, diye anlatıp söylerler.

    Sözün kısası, ün almış güzel yüzlülere rağbet edip karşısında gümüş servi endamlı, uzun boylu, salınarak yürüyenleri kullanmak isteyenler Rumeli köçeklerinden şaşmasınlar. Kul cinsinin de Yusuf çehreli Çerkeslerinden ve Hırvat asıllıların nefesleri mis kokanlarından sakın usanıp bezmesinler. 

    Gerçi İçel mahbuplarında da nazeninler olur lakin çoğu vefasız insanı üzmek isteyen cefacı güzellerdir. Onlara sahip olanların huzuru ve rahatı az bulunur. Ama Arnavut cinsi de gerçi âşıkların gönüllerini alırlar, bu kadar var ki gayet inatçı olurlar.
    Ama Gürcü, Rus ve Görel cinsi, öteki esnafın gübresi gibidir. Onlara bakarak Macar soyundan olanlar, başka tayfaların tabiata uygun ve makbul olanlarıdır.

    Gel gelelim, çoğu efendisine, hıyanet eder; düşüp kalkmalarından, davranışlarından her kişi onların çirkin yönlerini görür. Şaşılacak olan budur ki Mısır evbaşları Habeşlilere düşkündür. Araya soğukluk girer, her biri insanın samurudur, derler. Aslında yatak hizmetinde usta olurlarmış, yani esbap buhurlamayı, yatak ve yastık döşemeyi candan isterlermiş. Erkeğinde, dişisinde adamlık belli imiş: her ne semte görülürse uysal ve güzel davranarak yumuşaklık göstermeleri kolaymış.” 

    Mustafa Ali'nin ağzından Osmanlı'da oğlancılığın ne boyutta olduğunu hatta çoğu zaman kadınlardan fazla erkeklerin tercih edildiğini öğrenmiş oluyoruz.

    Muhteşem Yüzyıldaki aşk sahnelerine tepki gösteren İslamcılar Osmanlı'nın resmi tarihçilerinden olan Mustafa Ali'nin yazdıklarına nasıl tepki verecekler doğrusu merak ediyorum.

    Gazeteci yazar Rıza Zelyut'un araştırma kitabı "Osmanlı'da Oğlancılık"ta şunları aktarıyor:

    Bu işin temelinin Yıldırım Bayezid zamanında atıldığı söylenmektedir. Vezir Çandarlı Ali Paşa'nın mahbub oğlanları, içoğlanı biçiminde saraya soktuğu, bu işe padişahı da alıştırdığı suçlaması hemen hemen bütün Osmanlı vakayinamelerinde yer alır. Manzum Tevârıh-i Âl-i Osman'daki şu anlatım, devletin dönüştürülmesine ilişkin ilginç ipuçları vermektedir:

    "Heman ki (ne zaman ki) Kara Halil oğlu Ali Paşa vezir oldu, fısk ü fücur (eğlence ve zina) ziyade oldu. Mahbub oğlanları yanına aldı, adını içoğlanı kodu. (…) İç oğlanına itten beter rağbet ederlerdi. İçoğlanına rağbet etmek Ali Paşa'dan kaldı. Heman Ali Paşa vezir oldu, onun zamanında danişmentler (din âlimleri) çoğaldı, begler kapısına geldiler. Her biri bir begin yanına geldiler. Her biri onlara yarayalım deyü tabiatlarına münasip cevap verdiler. Allah buyruğun peygamber kavlin terk ettiler."

    Sorunu, 1387-1406 yılları arasında baş vezirlik (veziriazam) yapan Ali Paşa'yla sınırlamak yanıltıcıdır çünkü bu süreçte içoğlanı sisteminin padişahlar tarafından kuvvetle benimsendiğini görüyoruz. Bu dönem ayrıca sarayın haremlik ve selamlık diye ikiye ayrıldığı, kadınların harem kısmına sürgün edilerek oğlanların kadın saltanatına ortak edildiği bir dönemdir.

