• Ey benim can içre canım, baht-ı aşkım, aşk-ı derunum;
    şimdi bana bir yol göster desen canımdan gayrısını bilmem. Geleceğim bekle desen, takvimleri eskitmem.
    Durağım sen olursun, duam sen.
    Gözlediğim yoluna leke düşürmem.
    Beklemek yazgımdır, ah etmem.
    Beklemek sevdadandır, ziyan eylemem.
    Yılları da aşarım yolları da.
    Ama gözlerinden ötesine gidemem.
    Ötesi namahrem... Ötesi hep mahzen...
    Sultanım bilirim seni.
    Ben kalbimin kölesi, sen efendisi...
    Aşkını gönlüme taç, gönlümü gönlüne yar bilirim.
    Serden geçerim de yardan geçemem.
    Öyle beylik laflar da edemem.
    Ne heybetim vardır ne de servetim.
    Ben sana acziyetimle geldim. Acziyetim en güzel hürriyetim...
    Ben Sana sevdalı, kaderime aşığım.
    Hamdlar Rabbime, senalar kaderime...
    Çünkü seninle olmak, şansımdan değil, yazgımdandır.
    Ben sana meftun, yazgıma vurgunum.
    Ben sana müptela, yazgıma iptilayım.
    Sen kaderimin kıyısında açan en nadide çiçek,
    nazlar sana yaraşır niyazlar bana.
    Bildiğim tüm güzellikler sende yaşar, bende göçer.
    Hoş kelamlar sanadır, ben de biter.
    Bir yitik tebessüme bel bağlarım da onu dahi sığdıramam ruhuma.
    Şimdi anla ki sevdiğim( Berat ZARİFOĞLU ), sen naftalin kokulu yüreğime düşen tek cemre, tek hece'sin.
    Müptela gönlüm sana emanettir.
    Veda fasılları istemem, kalışlar bana hidayettir.
    Övgüler dizemem, övgülerim güzelliğine perdedir.
    Vuslatı istemem, hasretim aşkıma demdir.
    Aramaktan değil, bulmaktan korkarım.
    Bulduğumda kıymet bilmek için, aramaya muhtacım.
    Sen zahmetini sevdiğim en güzel rahmetim ol.
    Gözüm yok bu cihanda ama yine de iki cihanlık saadetim ol.
    Ben sevda sözümü sende verdim.
    Sevdama sâdık, Rabbime razıyım.
    Andelib de olurum gül de.
    Kahrını da hoş bilirim lütfunu da.
    Mum da olurum pervane de.
    Aslı da olurum Kamberde.
    Söyle Gönül Şiirim( Berat ZARİFOĞLU ), seven ne olmaz ki?
    Aşığın maşuktan öte yeri var mı ki?
    Sen buyur yeter ki... Candan da geçerim cihandan da.
    Gururdan da geçerim onurdan da.
    Ne güzel söylemiş Fuzuli: Bana tan eyleyen gafil
    Seni gör geç utanmaz mı
    Ey Yar! Senin derdin ömrüme lütuftur.
    Senin emrin gönlüme sürurdur. Pinhan eylediğim gamım değil korkumdur.
    Çünkü bilirim; kaybetmek için sahip olmak gerekmez.
    Korkmak içinse kaybetmek gerekmez.
    Aşık o dur ki, gamı bal eyler, korkuyu def eyler.
    Aşığım sana özünden çiçekler topladığım( Berat ZARİFOĞLU ), sözlerinden bal yaptığım Yar!
    Şimdi, dem o demdir ki, ne eylesem, ne söylesem aşktandır.
    Ve aşk; bir gün Rıza-yı ilahiye ulaştığında "Rabbim, ben ondan hoşnut ben ondan razıyım." diyebilmektir.
    Yoluna turnalar adadığım gönlü güzelim, ben senden hoşnut ben senden razıyım.
  • Gönül aşktan yana yol alsın.

