• Mustafa Kemal'i Yılmaz Özdil'in kaleminden okumak gayet güzeldi. Ve şunu belirtmem lazım hemen incelemenin başında, kitabı bir tarihcinin yazdigi biyografi olarak değil de gerceklerle kurgulanmis bir eser olarak okudum. Çünkü klasik bir biyografide yapılması elzem olan ilk şey yararlandigin kaynakları belirtmen, bunlara kitabında yer vermen. Çünkü ne kadar güzel şeyler söylemiş olursan ol söylediklerin havada kalmış olur. Şahsen okurken hep aklimdaydi, "Tamam iyi hoş yazmış bunu lakin kaynağı ne bunun". Kitaptaki birçok olayı başka kitaplardan da ve kişilerden de duymuşlugum olduğu için verdiğim puan düşük olmadı. Dediğimi ozetlersem: Muhteşem Yüzyıl, Diriliş Ertuğrul güzel diziler ve anlattığı birçok olay da gerçek olaylara dayanıyor olabilir lakin tarihi öğrenmek icin bu durum onlari kaynak teşkil etmez.
    ...
    Mustafa Kemal'i bu kitapta bir arkadaş, bir abi gibi hissediyorsunuz. Yani sen ben gibi biri. Üzülen, sevinen, oyun oynayan, aşık olan, kavuşamayan... Bu açıdan çok hoşuma gitti.

    Mustafa Kemal'i artık senelerdir yapılan algı operasyonlarından kaynaklı seveni sevmeyeni 'dinsiz' veya 'dinle işi olmayan, dine çok uzak' olarak algilamistir. Lakin bu kitapta bilakis dinle yakından alakali, dine oldukça saygılı ve dinin halk tarafından anlaşılmasına önem veren bir Mustafa Kemal portresi ile karşılaşıyoruz. Dini, rituellere indirgeyen Emevi-saltanat dini ekolunde önemli olan "namaz kılmak, oruç tutmak, belli kandillerde camide namaz kılmak, kurban kesmek..." gibi ibadet ve rituellere indirgenmis durumdadir ve evrensel iyi kavramları, ilkeleri ikinci,üçüncü plana itildigi için insanlarda dindar, din yönünden makbul insan denilince akla sadece 'namaz kılan, kurban kesen, oruç tutan...' sakallı, tespihli bir dayi figürü akla geliyor. Bir insan bunları yapmasa ya da az yapsa ama topluma faydali olsa dahi o kişi dindar görülmez. Böyle de garip, absürd bir durum vardır.

    Mustafa Kemal'in en hoşuma giden ozellikerinden birisi hatta en başta geleni kitap okumaya olan tutkusu. Cephelerde dahi kitap okumaktan vazgeçmiyor. Hayatı boyunca 3997 kitap okuduğu biliniyor.

    Mustafa Kemal'in en hoşuma giden özelliklerinden birisi akıl ve bilime önem vermesi, hayata bu pencerelerden bakmasidir ve bununla beraber yobazlar, din tüccarlarına düşman olmasıdir.

    Mustafa Kemal'in bir çınar ağacı zarar görmesin diye konağı 4 santim civarı kaydirmasi olayını Greenpeace duysa heralde bunun filmini yaparlar, Atatürk'un heykelini dikerlerdi, aynı saatlerde bizim ülkedeki 'reaya' ise halihazirda dikilmiş olan heykeli indirmeye gayret ederdi.

    Mustafa Kemal ile görüsen bir meczubun -din adamı diyorlar- Mustafa Kemal'in gözlerinden cikarimda bulunup onun Deccal olduğunu söylediği rivayet edilir. Mustafa Kemal, vatani için cephelerde carpisirken yaralanması neticesinde biraz sakat olan o gözünden din tüccarları onun Deccal olduğu sonucuna varabiliyorlar! İşte yobazliga ve din tuccarligina karşı olmamız için en temel sebep budur. Mustafa Kemal'in geçirdiği hastalıklar ve rahatsızlıklar ve de cephede yaşadığı yaralanmalar sayfalarca anlatılıyor. Neler yok ki:
    - Böbrek rahatsızlığı
    - Sıtma
    - Kaburgası kırıliyor
    - Gözünden yaralaniyor
    - Kalbinden rahatsizlaniyor
    - Siroz
    - Göğsünden vuruluyor
    Aklımda kalanlar bunlar.

    Mustafa Kemal denince akla belki de ilk başta kadın hakları gelmeli. Aslında Türk toresinde kadının yeri erkekle eşit veya esite yakındır. Hatun otagda bas tacidir, hakanin yanındadır. Savaşta eli kılıçta savaşta, barista ekonominin de içinde, çocuğunun da bakimindaydi. Lakin zamanla Arapciligi islamiyet sanmamiz neticesinde kadın toplumda erkeği günaha sokan cisim olarak yaftalanip ikinci plana itildi. Mustafa Kemal ile tekrar hak ettiği seviyeye yükseldi Türk kadını. Şimdi bakıyorum da bustuné baltayla vuran, 'Ataturk ilah değildir, onun böyle anilmasi dine aykırıdır, batının kanunları getirdi' diye tepki gösteren -provokasyon yapan- kadınları görünce sasiyorum. Yani sormak isterim bu kadınlara, bir erkeğin 4. eşi mi olmak istersiniz, mirasta, bosanmada hiçbir söz hakkınız olmamasını, sürekli kocanizdsn dayak yemeyi ve bunun hakkında yasal bir işlem uygulanmamasini, eğitim gormemeyi, dışarıya erkeğiniz olmadan cikamamayi ... mi istiyorsunuz? Ben eminim ki Mustafa Kemal, mezardan kalksa ve görse ülkenin durumunu en çok bu kadınlara üzülür.
    ...
    Mustafa Kemal, kendini milletine adamış yalnız bir adamdı. Yalnızlığı özel hayatindaydi. Mutlu bir evliliği olmadı, çocuğu olmadı ama birçok evlatlık çocuğu oldu ve hepsini okuttu. Neyi varsa milletine bağışladı. Bir yüzükle bile gelmedi ve bir yüzüğü bile olmadan gitti. Ancak vatanıni seven, aklı hür, vicdanı hür her Türk insanın gönlüne 'akıl ve bilim' yazılı birer yüzük bıraktı.

    Keyifli okumalar...
  • Yüzlerce tanıdığı varken kimsesizler mezarlığına defnedilmek, yalnızlığın acı fotoğrafı gibi gelsede, düşündürücü bir dünya portresidir aslında. Kimsesiz olan, tanıdığını sandığı o kişileri mezadayken tanımıştı..
  • "Hz. İsa'nın öldükten sonra yeniden dirilmesini yad etmek üzere kurumlaştırılan kutsal bir gün veya bayramın adı olan Paskalya ... Yumurtanın kabuğunun kırılışı mezardan çıkan İsa'yı sembolize ederek yeni bir hayata başlayışı ima eder."
    Cahit Akşit
    Sayfa 277 - Kamer Yayınları
  • KONUSU: Yedi yaşında öksüz kalan bir çocuğun evlatlık olarak alındığı evin tek çocuğuna karşı duyduğu büyük aşkı.