    Oğlancılık 15 yüzyılda Osmanlı'da fazlasıyla yaygın bir hale gelmişti. Devlet bunu engellememiş aksine Kâbusnâme olarak  devlet protokolüne sokmuştur. “Kâbusnâme adlı protokol kitabı, Ziyaroğulları’ndan Keykavus tarafından oğlu Giylanşah’a öğüt kitabı olarak yazılmıştır. Bu kitap, 15.yüzyılın ilk yarısında Sultan ll. Murad’ın isteği üzerine Mercimek Ahmet tarafından Farsçadan Türkçeye çevrilmiştir. Kitabın “Cimada Faidelisi ve Ziyanlısı Kangısıdır (Hangisidir) Anı (Onu) Beyan Eder” başlıklı bölümünde oğlan ve kadın kullanmak şöyle anlatılmaktadır:

    “Yaz olacak avretlere meyket ve kışın oğlanlara; ta ki tendürüst (sağlıklı) olasın. Zira ki oğlan teni ıssıdır (sıcaktır); yazın iki ıssı bir yere gelse teni azıdur ve avrat teni soğuktur; kışın iki sığuk bir yere gelse teni kurudur, vesselam.” 

    Ünlü Osmanlı tarihçilerinden Halil İnalcık Ayş u Tarab adlı eserinin 275 sayfasında Gelibolulu Mustafa Ali'den şunları aktarıyor.

    Ekabirin (devlet ileri gelenleri, makamca büyük kimseler.) evlerinde güzel cariye ve içoğlanları cinsel ilişki için tutulmaktadır. Onlar efendilerinden başkasının yüzüne bakmamalıdır. Padişahın nedimelerinden biri bu kuralı gözetmediği için gözden düşmüştür. İçoğlanı şerbet ve kahve sunarken, “diz çöküp domalıp” başka anlamlara gelecek durumlara kalkışmamalı.

    Ünlü tarihçi, kitabın devamında Meyhaneler bölümünde şunları aktarıyor:

    Âli’ye göre, meyhanelere gidenler iki zümredir. Birincisi: “nev-civânlar, zenpâre ve mahbub-dost”lardır; ikincisi, “gece ve gündüz şürb-i hamr” ile ömrünü meyhanede geçiren takımdır. Bunların
    kanunları: Cuma gecelerini kadınla, Sebt (Cumartesi) gününü cüvânân ile Cuma akşamını gılman (oğlanlar) ve sade-rûyân (sakalı çıkmamış gençler) ile geçirmektir. Bu gibiler, Cuma günü namazdan hemen sonra meyhaneye giderler. Aynı biçimde çarşıda sanat sahipleri (esnaf) eve gitmeden dışarıda “seyr ü sülûk yollarında serseri” olduktan sonra hanelerine gelirler. Halktan olan ayyaşlar, haftada bir tenkiye ve şarapla kalplerini tasfiye ederler. [İnalcık, a.g.e, s. 266-267.]

    OĞLANCILIK YAPAN PADİŞAHLAR[7]

    FATİH SULTAN MEHMET
    Avni mahlasıyla şiirler yazan Fatih Sultan Mehmet'in güzel erkek çocuklara şiirler yazdığı bilinen bir durumdur. Örnek vermek gerekirse.

    "Karalar geymiş meh-i taban gibi ol serv-i nâz
    Mülk-i Efrengün meğer kim hüsn içinde şâhıdur"
    (Rahibeler gibi karalar giyinmiş bir dolunay gibi nazlı nazlı salınan o selvi boylu sevgili, tıpkı Frenk ülkesinin güzellikler içindeki padişahı gibidir).

    "Ukde-i Zünnarına her kimse kim dil bağlamaz
    Ehl-i iman olmaz ol âşıkların gümrahıdur"
    (O Hristiyan güzelinin belindeki zünnarın düğümüne gönlünü bağlamayanlar, iman ehli olamazlar. O kişiler âşıkların yoldan çıkmış olanlarıdır).

    "Gamzesi öldürdüğine lebleri cânlarvirür
    Var ise olrûh-bahşun din-i İsa râhıdur"
    (Onun hışımlı yan bakışının öldürdüğüne, dudakları can vermektedir. O ruh veren güzelin dini Hz. İsa'nın yoludur).

