• Birçok insanın ilk mangasıdır. Pdf dosyasını açıyorsunuz, başlık bölümünü geçtikten sonra karşınıza şöyle bir diyalog çıkıyor :

    Shinigami 1 :Kahretsin

    Shinigami 2: 2 kafatası gene ben kazandım

    Shinigami 3: Nereye gidersen git, bu Shinigami dünyası çorak

    Shinigami 4: HÖ? Nereye gidiyorsun Ryuk ?

    Ryuk: Gidip bakma zamanı geldi

    Shinigami 3 : Aslında sen Shinigami kralını kandırıp 2 tane almamış mıydın ? İkisini de mi kaybettin ? Ha haaa öküz herif nasıl kayberdesin ?

    Ryuk: Ölüm defterimi kaybettim.




    Garip değil mi sizce de ? Bu konuşmaları ayarlayan herif sanki önce cevabı vermiş, sonra soruyu sormuş. Diğer yandan pdf olarak değil de, manganın kendisini almışsanız da kitabın ilk sayfasında ''Dikkat bu son sayfadır!'' uyarıları var. Ula bu japonlar bizle dalga mi geçiyir ? Noluyo ? Cümleler niye devrik, ilk sayfa neden son sayfa ? Niye önce cevap veriliyor sonra soru soruluyor ? Ve her şeyden önemlisi , babam böyle pasta yapmayı nerden öğrendi ???

    Her neyse, birçoğumuz mangaların soldan sağa değil de, sağdan sola olarak okunduğunu acı da olsa öğrendik. Şahsen benim ilk mangam Bleach olduğundan sanırsam bu kuralı 2.ciltte anca çözebilmiştim. Sağdan sola okuyorum cümle mantıklı, soldan sağa okuyorum cümle yine fena değil ; e hangisi doğru o zaman ??? Hayır, bende kafada yok interneti açıp baksana ne uğraşıyorsun! Youtube'da ''Manga nerden nereye okunur'' başlıklı bir video gördüğümde de dalga geçmiştim '' İlkokul çocuğuyuz ve sanki nasıl okunduğunu bilmicez halllah halllaaaah !'' Böyle bir cümle kurarsan sonradan tabi acısını çıkarmak için mecburen videoyu 2 kere izleyecek duruma düşersin.

    Sağdan sola doğru okunduğunu unutmayın diyerek kitaba geçiyorum izninizle ...


    Yukarıda belirttiğim gibi birçok insanın ilk mangasıdır. Mangalara karşı bir ön yargınız varsa veya bir yerlerden başlamak istiyorsanız bende size Death Note'u önerebilirim. Kurgusu büyük-küçük, kız-erkek hemen her insana hitap edebilir.

    Başlarda basit bir hikaye gibi gözükebilir. Hatta Bleach'i az çok bilenler yine bir Shinigami hikayesi olduğunu düşünebilir; ama ne basit bir hikaye, ne Shinigami ön planda; bambaşka bir manga bu seferki. Kimi zaman çok sevecek, kimi zaman üzülecek, kimi zaman sevinecek, kimi zaman ise beyniniz ne olduğunu düşünmekten iflas edecektir.

    Peki bu Death Note nedir ?

    Death Note, içine ismi yazılan kişinin öldüğü bir defterdir. Tabi belli başlı kurallar vardır, birkaçını yazayım buraya:

    -Öldürmek istediğiniz kişinin adını bilmeniz, yüzünü ise görmeniz lazım.

    -Kişinin kullandığı ad, gerçek adı değil de lakabı veya yalancıktan ortaya attığı bir isimse kimseye bir sıkıntı olmaz.

    -Öldürmek istediğiniz kişinin nasıl öldürüleceğini yazmazsanız eğer, 40 saniye içinde kalp krizinde ölür. Ölüm sebebini yazarsanız, ayrıntıları 6 dakika 40 saniye içinde belirtmeniz gerekir. Kurbanı 23 gün kadar kontrol edebilirsiniz.



    Kitapta taraftarlar genelde ikiye ayrılır:

    1) Light Yagami(Kira) Taraftarları

    2)L Taraftarları

    Şahsen 2.ciltten beri L'i tutuyorum ve Yagami'de kim ne buluyor bir türlü anlamıyorum. L, bana kalırsa en sağlam dedektiflerden biri ve Yagami de en zeki kötülerden biridir. Artık siz hangisi seçersiniz bilmiyorum.

    Son olarak:

    Birçok arkadaşım 7.ciltten sonra artık kitabın bozduğunu ve eski tadı vermediğini düşünüyor. Tabi finalin iyi olmadığını düşünenler de var. Bana kalırsa 8.cilt biraz sıkıcıydı, ama devamı çok güzeldi. Finali de çok sevdim. Hiçbir sıkıntı yoktu, güzel mangaydı.

    İndirmek isterseniz :

    #30647863

    Umarım faydalı bir inceleme olmuştur, kendinize iyi bakın :D


    Dipnot: Manga okuyorsanız, çizgi roman okumanızı tavsiye etmem. Çizgi roma soldan sağa, manga sağdan sola beyin yanıyor belli bir yerden sonra. Ben uyarayım da, mangayı bitirdikten sonra çizgi roma geçer ve haberiniz olmadan tersten okuyarak bitirir ve tekrardan okumak zorunda kalırsanız sonra demedi demeyin...
  • Tom Daniel Hamilton 1: #32524345

    (Bu yazdığım hikâye, diğer hikâyenin devamı niteliğinde olup, bir nevi bir ara hikâyedir. Yani, A'dan B'ye geçişin evresini anlatmış gibi oldum. Eleştirilerinizi bekliyorum, sevgiler.)

    Tom Daniel Hamilton 2

    Zilzurna sarhoştu. Issız sokakta sendeleye sendeleye yürüyor, 25 metre sonraki markete doğru ağır adımlarla ilerliyordu. Karavanı geride kalmıştı. Yürümek ve serin hava ona iyi gelir diye, karavanından ayrılıp kalan yolu yürüyerek gitmeye karar vermişti. Ağaçların örttüğü ırmaktan gelen serin hava, Hamilton'un yüzünü yalıyor, her rüzgar esişinde büyük bir rahatlama duyuyordu.

    Kuzey Dağları'nda gece yarısını geçirmiş, ardından  New Hampshire'daki küçük kasabasındaki  evine doğru yola koyulmuştu. Otoyol üzerindeki bir benzinciden aldığı biralarla, dağın zirvesinde kendini gökyüzüne teslim etmiş, dönüş yolculuğunda da, bira içmeye devam etmişti. Yol boş olduğundan, rahat bir şekilde yolculuğunu sürdürüyordu.

    I-95 otoyoluna geldiği vakit, birası bitmiş, hem dinlenmek için hem de yeni bira almak için markete doğru yola koyulmuştu. Şu anda, boş sokaklarda ağır ağır ilerliyordu.

     Nihayet markete varıp da, giriş kapısından içeri girdiğinde, içeride çalışan klima yüzünden soğuk olan hava, düşmesine neden oldu. El yordamıyla kalktı ve kasaya doğru yürüdü. Market küçük olduğundan, sadece 1 çalışan vardı.

    "Tuborg Special lütfen..."
    Kasiyer, ona birayı uzattı, Hamilton da parayı ödedi, iyi geceler dileyip, karavanına doğru yola koyuldu.