     

    2.KİTABIN ÖZETİ:

     

     Binbaşı Kenan Eskişehir’de görev yapmaktadır ve rahatsızlığı nedeniyle üç ay izin alıp İstanbul’a gelmiştir. Onun için İstanbul’un ve özellikle çocukluğunun geçtiği Çamlıca’nın önemi büyüktür. Her gün genç yaşta kaybettiği sevgilisinin mezarına gitmektedir. Günlerden bir gün, emeklilik yıllarını evinde sakin bir şekilde geçiren eski askerin dikkatini, bahçesinin önünden her sabah elinde bir tutam leylak, yanında kendisinden oldukça genç,uzun boylu bir hanımla geçen, otuz otuzbeş yaşlarında, uzun boylu, sarışın, üniformasının içerisinde endamla duran bir binbaşı çekmektedir. Genelde yanındaki hanımla pek konuşmayan binbaşıyı, onun kardeşi olduğunu düşünmektedir. Bu düşüncesini aralarındaki yaş farkı ve resmi ilişki de desteklemektedir. Bir sabah yine binbaşının geçtiğini gören emekli yarbay, o gün yalnız olmasını da fırsat bilerek, O’nun sırrını çözmeye karar verir ve onu takibe koyulur. Hemen arkasından yürümesine rağmen binbaşı O’nu farketmemektedir. Binbaşı onu Karacaahmet Mezarlığı’na götürür. Etrafı demir parmaklıklarla çevrili mezara girip, mezarın üzerinde duran leylakları tazelemesini izler. Yavaş yavaş olayı çözmektedir ancak bu seferde bu mezarın içinde yatanın kim olduğunu merak etmeye başlar. Dizleri üzerine çöküp, avuçlarıyla toprağı yoğuran, gözyaşlarıyla sulayan binbaşıya dokunabilecek kadar yaklaşır. Samimi bir arkadaşıymış gibi ellerini kederli binbaşını omuzlarına koyar. Binbaşı aniden elektrik çarpmışa döner ve kafasını yaşlı askere doğru çevirir. Yaşlı adam O’na bir dost olduğunu ifade etmesine rağmen, kim olduğunu bilmediği bu adama şaşkın şaşkın bakmaya devam eder. Ancak bu emekli yarbay, samimiyetine inandırmayı başarır ve el sıkışıp evin yolunu beraber tutarlar. Binbaşıyı evine davet eder ancak binbaşı daha sonra eşi ile birlikte geleceğini söyler ve dediğinide yapar. Zamanla dostlukları ilerler. Birgün Binbaşı Kenan bu yaşlı dostunu evine davet eder ve altı aylık çocuğundan bahseder. Bunu duyan yaşlı adam çok şaşırır. Bu şaşkınlığı kızı diye düşündüğü kişinin eşi, mezarını hergün ziyaret ettiği kişininde çocukluğundan beri sevdiği kişi olduğunu öğrenince, O’nun hayatının gizemine karşı olan merakı büsbütün artar. O’na haytını anlatmasını ister.  Binbaşı Kenan ise bir hafta sonra dört aylık izninin bittiğini ve gitmeden önce herşeyi ama herşeyi öğreneceğini söyler. Ertesi hafta dostunu uğurlamaya gider. Binbaşı Kenan dostuna bir paket vererek içinde hayatının sırrının yazdığını ve neden hayatına tek kelime ile “hıçkırık” dediğini anlattığını söyler ve trene biner. Yaşlı adam heyecan içerisinde evine döner ve paketi açar. Paketin içinden bir hatıra defteri ile, üzerinde bir gün öncesinin tarihi yazılmış olan bir mektup bulur. Mektubun içinde, şu an çok bahtiyar olduğu ve O’nun için üzülmemesi yazılıdır. Emekli yarbay sabaha kadar hatıra defterini büyük bir heyecan içinde okur…

             Binbaşı Kenan’ın hatıra defterinde şunlar anlatılmaktadır:

             Annesi öldüğünde henüz yedi yaşında bir çocuktur. Babası Susamzade Safi Bey varlıklı bir tüccardır. Annesinin hayatta olduğu dönemde araları çok iyi olan babasından, zamanla uzakalaşmaya başlar. Birgün babası evlenmek istediğini küçük Kenan’a açar. Kenan bunu istemese de kabul etmek zorunda kalır. Yeni annesi Kenan’a ilk günlerde iyi davransa da sonradan gerçek yüzü ortaya çıkar. Sürekli dayak yiyen Kenan’a ev zindan olmaya başlar.Birgün okuluna gelen bir müfettiş Kenan’ın acı durumunu farkeder ve onun başına gelenlerin hepsini öğrenip durumu Muhip Azmi Bey ismindeki yardımsever bir dostuna bildirir. Muhip Azmi Bey küçük Kenan ile konuşur ve O’nu evlat edinmeyi istediğini söyler. Küçük Kenan kararsızdır. Muhip Azmi Bey Kenan’ında sonradan üvey babası olduğunu öğrendiği Susanzade Safi Bey’le konuşur. Aslında O da  bunu istemektedir. Küçük Kenan artık İstanbul yolcusudur. Uzun bir yolculuktan sonra, Muhip Azmi Bey ve Kenan eve ulaşırlar. Ev halkıyla tanışır ve evin tek çocuğu olan, kendisinden yaşça büyük Nalan ile hemen bahçeye, oyun oynamaya giderler. Artık hayatı değişir, evin bir parçasıdır ve Nalan’dan hiçbir farkı yoktur. Evde tek evlatlık olan Kenan değildir. Otuz yaşlarına girmesine rağmen halen evlenmemiş olan Vesime de bu evde evlatlık olarak büyümüştür. Bütün zamanını Nalan ile beraber geçiren Kenan için hayat artık, yaşamaya değer hale gelmiştir. Nalan, yaşil iri gözlü, çelimsizliğine rağmen oldukça hareketli bir kızdır. Okula gitmemesine rağmen, evde özel ders almaktadır.Kenan da yaşı ilerledikce derslere başlar. Bazı zamanlar bu iki çocuk, yakınlarda eski ama şirin bir kulübesi bulunan Şeyh Kudsi Efendi’nin yanına gider ve onun neyinden dökülen notaları büyük bir hayranlık içinde dinlerler.Zamanla Kenan’ın içinde Nalan’a karşı normalden daha farklı ve daha şiddetli bazı duygular belirmeye başlar. O’nu sevmektedir hem de ölürcesine! Bu sonuca, zaman zaman baş gösteren kıskançlığından ulaşmaktadır.