    "Avniya kılma gümân kim sana râm ola nigâr
    Sen Sitanbulşâhısun ol da Kalataşâhıdur"
    (Ey Avni, gönül verdiğin o Hristiyan güzelin sana râm olacağını umma! Zira sen, nihayetinde İstanbul'un şâhısın; o ise, Galata'nın padişahıdır) [Prof. Dr. Muhammed N. Doğan, Fatih Divanı ve Şerhi, s. 171-174, Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, İstanbul-2104; Millet Genel Kütüphanesi, A. E. Manzum, 305, varak 5b]

    Yukarıdaki şiirde anlatılan sevgili, Galata'da yaşayan Hristiyan bir oğlandır. Fatih, o oğlan için dininden bile vazgeçmeye hazır olduğunu yazabilmiştir. Bu dinden geçmeyi bir mecaz olarak yorumlasak bile, anlatılanın kara giysili bir erkek olduğu açıktır. Çünkü Osmanlı ülkesindeki gayrimüslimler sokakta kim oldukları anlaşılsın diye genelde siyah elbiseyle dolaşmak zorundaydılar.

    II. BAYEZİD
    Fatih Sultan Mehmet'ten sonra tahta geçen oğlu II. Bayezid daha şehzadelik dönemindeyken ayyaş ve ahlaksız olmakla suçlanmıştır. Onun içoğlanı, güzel Sırp çocuğu "Mustafa" tarihimizde "Koca Mustafa Paşa" olarak bilinmektedir.

    YAVUZ SULTAN SELİM
    II. Bayezid'in oğlu Selim (Yavuz), oğlancı şairleri korumuştur. En sert oğlancılık kitabının yazarı, şair Gazalî, Yavuz döneminde işini sürdürmeye devam etmiştir. Daha da önemlisi Yavuz Sultan Selim dönemin şeyhülislamı Kemalpaşazade'ye (İbn-i Kemal, 1468-1536), Rücûu'ş-Şeyh ilâ Sibâhü fi'l Kuvvet-i Ale'l-Bah adlı meşhur cinsellik kitabını (Bahnameyi) yazdırtmıştır.
    Bu kitapta oğlancılık ilişkileri de anlatılmaktadır. Sonraki yüzyıllarda bu kitabın farklı adlarda yapılan baskılarının başka padişahlara da sunulması Yavuz Sultan Selim'in sarayda oğlancı ilişkileri devam ettirdiğini göstermektedir.

    KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN
    Kanuni Sultan Süleyman döneminde Oğlan satıcılığının (oğlan pezevenkliğinin) devlet memurları tarafından bile yapılır hale geldiği görülmektedir. Padişah Kanuni de şiirlerinde oğlancı bir ruh hali içinde olduğunu ortaya koymaktadır. Onun binlerce şiiri içinden seçilerek kendi hattıyla (yazısıyla) yazılmış "Muhibbi Divanı"nda bunun ipuçlarını görmekteyiz.

    "İy Muhibbi içüben mest-i harabat olub
    Topdolu eyleyelim nara ile afakı"
    (Ey gönül öyle içelim ki meyhane sarhoşuna dönelim ve attığımız naralarla dört yanı çınlatalım.)

    Böyle sarhoş olduğu ortamdaki güzel, mahbub diye anılan bir oğlandır. Bunu şu beyitleri açıkça göstermektedir:

    "Ol Hıta mahbubı gör kim turresin çîn gösterir
    Nokta-i hali ile gül üzre pür çîn gösterir
    Deyr içinde zülfini zünnar edip ol muğbeçe
    Bana sundukda kadeh üstünde haçın gösterir"

    (O Hıta dilberleri kadar güzel olan hub [oğlan], güle benzeyen yanağındaki beniyle daha da çekicileşip alnına dökülen kıvırcık saçlarını [kâkülünü] bize gösterir. O meyhane oğlanı [saki] manastır keşişleri gibi saçını beline kuşak ederek bana kadeh sunduğunda sanki haçını göstermiş gibi olur.)