    Aşk yanım, ağrıyan sızım,

    Aşka mulaki olmak ister, Aşka meftun yüreğim.
  • İlim kadar insanı ucba düşüren, ‘ben’ dedirten, sonunda da ilahlaştıran başka bir güç yoktur.
    Tabii buradaki ilimden, henüz bilmediklerinin bildiklerinden çok olduğunu anlayacak seviyeye ulaşmayan ilmi kastediyoruz.
    İlmin böyle bir afeti vardır, Razî’nin dediği gibi, insan her şeye sahip olmak ister ama bunu bilgi dışında bir yolla başaramayınca bilgiye sarılır. Çünkü bilgi, bileni kendisine meftun olanlara hâkim pozisyona getirir, ona bildiği her şeye sahip olduğu duygusunu verir.
    Faruk Beşer
  • Milan Kundera “Yavaşlık” adlı romanında, modern insanın “hız düşkünlüğü”ne dair şunları söyler:
    “Teknoloji devriminin insana armağan ettiği bir esrim [sarhoşluk] biçimidir, “hız”. Motosiklet sürücüsünün tersine, koşucu, kendi bedeninin varlığını her zaman duyumsar, gövdesinin ağırlığını ve yaşını hisseder, koşarken… İnsan hız yeteneğini bir makinaya devredince her şey değişir:
    Artık kendi gövdesi oyunun dışındadır ve bir hıza teslim eder, kendini… Cisimsiz, maddesiz bir hıza, katıksız hıza, hızın hızlılığına, esrime hızına…”
    Hıza tutkun ve meftun bir dünyanın içinde, adeta bir “hız hazzı” yön vermekte hayatımıza…
    Tabii bu sıklıkla bir “öldüren haz” haline de gelebiliyor. “Aşırı hız ölüm getirdi” sözünü ne kadar çok duyduğumuzu ve kanıksadığımızı hatırlayalım!..
    Halbuki yavaşlığı metheden ve özendiren, hızı ise neredeyse felaketle eşdeğer sayan bir hayatın içinde olduğumuz günler de vardı. “Acele işe şeytan karışır” uyarıları; “Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden” dizeleri; ”Mehtap”ı uyandırmayı dahi düşünerek kürekleri “aheste” çekme duyarlılıkları…
    Bunlar yavaşlığı erdem sayan bir toplumsal ruh halinin bu coğrafya dilinde sürülebilecek izleri arasında ilk akla gelenler.
    Şimdi ise hızlı yaşamak değil, hızlı yaşamamak neredeyse ölüm demek!..
    Artık, “Hızını kaybedersen yok olursun!” diye düşündüren bir hayatın içindeyiz. Bunun izlerini de gündelik yaşantımızın pek çok kesintinde sürmemiz mümkün.
    Başta hayatımızda etkin ve yaygın yeri olan bilgisayarları, daha doğrusu artık cep telefonlarını düşünmeli. Hızları arttıkça daha çok para ediyorlar. Her yeni model eskisinden farkını, dolayısıyla değerini daha hızlı olmasıyla kazanıyor.
    Bu bakımdan hız, başlı başına bir değer artık ve hızı düşürecek hiçbir şeye tahammülü yok gibi insanlığın.
    O yüzden yemeğin de “hızlı”sı makbul ve moda. Uçar kaçarcasına yemek yeme kültürü, yani “fast-food”, çağı karakterize ediyor.
    Ve tabii ki, uçarcasına giden otomobiller! Orada da hızlı olan rağbette. Aslında “taşıt” bir bütün olarak hızı temsil etmesi itibarıyla “modern” uygarlığın “baş tacı” zaten.
    Trafikte taşıtların hızının kesilmemesi de bu yüzden çok önemli. Yayalar ise bir sorun. Çünkü, yayalık, yavaşlığın en dolaysız ifade bulduğu yer bu hız çağında. Bu nedenle de pek “istendik” bir hal değil.
    Kısaca hız, otomobilden bilgisayara, yeme-içmeden yazıp-çizmeye kadar, endüstriyel hayatın kalitesini belirleyen en önemli unsur.
    İyi hoş da teknolojinin sunduğu tüm bu hız imkânlarına ve bunun getirmeyi amaçladığı zaman tasarrufuna rağmen, NEDEN HÂLÂ İŞLERİ YETİŞTİREMİYORUZ?
    Teknoloji her an her şeyi daha kısa sürede ve daha az yorularak yapmamızın imkânlarını sunduğu halde NEDEN HÂLÂ NEFES NEFESE VE YORGUNUZ?
    Cevabı yine Kundera’nın sözlerinden hareketle bulabiliriz. Hıza teslim olmak, hızın bir ihtiyaç olmaktan çıkıp “değer”, hatta “inanç” haline gelmesi söz konusu olunca, “nefes nefese” yaşamak da adeta “ibadet” oluyor.
    Yani, zamanı harcamamak kaygısıyla çıkılan yolda zamana tutsak düşmüş (teslim olmuş) oluyoruz.
    Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” romanında işlediği sorunla yüz yüzeyiz: zamana sahip ve hâkim “eski” insanlardan farklı olarak, günümüzde artık zaman bize sahip.
    Biz zamanı değil, zaman bizi kullanıyor.
    O yüzden de her daim bir yetişememe ve yetiştirememe baskısıyla yaşıyoruz bu hayatı.
    Belki de, bir “kaçış hali” bu. Dinlenmek, tempoyu yavaşlatmak ve bize ne olup bittiği üzerine düşünmek korkutuyor belki?!
    Durmaksızın, hızla ve yorula yorula yaşamak, hızın sarhoşluğunda uyuşmak en etkili “müsekkin” oluyor, çağın gidişatına etki etme gücünden yoksun “çoğunluk” için…
    Tayfun Atay
    Sayfa 275 - Can Yayınları
  • Kalem olsan, senin sayfan olup mürekkebinde ağyar olmak isterdim.Bir adım daha atıp, kalbinin kanatlarına dokunurdu ruhum.Sessizliği kaleminde kanatmak isterdim.Ve o yola meftun olup,ömrümü noktan diye tamamlamak ,rüya gibi...
  • 296 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    "İki arkadaştan birinin en belirgin lakabı el-Emin (Güvenilir insan)dır. Diğerinin ise "es-Sıddîk"tır, yani pek doğru insan."

    Teymoğulları kabilesine mensup Ebu Bekir, Abdulmuttalib hanedanından Muhammed b. Abdullah'ı çocukluk yıllarında tanıdı. İslam'dan önce Arap toplumunda yaygın olan içki, fuhşiyat, putlara tapma, kan davaları garabetlerinden arınmış olarak toplumdan farklı bir yaşam biçimini tercih etmişti.