             Artık ikisi de büyümüştür ancak herşey yolunda gitmemektedir. Nalan zatüre geçirir ve zayıf olan vücut direnci iyice zayıflar. Kenan ortaokuldan mezun olur ve öz babası gibi subay olmak için Kuleli Askeri Lisesi’ne girer. Günden güne Nalan’a karşı olan sevgisi büyür ve bu sevgiyle beraber kalbindeki yarada derinleşir. Nalan’a karşı olan sevgiyi O’na açamaz ve O’da bu sevgiyi çocukluğuna verir ve ciddiye almaz. Hatta yine bir bahar günü, herzamanki gibi, leylak hastası olan Nalan ile Kenan, leylakların arasında dolaşırken, Kenan yine kıskançlığını belli edince Nalan O’na şakayla karışık kendisini sevip sevmediğini sorar. Bir an için öldüğünü zanneden Kenan, sevgisini itiraf edecek gücü kendisinde bulamaz ve inkar edip kardeş olduklarını söyler. Zaman geçtikçe Nalan’ı hastalık pençesi altına almaktadır. Bazen öksürmekten boğulacağını düşünürler. Yine böyle bir günde Nalan yatağını kana bulamıştır. Hemen aile dostları ve bir süredir de doktorları olan İlhami Bey’i çağırırlar. Muayeneden sonra ilaçlar yazılır. Bir kış Nalan yatağından kalkamadan böyle mutsuz bir şekilde akıp gider. Ancak bahar gelipte leylaklar açtığı zaman, Nalan da ayağa kalkar. Bütün eve bir cümbüş hakim kılar. Kenan her haftasonunu Nalan ile geçirebilmek için iple çeker. Yine böyle bir haftasonu, Nalan’ı herzamanki gibi leylakların arasında bulacağını düşünerek, O’na bir sürpriz yapmak ister. O’na habersizce yaklaşıp leylak yağmuru içerisinde boğacaktır. Ancak O’na yaklaşınca yalnız olmadığını anlar. Yanında Doktor İlhami Bey vardır. Doktor İlhami Bey O’na evlenme teklif etmektedir. Kenan neye uğradığına şaşırır ama elinden de hiçbirşey gelmez. Hemen Doktor İlhami Bey ve Nalan nişanlanırlar, bir süre sonrada düğünleri olur. Kenan ise hem sevdiği kişinin evliliğine hem de O’nun kocasıyla birlikte başka bir eve taşınmasına üzülmektedir. Bir süre sonra Nalan’nın bir de küçük kızı olur. Nalan’ın isteğiyle kızının adını Kenan koyar. Kenan aşkını çoktan açıklamıştır. “Nalan’ın ağlattığını Handan güldürsün” der ve kızının ismini “Handan” kor. Doktor İlhami Bey sık sık işi gereği seyahat eder ve bundan dolayı Nalan için en uygununun Çamlıca’daki baba evinde kalmasının olduğunu düşünür. Nalan eve döndüğü gün bütün evde bir mutluluk rüzgarı eser. Handan da büyür ve ele avuca sığmaz bir hale gelir. “Ağabey” olarak çağırdığı Kenan’ın kucağından inmemektedir.

             Kenan artık çoktan Harbiyeli’dir. Tıpkı küçüklüğünde olduğu gibi Nalan ile birlikte leylaklar arasında yürüyerek günlerinin büyük bir kısmını geçirirler. Vesime sürekli Handan’la ilgilendiği için Nalan rahattır ancak O’nun doğumu bünyesini iyice zayıflatmıştır. Günden güne Nalan ile Kenan arasındaki ilişki dahada kuvvetlenir. Hatta bazı geceler Nalan’ın odasında geç vakitlere kadar oturup konuşurlar. Kenan sürekli Nalan’a karşı olan sevgisinin O’nu ne kadar yıprattığından bahseder ve sevgisine karşılık bekler. Ancak Nalan eşine ve çocuğuna karşı sadık olduğu için O’na hiçbir karşılık vermez. Bir gece yine Nalan’ın odasında konuşurken, Kenan Nalan’a karşı yoğun bir izdivaç isteği duyar ve kendisini kontrol edemez. Olay Nalan’ın tokatı ile sonuçlanır ve bu olaydan sonra Kenan ceza aldığını bahane ederek dört ay boyunca okulda kalır ve eve gelmez. Taki birgün Vesime Kenan’ın okuluna gelip Nalan’ın çok hasta olduğunu ve O’nun artık eve dönmesini istediğinin söyleyinceye kadar. Artık barışmışlardır.

             Kenan artık Harbiye’den mezun olup yakışıklı bir subay olmuştur. Kılıcını kuşanıp, şıngırtılar içerisinde Çamlıca’ya, evine gelir. İlk olarak babası Muhip Azmi Bey’in ellerinden öper. Nalan da O’nu beklemektedir. O’nunda  hemen leylak kokulu yumuşacık ellerine sarılır ve doyasıya öper. Artık Kenan’ın gideceği kıt’a da belli olmuştur. Gideceği yer İstanbul’a çok uzakta olduğu için başta Nalan olmak üzere evdeki herkes üzülür. Artık sadece mektuplarla haberleşeceklerdir. Ancak Nalan Kenan’dan O’na kardeşiymiş gibi mektup yazmasını ister ve Kenan’da bunu kabul etmek zorunda kalır. Nalan çok hastadır ve günden güne eriyip gitmektedir ve O da bunun farkındadır. Bundan dolayı Kenan’ı bir daha göremeyeceğinden korkmaktadır.

             Kenan artık bir kıt’a subayıdır. Görev hayatında başarılı ve arkadaşları tarafından sevilen bir insandır. O da hayatından çok memnundur ancak sadece Nalan’ın yokluğunu çok fazla hisseder. Nalan ve babasına her fırsatta mektup yazar. Ancak birgün hayatının hatasını yapar ve efkarlı olduğu bir günde Nalan’a karşı olan bütün duygularını yazdığı bir kağıtı farkında olmadan Nalan’a gönderir. Bu hatayı anladıktan sonra üstüste birçok telaffi mektubu yazar ama aylarca cevap gelmez. Endileşenmeye başlar ve komutanından izin ister ama seferberlik olduğu için komutanı izin vermez. En sonunda bir telgraf alır: “(D.R.) süvari alayı, sekizinci bölük komutanı Kenan ZİYA Bey’e: Ölüyorum çabuk gel!..  Nalan” Bu telgraftan sonra Kenan komutanına koşar ve ona bu telgrafı gösterip izin ister ve alır. Atına atlar ve onaltı günlük uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra İstanbul’a ulaşır. Ancak bir gece önce Nalan gözlerini hayata yummuştur. Bir an için Kenan da kendisini O’nunla beraber ölmüş gibi hisseder ve olduğu yere yığılıp kalır. Kendine geldiği zaman ilk işi, Nalan’ın mezarına gidip toprağına kapanmak olur. Eve döndüğü zaman Vesime, o sadık ve iyi kalpli kadın, elinde bir paketle Kenan’ı beklemektedir. Elindeki paketi Nalan’ın O’na bıraktığını söyler ve O’na uzatır. Kenan paketi heyecan içinde alır ve odasına çekilir. Pakette 18 yaşına girdiği zaman Handan’a verilmesi gerektiğini yazan bir mektup ile Nalan’ın kendi el yazısıyla yazılmış yedi sayfa vardır. Bu kağıtlarda Nalan artık Kenan’a karşı olan aşkını gizlemez ve bütün duygularını döker. Ayrıca Kenan’ın yanlışlıkla gönderdiği kağıdı kocasının okuduktan sonra yaptığı işkenceler, kızı Handan’ı bu yüzden ölünceye kadar göremediği de yazar. Bu kağıtları okuduktan sonra Kenan iyice yıkılır. Bir süre sonra Doktor İlhami Bey ile salonda karşılaşırlar. Tartışmaya başlarlar ve Kenan herşeyi bütün açıklığıyla anlatır ancak kendisine bir türlü inandıramaz. En sonunda Nalan’ın Kenan’a yazdığı kağıtları gösterir. Doktor İlhami Bey artık pişmandır ama bu pişmanlık Nalan’ın ölümüne çare değildir. Muhip Azmi Bey ile barışır ve Handan’ı da annesinin evine geri getirir. İzini biten Kenan tekrar kıt’asına döner.