    Birçok imgeyi ve sembolü iç içe geçiren Şair Muhibbi (Kanuni Sultan Süleyman), burada meyhaneci çırağı diye anlattığı bir Hristiyan oğlana tutulduğunu dile getirmektedir. Bu oğlan aslında Padişah'a sakilik yapan içoğlanından başkası değildir.

    IV. MURAT
    O dönemde yaşayan ve Enderun'da yetiştirilmiş olan Ali Ufki de şu bilgiyi aktarmakta:
    "IV. Murat, Büyükoda'da içoğlanı olan Ermeni Musa'ya böyle âşık oldu ve ona öylesine tutuldu ki kimi zaman çıldıracak hale geliyordu. Ayrıca genç bir silahtar paşaya da (halk içine çıktığında padişahın kılıcını ve silahlarını taşıyan ve baş hadımağaların ardından sarayda neredeyse en üst mevkide bulunan içoğlanına) âşık oldu. Bu içoğlanı güzelliği uğruna Galatasaray kışlasından alınmış, önce Padişah'ın lütfuyla Hasoda'ya kabul edilmiş, çok kısa bir sürede de silahdar paşa olmuştu."

    Ali Ufki Bey, kendi döneminin padişahı olan IV. Mehmet'in de Ermeni kökenli bir oğlana olan tutkusunu şu ifadelerle dile getirmiştir:

    "Şu anda hüküm süren Padişah, Güloğlu adında İstanbullu genç bir oğlana âşıktır. Padişah'ın musiki içoğlanı olan bu kişi şimdi onun gözdesidir ve kendisine imparatorluğun en önde gelen mevkilerinden, neredeyse divan reisliğine denk kubbe veziri rütbesi verilmiştir."

    Sonuç olarak eşcinselliğin Osmanlı'nın bir yaşam tarzı olduğunu söyleyebiliriz. "Laiklik insanları bozuyor, eşcinsellik artıyor" diye iftira atanlar şeriatla yönetilen Osmanlı'da eşcinselliğin bu denli yaygın olmasının sebebini bizlere açıklamak zorundadır.
    Şeriatla yönetilen, dünyaya adalet dağıtan Osmanlı dizilerini izleyenlerin madalyonun diğer yüzünden haberleri dahi yok. Haberleri olanlar da bilinçli bir şekilde bunu utanmadan hiç olamış gibi saklamaya çalışıyor.

    Buna benzer pek çok insanlık suçunun işlendiği islamic toplumlarda, kölelerin çektiği acıların, ıstırapların hafifletilmesi amacıyle neredeyse çok az çalışma yapılmıştır. Muhammed bile atalarının dinine inanan Arap toplumunun dinini değistirmiştir ama insan onurunun en çok ayaklar altına alındığı kölelik, gasp, talan uygulamalarına son vermek ihgtiyacı hissetmemiştir. Çünkü dünyayı fethe giriştiği dönemde ele geçirdiği her savunmasız kadını, çocuğu, genç erkeleri ordusunda kendisi için savaşan askerlere motivasyon için hediye etmiştir. Savaşta ele geçirilmiş kadınları muta nikâhı ile hemen ırzlarına geçilmesine izin vermiştir. Bir insanın vicdanı bunları nasıl kabul edebilir? Bütün bu rezillikleri insanların nasıl savunduğunu aklım da vicdanımda almıyor.

    Kölelik, Müslümanlarin o sözde üstün ahlakı ve sonsuz adaletleri sayesinde değil her gün lanet ettikleri Batı'nın duyarlı insanları tarafından yasaklanabilmiştir. Çünkü geleneksel islam hukukunda köleliği yasaklamak neredeyse imkansızdır. Allah'ın izin verdiğini yasak etmek, Allah'ın yasak ettiğine izin vermek kadar büyük suçtur. İngilizlerin ve Amerikalıların köleliği yasaklaması, İngilizlerin köleliği dünya çapında bir suç kabul edip köle ticaretine müdahale edip köle tacirlerini ağır suçtan yargılaması bütün dünyayı etkisi altına aldı. Batının etkisi ve zoruyla (ikisi aynı şey değildir) Osmanlı da köleliği yasaklamak durumunda kaldı. 1830 yılında Hıristiyan kölelerin azat edilmesine dair bir ferman yayınladı. Osmanlı devletine isyan suçuyla köle yapılan tüm Hristiyan teba bu ferman ile kölelikten azat edildi. Fakat aynı durum İran'da gerçekleşmedi. İngilizlerin köleliği kaldırın baskısına İran Şahı Muhammet "İslam köleliği yasaklamıyor" diyerek bunu kabul etmedi. İngilizlerin Basra körfezinde İran gemilerine müdahale edeceğini duyurarak baskıyı artırdı.