    İslam'dan önce tüm bu küfürlerin insan doğası ve fıtratına aykırı olduğunu gözlemleyen bir avuç insan, kıyamete kadar en büyük rehber olacak bir uyarıcının gelmesini beklemekteydi.

    Hak dininden önceki 38 yıllık yaşamında müşriklerin benimsediklerinden yüz çeviren Kuhafe oğlu Ebu Bekir, tevekkül ehli o kişilerden biriydi; evvelâ Allah yolunda, Peygamber'in en yakın, en sevgili, en vefalı arkadaşı olarak insanların en hayırlısı olacaktı.

    Binlerce yıllık yaşamda Asr-ı Saadet devrinde yaşayıp, ashabtan biri olarak Allah'ın elçisini dünya gözüyle görerek muhabbetine nail olmak emsalsiz bir şey olsa gerektir. Ashab tüm bedellere göğüs gerebilmiş, çileli yolculuklara, açlıklara, savaşlara, boykot yıllarına tahammül edebilme tıynetini seve seve feda edebilmişlerdir. Taif'te taşlanan Peygamber'in önüne siper olan Zeyd, savaş anında Peygamberin vücudundan çıkardığı maddeyle birlikte ön dişlerini kaybeden Ebu Ubeyde ve Peygamber uyanmasın diye yılanın kendisini sokmasına izin veren Ebubekir gibi dirayetli, ferasetli üstün insanlar vardı. Dünyada yenilgi yüzü görmeyen komutan Halid Bin Velid, Arapların dehası Amr bin As, binlerce hadis rivayet eden Ebu Hureyre, Enes bin Malik, Abdullah bin Ömer gibi kuvvetli hafıza ve zekaya sahip sahabeler, ümmetin 'seçilmiş' neferleri gibiydiler. İşkencelerin en şiddetlisine maruz kalan sahabelerden Bilal-i Habeşi kızgın çöl sıcağında kavrulduğunda tüm Müslümanların bayraktarlığını taşıdığı sözü haykırmıştı: "Ehedun Ehad"

    Yaşadığımız yüzyılın aciz insanları olarak, onların teslimiyet ve metanetini -her kesimden insanın- biraz olsun anlamakla kazançlı sayılacağımızı kendimize hatırlatmak gerekir.

    Teslimiyetin en büyük örneği Ebu Bekir (r.a)'ın kendisiydi. Allâh Rasulû Peygamberliğini ilân ettiğinde herkes tereddüt ederken o, "Sen Allah'ın Peygamberisin ey Muhammed" demişti. Hudeybiye anlaşmasının kağıt üzerinde müslümanların aleyhine olduğunu gören Müslümanlar, Peygambere kararını gözden geçirmesi için ısrar etmekteydi, bu anlaşma nedeniyle bazı insanların kalplerindeki iman zayıflamıştı. Hudeybiye'nin ağır sonuçlarının tersine döneceğini ve müslümanların kazançlı olacağını Ebu Bekir başından beri öngörmüş, Müslümanlara sabredip mükâfatlarını alacaklarını tavsiye etmişti. Hz. Peygamberin miraca çıktığı haberini 'inancından geri adım attırırım' amacıyla Ebu Bekir'e ulaştıran kişinin aldığı cevap öncesi ve sonrasını kapsayan manidar bir cümledir:

    "İnanıyorum, o dediyse doğrudur. O daha önce hiç yalan söylememiştir."


    Wittgenstein insan aklını bir şişenin içine giren sineğe benzetmişti. Sinek camı fark etmiyor, çıkmak istediğinde debeleniyor ama buna bir çözüm bulamıyordu. Peki neden çıkamıyordu? Şişenin ağzına doğru bir tünel vardı ama onu bulamıyordu. Birinin yolu göstermesi halinde içine girdiği dünya şişesinden çıkabilir, özgürlüğüne kavuşabilirdi.

    Hakikatin eşiğinde savrulan, arafta kalan, yıpranan topluluklar varolageldi dünden bu yana. Kimileri mirasının devamı olarak açtı ellerini Rabbine, kimileri ise kendisinin dışında gerçekleşen mirasını sorgulamaya yeltendi; ya kuvvetlenerek noktalıyor ya da inancını tamamen yitiriyordu. Nazar-ı İlâhi'nin mesajlarını bilgeliğiyle ileten veliler olmalıydı. Hayatta olmasalar bile geride bıraktıkları eserler ile tünelin çıkış noktası bulunabilir, hakikat yolunda benlik kemale erdirilebilirdi.

    Allah'ın elçisi Peygamberliğini ilân ettiğinde dürüst, güvenilir emin sıfatlarıyla nam salmıştı. Buna rağmen toplumda "Acaba?" düşüncesi ile tereddütle karşılanmış, en yakınlarının zulmüne maruz kalmıştı uzun bir süre. Geçen asırlar içinde getirdiklerinin gerçekliğine şahit olan insanlar zamanı ellerinin avucunda hissederek, Asr-ı Saadet dönemi ile 'şu an'ın payına bir şükür zerresi koyabilmelidirler.