             Balkan Harbi biter, Cihan Harbi başlar. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra 6 Ekim 1923’te İstanbul’a giren Türk ordusu arasında Kenan da bulunur. Artık otuz-otuzbeş yaşlarında bir subaydır. Eve dönünce herkes O’nu neşe ile karşılar. Bu arada Handan da içeriye girer ve Kenan’ı şaşkınlık içinde bırakır çünkü O artık 18 yaşında bir genç kızdır daha da  ilginç olanı, annesi Nalan’ın bir ikizi olmuştur.Kenan hergün Nalan’ın mezarına gider. Bir süre sonra Handan da O’na eşlik etmeye başlar. Annesinin O’na bıraktığı mektubu bir süre sonra Kenan’dan almıştır. Yine beraber gittikleri mezardan dönerken Handan annesinin O’na bıraktığı mektuptan bahseder. Annesinin kendisinden gerçekten sevdiği birisiyle evlenip, hayatını O’nun gibi mahvetmemesini istediğininden ve evleneceği kişinin de sarışın ve uzun boylu bir subay olursa çok bahtiyar olacağını yazdığından bahseder. Daha sonra ekler “Nalan’ın ağlattığını ancak O’nun kızı güldürebilir!” Kenan şaşımış ve aynı zamanda da mutlu olmuştur. Handan’ı kolarıyla kavrar ve bir dahada asla bırakmaz.

    3.KİTABIN ANA FİKRİ: Şartlar ne durumda olursa olsun insanlar içlerinde sakladığı sevgiyi ve arzuyu başkasıyla paylaşabilmeli, yoksa herşey çok geç olabilir.

    4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

    Kenan ZİYA: Yedi yaşında annesini kaybettikten sonra üvey anne ve babasının elinde kaldığı sürece büyük acılar ve işkenceler yaşamıştır. Bu acılardan kurtularak İstanbul’a gelmiştir; fakat burada daha büyük bir acıyla karşılşacağından haberdar değildi. Kendinden büyük Nalan isminde bir kıza aşık olur; fakat Nalan’ın ağlattığını kızı Handan güldürür.

    Nalan: Evin tek çocuğu olan Nalan’ın her isteği yerine getirilmiştir ve özel hocalardan ders alarak iyi bir eğitim almıştır. Çelimsizliğine rağmen çok hareketli ve neşeli bir çocukluk yaşamıştır; fakat küçük yaşlarda yakalandığı zatüre illeti onu mutlu edemeden öldürmüştür.Doktor İlhami Beyden Handan isminde bir kızı vardır.

    Susamzade Safi Bey: Kenan’ın üvey babasıdır. İlk zamanlarda Kenan’a iyi davranan Safi Bey, eşinin ölümünden sonra başka bir kadınla evlenmiştir ve ikisi de Kenan’a karşı çok kötü davranmışlardır. Safi Bey zengin, çalışkan ve azimli bir  esnaftır.

    Muhip Azmi Bey: Sarışın, yeşil gözlü mabeynde çalışan çalışkan ve varlıklı bir devlet adamıdır. Nalan isminde bir kızı vardır. Karısının ölümünden sonra kendini kızına vermiştir ve kızının zatüreye yakalanıp günden güne erimesi O’nu mahvetmiştir. Sekiz yaşındaki Kenan adında bir çocuğu evlatlık almıştır ve onu öz kızından ayırt etmemiştir.

    Emekli Yarbay: Bu emekli subay Osmanlı’nın son zamanlarında emekli olduktan sonra kendini doğaya adayan, sakin bir yaşam sürdüren, doğayı seven, canayakın, sevecen ve merhametli bir kişiliğe sahiptir. Kısa sürede Binbaşı Kenan ile iyi bir dostluk kurmuştur.

    Doktor İlhami Bey: İlk başta doktor olarak geldiği köşkün daha sonra damadı olmuştur. Nalan’ın kocasıdır ve de Handan’ın babasıdır. Nalan ilk başlarda duyduğu aşkı günden güne azalmıştır ve ilgisiz kişiliği ortaya çıkmıştır.

    Vesime: Muhip Azmi Beyin evlatlığı Nesime evlenmemiştir ve ölünceye kadar konak da hizmetli olarak çalışmıştır. Oldukça iyi bir kişiliğe sahip olan Nesime özellikle Kenan ve Nalan aşklarını bir sır gibi saklamıştır.

    Şeyh Kudsi Efendi: Nalan ve Kenan’ın sevdikleri ve saydıkları, müzikten iyi anlayan, özellikle çaldığı ney ile onları büyüleyen ve aşık eden bir insandır. Küçük, şirin bir kulübede oturan adamı onlar devamlı ziyaret ederler. 

    5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:Bu kitabı daha önce askeri lisede arkadaşlar okumuştu; ama ben okumamıştım. Şimdi bu kitabı okuduğumda ne kadar da geç kaldığımı anladım ve aldığım bu kitabı yaklaşık altı arkadaşıma vererek onların da okumasını sağladım. Kitap, oldukça sade ve anlaşılır bir şekilde yazılmış; kitabın akıcılığından dolayı okumaya başladıktan sonra elinden bırakamıyorsun. Aşk ve sevgi konusu mükemmel bir şekilde dile getirilmiş; ama şunu bilmeliyiz ki, bizler yani askerler fazla duygusal olmamalıyız ve duygularımızın yerine mantığımızla hareket etmeliyiz.