    Şoför koltuğunda yığıldı kaldı; bir yandan birasını içiyor, bir yandan da dışarıyı seyrediyordu. Hava rüzgârlı olduğundan, yapraklar hışırdıyor, insanı ürküten sesler çıkarıyordu.

    Hamilton o gece orada sızmış kalmıştı. Güneş dağların arasından çıkmış, zifiri karanlıkta yakılan fener gibi, gökyüzünü aydınlatıyordu.

    "Lanet olsun...ancak öğlene doğru hastaneye varabilirim... o koca yağ torbası yine söylenip duracak... pislik herif..."
    Hamilton, artık tek tük arabayla dolmuş olan yolda, sağ şeritten yavaş yavaş ilerliyor, ve aniden önüne çıkan araçları kornayla uyarıyordu. Korna sesi, karavanın yarı açık olan penceresinden süzülüp, göğe karışıyordu.

    Birden başı zonklamaya başladı. En yakın yerde sağa çekti, kontağı çevirdi, ve karavanın ağır ağır susan motorunun sesini dinledi. Akşamdan kalmaydı. Albert amcası böyle derdi. Albert Ullman, Hamilton, teyzesiyle yaşarken ara ara evlerine gelen adamdı; kim olduğunu bilmiyordu. O odasında ders çalışırken, bir keresinde kulak misafiri olmuştu konuşulanlara. Albert amcası, eliyle başını ovalayarak "yine akşamdan kalmalık..." diye söylenip duruyordu. Lise çağında olmasına rağmen, o zamanlar bunun ne anlama geldiğini bilmiyordu. Sonraları, teyzesine sormuş, o da "akşam içip sızmanın ertesi güne etkisi..." demişti.

    Nihayet, New Hampshire'a 30 kilometre kala kendine gelebilmişti. New Hampshire'dan Kuzey Dağları 150 kilometre uzaktaydı. Artık güneş yavaş yavaş tepelerinde dikilmeye başlamış, kavurucu yaz sıcağı başlamıştı. Torpidoya uzanıp telefonunu aldı, ve saatin 09.30 olduğunu gördü. Hiç durmadan yoluna devam etse, 10.20'a kadar eve varırdı, eve gidince bir duş alır, ağrı kesici atar, 1-2 saat dinlenip, ardından hastaneye giderdi. Onun bölümünün şefi olan Dick Stuart'a ne hesap vereceğini düşündü. Hayır, hesap vermeyecekti. Düpedüz, "o gün işe gelmek istemedim," diyecekti; ve muhtemelen bugünkü gecikmeden dolayı,  gece vardiyasına kalacaktı, dün gelmediği için de maaşından kesilecekti.
    "Amaaan..." dedi, "şimdi onu düşünecek değilim..."

    **
    Nihayet evine ulaştı. Karavanı evin önüne park edip, evin giriş kapısına doğru yürümeye başladı. Saatine baktı: 10.17 umduğundan erken gelmişti. Anahtarı kilide soktu, çevirdi, ve evin kendine has havasıyla karşılaştı. Spor ayakkabısını ayakkabılığa kaldırdı, ardından kapıyı kapatıp duşa doğru yöneldi.

    Ding dong... ding dong... irkilerek uyandı. Bir güzel duş almış, sonra birkaç şey atıştırıp uyumuştu.

    Uyku mahmuruyla saate baktı: 14.35
    "Aman Tanrım..."
    El yordamıyla ayaklarına terliği geçirip, kapıya doğru yöneldi. Hiç yakın arkadaşı yoktu, sosyal bir insan da değildi. Kim gelmişti ki?
    Kapıyı açtığında, karşısında koyu gür saçlı, atletik yapılı, uzun boylu meslektaşı Marc duruyordu. Aslen Fransızdı.
    "Hey, ahbap nerelerdeydin? Şef sana bakmamı söyledi... başına bir şey gelmiş olduğundan korktuk..."
    Kesin öyledir, diye düşündü ama bunu belli etmemeye çalıştı, gözlerini ovaladı, ve mutlu bir gülümseme takındı.
    "Kendime 24 saat ayırmak istedim. Öğlene doğru hastanede olmayı planlıyordum ama uyuyup kalmışım..."
    "Şef senin hemen hastaneye gelmeni söyledi... bilirsin... şef... neyse, işte, fazla oyalanmadan hastanede ol..."
    Kapıyı kapattı, ve birkaç dakika kapıya dayanıp bekledi. Ne pislik adamdı şu şef... resmen kapitalist düzenin bir kölesiydi... soot oltodo horkos borodo olocok, olmoyonon mooşono kosorom...

    Elini yüzünü yıkamak üzere lavaboya gitti, üstüne iş üniformasını geçirip, hastaneye doğru yola çıktı.
    **
    Önce birkaç yüz metre ilerdeki araba kiralayacısına karavanı teslim etmiş, oradan da hastaneye doğru yürümeye başlamıştı. Nihayet hastaneye ulaşmış, şefin odasına doğru yola koyulmuştu.
    Yüzüne geniş halkla ilişkiler gülümsemesi takınmış, iş arkadaşlarına "Merhaba..." diye selam veriyordu.
    Üstünde "Bölüm Başkanı Dick Stuart" yazan kapıyı açıp, içeri girdi.
    Dick Stuart, sandalyesinde arkasına yaşlanmış, sandalye şefin ağırlığının altından gıcırdıyor ve o da bir parmağını ağzına götürmüş Hamilton'a otur işareti yapıyordu.
    Tom Hamilton denileni yaptı, ve koyu deri koltuğu oturdu.
    "Tom... neyin var senin? 1 haftadır iyi görünmüyordun... dün de gelmedin..."
    "Şef... sadece kendime biraz süre tanımak istedim... son bir haftadır neyim var bilmiyorum ama kendimi iyi hissetmiyordum ve ben de 1 günü kendime ayırayım dedim... aslında, öğlene doğru gelmeyi planlamıştım, ama uyuya kal-"
    "Tamam, tamam... bunları dinlemeye gerek yok... bu seferlik maaşından kesmeyeceğim, ama bu gece acil serviste kalıp, hastalarla ilgileneceksin... anlaştık mı?" Hamilton kafasını salladı. "Hadi şimdi işinin başına..."
    Hamilton denileni yaptı, ve aslında umduğu kadar da kötü geçmediğini düşünüyordu.

    Onun asistanı olan Sally, hastanın raporunu okuyor, Hamilton da bir yandan hastayla ilgileniyor, bir yandan da dinliyordu.
    "Durumu ağır... Geçen gece, oğlunu kurtarayım derken o da oğluyla birlikte balkondan atlamış, son dakika oğlunu tutmuş, oğlanın burnu bile kanamamışken, babanın kaburga kemikleri neredeyse tamamen kırılmış. Felç kalma ihtimali büyük. Akciğerde de büyük tahribat var." [1]
    Hamilton elleri önlüğünün cebinde, üzüntülü bir şekilde başını sallıyordu.
    "Baksana şu kadına...hâlâ babayı suçluyor... neymiş, oğlunun atlamasının sebebi oymuş... adam, oğlu için hayatını feda ediyor, kadın hâlâ adamı suçluyor..." Hastanın oğlu ve karısı odanın dışında olmasına rağmen, kısık sesle söylemişti bunları Sally.
    "Pekâlâ... hastanın eşini çağır..."
    Hastanın eşi, çekingen bir tavırla odaya girdi.
    "Bayan Touman... Eşiniz, oğlunuz için bir saniye bile tereddüt etmeden, arkasından atlıyor. Şimdi, sizin onu suçlamanız doğru mu? Hastanın durumu zaten kritik, hastanın sakinleşmesi gerekirken, siz onu paniğe sokuyorsun-"
    Bayan Touman, başını eşinin göğsüne gömerek, ağlamaklı bir sesle, "Ah... ben... sadece... çok özür dilerim... bir an kendimi kaybettim..." dedi.
    Hamilton ve Sally, "Geçmiş olsun," diyerekten, odadan çıkıp diğer hastanın yolunu tuttular. Güneş çoktan batmaya başlamış, akşam vardiyası başlamak üzereydi.
    **

    Hava çoktan kararmış, doktorlar ve diğer hastane görevlileri koridorlarda koşuşturup duruyordu; çünkü New Hampshire sınırında I-85 otoyolu üzerinde, zincirleme bir kaza olmuştu.