    "Yaratan Rabbinin adıyla oku." çağrısı hoş karşılanmadı. Zamanla mü'minlerin sayılarının arttığını fark eden müşrikler, başlangıçta alaya aldıkları hak dinin savunucularına şiddet eğilimi göstermeye başladılar. Ebu Bekir'in davetiyle Osman, Talha, Zübeyr gibi kavimlerinin önde gelen isimleri İslam'la şereflenmiş oldu. Sosyal yaşamlarında ve ticaretlerinde kandırılamayan Mekkeliler helvadan yaptıkları putlara tapıyor, karşılarında düşünemez oluyorlardı. Geçen 14 asırın, günümüz Türkiye'sinde korunan ve düşünceye balta vuran bazı kesimlerin putları gibi...

    Kolay olmadı. Peygamberler fitnenin en fazla olduğu zamanlarda uyarıcı olarak seçilmiş ve hakk'a davetlerinde her zaman zorbalıklara maruz kalmışlardı. Hz. Peygamber Kâbe'de Allah'ın huzurundayken ona gelebilecek zararlara karşı Ebu Bekir gözlem yapıyordu. Azılı agresif müşrik Utbe b. Rebia ve beraberindekiler Ebu Bekir'e işkence yapıp tanınmaz hale getirmişlerdi. İki gün sonra gözlerini açınca ilk cümlesi "Muhammed nerededir" olmuş, Hz. Peygamberin Erkam'ın evinde güvende olduğunu öğrenciye kadar beslenmemiş, gönlü rahat etmemişti büyük Halifenin.

    Emevi hilafetine gelinceye kadar 4 halife dönemi gerek halifelerin kişisel hayatları, gerek devlet başkanlıklarındaki adaletleriyle Hz. Peygamberin getirdiği düzenin devamını ve inşasını sağlıyor, insanları refaha kavuşturuyorlardı. İlk ve büyük halife Ebu Bekir (r.a)'ın İslâm'a ve Müslümanlara olan hizmeti bunun en başında olmalıdır. Ticaretle uğraşıp maddi zenginliğe ulaşan halife, malı, canı, fikirleri ve ailesiyle Hz. Peygamberin en büyük yoldaşı olmuştur. 2 yıl 3 ay gibi uzun olmayan hükümranlığında çok fazla hizmeti olmuştur. Kur'an-ı Kerim'i kitap haline getirmiş, yalancı peygamberleri ve zekatı reddeden münafıkları ortadan kaldırarak İslam'da olabilecek ayrılıkları önleyebilme başarısının mimarı olmuştur. Şam, Irak, Pers ve Rumlara karşı kazanılan büyük zafer Yermuk'un fetihleri Ebu Bekir dönemindedir. Kaynakların da verildiği üzere, tayin ettiği komutanların gösterdikleri başarılar Halifenin isabetli kararlar verdiğinin ispatıdır.

    Hz. Peygamberin vefatından sonra Arap kabileleri İslam'ı terk ediyor, bazıları zekat vermeyi reddederek halifeye bildiriyorlardı. Hz. Ömer başta olmak üzere diğer sahabeler insanlar 'lâ ilâhe illallah' demedikçe onlarla savaşılmaması görüşünde birleşiyorlardı. Zaten İslam'dan birer birer kopan kabileler vardı, zekatı vermek istemeyen kabilenin bu isteği kabul edilerek onların şerlerinden kurtulmuş olunurdu. Bu teklif Halife'den kabul görmemişti. Eğer malın hakkı olan zekat verilmezse ileride daha büyük şartların kaldırılması istenebilir, İslam'ın temel hakkı törpülenerek diğer dinler gibi tahrif edilir ve bugünlere gelirdi.

    Ebu Bekir, Hz. Peygamber döneminde Müslümanlar nasılsa, kendi döneminde de düzenin devam etmesini istiyordu. Öyle ki Halife, beytülmalı zengin fakir ayırt etmeksizin eşit dağıtımı uygun görüyordu. Hz. Ömer halifeliğinde beytülmalı insanların mali durumuna göre paylaştırıp önceki uygulamayı değiştirmişti.

    Peygamberin Allah'ın kılıcı lakabını verdiği Halid bin Velid, Ebu Bekir'in halifeliğinde üst üste zaferlerle iyice nam saldığında İslam büyük güç kazanmıştı. Ancak Halid'in başarısı insanlar arasında "Halid olmasaydı" düşüncesi doğurmuş, Hz. Ömer bundan rahatsızlık duymuştu. Çünkü fetih Allah'ın açtığı bir kapıydı, insanlar ancak O'nun buyruğuna hizmet edebilirdi. Ömer, insanların bu görüşü nedeniyle Ebu Bekir'den Halid'in azlini isteyecek, reddedilse bile kendi halifelik döneminde Halid'i azlederek yerine "ümmetin emini" Ebu Ubeyde'yi tayin edecekti. Ebu Bekir ve Ömer arasındaki ihtilaflardan biri budur. Nihayetinde iki halifenin görüş ayrılıkları da olsa birbirini tamamlayan iki büyük fikir ve insan oldukları gerçeğini değiştirmez. Hayatları, yaptıkları ve davaları gerçekten büyük birer derstir. Her iki insan da hilafete talip olmadan hizmet etmişlerdir. Saltanat değil, hizmet makamı vardır. Lâ ilâhe illallah, Muhammedür Resulallah diyen insanların huzur içinde yaşamlarını sürdürmeleri esas şiarlarıydı. "Irak dağında ayağı tökezleyen koçun Ömer'den hesap sormasından korkarım" diyen Ömer gibi, Müslümanların derdiyle dertlenen Ebu Bekir görevin ağır ve çetin yükünü taşıdığından asla krallar gibi bir yaşam sürmeyecekti.