    6.YAZAR HAKKINDA BİLGİ: 5 şubat 1917’de İstanbul’da doğan Kerime Nadir ANZAK, 20 mart 1984’te öldü. Bebek Saint Joseph Sörler Okulu’nu bitirdi. Ayrıca özel eğitim gördü. İlk şiir ve öyküleri 1937’de Servetifünun-Uyanış ve Yarımay dergilerinde yayımlandı. Kadın kahramanlar üzerine kurduğu duygusal aşk ve serüven romanlarıyla çok okunan bir yazar oldu. Anılarını Romancının Dünyası(1938) adlı kitapta topladı. Başlıca romanları arasında Yeşil Işıklar(1937), Hıçkırık(1938), Seven Ne Yapmaz(1940), Gelinlik Kız(1943), Uykusuz Geceler(1945), Kahkaha(1946), Posta Güvercini(1950), Pervane(1955), Esir Kuş(1957) ve Sonbahar(1958) sayılabilir.
  • Çocuk Kral Tutankamon (Tutankhamun, Tutankhaton) Tutankhamun ya da Tutankamon, (Amun'un yaşayan resmi ve Amun şerefesi adına) Mısır'lı bir firavundur. M.Ö. 1333 - M.Ö. 1323 yılları arasında hüküm sürmüştür. Asıl adı, Tutankhaton'dur. Tektanrılı Aton dinini kuran, IV. Amenotep (Akhenaton)'in oğludur. Babası ölünce, başka bir anneden olan yarı kız kardeşi Ankhesenamen ile evlenerek tahta çıktı. Saltanatının ilk çağlarında, Mısır'ın eski çoktanrılı dinine dönüş yaşandı. Kendisi de Tutankhaton adı yerine Tutankhamun adını aldı. Böylece, IV. Amenetep'in kurduğu Aton dini söndü. Tutankhamun'un çağı barış içinde geçti. Çok genç yaşta ölen bu kraldan sonra, babasına vezirlik, kendisine de küçüklüğünde naiplik yapmış olan Ay, dul kraliçe ile evlenerek tahta çıktı. Firavun mezarlarından sadece biri istisna olarak hiç soyulmadan günümüze kadar gelebilmeyi başarmıştır. [1]
    Tutankamon'un Kolyesinin Esrarı Mısır'ın efsanevi firavunlarından Tutankamon'un kolyesindeki taşların Dünya dışından kaynaklanan bir patlamayla yeryüzünde oluşmuş bir cam olduğu düşünülüyor.
    Mısır'ın başkenti Kahire'deki Mısır Medeniyetleri Müzesi'nde 1996 yılında araştırma yapan İtalyan arkeolog Vincenzo de Michele, Tutankamon'un sarı-yeşil renkli bir kolyesini incelemeye aldı. De Michele, değerli bir taş olduğu var sayılan bu kolyenin aslında camdan olduğunu ve Mısır uygarlığından dahi çok daha önce yapıldığını ortaya çıkardı. Bu tespit Mısır arkeologları arasında şaşkınlık yarattı. Mısırlı jeolog Ali Bereket de söz konusu camın, doğada Sahra Çölü'nün gözden ırak bir bölgesinde kumun içine karışmış şekilde bulunduğunu ortaya çıkardı.
    Tutankamon'un kolyesini süsleyen bu taşın nereden geldiği, kimler tarafından şekillendirildiği ise bir soru işareti olarak kaldı.
    DÜNYA DIŞINDAN KAYNAKLI Avusturyalı astronom Christian Koeberl, söz konusu camın ancak çok yüksek bir sıcaklıkta meydana gelebileceğini, bu sıcaklığa ise yeryüzünde ulaşmanın mümkün olmadığını öne sürdü. Koeberl, camın uzaydan Dünya'ya geldiğini iddia etti. Ancak, camın bulunduğu bölgede meteor düşmesine kanıt sağlayacak herhangi bir bulgu yoktu.
    Mısırlı uzman Ali Bereket Tutankamon'un kolyesindeki taşın aslında Sahra Çölü'nde bulunan bir cam olduğunu ortaya çıkardı.
    ABD'li jeofizikçi John Wasson ise camın solüsyonunun Sibirya kökenili olduğunu öne sürdü. Wasson, uzaydan gelen göktaşlarının daha önce gökyüzünde şiddetli patlamalara yol açtığını ve benzer bir patlamanın da Mısır çöllerinde gerçekleşmiş olabileceğini belirtiyor. ATOM BOMBASINDAN DAHA GÜÇLÜ OLMALI İlk atom bombası için 1945 yılında yapılan denemelerde yapılan patlamalardan sonra New Mexico Çölü kumlarında incecik bir can tabakası meydana gelmişti. Ancak Mısır Sahra Çölü'ndeki kumlardaki cam tabakasını atom bombası deneylerinin yarattığından çok daha kalın. Bilim insanları, çölde atom bombasının etkisinden daha kalın bir cam tabakası yaratacak patlamanın ne olduğunu sorguluyor. Tutankamon'un yüz,ü şimdiye dek bulunan heykeller ölçü alınarak bilgisayarda yeniden yaratılmıştı.
    Böylesine bir patlama ilk kez 1994'te, Shoemaker-Levy kuyrukluyıldızı Jüpiter'le çarpıştığında meydana geldi. Hubble Teleskopu bu çarpışmada Jüpiter'in atmosferinde oluşan şimdiye dek bilinen en büyük ateş topunu gözlemledi. TARİHTE ÖRNEĞİ VAR John Wasson, Güneydoğu Asya'da 800.000 yıl önce gerçekleşmiş doğal bir patlamada Sahra Çölü'nde meydana geldiği düşünülen patlamadan çok daha büyük bir etki yarattığını ortaya attı. Bu patlamadan sonra da 750 kilometre kare'ye yayılan bir alan yüzeyinde cam tabaka bıraktı. Patlamada herhangi bir krater deliğinin olmaması göktaşı ihtimalini de devre dışı bırakıyor. Wasson, bu patlama esnasında bölgedeki insanlar dahil tüm canlıların da öleceğini vurguluyor.
    Watson'a göre, benzer bir olay Sibirya'nın Tunguska bölgesinde de gerçekleşti; hatta Hiroşima'ya atılan bombanın da benzer bir etkisi olmuştu. PATLAMANIN KAYNAĞI SORU İŞARETİ Sanda Ulusal Laboratuarı'nda görevli Mark Boslough, Jüpiter'i etkileyen söz konusu dev patlamayı süper bilgisayarda Dünya için bir simülasyonunu yaptı. Boslough, böylesi bir patlamanın yüzeyde 1.800 santigrat derece bir sıcaklık yaratacağını vurguluyor. Mark Boslough'a göre Tutankamon'un kolyesindeki camın oluşması için atom bombasının on binlerce katı büyüklüğünde bir patlamanın gerçekleşmiş olması gerek.
    Simülasyonda böylesi bir patlamanın Sahra Çölü'nde bulunan ve Tutankamon'un kolyesini süsleyecek kalınlıkta bir camın da meydana gelebileceği ortaya çıktı. Simülasyonla ilgili olarak Boslough şunları söyledi; “Tutankamon'un kolyesindeki camın oluşması için atom bombasının tesirinin on binlerce katı bir patlamanın meydana gelmiş olması gerekiyor. Şimdi esas soru bu şiddete ulaşacak patlamanın yeryüzündeki kaynağı nedir?” [2]
    Ailesi Baba: IV. Amenhotep (Akhenaton) oldu. Anne: Prenses Kia Kardeşleri: Smenkhkare Eşi: Ankhesenpaaten Oğulları: yok Kızları: yok [1] Akhenaton'un ölümünün hemen ardından, bütün ülkeye bu haberi duyurmak için ulaklar çıkartılmıştır. Bu haber, tüm ülkede üzüntü ve endişe yaratırken toplumun değişik kesimlerinde farklı duygular uyandırmıştır. Buna en çok sevinen kesim ise rahipler ve askerler olmuştur. Akhenaton o zamana kadar yapılmış olan süslü mezarların aksine basit bir mezar yaptırmış, süslemelerinde ise karısı Neferriti'nin imgelerini kazıtmıştı. Yapılan araştırmalarda Tutankamon'un babasının Akhenaton olduğu anlaşılmaktadır. Buna rağmen birlikte hiç resimleri kazınmamıştır. Tutankamon birisi hariç hepsi kendisinden büyük olan, altı üvey kardeşi prensesle birlikte kraliyet çocuk evinde büyüdü. Burada resim yapmayı ve kumlu arazide araba sürmeyi öğreniyordu. Babası şehri terk etmediği için kendisi de avlanmaya gidemiyordu. Sarayda bazı olayların kendisinden sakladığını, gelen mektupların gizlendiğini fark etti. Bunların yazılarının kendi yazılarına benzemediğini anlaması geç olmadı. Bu tabletler o zamanın uluslararası dili olan Akad dili ile yazılmıştı. Akhenaton'un ölümü ile kraliyet ailesi son yetişkinlerini de kaybetmiş oldu. Tutanhamon kraliyet soyundan kalan tek erkek çocuk olmasına rağmen henüz on yaşında idi. Yaşının küçük olması sebebiyle sarayda görevli memurlar arasında makam ve mevki kapma savaşı başladı. Bunun en büyük etkeni ise rahiplerden oluşmaktadır. Bu dönemde vezir Ay rahiplerin arasında üstünlüğünü kabul ettirerek diğerlerinden öne çıkar.
    Taç giyme töreni için Teb'e yola çıkıldığında Tutankamon ve Anhesenamon ilk defa Amarna dışına çıkmışlardır. Eski Mısır'a döndükleri için yirmi yıldır kullanılmayan saraylar yeniden tamir edilir ve hazır hale getirilir. Tutankamon taç giyme törenini Karnak Tapınağında avluyu dolduran din adamları ve halkın huzurunda yapar. Kısa bir süre sonra kral ve kraliçe Armarna'ya geri dönerler. Fakat babalarının ölümünden sonra şehir eski canlılığını kaybetmiştir, sadece bir yıl kalabilirler. İki yıl içinde kraliyet tekrar Teb'e taşınır. Bir müddet sonra Armarna tamamen boşalır ve kimse kalmaz. Bunun üzerine Armarna'ya işçiler gönderilerek oradaki taş bloklar sökülerek başka projeler için kullanılır. [3]