    Hamilton, Sally ve diğer hastane görevlileri giriş kapısından ambulansın gelmesini bekliyordu.
    Sonunda, ciyaklayarak gelen ambulans göründü, görevli sedyeyi çıkardı, ve sedyeyi acil servise götürürlerken, görevli hastanın durumunu rapor ediyordu:
    "52 yaşında... işten eve dönerken zincirleme kazaya karışmış. Karısı ve kızı onu evde bekliyorlarmış, ve az önce onlara haber verildi. Adı, Billy Freeman...
    İyi bir şirketin, pazarlama müdürü..."
    Hastayı birkaç saat süren ameliyata almışlar, kafatasındaki birkaç kırık onarılmış, karaciğerdeki tahribat da oldukça büyük olduğundan, organ nakli başvurusu verilmişti. Karısı ve kızından doku örnekleri almışlar, ama hiçbiri uyuşmamıştı. Hastanın diğer akrabalarına da haber verilmişti. Eğer uygun bir doku bulunamazsa, 1 haftaya kalmaz ölürdü hasta. Hastanın bilinci açıktı, gözleri ara sıra kapanıyor, konuşmakta güçlük çekiyor, ama Doktor Hamilton'un sorularına cevap verebiliyordu.
    "Daha iyi misiniz Bay Freeman?"
    "Ben... iyi değilim...muhtemelen uygun bir doku bulunamayacak... sezgilerim bunu söylüyor... sezgilerime güvenirim, zaten bu yüzden pazarlama müdürü olabildim..."  hafif bir öksürme, ardından devam etti:
    "Evlat... ben bu hayatı hep birilerinin kölesi olarak geçirdim...ve ölmeden önce tek isteğim, başkalarının böyle olmaması... eğer sen de benim söylediklerimi çocuklarına söylersen... onlar da çocuklarına söylerse... Dünya bir nebze yaşanılabilir bir yer olabilir... bu yüzden, anlatacaklarımı iyi dinle..."
    Birkaç dakika gözlerini kapatıp bekledi, ardından gücünü toplayıp konuşmaya başladı, Hamilton da pür dikkat dinliyordu.
    "Ben hep birilerinin kölesi oldum... kimin dersen... benim üstümde bulunan kişilerden... kapitalist sistemden... ama... kapitalist sistem bozulursa, Dünya'nın çarkları dönmez, isyanlar, savaş derken, Dünya iyice yaşanılamaz bir yer olur...o yüzden insanlık buna mâhkum, ama sen değil... senin çocukların da bu kapitalist sisteme köle olmaya-"
    Hamilton adamın sözünü kesti: Bir dakika... bütün bunları neden bana anlatıyorsun?"
    Yaşlı adam gülümsedi: "Senin gözlerinde bu lanet sistemden bıkışını, içinde az da olsa baş kaldırmaya meyilli bir şey olduğunu fark ettim. Sezgilerim güçlüdür demiştim sana... Muhtemelen, bu hastaneden çıkıp gitmek, kelimenin tam anlamıyla "özgürlüğüne" kavuşmak istiyorsun; ama bunu yapamıyorsun, çünkü korkuyorsun. Görüyorum ben... içinden bir şey, içinde bulunduğun sisteme baş kaldırmak istiyor... ama o çok küçük bir şey... bunu büyültebilmek, baş kaldırabilmek, yağ torbası patrona istifa belgesini yüzüne çarpıp, kapıyı ardından sertçe kapatabilmek, hayatın doyumuna ulaşabilmek, dilediğince kendine vakit ayırabilmek, ruhunu dinlendirmek... bunların hepsi senin elinde... bütün iradenle, buna inanırsan, yapabilirsin evlat..."
    Hamilton şaşkındı ama nedense bir zafer duygusu da duyuyordu. Adamın söylediklerine karşın, içinde bir şeyler... değişmişti... evet, değişmişti... ama, eğer bunu yaparsa...
    "Sen neden bahsediyorsun? Eğer bunu yaparsam, geçimimi nasıl sağlarım... para gökten yağmıyor ya..."
    Adam tekrar gülümsedi. "Birilerine köle olmayacağın, bağımsız olacağın bir sistem yarat kendine... hayatının merkezine her zaman kendini koy...ben sana çalışma demiyorum, ama hayatını o yağ fıçısı patronlar şekillendirmesin... ben bunu 1 hafta önce keşfettim... öyle huzurluydum ki... Hayata olan bakış açım tamamen değişti; meğer hepimiz at gözlükleri takıyormuşuz. Ben... daha fazla konuşamayacağım... unutma evlat, hayatını değiştirmen senin elinde..." Artık güçlükle konuşuyordu. Gözleri kapanıp açılıyor, ne dediği anlaşılmayan bir şeyler söyleyip duruyordu. Ardından Hamilton odadan çıktı.

    **
    Saat sabahın 5'i. Gece vardiyası bitmiş, öğlene kadar da izinliydi. Ama aklından bir türlü adamım söyledikleri çıkmıyordu... uyumaya çalıştı, ama uyuyamadı. Anlaşılan, adamın söylediklerini değerlendiresiye kadar da uyuyamacaktı.

    Ne demişti adam?
    Kendi sistemini kendin yarat... başkalarına köle olma... hayatının merkezine kendini koy...
    Birkaç gün önce yaptığını düşündü. Uçurumun eşiğine uzanmış, kendini gökyüzüne teslim etmişken, kendini inanılmaz huzurlu hissetmişti. Bu tüm hayatı boyunca sürse fena olmaz mıydı? İyi de... gününün çoğu hastanede geçiyordu... hastaneden ayrılsa geçimini nasıl sağlardı? Başka bir iş bulsa, yine başladığı yere dönmüş olacaktı.
    Adamla daha fazla konuşmak istemiş, ama adam derin bir uykuya dalmıştı; uygun doku bulunamazsa da bir haftaya kalmaz ölürdü.

    Ne olmuştu bu monoton düzene? Geçinip gidiyordu işte. Ama o muhteşem 24 saat de aklımdan çıkmıyordu. Ah be adam!