    Kralların ihtişamlı saltanatı o büyük insanlara çok uzak, dedik. Meselâ Kâbe'nin çevresinde yükselen otel ve kulelerden uzak. Altın kumaşlı kıyafetler, ultra lüks otomobiller, kapitalizmin kuklalığı, ılımlı münafıklık... Onların çok uzağında olmalıdır. Orada meftun bulunsalar bile asr-ı saadet dönemiyle taban tabana zıt bir idare biçimi gösterdiklerinden, zulüm yönetimiyle idare ettiklerinden aslında birbirlerine uzak iki kutuptan ibaretler. Dünya müslümanlarının genel ortalama ahvalini sergilediklerini söylesek abartmış olmayız.

    'İyi bir Müslüman olsun' yerine iyi bir diploma sahibi olsun, geliri çok, itibarı yüksek, şöhretli bir kimse olsun görüşü; İslam düşmanı, münafık, insaf mahrumu, materyalist felsefenin müptelası insanların rahle-i tedrisine gönderilerek yetiştirilen ve mazisini reddeden bir nesil ortaya çıkmasının zeminini hazırladı. Bizden gözüken ama bizden olmayan insanlar türedi. İslam'dan, Peygamberinden, Halifelerinden habersiz, faizci, modernist, Batı hurafelerine teslim, ilme, alime düşman bir nesil kapladı her yanı. Ne de olsa yaşı küçüktü, seçimini kendisi yapsındı ve erişkin de olsa sorgulamaya hakkı vardı, böyle deniliyordu.

    4 Halifeden biri bugün gelecek olsa eminim biz Müslüman olduğunu zanneden topluluklara savaş açardı. Yine de her şey aslına rücu eder demek gerektiğini kendimize hatırlatalım...

    Ahmet Lütfi Kazancı'ya bu güzel eseri için ayrı bir parantez açmak gerek. Alanında kaynak olabilecek bir eser, ama kararı asla okuyucuya bırakmayan anlatımıyla da okurun alımlamasına izin vermemiş. En ufak boşluğun yer almadığı bir çalışma ve kaynak bakımından da oldukça tatmin edici. Allah kendisinden razı olsun.

    "Ey Ebâ Bekir, Allah sana rahmet etsin. Vallahi sen, İslâmı ilk defa kabul eden, imanı en sağlam, inancı en kuvvetli, Rasûlullah'a en çok yardım eden bir insandın. İslâm'a pek düşkün, Müslümanlara pek merhametli, ahlâk ve yaşayış yönüyle Rasûlullah'a en çok benzeyen insandın. İslâm adına, Peygamberi adına, Müslümanlar adına Yüce Allah, sana mükâfatlar versin.

    İnsanların, "Yalancıdır" dedikleri zamanda sen, Peygamber Efendimiz (s.a.v)i tasdik ettin. Cimri davrandıklarında, sen ona yardımcı oldun. Onlar geri çekilip oturduklarında, sen onun yanında durdun. Yüce Allah, kitabında sana "Sıddîk" ismini verdi. "Doğru ve Hak dini getiren ve onu tasdik eden... İşte onlar, Allah'a saygısı olan insanlardır" buyurdu. Yüce Rabb'imiz bu âyette, dini getiren buyururken Peygamberini, onu tasdik ederken de seni anlatmak istiyordu.

    Vallahi, ey Ebâ Bekir, sen İslâm'a bir kale, kâfirlere bir azab idin. Senin hüccetin sarsılmadı, görüşün zayıflamadı, ruhun korku nedir bilmedi. Sen şiddetli fırtınaların sarsamadığı bir dağ, kasırgaların söküp atamadığı köklü bir ağaçtın. Rasûlullah'ın buyurduğu gibi bedeni zayıf, Rabbine ibadet yolunda kuvvetli, nefsine göre değersiz, Allah'a göre pek değerli bir insandın. Hiç kimseye minnet borcu olmayan bir şahsiyet sahibiydin. Kuvvetli olan, kendisinden hak alınıncaya kadar senin yanında zayıf; halk nazarında zayıf olan da kendisine hakkı teslim edilinceye kadar senin yanında kuvvetli idi. Seni kaybetmekle uğradığımız musibetten dolayı, Allah bizi ihsanından mahrum etmesin. Senin yokluğunda, bizi şaşkınlığa düşmekten korusun."