    Tutankamon'un Ölümü Dünya tarihinin en büyük arkeolojik keşfinin, “Tutankamon'un mezarının ortaya çıkarılması” olduğu söylenegelir. Oysa ki Tutankamon, Mısır tarihinin çok önemli firavunlarından biri değildir. Ramses hiç değildir. Peki arkeolojik açıdan onu bu denli önemli kılan olay nedir? Genç yaşında hayata gözlerini yuman firavun olmasının etkisi vardır elbette. Onu diğer tüm firavunlardan ayıran esas özellik, mezarı hiç soyulmayan ve tüm hazinesi günümüze kadar ulaşan tek firavun olmasında gizlidir. Yani mezar hırsızlarının gözünden kaçırdığı bir ayrıntı olmasa, Mısır tarihi içinde onca önemli firavun varken bugün Tutankamon'un pek de esamisi okunmayacaktı (Mısır hükümeti, ülkenin tanıtımında Tutankamon'un yüz maskesini kullanıyor.) Tutanhamun'un mezarını 1922'de İngiliz arkeologu Howard Carter buldu. Mezarında Mısır tarihini aydınlatan belgeler, çok değerli sanat eserleri vardı. Bazı kaynaklar, bu firavunun rahip tarafından öldürüldüğünü yazar ancak mezardaki mumyanın bulguları ünlü firavunun genç yaşında ölmesi sebebinin bacağındaki kırıklar olduğunu belirtir. Tutanhamun'un zehirlendiği söylentisi de vardır. Mumyasını bulan ve ilgisi olanların da çok yaşamadığı boş rivayetler arasındadır. Gerçekten de bu firavunun çok genç yaşlarda çıktığı tahta yirmili yaşların başında veda ettiği bilinmektedir. Bulunanlar arasında Tutankamon'un kolyesini incelemeye alan De Michele değerli bir taş olduğu var sayılan bu kolyenin aslında camdan olduğunu ve Mısır uygarlığından çok daha önce yapıldığını ortaya çıkardı. Söz konusu camın ancak çok yüksek bir sıcaklıkta meydana gelebileceğini, bu sıcaklığa ise yeryüzünde ulaşmanın mümkün olmadığı öne sürüldü. Uzaydan gelen gök taşlarının daha önce gökyüzünde şiddetli patlamalara yol açtığı ve benzer bir patlamanın da Mısır çöllerinde gerçekleşmiş olabileceği belirtiliyor. Ancak, camın bulunduğu bölgede meteora kanıt olabilecek herhangi bir bulgu yok.“Tutankamon'un kolyesindeki camın oluşması için atom bombasının tesirinin on binlerce katı bir patlamanın meydana gelmiş olması gerekiyor. Esas soru, bu şiddete ulaşacak patlamanın yeryüzündeki kaynağı nedir?” [1] Bilim insanları, Tutankamon'un birçok kişinin düşündüğü gibi öldürülmediğini, av sırasında savaş arabasından düşerek öldüğünü belirttiler. Tutankamon'un 1922’de arkeolog Howard Carter tarafından lahdinin bulunmasının ardından mumyasının 1968’te röntgen cihazından geçirilmesiyle birlikte kafatasında bir çöküntü fark edilmiş ve kafasına vurularak öldürüldüğü düşünülmüştü.
    Ancak gelişen tıp cihazları sayesinde yeniden çekilen ayrıntılı röntgenlerde yapılan incelemeler sonucunda Tutankamon'un ölmeden hemen önce bacağının kırıldığı tespit edildi. Mumya üzerinde son yapılan incelemeler ise çocuk kralın atlı arabada ava çıktığında arabadan düşüp bacağını kırarak kan zehirlenmesinden öldüğünü ortaya koydu. [4]
    Bir Cinayet Şüphesi Sonbaharın sonlarında on sekizinci yılını yaşamakta olan Tutankamon, tek başına uyumaya gider. Mısırlı köylüler eşleriyle beraber yatarken Mısır firavunları kraliçelerinden ve haremlerinden ayrı yaşarlardı. Tutankamon, basit eşyalarla döşenmiş bir odada uyumaktadır. Nöbetçilerden kurtularak gizlice odaya girmeyi başaran bir kişi pelerininin altında saklamış olduğu Mısır topuzu diye tabir edilen bir silahla kafasına vurarak yaralar ve geldiği gibi sessizce gider. Ertesi sabah hizmetçiler tarafından yaralı bir şekilde bulunur. Derhal vezir Ay ile karısı Anhesenamon'a haber verilir. Tapınaktan kafa yaralanmalarında uzman olan bir hekim çağırılır. Hekim firavunun kafasının tıraş edilmesi talimatını verir. Tıraştan sonra kafasındaki büyük bir yara görür. Kafasından darbe almış olduğu yerde kemik parçaları yoktu. Hekim aletlerini çıkararak yarayı temizler, fakat iyileşmesi ile ilgili yapabileceği fazla bir şey olmadığını, ölürse kendisinin suçlanacağını anlar ve tedavinin zaman alacağını ima eder. Kraliçe Anhesenamon üzüntü içinde büyücüleri çağırır. Büyücüler tarafından hazırlanan karışımla tedavi edilmeye çalışılır. Önce iyileşmiş gibi görünen firavun bir müddet sonra ağrıları artar ve ölür. Genç kral öldüğünde Krallar vadisinde bulunan ve yeni tamamlanmış olan bir mezara gömülür. Tutankamon'un bedeni mumyalanarak sonsuzluğa hazırlanmıştır.
    Mumyalama işlemi fiziksel bir süreçtir. Her aşamasında dini törenler yapılır. En önemli aşaması ise vücudun çürümemesi için bedendeki nemin olduğunca çabuk bir şekilde kurutulması gerekmektedir. Mısırlılar ikinci bir hayata inandıkları için mumyalama işlemi yapmaktadırlar. Bu işlem sırasında yalnız kalbi vücutta kalır, işlevini bilmedikleri beyni atılarak geri kalan bütün organları tekrar dirildiği zaman tam olması için saklanırdı. Mumyalar sargılarla sarılarak süslenmiş tabutlara konur ve mezarında hayatta iken yapmış olduğu olaylar anlatılırdı. Ayinde hayvanlar kesilerek kurban edilirdi. Törenden sonra yemek verilir, kullanılan bütün malzemeler kırılarak bir çukura gömülür. [3] Mezarı Eski Mısır firavunlarından (krallarından) Tutankamon günümüze kadar bozulmadan ulaşabilmiş mezarıyla tanınır. Mısır'ın güneyin­de, Luksor yakınlarındaki Krallar Vadisi'nde yer alan bu mezar, 1922'de Lord Carnarvon'un yönetimindeki bir araştırma gezisine katılan İngiliz arkeolog Howard Carter tarafından ortaya çıkarıldı. Eski Mısır'da herkes gibi, ölen krallar da mumyalanır, ölümden sonraki yaşam için gerekli olduğuna inanılan çeşitli yiyecekler, içecekler ve değerli eşyalar­la birlikte gömülürlerdi. Bu yüzden kral mezarlarının bir çoğu sık sık hırsızlarca yağmalanmıştır. Tutanhamon'un mezarı, içindeki bütün değerli eşyalarla bir­likte el değmemiş olarak ortaya çıkarılan ender örneklerden biridir. Howard Carter bu büyüleyici mezarın en iç bölümündeki odalara ulaştığında, kendi deyimiyle "olağanüstü şeylerle karşılaştı. Tutanhamon'un mumyası iç içe geçmiş üç tabutun içine yerleştirilmişti. Dıştaki iki tabut altın kakmalı tahtadan, en içteki tabut ise som altındandı. Tabutlar daha sonra taştan oyul­muş bir lahde konmuştu. Mumyanın başı kralın yüzüne benzeyen, değerli taşlarla be­zenmiş altın bir maskeyle örtülüydü. Mumya­nın üzerine ve sargıların arasına çeşitli değerli taşlar ve tılsımlar yerleştirilmişti. Eski Mısır' da mumyanın başına yerleştirilen maskenin ölen kişiyi onurlandırmak, ruhlar dünyasına ulaşmasını kolaylaştırmak, ölen kişiyi kötü ruhlara karşı korumak ya da ölen kişinin ruhlar dünyasıyla ilişki kurmasına yardımcı olmak gibi işlevleri olduğuna inanılırdı. Mezarda, lahdin bulunduğu odadan başka üç oda daha vardı. Bu odalarda heykeller, yataklar, sandalyeler, sandıklar, kutular, bir savaş arabası, silahlar, elbiseler, mücevher­ler, tıpkı gerçek yaşamdaki gibi ölümden sonraki yaşamda da gerekli olacağına inanılan çeşitli eşyalar, gereçler, şarap ve yiyecekler bulundu. Altın ve değerli taşlarla bezenmiş mobilyaların en güzel parçalarından biri de aslan başlarıyla süslenmiş, altın kaplama ah­şap bir tahttı. Buluntular arasında en ilginç parçalardan biri de hâlâ çalınabilir durumda olan basit bir trompettir. Bu paha biçilmez hazine M.