    Ne yapacaktı? Artık önünde iki seçenek vardı. Ya o yaşlı adamın söylediklerini kâle almayacak, hayatına devam edecekti; ya da hastaneden ayrılıp, artık nasıl olacaksa kendine bir düzen kuracaktı...
    İlk seçenek daha mantıklı geliyordu; ama hâlâ o 24 saati düşünüyor, ikinci seçeneği de görmezden gelemiyordu. Eğer ikinci seçeneği seçerse, yeni hayatına alışması zor olacaktı.
    Eğer ikinci seçenek olursa, hayatının nasıl olacağını düşündü.
    Gününün %70'ini geçirdiği hastaneden ayrılacaktı. Ama o zaman, okuduğu seneler çöpe mi gidecekti? Doğrusu, gidebilirdi, eğer her günü o 24 saat gibi olacaksa, bir yerlere bağlı olmayacaksa, gidebilirdi. Ama hâlâ aklından şu soru çıkmıyordu: "Çalışmazsam geçimimi nasıl sağlayacağım?"
    Bankada birikmiş parası vardı, ama hayat boyu geçinmesine yetmezdi elbette.
    Biraz daha çalışıp, bu evi satıp, kendine küçük bir çiftlik kursa mıydı? Hayır, olmazdı; bu sefer de, o yaşlı emeklilerden farkı kalmazdı. O, bir şeylerin değişmesini istiyordu.

    Evet, bu "monoton düzene" devam etmeyecekti; kendi hayatını kendi şekillendirecekti. Başkalarına bağlı olmadan yaşayacak, baş kaldıracaktı. Evet, baş kaldıracaktı. Kendisini ilgilendiren her şeye. "Nasıl"ını sonra düşünürdü. Artık bütün benliği baş kaldırmak istiyordu. O "küçücük şey" bir sarmaşık gibi büyümüş, bütün vücudunu ele geçirmişti. Yaşamın doruğuna ulaşacaktı. Diğerleri gibi, tasması başkalarının elinde olmayacaktı. Öfkeli bir gülümseme takındı. Evet, bunu yapacaktı. Buna da, ilk iş istifa etmekle başlayacaktı.

    [1]Arkadaşlar, tıp bilgim yok denecek kadar az, ama bunları yıllardır bir Doktorlar izleyicisi olarak söylüyorum. Hastanın durumu da oradan aklıma geldi zaten.

    ~Devam edecek~
  • Yazar: https://1000kitap.com/weedboy
    Hikaye Adı : Rulet Masasındaki Top
    Link: #30166634

    Uyandığında ilk hissettiği şey, çimen kokusu ve sonsuzluğun küçük bir emaresi olan gökyüzüydü. Gözlerinin gökyüzüne devrilip orada asılı kalması, sonsuzluğun idrak edilemeyen renginin bilmem kaçıncı tonuydu. Geceden kalma sis bulutu henüz o bölgeyi terk etmiş değildi. Doğayla beraber hayvanların ve insanların da uyandığını, kulağına ilişen belli belirsiz seslerden anlamıştı. Bu sesler, sanki ciğerine çekilmiş bir tütün kisvesinde kulağında beliriveriyor, daha sonra diğer kulağından yoğun bir duman belirtisiyle çıkıyordu. Başının dönme dolap edasıyla döndüğünü ikinci veyahut üçüncü nefes alışında fark etti. Çimenler öylesine uzamıştı ki bir an için öldüğünü ve hak etmediği cennete kavuştuğunu düşündü. Hemen zihnini yoklaması gerekiyordu, dün akşam işten çıkıp evinin yolunu tuttuğu aklında kalan son şeydi. Alabildiğine uzamış bu çimenlerin içerisine nasıl geldiğini hatırlamaya çalışsa da başaramadı. Bu durum onu fazlasıyla tedirgin etmeye yetti. Endişesinin, peşini bırakması için ayaklanması gerektiğini düşündü. Başının rulet masasındaki top gibi dönmesi durmuş ve o top siyaha konmuştu.

    Köy sokakları eski, yaşanmış bir zamanı andırıyordu. İlerde tavuklarla cebelleşen horozlar, süt vermeye pek istekli olmayan inekler, köy koruculuğuna soyunan köpekler ve köpeklere baş kaldırmaya hazırlanan kediler, doğa kanunlarına hizmet etmeye yeminli neferler gibiydi. Köyün bitki örtüsü, iyilik kisvesine bürünmüş kötülük gibi görünüyordu ona göre. Çünkü bu köye dair en ufak bir bilgisi yoktu. Bilgisizlik beraberinde endişe ve korku getirirdi. Korku ise kötü düşüncelerin belirmesi için yeterli bir dürtü olabilirdi. Evet, kesinlikle bu köyün bitki örtüsü iyilik kisvesine bürünmüş kötülük değil, safkan bir kötülük veyahut kızoğlankız bir kötülüktü. Burada insanların içlerine ve dışlarına kötülük sirayet etmiş gibiydi. Ona göre bu işte bir terslik vardı.

    İşten çıkıp bu ücra, üstelik kötülüğün hüküm sürdüğünü düşündüğü bir köye neden gelmişti, burada ne arıyordu? Onu başka birisi mi buraya getirmişti yoksa kaçırılmış mıydı? İyi de onun gibi bir memur parçasını kim, neden kaçırırdı ki? Bu sorular altında ezilmeye başlayınca, elinde ezip çarşafına yatırdığı tütünü aceleyle yaktı. Bu Allah’ın belası köyde ne işi vardı? Zihnini etraflıca yokladıysa da bu soruların hiçbirine en ufak bir cevap belirtisi dahi bulamadı. Üstelik zihnine şimdiye kadar güvenmiş, o da güvenini boşa çıkaracak şeyler yapmamıştı, ta ki bugüne kadar. En güvendiği şey, en ihtiyacı olduğu zaman diliminde onu yarı yolda bırakmış gibi görünüyordu. Tıpkı hayatın ta kendisinin benimseyip yaptığı bu eylemden, onun zihni de pay kapmıştı. Güvensizlik, hayata ve onun zihnine olabildiğince sirayet etmişti.

    Bu böyle değil miydi hem? Hayat dediğimiz mefhum benzerlik, taklit ve güvensizlik üzerine kuruluydu. Hangimizin hayatı birbirinden olabildiğince farklıydı ki? Hem farklı olsa bile insanın yapacağı/yapamayacağı şeyler aşağı yukarı belliydi. Kim bunu aşabilmişti? En basit insan ilişkilerimize bile güvensizlik hakimdi ve herkes kendinde eksik gördüğü bir şeyin taklidinin peşindeydi. Hayat ise var gücüyle hem yardım etmek hem de kendini desteklemek için elinden geleni yapmaktaydı. Köy ahalisi ise bütün bunlardan habersiz bir şekilde hayat onları nereye, hangi mefhuma savurursa oraya doğru yol almaktaydı.

    Köy içlerine doğru yollandı. Duvarlarından gözyaşı yerine kaygı akan derme çatma müstakil evlere gözlerini devirip bakakalmışken, köyün tepelik bir yerindeki hareketlilik dikkatini çekti ve oraya doğru koşar adım yöneldi:
    “Dur napıyosun be kadın, kafayı mı yedin sen. Ordan atlamayı kolay bi şey mi sandın? Hem gördüğüm kadarıyla hamilesin. Hadi kendine acımıyosun, bari karnındaki çocuğa acı, onun ne günahı var. Bak…”
    “Ged şordan soyka, sen nerden çıkdın? Ben gararımı verdim atlayacam işte, get şo başımdan. O soyka gönderdi dee mi seni buraya, hay ocaaa kör gala emi.”