    Daha sonra gözlerinden akan yaşları silerek oradan ayrılan bu adam, Hz. Ali efendimizdi.
  • Yirmibirinci Söz
    Birinci Makam
    ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤٰﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ

    ﺍِﻥَّ ﺍﻟﺼَّﻠﺎَﺓَ ﻛَﺎﻧَﺖْ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟْﻤُﺆْﻣِﻨِﻴﻦَ ﻛِﺘَﺎﺑًﺎ ﻣَﻮْﻗُﻮﺗًﺎ

    Bir zaman sinnen, cismen, rütbeten büyük bir adam bana dedi: "Namaz iyidir. Fakat her gün her gün beşer defa kılmak çoktur. Bitmediğinden usanç veriyor."
    O zâtın o sözünden hayli zaman geçtikten sonra, nefsimi dinledim. İşittim ki, aynı sözleri söylüyor ve ona baktım gördüm ki; tenbellik kulağıyla şeytandan aynı dersi alıyor. O vakit anladım: O zât o sözü, bütün nüfus-u emmarenin namına söylemiş gibidir veya söylettirilmiştir. O zaman ben dahi dedim: "Madem nefsim emmaredir. Nefsini ıslah etmeyen, başkasını ıslah edemez. Öyle ise, nefsimden başlarım."
    Dedim: Ey nefis! Cehl-i mürekkeb içinde, tenbellik döşeğinde, gaflet uykusunda söylediğin şu söze mukabil "beş ikaz"ı benden işit.
    Birinci ikaz:
    Ey bedbaht nefsim! Acaba ömrün ebedî midir! Hiç kat'î senedin var mı ki, gelecek seneye belki yarına kadar kalacaksın? Sana usanç veren, tevehhüm-ü ebediyettir. Keyf için, ebedî dünyada kalacak gibi nazlanıyorsun. Eğer anlasa idin ki, ömrün azdır hem faidesiz gidiyor. Elbette onun yirmidörtten birisini, hakikî bir hayat-ı ebediyenin saadetine medar olacak bir güzel ve hoş ve rahat ve rahmet bir hizmete sarfetmek; usanmak şöyle dursun, belki ciddî bir iştiyak ve hoş bir zevki tahrike sebeb olur.
    İkinci ikaz:
    Ey şikem-perver nefsim! Acaba her gün her gün ekmek yersin, su içersin, havayı teneffüs edersin; sana onlar usanç veriyor mu? Madem vermiyor; çünki ihtiyaç tekerrür ettiğinden, usanç değil belki telezzüz ediyorsun. Öyle ise: Hane-i cismimde senin arkadaşların olan kalbimin gıdası, ruhumun âb-ı hayatı ve latîfe-i Rabbaniyemin hava-yı nesîmini cezb ve celbeden namaz dahi, seni usandırmamak gerektir. Evet nihayetsiz teessürat ve elemlere maruz ve mübtela ve nihayetsiz telezzüzata ve emellere meftun ve pür-sevda bir kalbin kut ve kuvveti; herşeye kàdir bir Rahîm-i Kerim'in kapısını niyaz ile çalmakla elde edilebilir. Evet şu fâni dünyada kemal-i sür'atle vaveylâ-yı firakı koparan giden ekser mevcudatla alâkadar bir ruhun âb-ı hayatı ise; herşeye bedel bir Mabud-u Bâki'nin, bir Mahbub-u Sermedî'nin çeşme-i rahmetine namaz ile teveccüh etmekle içilebilir. Evet fıtraten ebediyeti isteyen ve ebed için halkolunan ve ezelî ve ebedî bir zâtın âyinesi olan ve nihayetsiz derecede nazik ve letafetli bulunan zîşuur bir sırr-ı insanî, zînur bir latîfe-i Rabbaniye; şu kasavetli, ezici ve sıkıntılı, geçici ve zulümatlı ve boğucu olan ahval-i dünyeviye içinde, elbette teneffüse pek çok muhtaçtır ve ancak namazın penceresiyle nefes alabilir.
    Üçüncü ikaz:
    Ey sabırsız nefsim! Acaba geçmiş günlerdeki ibadet külfetini ve namazın meşakkatini ve musibet zahmetini, bugün düşünüp muzdarib olmak, hem gelecek günlerdeki ibadet vazifesini ve namaz hizmetini ve musibet elemini, bugün tasavvur edip sabırsızlık göstermek hiç kâr-ı akıl mıdır? Şu sabırsızlıkta misalin şöyle bir sersem kumandana benzer ki: Düşmanın sağ cenah kuvveti onun sağındaki kuvvetine iltihak etmiş ve ona taze bir kuvvet olduğu halde; o tutar mühim bir kuvvetini sağ cenaha gönderir, merkezi zayıflaştırır. Hem sol cenahta düşmanın askeri yok iken ve daha gelmeden, büyük bir kuvvet gönderir, "Ateş et!" emrini verir. Merkezi bütün bütün kuvvetten düşürtür. Düşman işi anlar, merkeze hücum eder; târumâr eder. Evet buna benzersin. Çünki geçmiş günlerin zahmeti, bugün rahmete kalbolmuş; elemi gitmiş, lezzeti kalmış. Külfeti, keramete iltihak ve meşakkati, sevaba inkılab etmiş. Öyle ise ondan usanç almak değil, belki yeni bir şevk, taze bir zevk ve devama ciddî bir gayret almak lâzım gelir. Gelecek günler ise madem gelmemişler. Şimdiden düşünüp usanmak ve fütur getirmek; aynen o günlerde açlığı ve susuzluğu ile bugün düşünüp bağırıp çağırmak gibi bir divaneliktir. Madem hakikat böyledir. Âkıl isen, ibadet cihetinde yalnız bugünü düşün ve onun bir saatini, ücreti pek büyük, külfeti pek az, hoş ve güzel ve ulvî bir hizmete sarfediyorum, de. O vakit senin acı bir füturun, tatlı bir gayrete inkılab eder.
    İşte ey sabırsız nefsim! Sen üç sabır ile mükellefsin. Birisi: Taat üstünde sabırdır. Birisi: Masiyetten sabırdır. Diğeri: Musibete karşı sabırdır. Aklın varsa, şu üçüncü ikazdaki temsilde görünen hakikatı rehber tut. Merdane "Yâ Sabûr" de, üç sabrı omuzuna al. Cenab-ı Hakk'ın sana verdiği sabır kuvvetini eğer yanlış yolda dağıtmazsan, her meşakkate ve her musibete kâfi gelebilir ve o kuvvetle dayan.
    Dördüncü ikaz:
    Ey sersem nefsim! Acaba şu vazife-i ubudiyet neticesiz midir, ücreti az mıdır ki, sana usanç veriyor? Halbuki bir adam sana birkaç para verse veyahut seni korkutsa, akşama kadar seni çalıştırır ve fütursuz çalışırsın. Acaba bu misafirhane-i dünyada âciz ve fakir kalbine kut ve gına ve elbette bir menzilin olan kabrinde gıda ve ziya ve herhalde mahkemen olan Mahşer'de sened ve berat ve ister istemez üstünden geçilecek Sırat Köprüsü'nde nur ve burak olacak bir namaz, neticesiz midir veyahut ücreti az mıdır? Bir adam sana yüz liralık bir hediye va'detse, yüz gün seni çalıştırır. Hulfü'l-va'd edebilir o adama itimad edersin, fütursuz işlersin. Acaba hulfü'l-va'd hakkında muhal olan bir zât, Cennet gibi bir ücreti ve saadet-i ebediye gibi bir hediyeyi sana va'd etse, pek az bir zamanda, pek güzel bir vazifede seni istihdam etse; sen hizmet etmezsen veya isteksiz, suhre gibi veya usançla, yarım yamalak hizmetinle onu va'dinde ittiham ve hediyesini istihfaf etsen, pek şiddetli bir te'dibe ve dehşetli bir tazibe müstehak olacağını düşünmüyor musun? Dünyada hapsin korkusundan en ağır işlerde fütursuz hizmet ettiğin halde; Cehennem gibi bir haps-i ebedînin havfı, en hafif ve latîf bir hizmet için sana gayret vermiyor mu?
    Beşinci ikaz:
    Ey dünyaperest nefsim! Acaba ibadetteki füturun ve namazdaki kusurun meşagil-i dünyeviyenin kesretinden midir veyahut derd-i maişetin meşgalesiyle vakit bulamadığından mıdır? Acaba sırf dünya için mi yaratılmışsın ki, bütün vaktini ona sarfediyorsun? Sen istidad cihetiyle bütün hayvanatın fevkinde olduğunu ve hayat-ı dünyeviyenin levazımatını tedarikte iktidar cihetiyle, bir serçe kuşuna yetişemediğini biliyorsun. Bundan neden anlamıyorsun ki, vazife-i asliyen hayvan gibi çabalamak değil; belki hakikî bir insan gibi, hakikî bir hayat-ı daime için sa'y etmektir. Bununla beraber meşagil-i dünyeviye dediğin, çoğu sana ait olmayan ve fuzulî bir surette karıştığın ve karıştırdığın malayani meşgalelerdir. En elzemini bırakıp, güya binler sene ömrün var gibi en lüzumsuz malûmat ile vakit geçiriyorsun. Meselâ: Zühal'in etrafındaki halkaların keyfiyeti nasıldır ve Amerika tavukları ne kadardır? gibi kıymetsiz şeylerle kıymetdar vaktini geçiriyorsun. Güya kozmoğrafya ilminden ve istatistikçi fenninden bir kemal alıyorsun.
    Eğer desen: "Beni namazdan ve ibadetten alıkoyan ve fütur veren öyle lüzumsuz şeyler değil, belki derd-i maişetin zarurî işleridir." Öyle ise ben de sana derim ki: Eğer yüz kuruş bir gündelik ile çalışsan; sonra biri gelse, dese ki: "Gel on dakika kadar şurayı kaz, yüz lira kıymetinde bir pırlanta ve bir zümrüt bulacaksın." Sen ona: "Yok, gelmem. Çünki on kuruş gündeliğimden kesilecek, nafakam azalacak" desen; ne kadar divanece bir bahane olduğunu elbette bilirsin. Aynen onun gibi; sen şu bağında, nafakan için işliyorsun. Eğer farz namazı terketsen, bütün sa'yin semeresi, yalnız dünyevî ve ehemmiyetsiz ve bereketsiz bir nafakaya münhasır kalır. Eğer sen istirahat ve teneffüs vaktini, ruhun rahatına, kalbin teneffüsüne medar olan namaza sarfetsen; o vakit, bereketli nafaka-i dünyeviye ile beraber, senin nafaka-i uhreviyene ve zâd-ı âhiretine ehemmiyetli bir menba olan, iki maden-i manevî bulursun:
    Birinci maden: Bütün bağındaki {(Haşiye): Bu makam, bir bağda bir zâta bir derstir ki, bu tarz ile beyan edilmiş.} yetiştirdiğin -çiçekli olsun, meyveli olsun- her nebatın, her ağacın tesbihatından, güzel bir niyet ile, bir hisse alıyorsun.
    İkinci maden: Hem bu bağdan çıkan mahsulâttan kim yese -hayvan olsun, insan olsun; inek olsun, sinek olsun; müşteri olsun, hırsız olsun- sana bir sadaka hükmüne geçer. Fakat o şart ile ki: Sen, Rezzak-ı Hakikî namına ve izni dairesinde tasarruf etsen ve onun malını, onun mahlukatına veren bir tevziat memuru nazarıyla kendine baksan... İşte bak, namazı terk eden ne kadar büyük bir hasaret eder, ne kadar ehemmiyetli bir serveti kaybeder ve sa'ye pek büyük bir şevk veren ve amelde büyük bir kuvve-i manevî temin eden o iki neticeden ve o iki madenden mahrum kalır, iflas eder. Hattâ ihtiyarlandıkça bahçecilikten usanır, fütur gelir. "Neme lâzım" der. "Ben zâten dünyadan gidiyorum. Bu kadar zahmeti ne için çekeceğim?" diyecek, kendini tenbelliğe atacak. Fakat evvelki adam der: "Daha ziyade ibadetle beraber sa'y-i helâle çalışacağım. Tâ, kabrime daha ziyade ışık göndereceğim, âhiretime daha ziyade zahîre tedarik edeceğim."
    Elhasıl: Ey nefis! Bil ki dünkü gün senin elinden çıktı. Yarın ise senin elinde sened yok ki, ona mâliksin. Öyle ise hakikî ömrünü, bulunduğun gün bil. Lâekall günün bir saatini, ihtiyat akçesi gibi, hakikî istikbal için teşkil olunan bir sandukça-i uhreviye olan bir mescide veya bir seccadeye at. Hem bil ki: Her yeni gün, sana hem herkese, bir yeni âlemin kapısıdır. Eğer namaz kılmazsan, senin o günkü âlemin zulümatlı ve perişan bir halde gider, senin aleyhinde âlem-i misalde şehadet eder. Zira herkesin, her günde, şu âlemden bir mahsus âlemi var. Hem o âlemin keyfiyeti, o adamın kalbine ve ameline tâbi'dir. Nasılki âyinende görünen muhteşem bir saray, âyinenin rengine bakar. Siyah ise, siyah görünür. Kırmızı ise, kırmızı görünür. Hem onun keyfiyetine bakar. O âyine şişesi düzgün ise, sarayı güzel gösterir. Düzgün değil ise, çirkin gösterir. En nazik şeyleri kaba gösterdiği misillü; sen kalbinle, aklınla, amelinle, gönlünle, kendi âleminin şeklini değiştirirsin. Ya aleyhinde, ya lehinde şehadet ettirebilirsin. Eğer namazı kılsan, o namazın ile o âlemin Sâni'-i Zülcelal'ine müteveccih olsan; birden, sana bakan âlemin tenevvür eder. Âdeta namazın bir elektrik lâmbası ve namaza niyetin, onun düğmesine dokunması gibi, o âlemin zulümatını dağıtır ve o herc ü merc-i dünyeviyedeki karmakarışık perişaniyet içindeki tebeddülat ve harekât, hikmetli bir intizam ve manidar bir kitabet-i kudret olduğunu gösterir.
    ﺍَﻟﻠّٰﻪُ ﻧُﻮﺭُ ﺍﻟﺴَّﻤٰﻮَﺍﺕِ ﻭَﺍْﻟﺎَﺭْﺽِ