    Osmanlı 1857 yılında köleliği yasaklamayı kabul etti. Ancak buna ciddi itirazlar vardı. Hicaz valisi köleliği yasaklayan kararı yayınladığında Mekke ulemasının başı Şeyh Cemal kararı tanımayacağını bu kararın islama aykırı olduğu söyleyen zehir zemberek bir fetva yayınladı. Fetvada şu cümleler vardı: "Köleliğin yasaklanması, kutsal şeriata aykırıdır.... yine boşanma hakkını kadınlara da vermek ve buna benzer işler tertemiz şeriata aykırıdır. Bu tür teklifler Türkleri kafir yapar. Kanları hederdir ve çocuklarını köle yapmak caizdir." Fetva beklenen etkiyi yaratır ve Osmanlıya karşı cihat ilan edilir. Büyük bir isyan başlar. İki yıl süren ve yayılma tehlikesi de gösteren isyanı Osmanlı Hicaz bölgesinde köleliği serbest bırakarak durdurmayı başarır.

    İslamın köleliği meşru görmesi gayet nettir.
    Yemen ve Suudi Arabistan dine müdahale kabul edilemez gerekçesiyle 1962 yılına kadar köleliği yasaklamayı kabul etmediler. Yine aynı gerekçe ve Kuran'dan ayet ve hadis tanıklıklarıyla İŞİD hakim olduğu bölgelerde köleliği yeniden getirmişti.

    Bilim, düşünce, felsefe ve mitoloji gibi pek çok alanda yapılmış araştırma ve kaleme alınmış birbirinden farklı, eğlenceli bilgiler için http://www.dinvemitoloji.com/?m=1 sayfamıza göz atabilirsiniz. Teşekkürler.
  • Sultan Abdülhamid Han annesini çok küçük yaşta kaybetmişti. Babası Abdülmecid Han, annesinin vefatına çok üzülen oğlu şehzade Abdülhamid'i bağrına basarak hırkasının altına almış ve:
    “Ağlama oğlum! Allah'ın emrine karşı gelinmez. Bundan sonra senin hem annen, hem de baban benim.” demiş ve yanaklarından öpüp teselli etmişti.
  • BALA HATUN
    Çakır'ın, gizlice sütanasının evine getirdiği genç kadın, bir tehlikeyi önlemek için böyle saklanıyordu.
    Amasya Beği Şad geldi Paşa'nın küçük yeğeni olan Bala Hatun, Yıldırım Bayazıd'ın oğullarından İsa
    Beğ'in haremiydi. Sel gibi kahraman kanının aktığı, Türk'ün Türk'ü kırdığı o korkunç Ankara
    Savaşından sonra Yıldırım Bayazıd tutsak düşüp kendi canına kıyınca, oğulları Osmanoğulları'nın
    göreneğine uyarak beğlik davasına kalkmışlar, birbirlerine karşı gelmişlerdi. Büyük şehzade Süleyman
    Beğ Edirne'de, ortanca şehzade İsa Beğ Bursa'daydı.