    O kadını intihar etmekten pek tabii vazgeçirebilirdi ama rulet masasındaki top tekrar dönmeye başlamıştı. Bunu, gökyüzünün bulutsuz bir günde çırılçıplak, açıkça temaşa edilmesi gibi sezebiliyordu.

    Uyandığında ilk nefes alışından hastanede olduğunu anladı. Çocukluğundan beri hastane kokusunu hemencecik tanır ve bu kokudan nefret ederdi. Bu meşum, kerih koku, insanı umutsuzluğa sürüklüyordu. Sanki insan türünün çok bir umut serüveni varmış gibi damarlarındaki kanla karışmış son umut kırıntılarını da hiç acımadan ellerindeki şırıngalar ile çekiyorlardı. Umutsuzluk şırıngaya bile sızacak kudretteydi. O güzel, naif ve umut dolu hemşireler ise bütün bunlardan habersizlerdi yoksa bir saniye daha dayanamaz, tuttukları hastane nöbetlerine benzer bir şekilde ağlama nöbetlerine tutulurlardı ve kendi damarlarındaki son umut kırıntıları da şırıngaya gerek kalmadan çekilip donabilirdi. İşte o zamana kadar hemşireleri yurt edinmiş olan güzellik, naiflik ve umut gibi mefhumlar, en acımasız, en merhametsiz, en vicdandan yoksun bir insana göç edebilirdi. Belki de sırf bu yüzden hemşireler, duvarlar ile fısıldaşıp koklaşmak zorunda kalırken, hiç gülmesini ve konuşmasını bilmeyen bir kadının dört çocuğu birden olabilirdi. Doktorlar ise bu duruma fazlasıyla içerlenip teşhis koymakta zorlanabilirler veyahut gerçekleri gizlemek için duygu düzenleyici bir hapla tedaviye yönelebilirlerdi.

    21 Mart 1990… Başının hala döndüğünü bildiğinden duvardaki takvimin tarihine ses etmedi, şimdi daha önemli bir şey düşündüğünü fark etti ve aklına intihar etmeye kalkışan ve belki de cesaretine hayran kaldığı kadın geldi. Acaba ölmüş müdür diye düşünürken kadının yanındaki yatakta yattığını fark etti. Derin bir oh çekti, birkaç çizikle atlatmış gibi görünüyordu ama çocuk için endişeliydi. Daha sonra ikisinin de durumunun iyi olduğunu öğrendi ve uyanır uyanmaz onu evine götürmesi gerektiğini düşündü.
    “Sen sölee bakıım, nerden çıkdın? Herif gönderdi seni dee mi, hay ocaaa kör gala onun emii. Bi de beniylen gonuşurken bayındın, seni tutayım deriken ikimiz de düştük ya o duvarıdan, abooo.”
    “Teyzecim beni kimse göndermedi, ben bu köyün yabancısıyım. Seni öyle görünce yardım etmek istedim. Allah’ın işine bak ki ikimizi de tepetaklak etmiş.”
    Son cümle kadının hoşuna gitmemiş olacak ki yüzünü ekşitti ve söylendi:
    “Hee. Ne işin var o zaman bu göyde senin, yavuklun mu burda, söyle bakıım kimlerdendir senin şo yavuklun?”

    Kadının daha bir saat öncesine kadar intihar girişiminde bulunup şimdi ise hiçbir şey olmamış gibi değişik konulardan söz etmesi garibine gitmişti. Kadın besbelli içindeki düzene hizmet ediyordu. Bizimkini, zihninde ve bütün benliğinde bir yere konumlandırma isteği vardı. Bu köyün ahalisine kötülükle beraber bir düzen de hakimdi. Onu eve bırakana kadar sorduğu soruları geçiştirdi. İşin garip tarafı bu kadına neden yardım ettiği hakkında en ufak bir geçerli cevabı yoktu, vicdan dışında. Kadına bazı sorular sormak istediyse de alakasız cevaplar verdiği için yapacağı en mantıklı iş, onu evine bırakana kadar susmak olacaktı.
    “Taam oğulcum, daha evim şorası. O ocaaa kör gala herif, uyuyordur şincik. Ben giderim evime, biraz garnım ağrıyo ama ossun, Allah senden razı ossun. Al bu da senin ossun, çocuğuna dakarsın…Taam mı, eşittin mi beni?”

    O kadının arkasından hiçbir şey demeden bakakalırken, içinde bazı şeylerin yer edindiğini hissetti. Ne var ki bunları tanımlayabilecek ve anlamlandırabilecek düzeyde değildi. Olduğu yerde kalakaldı. Sanki bir santim kıpırdasa, dünya da yerinden bir santim oynayacak gibiydi.

    Artık benliğine sessizlik hüküm sürüyordu. Bu öyle bir sessizlikti ki nefes alışverişi, kendisine dehşet verici bir gürültü olarak yansıyordu. Dudaklarının ve boğazının uzun zamandan beri kuru olduğunun, ıslaklığın el etek çektiğinin, boğazında sanki karınca yuvası varmış gibi minimini şeylerin bir aşağı bir yukarı gidip geldiğinin, bu durumun boğazını fazlasıyla rahatsız ettiğinin yeni farkına varmıştı. Bir iki kere istemsizce kusmaya benzer bir öğürtü ve öksürme baş gösterdi. İçindeki anlamlandıramadığı duygular yoğunlaşmış, bütün benliğine bulantı vermeye başlamıştı. İlk defa kendisini bu kadar çaresiz ve aciz hissetmişti. Bu acizlik onun birkaç kez hapşırmasını sağladı. Yalnızlığı nü bir tabloyu anımsatıyordu, çırılçıplak ve cinsiyetsizliğiyle belirmişti karşısında. Bir de çok acıkmıştı. Midesindeki grev işçileri ayaklanmış, ellerinde YEMEK yazılı pankartlar ile oradan oraya koşuşturup duruyorlardı.

    Eline tutuşturulan şey, yeşilimsi olduğuna kanaat getirdiği bir muskaydı, sıcacıktı. Bu sıcaklık bir nebze de olsun yüreğine su serpmiş gibi görünüyordu. İyi ama çocuğu olmuyordu ki yarasına tuz basmıştı o içinde düzenin hakim olduğu ve intihar etmeye kalkışan kadın.

    Tırnaklarına gözü seğirtti. Uzadıklarını fark etmişti, ayrıca bembeyazlardı hepsi de. Tırnaklarının arası kir ve pislik değil, umut doluydu. Sanki tırnaklarının arası ona bir mesaj vermeye çalışıyordu. Bütün bunların hepsi elbette son bulacak cinsinden bir mesaj, bunu anlayabiliyordu. Yüzüne bir tebessüm yayılırken umudun rengi beyazmış demek diye iç geçirdi. Artık tanımlayamadığı duygular gözlerine sirayet edip tam gözleri dolup yağmur bulutu gibi boşalacakken, rulet masasındaki top dönmeye başlamıştı
  • Ilk yorum
    Herifte laf bol! Sorgula babam sorgula.... böyle biryerlerde çakılı kalmışlara yaşadığım kentte sıkça rastlarım! Bir işe yaramayan, herkesi ve her yeri sorgulayan, kendini bir bok sanan ve bu lağımda yalnız yüdüğünü sanan, sistem dışı insanlar! Benim gibi, karşı olsa da, sistem insanlarının onların amaçsız yalnızlığına, ne kendine ne de topluma sorumsuz yaşamalarına özledigimiz olmuştur ve bu kitabı sevdiren de bu özlemdir! Ötesi laf kalabalığı!
    Hakan Günday bu tiplerin lafkalabalìğìnı, dünyalarını en iyi dilen getiren yazar olduğunu kabullenmek gerek!