Ö. 14. yüzyılda Eski Mısır'da kralların ne kadar zengin ve görkemli bir yaşam sürdüğünü göstermektedir. Ne var ki, Eski Mısır'daki öteki kral mezarlarıyla karşılaştırıldığında Tutanhamon'un mezarının sıradan bir kral mezarı olduğu söylenebilir. Mezardan çıkan buluntuların çoğu Tutanhamon'un sağ­lığında kullandığı özel eşyalardır. Yapılan inceleme ve araştırmalar bize Eski Mısırlıların günlük yaşantıları, alışkanlıkları ve geleneklerine ilişkin önemli bilgiler sağlamıştır. Kral Tutanhamon'un mezarından çıkan buluntular Kahire'deki Mısır Müzesi'ne kondu. Ama mumya ve lahit Luksor'da kaldı. Tutanhamon Eski Mısır'da yaklaşık 200 yıl hüküm süren 18. hanedandan (M.Ö. yaklaşık 1539-1320) geliyordu. Tahta çıktığında henüz dokuz yaşındaydı; bu yüzden ülke yönetimini firavun naibi ve baş rahip Ay ile başkomutan Horemheb üstlendi. 10 yaşlarındayken krallı­ğını yasallaştırmak amacıyla, yönetimi sırasın­da Güneş tanrısı Aton'a dayalı tek tanrılı bir din oluşturmaya çalışan Kral Akhenaton'un üçüncü kızıyla evlendi. Tutanhamon hükümdarlığının ilk üç yılında önce Akhenaton'un benimsediği dinsel görüşleri değiştirmek ve tanrı Amon'a dönülmesini sağla­mak amacıyla, doğduğunda kendisine verilen Tutankaton adını Tutanhamon olarak değiştirdi. Eski tapınakları açtırdı, Amon rahiplerine ayrıcalıklarını geri verdi. Başkenti bugün Kahire yakınlarında bir kent olan Menfis'e taşıdı. Tutanhamon'un 18 yaşındayken bek­lenmedik bir biçimde ölümü ülkede şaşkınlık yarattı. Cenaze hazırlıkları acele bir biçimde yapıldı. Bazı uzmanların ileri sürdüğüne göre Tutanhamon Ay'ın kendisi için yaptırdığı mezara kondu. Tutanhamon'un Eski Mısır'ın siyasal tarihinde önemli bir yeri yoktu. Hatta mezarının yeri bile unutulmuştu. 20. hanedan döneminde mezarın üzerine VI. Ramses'in mezarı yapılmıştı. Eğer mezarı bulunmasaydı birkaç uzman dışında adını kimse bilmeyecekti. Mezarının el değmemiş bir biçimde ortaya çıkarılmış olması Tutan­hamon'un günümüzde adından en çok söz et­tiren firavun olmasını sağladı. Eskiden Tutanhamon'un mezarına giren kimsenin, kutsal olan bir şeye saygısızlık ettiği için ceza olarak beklenmedik bir biçimde öleceğine inanılırdı. Lord Carnarvon'un me­zarın bulunmasından yaklaşık beş ay sonra sivrisinek ısırması sonucu ölmesi bu boş inan­cın yeniden canlanmasına yol açtı. [6] Tutankamon'un mezarı krallar vadisi'nde yer almakta dır. Tutankhamun'un mumyası haricinde mezardan çıkarılanlar Kahire müzesinde sergilenmektedir. Mezar diğer mezarların görkemi yanında sönük kalır. Bugün bile bunun nedeni bilinmemektedir. Sanki Tutankamon aceleyle gömülmüştür. Araştırmacılara göre mezar bir soylu için hazırlanmaktaydı fakat o sırada Tutankamon ölünce aceleyle buraya gömdürüldü. Tutankamon'un mezarı iki odadan ve ilk odaya inen bir merdivenden oluşmaktadır. İlk odada bir at arabası, Tutankamon'un tahtı ve bunlar gibi Tutankamon'un hayattayken kullandığı paha biçilemez eserler bulunmuştur. Bu oda bulunduğunda, odanın Krallar Vadisi'nde yer almasından dolayı, bir mezar olması gerektiğini düşünen Howard Carter ve arkadaşları odanın duvarlarına vurarak duvarın arkasındaki boşlukları aradılar. Sonunda bir boşluk bulundu ve duvar kırıldı. Duvarın arkasındaki bir odada, yeni bir oda gibi görünen kocaman bir tahta kutu vardı. Kutu mühürlüydü. Howard Carter, mührü hayatında gördüğü ve göreceği en güzel şeyi görmüştü. Bir lahitin içindeki som altından tabut mum ışığında bile parlıyordu. Mükemmel Mısır işçiliği bu fazla bilinmeyen firavunun mezarında bile tüm gösterişiyle parlıyordu. Howard Carter bu keşfi ile kendisine iyi bir kariyer sağlasa bile fakirlik ve unutulmuşluk içinde ölürken cenazesine bir iki kişi dışında kimse katılmamıştır. Ayrıca mezara giren kişilerin ateşli bir hastalıktan teker teker ölmesi de firavunun laneti adında bir hurafe başlatmıştır. [1] Mezarındaki Meyveler Mısır'da firavun Tutankamon'un mezarında 3.000 yılı aşkın ve göreli iyi korunmuş 8 sepet meyve bulundu. Mısır Eski Eserler Yüksek Konseyi'nin açıklamasında, arkeolojik keşfin, Konsey Başkanı Zahi Havas başkanlığında bir Mısırlı arkeolog ekibi tarafından, Krallar Vadisi'ndeki Tutankamon mezarının hazine odasında yapıldığı belirtildi. 50 cm boyundaki sepetlerde bulunan ve Eski Mısır'da ölülere sunulan bir tür hurma olan palmiye meyvesinin hala iyi durumda bulunduğunu belirten Mısırlı arkeologlar, buradaki kazılarda ayrıca 20 adet bir metre yüksekliğinde armut biçimli kaplara rastlandığını, bunların firavunun öteki dünyaya yolculuğu için erzakla doldurulmak üzere konulduğunu düşündüklerini kaydettiler. [5]
    Tutankamon'un Yüzü Bilgisayarda Yeniden Canlandırıldı Eski Mısır firavunlarından Tutankamon'un mumyası tomografi ile taranarak yüzü bilgisayarda yeniden yapılandırıldı.
    Tutankamon'un bilgisayarda yaratılan resmi, firavunun Eski Mısırlı ressamlar tarafından yapılan portrelerine şaşırtıcı bir benzerlik gösteriyor. Eski Mısır'da bebek yüzlü olarak resmedilen firavunun robot resmi de ergenlik çağında bir genci andırıyor. Tutankamon 18 yaşında nedeni belirlenemeyen bir şekilde ölmüştü.
    BEBEK YÜZLÜ FİRAVUN Bilgisayarda oluşturulan resim ile 1922 yılında İngiliz antropolog Howard Carter'in firavunun mezarında bulduğu altın heykel arasındaki ciddi benzerlik bilim insanlarını şaşırttı. Uzmanlar bunu Eski Mısır'da resim sanatının son derece ilerlemiş olmasına bağlıyor.
    Bilgisayar resminde, Tutankamon sakalsız yüzü, yumuşak hatları, küçük çenesi ve çocuksu görüntüsüyle dikkat çekiyor. Tutankamon göz kalemiyle yüz hatlarını güçlendirmek makyaj yapıyordu. Tutankamon'un güçlü ve uzun üst dudağı, firavun hanedanının kalıtsal bir özelliği olarak kabul ediliyor.
    1.700 ADET RESİM ÇIKARILDI Fransız, Mısırlı ve ABD'li bilim insanlarının katıldığı çalışmada, 3300 yıl önce yaşamış olan firavunun tomografiden elde edilen bin 700 adet görüntüsü harmanlandı. Mısır Antik Tarih Konseyi Zahi Havas, elde edilen nihai fotoğrafın Tutankamon'un Güneş Tanrısı olarak resmedildiği rölyeflerdeki portrelerine benzediği belirtti. Firavun Tutankamon'un öldüğü sırada sağlıklı olduğu ve 1.68 metre boyunda olduğu belirtildi.
    AYAĞINDA KANGREN VARDI Firavunun mumyası 5 Ocak 2005'te mezarından çıkarılarak tomografisi çekilmişti. Tomografi çalışmaları bir yana, bilim insanları 9 yaşında tahta çıkan Eski Mısır'ın bu firavununun esrarengiz ölümünü aydınlatamıyor. Bilim ekibi Tutankamon'un başına sert bir cisimle vurularak öldürüldüğünü savunan teoriyi doğrulamaya yönelik bir kanıt bulamadı. Ancak genç firavunun ölümünü açıklayacak yeni bir bulguya ulaşıldı.
    Tutankamon'un sol bacağını kırdığı ve kırığın deriyi yırtarak bir yara açtığı belirlendi. Bilim ekibi, firavunun bu yaradan enfeksiyon kapmış olabileceğini ya da kırığın kangrene dönüşmüş olabileceğini vurguluyor.
    ÖLÜMÜ SIR PERDESİ Tutankamon'un bedeninin 1968'de röntgeni çekilmiş ve kafatasında bir çatlak tespit edilmişti. Bu bulgu firavunun başına vurularak öldürüldüğü şeklinde yorumlanmıştı. Tutankamon'un, kendisinden önceki firavunun lağvettiği çoktanrılılığı geri getirmeye çalıştığı için öldürüldüğü sanılıyor. Bir diğer açıklama da, genç firavunun kendinden sonra başa geçen başkumandanı Ay tarafından öldürüldüğünü ileri sürüyor.
  • Burada gömülüdür.  https://i.resimyukle.xyz/7cfPay.jpg işte tam burada. Şair Ahmed Arif 'in oğlu Filinta Arif'in yaptığı bu mezarda. Akdeniz'in oğlu gemisine binip sonsuz bir diyara yelken açmış ve keşke mezardan çıkartıp ona bir sürü şiir yazdırtabilsem diyen bir ben bırakmıştır geride.