    âyet-i pür-envârından bir nuru, senin kalbine serper. Senin o günkü âlemini, o nurun in'ikasıyla ışıklandırır. Senin lehinde nuraniyetle şehadet ettirir.
    Sakın deme: "Benim namazım nerede, şu hakikat-i namaz nerede?" Zira bir hurma çekirdeği, bir hurma ağacı gibi, kendi ağacını tavsif eder. Fark yalnız icmal ve tafsil ile olduğu gibi; senin ve benim gibi bir âminin -velev hissetmezse- namazı, büyük bir velinin namazı gibi şu nurdan bir hissesi var, şu hakikattan bir sırrı vardır -velev şuurun taalluk etmezse-. Fakat derecata göre inkişaf ve tenevvürü ayrı ayrıdır. Nasıl bir hurma çekirdeğinden, tâ mükemmel bir hurma ağacına kadar ne kadar meratib bulunur. Öyle de: Namazın derecatında da daha fazla meratib bulunabilir. Fakat bütün o meratibde, o hakikat-i nuraniyenin esası bulunur.
    ﺍَﻟﻠّٰﻬُﻢَّ ﺻَﻞِّ ﻭَﺳَﻠِّﻢْ ﻋَﻠٰﻰ ﻣَﻦْ ﻗَﺎﻝَ ﺍَﻟﺼَّﻠﺎَﺓُ ﻋِﻤَﺎﺩُ ﺍﻟﺪِّﻳﻦِ ﻭَﻋَﻠٰٓﻰ ﺍٰﻟِﻪِ ﻭَﺻَﺤْﺒِﻪِ ﺍَﺟْﻤَﻌِﻴﻦَ

    *-*-*
    İman Hakikatları - 27