    Ikinci yorum
    152. Sayfada bu heriflerin salak hikayelerini neden okuyorum diye soruyorum!
    Yalnızlıktan bahseden ama birbirinden kopamayan bir ikili!
    Göya orda burda buldukları, çaldıkları (!?) paralarla Afrika'da, Meksika'da gezen iki sap'ın hikayesi!
    Kadını yalnızca oruspu olarak gören, onları bir kağıt mendil gibi gösteren, salak düşüncelerini dünyaya başkaldıran bir düşüncesizlik gibi görmeleri.... anlamsızlığın giderek ucuz tv dizilerine dönüştüğü bir romanı neden okumam gerektigini düşünüyorum!
    Doğru dürüst içemeyen, kadını sevemeyen, yaşayamayan, ölemeyenlerin hikayesinin bunca genci etkilemesini anlamakta güçlük çekiyorum! Yozlaşmanın çeviri kokan cümleleri beni raharsız etmeye başladı.... devam etmemin nedeni bunca insanın bu kitapta ne bulabildiğine kafa yormam!
    Ya sabır....
    Bu herif hayatinda 10 bin dolar çekmemiş anlaşılan! Ulan 800000 doları banka hayatta adamın eline saymaz... hele hele Meksika'da.... bizim köyde 'adam ya sayı saymasını bilmiyor ya da dayak yememiş' derler! Hastir lan.... Beşinci sınıf dizi filmler bile daha mantıklı....

    Üçuncü yorum
    Artık bu kadın düşmanı, insanları aşağılayıcı kitabı okumakta zorlanıyorum! Bazılarınìn neden bu acemi romandan bu kadar hoşlandıklarını anlamaya çalışıyorum! Afrikada kovboyculuk yapan, mafyayı kafakola alan, rocky gibi önüne geleni temizleyen, kadınları ırzına geçilecek, ya da hizmetçi olarak kullanılacak tesadüfi yaratıklar olarak gören affedersiniz yazarın tipinin ağzıyla, götverenlerin hikayesini okumanın anlamı ne? Zaten kitabı paragraf paragraf okuyup, ingilizcemsi tümcelerle dalga geçerek, seke seke okuyorum!
    Bir de şu kinyasin son bölümünü okuyayım da bugün artık bu belayı bitireyim!
    ....
    Dordüncü ve son yorum
    Ta taaaaaaaaaa kinyas sisteme geri dönüyor! Tolga oluyor! Ötesi fasafiso!
    Üstelik de kinyaslığını kayraya yıkıyor! Romanın 1 ve 2. Bolümüne ihanet ediyor yani! Kinyasi sevip bagrina basanlar üçüncü bölümü okumasınlar, hatta yırtıp kitaptan çıkarsınlar!
    Burada palavralar azalıp güncel yaşamda süpermenliğe dönüşüyor! Çocukluk arkadaşını eroinden kurtarıyor falan! Ay karnım ağrıdı... bitti de kurtulduk!
  • Sevgili Ayşe* Körleşme'yi okumaya başlayınca aramızda bir sohbet geçti ve çok uzak olmayan o kutlu vakte gitti geldi zihnim. Benim incelemem de okumak isteyen arkadaşlar için ve zaten okumuş ama bir göz gezdirmek isteyenler için burada dursun.

    1)İnsan dönem dönem sıradan, normal bir hayat yaşıyormuş değil de sanki biri ensesinden kedi yavrusu gibi tutup bir kabusun ortasına bırakmış gibi hisseder. Bu kitabın sayfalarını her araladığınızda hissedeceğiniz şey bu. Karanlık, bıkkınlık, yılgınlık, güçsüzlük, ihlal edilmişlik... Bu hislerin her biri dinmeyen bir yağmur gibi yağıyor her sayfada. Yağmur şiddetli değil. Hani Çin işkencesi derler, insanları sesten yalıtılmış bir odaya koyarlar, elleri kolları bağlı, başlarının biraz üstünde sürekli damlayan bir su.. Bu su ilk önceleri rahatsız etmez, fakat zaman ilerledikçe insan artık o sese, o şıpırtıya dayanamaz ve çıldırmanın eşiğine gelir. Belki de çıldırır. İşte bu kitaptaki karakterlerin her biri dönüşümlü olarak üzerinize yağıyor. Hiç gitmeyeceklermiş gibi. Hiç bitmeyeceklermiş gibi. Hiç susmayacaklarmış gibi. Onların yokluğu artık hiç düşünülemezmiş gibi. Hayatınızın her bir kısmı farklı farklı gerizekalıpislikadimendeburaçgözlübencilgeberesiceler tarafından işgal edilmiş ve siz, yine sırf kendi aydın aptallığınız yüzünden buna hiçbir şey yapamazmışsınız gibi. Gibi değil.

    O kadar uzun ve yorucuydu ki, nerden başlasam notlarıma dalsam mı yoksa sadece hatırladıklarımla mı yazsam bilmiyorum. Fakat yine azmettim ve bu uzun yolculuğu pes etmeden bitirdim. Gücüm kurudu kimi zaman. Durdum, komik şeyler okudum, başka kitaplara göz gezdirdim, diziler izledim, müzik dinledim. Sonra yeniden nefesimi tuttum ve karanlık suya daldım. Bu suyun altında binlerce düğüm vardı çözmemi bekleyen. Nefesimin yettiğince düğümleri çözdüm yüzeye çıktım. Ve tekrar tekrar bu döngü devam etti. Ta ki ben son düğüm olan son sayfayı okuyup, artık nefessiz kalmam için bir sebep kalmayana dek. Çıktım ve evet yaşıyorum Allahım. Nefes alıyorum kaygısız, ay da var güneş de var, artık aklımın bir köşesinde bu kitap yok. Bitti ya. Allahım bit-ti. B-İ-T-T-İ.

    Sitede malum birçok farklı teknikten, türden hoşlanan insanlarız. İnsan her teknikten kitap okumalıdır sözüne pek katılmıyorum. Bu sadece insanın az çok nelerden hoşlanabileceğini görmesi adına yapılacak bir şey, ama bazen de vakit kaybı olabiliyor. Misal şiir hem yalın anlamda hem kapalı anlamda yazılabilir. Hiç şiir okumamış biri art arda üç tane kapalı anlatım patlatırsa ‘’Ben şiir sevmiyorum’’ der ve konuyu kapatır. Fakat o henüz diğer türdeki şiirlerle karşılaşmamış ve kapalı anlamın da gizini çözemediği için bunun kendisine hitap etmediğini düşünmüştür. Ben de bunun gibi bir azizliğe uğramamak için *bilinç akışı tekniğine kendimce şans verdim. Fakat sonsuza kadar canı cehenneme, bir daha okursam tövbeler olsun, beni bu türde yazılmış olan kitaplarla kovalayın taşlayın ne yaparsanız. Yok yani, asla bana göre değil. Bu yüzden sonsuza kadar Virginia Woolf okumayacağım. Tutunamayanlar’ı sevenlerin her türlü tepkisini de göze alıyorum ondan da nefret ederek okumuştum. Bu iki kitabı okuduğuma asla pişman değilim. Nasıl ki bir fikirden nefret etmek için ilk önce o fikri anlamak ve öğrenmek gerekir, bu da öyle bir şey. Bir insanın aklından geçen abidik gubudik fikirlerin milyonlarca sayfaya sıralanmış olması benim canım zevkime hiç hitap etmedi. Yeterince içimdeki birikmişliği kusmadım ama ara ara karakterler üzerinden çıldırmaya devam edebilirim.