    Osmanlı ülkesinde Bursa ve Edirne iki başkent olduğu için devletin başına ancak bu şehirleri elde
    etmekle geçebilirdi. İsa Beğ böyle düşünüyordu. Ancak şu var ki, kendisini tanımamışlardı. Çaresiz
    vuruşacaklardı.
    İsa Çelebi de öyle yapmış, vuruşmuştu. Fakat talih kendisine hiç yar olmuyordu. Sipahisi pek az olduğu
    gibi, babasının en değerli devlet adamlarından hayatta olanlar da kardeşlerinin yanında kalmışlardı.
    Bir iki çarpışmanın yenilmeyle bitmesi, hemen tek başına denilecek şekilde dağdan dağa kaçışlar, İsa
    Beğ'de bir kaygı yaratmıştı. Talihin kendisine güler yüz göstermeyeceğini bir önsezi ile anlıyordu.
    Nihayet emanetini verir, ebedi sükûna kavuşurdu. Bir Osmanoğlu olarak bundan hiçte çekinmiyordu.
    Onu düşündüren şey başkaydı. Büyük bir aşkla sevdiği Bala Hatun üç dört ay sonra dünyaya bir çocuk
    getirecekti. Bu çocuk erkek olur ve kendisi de davayı kaybederse kardeşleri bu çocuğu sağ
    bırakmazlardı. Bu değişmez, merhametsiz bir kanundu.
    İsa Beğ, işte bu doğmamış çocuğu ve onun öldürülmesiyle sevgili evdeşi Bala Hatun'un duyacağı
    korkunç kederi düşünüyordu. Onu sakla‐malı, emniyete almalıydı. Bunu yaparsa hem daha kıyasıya
    dövüşebilecek, hem de ölürse gözü arkada kalmayacaktı.
    İsa Beğ, günün birinde padişah olması muhtemel bir şehzade olduğu için siyasi ve tedbirli düşünmeye
    daha çocukluğundan beri alışıktı. Bala Hatun'u öyle birisine emanet etmeliydi ki, hem ağzı sıkı, hem
    gözü pek olmalı, üstelikte dikkati kendi üzerine çekmeyecek durumda bulunmalıydı. Kendi adamları
    arasında bu kıratta ancak Çakır vardı. Henüz çok gençti ama sadakatin ve fedakârlığın örneği bir
    yiğitti, fakat tanınmış değildi. Karası Sancağında tımarlı bir sipahiydi. Ankara Savaşındaki binlerce
    bilinmedik kahramandan birisi de oydu. Havadaki mevhum noktaları bile vuran keskin nişancı
    Çağataylılara karşı kalkanı ile kendisini koruduğu gibi savaşın harman edildiği kanlı bir yerinde de bir
    defa kılıcıyla İsa Beğ'i kurtarmıştı. Hele Aksak Temür Beğ'in Türkistan'a dönüşünden sonra Yıldırım'ın
    oğulları birbirine düştüğü zamanki kavgalar... İşte Çakır ne özü mert olduğunu bu sırada ortaya
    dökmüştü. Yıldırım Bayazıd'ın oğlu Mehmed Beğ'le yapılan o talihsiz vuruşmada Çakır olmasaydı belki
    de İsa Beğ şimdi yaşamayacaktı.
    Onun, bir tahta köprü başında durarak Mehmet Çelebi askerleriyle tek başına bir vuruşması vardı ki,
    destanlara geçse yeriydi. İsa Beğ yaralı, yorgun atı ile Çakır'ın kazandırdığı zaman sayesinde uzaklaşıp
    kurtulabilmiş, Çakır da, kendisini suya atarak akıntının yardımıyla selamete ulaşmıştı. Çakır, güvenilir
    bir adamdı Çarpışmaların durulduğu, Mehmed Beğ ordusunun çekildiği günlerin birinde İsa Beğ, Çakır'ın yanına
    çağırmış, mahzun bir yüzle şöyle demişti:
    ‐ Çakır! Şimdilik tehlikeden uzak gibi görünüyoruz. Fakat benim içime doğuyor. Sonum iyi olmayacak.
    Kendimi değil, hatunumu düşünüyorum. Yüklüdür. Birkaç ay sonra bir çocuğumuz doğacak.
    Osmanlı'nın töresini biliyorsun. Benim başıma bir şey gelir, sonra da bu çocuk erkek doğarsa onu
    yaşatmazlar. O zaman Bala Hatun perişan olur. Bunu önlemek lazım. Bu da Bala Hatun'un hiç
    kimsenin bilmediği bir yere saklanmasıyla olur. Benim böyle bir yerim yok. Osmanoğlu olduğum için
    nereye gitsem tanınırım. Acaba sen onu emniyetli bir yere saklayamaz mısın? Senin tımarının
    bulunduğu köyde bir ev sağlayamaz mıyız?
  • Enver, Hareket Ordusu Kurmay Başkanı olunca, Mustafa Kemal'in gene önünü kesmiş oldu.
    Hareket Ordusu İstanbul’a girer. Abdülhamit tahtından indirilir. Isyanın önderleri cezalandırılarak, diğer avcı taburları erleri, İstanbul’dan ağır hizmetlere sürülürler. Kendisi veliaht olduğu halde hep sarayında hapsedilen ve 19 yıldan beri padişahın yüzünü bile görmemiş olan Reşat Efendi isminde iyi niyetli, ama yaşlı ve pıhtılaşmış bir şehzâde, padişah olur. Ona verilen bu taht her şeyden evvel Ittihat ve Terakki'nin ona bir hediyesi sayılmak gerekir. Zaten Reşat Efendiye, oturduğu dairede, padişah olacağını tebliğ eden ve kendisini dairesinden alarak gerekli tören (biat töreni) yapılmak üzere Topkapı Sarayına götüren gene Hareket Ordusu ve cemiyet üyelerinden küçük rütbeli üç subaydır. O bu tahtta daima bir gölge olarak oturacaktır. Gerçi padişahın tahttan indirilmesine ve Reşat Efendinin padişahlığına 27 Nisan'da Yeşilköy'de, bir arada toplanan Mebusan ve Âyan Meclisleri karar verirler. Ama bu Meclislerin dayandığı, Mahmut Şevket Paşa ile Selânik ordusu ve İttihat ve Terakki'dir. 27-28 Nisan'da biri Türk, biri ga- liba Kürt veya Arap, biri Arnavut, biri Ermeni ve biri de Yahudi olan bir heyet) Abdülhamit'e halifelik ve padişahlıktan indirildiğini bildirir.
  • Mevlâna Murat Efendi küçük şehzadeye çok önemli konuları işlerken onu sıkmamaya, zaman zaman da ilahilerle dikkatini celp etmeye çalışıyordu:

    'Elif okuduk ötürü
    Pazar eyledik götürü
    Yaratılanı hoş gör
    Yaratandan ötürü'
    Kemal Arkun
    Sayfa 35 - Akademisyen Yayınevi
  • Kösem Sultan'ın Osmanlı Veraset Sistemine Müdahalesi:
    Kösem Sultan kocası Sultan I. Ahmet'in ölümünün (22 Kasım 1617'de tifüsten ölmüştü) ardından büyük bir endişeye kapıldı. Osmanlı geleneğine ve kanununa göre ölen padişahın oğlu, tahta geçerdi. Evet, bu Kösem Sultan için bir sorun teşkil etmiyordu. Ancak, Kösem Sultan'ın oğulları IV. Murat, İbrahim ve Kasım henüz küçük yaşta idiler ve Kanuni'den sonraki padişahlar en büyük oğlu tahta geçirme gibi bir tutum takınmışlar ve bunu bir usul haline getirmişlerdi. Tüm bu nedenlerden dolayı Kösem Sultan, şu düşünceye kapılmıştı: I. Ahmet'in oğulları arasında en büyük olan Mahfiruz Sultan'dan olma Şehzade Osman (14 yaşında) tahta geçecek ve Kösem Sultan'dan olma diğer şehzade kardeşlerini katledecekti. Ayrıca Şehzade Osman ile birlikte annesi Mahfiruz Sultan'da kariyerinin en üst noktasına gelecek ve iktidarını sürdürecekti.Mahpeyker önemli bir rakibesi olan ancak, kendisi gibi iktidar hırsı ile yanmayan Mahfiruz'u nasıl saf dışı bırakabilirdi? Bütün bunları kafasında tasavvur eden Mahpeyker Sultan, akli zayıflığı ile bilinen Sultan I. Ahmet'in kardeşi Şehzade Mustafa'yı tahta geçirterek, Osmanlı veraset usulünde "Ekber ve Erşed" sistemini ortaya koyarak köklü bir değişim oluşturacak, böylece amacına ulaşacaktı.