    Gelelim Profesör Peter Kien denen erkek müsveddesine. Kibrinden, budalalığından, gözünün önüne bakmaya tenezzül buyurmadıkları için hazretlerin başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmedi. 40’ından sonra öyyyle bir hayat yaşadı ki okuyan herkesin şaşkınlıktan ve öfkeden dudaklarında kan, ısırmaktan da can kalmadı. Kendisi bir sinolog, yani Çin uzmanı. Eski çözülemeyen yazıtlardan tutun bütün bir kültüre yazı dünyasında hakim. Bilmem kaç tane dil biliyor. Okuyor, okuyor, okuyor ve yine okuyor. Aralarda da insanlarla muhatap olmak zorunda kaldığı zaman dilimlerinde onları aşağılıyor. Kitapçılara gidip, onların sorduğu sorulara cevap vermelerine fırsat tanımadan art arda kitap listelerini sıralıyor, sonra da kibarmış gibi davranıp birkaç veda cümlesi ile oradan ayrılıyor: ‘’İyi günler beyefendi’’ gibi. İyi günler beyefendiler kovalasın seni derken kovalamadık adam kalmayacağını ilerleyen sayfalarda çıldırarak görüyoruz.

    Aralıksız kitap okumak da ezikliktir. İnsan hem akli hem kalbi yönü olan bir varlık. Sadece başkalarının yaşadıklarını, onların bize miras bıraktığı bilgiyi okursak, ortaya sadece bilgiyle ilgili ürünler koyarsak, yaşamak nerde kalır? İnsan elini güneşe uzatmalı. Pastaneye gidip kepçe kepçe dondurma yemeli. Dağa bayıra pikniğe gitmeli. Pikniğini basan yeni ana olmuş ineklere ve koyunlara sevgiyle bakmalı. Hele ki bir de orda hoplaya hoplaya koşan buzağılar ve kuzular varsa Alllllahhh, bunları izlerken insan kalbinin yumuşamasına izin vermeli. İnsan dediğin arkadaşlarıyla saatlerce çekirdek çitlemeli. Ailesini bir sofrada toplayıp, her birinin varlığına şükretmeyi bilmeli. İnsan dediğin kimi zaman da üzülmeyi bilmeli. Yaşadığı ölüm acısıyla, kalbindeki diğer bütün acılar sıfırlanabilmeli. İnsan dediğin aşkın gözü karalığının ona neler yaptırtabileceğini görmeli, aşkın ızdırabıyla kavrulmanın en büyük susuzluk olduğunu tecrübe etmeli.

    Kalp, akıl kadar varlığını hissettirmezse; yaşamak, yaşamak olur mu hiç?

    Sürprizbozan olduğunu düşündüğüm bir bilgiyi diğer incelemelerde gördüğüm için yazıcaktım fakat vazgeçtim. Bu bilgi yumağı beyefendinin evinde bir hizmetçisi var: Adı AllahınbelasıTherese. Bu kadınla maviyi hayatınızdan sonsuza kadar çıkartabilirsiniz. Sürekli aynı mavi kolalı eteği giyen bu yaratık, ömrünüzde görüp görebileceğiniz en boğulası karakter sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Henüz kızıl kafa kapıcıyla ve cüce Fisherle ile karşılaşmadınız demektir. Bu kadın 57 yaşındadır, fakat kendini 30 yaşında genç, güzel ve ‘’diri’’ zannetmektedir. Ona, yürüdüğü bütün yollarda erkekler ve kadınlar, onun o aptal mavi eteğine, bu uzun etekten dolayı ayakları gözükmediği için kayarmış gibi anormal yürüyüşüne değil güzelliğine bakmaktadır. O kadar güzeldir ki yani ancak bu kadar olur. Tanıdıkça ‘’Nerde benim boks eldivenlerim’’ dedirtecek kadar kum torbasına benzemez asla. O öyle bir insandır ancak bir çiçek gibi öpülüp tam anlamıyla ‘’koklanmalı’’dır. Sapık kadın. Allahım zaten şu bilinçakışı tekniği yüzünden düşündükleri her ne varsa yıldım, bir de bu kadının düşündükleri… Sözler kifayetsiz, sözler küskün, sözler kusmuk… Sürekli çok kibar bir hanımefendiymiş gibi rica ederim şöyle rica ederim böyle, hayır bir de gerçekten nazik bir insan olsa gam yemeyeceğim. Rica etmekten tiksinilir mi, vallahi billahi tiksindim ya. Olmaz olsun kolalımavieteklibencilşişmanpislikkadınlar. Bu kadın kadar anlayışı kıt insan az bulunur. Bir insan düşünün, onunla mecburi bir konuşma içeresindesiniz. Bu eylem karşılıklı yapılır ve herkes birbirini anlayarak ve karşısındakinin söylediklerine uygun cümlelerle yanıt verir ve konu nihayet bulur. Bu (her bu deyişimde yukarda saydırdığım bütün her şeyi içerecek şekilde bir ‘’bu’’) sadece kafasında ne varsa onu konuştu, artık öyle bir noktaya geliyorsunuz ki gırtlağına çöküp ‘’Anla, söylediğimi anla, anlasana beee!!!!!!!!’’ deyip saldırmak istiyorsunuz. Ben bu kitapla şu söze çok hak verdim: ''Ölende mi öldürende mi?''

    O küçücük sadece aptal menfaatlerine çalışan beyniyle Kien’e etmediği eziyet kalmadı. Yazıklar olsun Kien’e ki böyle bir kadından dayak yedi, yataklara düştü, daha nice şeyler yaşadı. Naptı dersiniz? Dış dünyaya bu kadar kendini kapatmış ve sadece okuyan adam, eylemsizdi. Kadının yaptıklarını görmemek için sadece KÖRLEŞMEsini arttırdı. İstemezse görmüyordu. Görmeyince çözülecekmiş gibi… Bu kibrinde boğulası, önüne geleni sırf kendisi kadar bilgili değil diye aşağılayan Kien’i gören evde dayak yemiyor zanneder. Kadın bunu tam olarak eşek sudan gelene kadar kaç kere dövdü. İşin kötü yanı ben bu adama üzülmeden edemedim. Tamam kibirli bir budala olabilir, fakat kimseye zararı yoktu. Yaptığı ona buna aşağılayıcı bakmak ve kendi iç dünyasında hakir görmekti. Diliyle de kimseyi pek aşağıladığı söylenemez. Bu yüzden kadının zulmü karşında bu zavallı uzun adama üzülmemek mümkün değildi…

    …Ve bir gün yolu sokaklara düştü. Karşımıza yine bir menfaatçi karakter çıkaran Cannetti tiksindirmekte asla üstüne olmadığını Fisherle karakteri ile bir kez daha gösterdi. Fisherle cüce, kambur bir Yahudi’dir. Satranç oynamak hayattaki en büyük ve en önemli meşgalesidir. En büyük hayali dünya satranç şampiyonu olmaktır. Bir gazinoda çalışır. Evlidir, karısı onu merhametle sever ve ilginç yanı bu kadın fahişedir. Adamları bu bulur çoğu zaman. Bazen yatağın altına saklanmak zorunda kalır. Bazen adamların ceplerinden parasını çalar. Mezhebi geniştir, bu konu önemli değildir, yeter ki para gelsin. Gazinoda hırsız, dilenci, kör, fahişe, bu kambur (yani kısaca tövbe estağfurullah) her türlü tip vardır. Herkes birbirinin kuyusunu kazmaya, birbirini çarpmaya çalışır.

    Fisherle de Therese gibi Kien’in parasına göz dikti ve hikayeye dahil olduğundan beri atmadık takla bırakmadı. Gazinoda çalışanları örgütleyip Kien’i dolandırmaya başladılar. Burada gazinodakiler ondan para saklamasınlar diye Kien’le ilgili olmadık o kadar şey söyledi ki kitabın bu kısımlarında biraz daha rahatladım ve daha kolay okudum. Gülmek bütün zorlukları kolaylaştırır. Kien savaşta çok uzun bir zaman geçirmiş ve aklını oynatmış, kızınca insanların ayaklarına sıkıyormuş. Ama akli dengesi olmadığı için polisler bir şey yapamıyormuş, zaten vurduğu kişiler de birkaç haftaya iyileşiyormuş. Kien. KİEN. KİEN. Hani şu pısırık Kien : ) Kien’in iyi niyetini de budalalığını da bir güzel sömürdü. Bütün karakterler Kien’in parasının kendi hakları olduğunu düşündüler, buna inandılar, adamın ne mecburiyeti varsa bu pislikler resmen adama sakız gibi yapıştılar. Bu kısımlar gerçekten arada kafamı buzdolabına sokup çıkardığım kısımlar.

    Gelelim 3. Ruh hastası katil ruhlu karakterimize. Bu Kien’in oturduğu binanın kapıcısı. Karısını ve kızını her gün istikrarlı bir şekilde döven, bunu hakkı gören, bildiğiniz bir yaratık. Cani ruhlu, önüne gelenin ağzını burnunu bütün kemiklerini kırdı. İri yarı ve güçlüydü. Evdeki zulmü inanılmaz üzücüydü… Zaten adamın garezi sadece evdekilere değildi, binaya girmeye çalışan çok dilencinin de kolunu bacağını eline verdi psikopat. Bir de bunun Therese ile güçlerini birleştirdiğini hayal edin…

    Ve gelelim son karakterimiz Georges Kien’e. Sonunda normal ve iyi bir insan kitaba girdi. Bu Peter Kien zavallısının kardeşi. Bir şekilde Fisherle’nin minik bir hareketiyle trene atlar ve 10 yıldan fazladır görmediği abisinin yanına gelir. İnsan müsveddemiz şimdiye kadar ağzını açıp da doğru düzgün konuşmayan Kien, kardeşini görünce herif olur! Hayret! Kardeşi bir kurtarıcı, bir süperkahraman bir melektir. Fakat yaşadığı tuhaf olayları doğrudan değil yine tarihteki karakterlerle anlatabilen Peter Kien, kardeşine de bir yandan giydirmektedir. Hangi hakla olduğu da bilinmez. İnsan böyle bir kardeşi başına taç yapar taç! Georges aklını ve normalliğini kullanarak 3 günde abisiyle epey yol kat eder. Bu kısımlardaki sohbetlerinde Peter kadınlara o kadar verdi veriştirdi ki. Elias Cannetti’nin çizdiği bütün karakterler kötü olduğu için onların fikirlerinin bir önemi yok. Fakat bir yerden sonra da acaba annesiyle yahut sevdiği bir kadınla ilgili kötü anıları mı vardı da böyle şeyler yazdı diye düşündürttü.

    Sadece kadınların düştüğü hataları söz konusu edip, onların akılsız ya da kurnaz, zayıf ya da aciz, kötü, kötü ve yine kötü olarak nitelendirilmesi doğru değil. Bunca savaşın, silahın, tecavüzün, dayağın kaynağının erkekler olduğu açık bir gerçekken, bütün erkekler kötüdür demek ne kadar doğru? Mevzu; iyi insan, kötü insan. O kadar. Genelleme yapmak ancak bilimsel şeyler için anlamlı ve doğrudur.

    10 üzerinden 8 verdiğim ve sevmediğim bu kitaptaki emeği asla göz ardı edemem. Bir şeyi sevmemek bazen sadece hitap konusudur. Ben kara mizahı da sevmiyorum. Bu aynı renkleri sevmek gibidir. Yeşilin maviden, kırmızının beyazdan, siyahın turuncudan bir üstünlüğü yoktur. Kiminin en sevdiği renk pembeyken kiminin yeşildir. Bu yüzden teknikleri birbiriyle yarıştırmak yerine bize hangisinin hitap ettiğini bulmalı ve o yoldan yürümeliyiz. Bu kadar uzun bir incelemeyi okuma sabrı gösteren herkese teşekkür ederim…




    *Bu kitaptan bahsedecek isek BİLİNÇAKIŞI TEKNİĞİnden de bahsetmeliyiz. Hemen bir siteden kopyala yapıştır yapıyorum: ‘’Bilinç akışı yöntemi; roman ve hikaye yazımında kahramanın zihninden geçenleri aralıksız olarak ve seri halde, belli bir sıraya koymadan olduğu gibi aktarmaya çalışan bir edebi anlatım tekniğidir. Cümleler genellikle uzun ve karmaşık olur. Gramer kurallarına, sekans, yapı ve çoğu zaman imlaya bile gerek duyulmaz. Özellikleri açısından iç monolog tekniği ile büyük benzerlik gösterir, ancak aynı değildir. İç monolog, mantıklı bir dizilimle yazılmış, gramer bakımından düzgün bir sessiz konuşmadır. Bilinç akışı ise yapısı gereği daha samimi düşünceleri ifade ettiğinden mantıksal örgütlenmenin dışında, bilinçsizliğe daha yakındır.’’

    2)Bu da şimdiki yorumum: Kitap oldukça zor okunan ve içinde yorucu ögeler barındıran bir kitap. Altı çizilecek ve üzerinde düşünülecek birçok satır mevcut. Beni çok yorduğu için oldukça ejderha bir inceleme yazmışım ilk okumam sonrası. Şu an okuduğum için kendimi şanslı hissettiğimi söyleyebilirim. Her şeyi geçtim, üzerinde sohbet etmek için oldukça ideal bir eser. Bakın sohbet diyorum, bu da ne demek ''insan ilişkisi'' demek. Okuduklarımızı hayata geçirmek demek. Bir kısım yanlış anlamalar demeyelim de istediği şekilde yorumlayanlar olabiliyor. Olsun. Sadece kitap okumak değil, hayatta da somut bağlar kurmak gerektiği düşüncesindeyim. Bu yüzden Kien gibi sadece kendimiz için yaşar ve okumaktan kaynaklı kibre kapılırsak, bir gün bizi fanusumuzdan çıkarırlar ve üzerler. Bu yüzden hayata da karışmak gerek. Okuyacaklar sabırlı ise bence buyursunlar :)