    Sevgili Ahmet Erhan 'daşım Mete Özgür 'ün bir zamanlar kalbini çok feci kırdım. Bu sebeple hediye aldığı bu kitabı 4 ay elinde tuttuğu, kutupta yaz gibi bu kitaba hasret bıraktığı ve sonunda ağlayıp sızlamalarıma dayanamayıp tek cildini gönderdiği için kendisine teşekkürlerimi ve özürlerimi bir arada sunuyorum. İkinci cildi erken göndermesi için şimdiden ağlamaya, ayrıca yazması 6 hafta süren incelemeye başlıyorum.

    Bugüne kadar okumuş olduğum yaklaşık 400 şiir kitabından 1970 1980 kuşağı şairlerinin daha acı dolu, daha çaresiz şiirler yazdığını söyleyebilirim. Çünkü toplumumuz ideolojik nedenler yüzünden en çok o dönemde acı çekti, hüsrana uğradı, işkence gördü, 650000 kişi hapse girdi. Sadece kaydı belli olan 464 kişi işkenceden öldü. 50 kişi idam edildi.

    O kanlı kavganın etkileri yaşayanlar üzerinde hala derinden hissedilir. O dönemde şiddet ve korkuya dayalı izlenen politika ve bastırma Ahmet Erhanın söylediği gibi resmen ülkemizin göğünü kararttı. İdealist gençler, adalet yokluğu nedeniyle öfkelenip isyan edince geri dönemeyecek şekilde kayboldular hayattan. Bu sebeple bu ağır yükün o dönemin şairlerini daha çok etkilemesi olağan bir durum.

    Ahmet Erhan bu acılı kuşak şairlerinin önemli bir temsilcisidir. Onun şiirleri genel olarak acı, umutsuzluk barındırır ve sürekli ölümü düşündürür. Tüm kitaplarındaki genel tema; ölüm, acı, yalnızlık ve hiçliktir. Ülkenin acılı durumu her kitabında yer yer kendini göstermiştir.
    Arasıra mutlu olduğunu belirtse de sadece birkaç dize ile sınırlı kalan bir duygu olmuştur Ahmet Erhan için mutluluk. 

    Bireysel ilişki biçimlerinde sıklıkla baba, ayrı olduğu için sürekli acı çektiği bir sevgili ve sevgiliyle ortak kullandığı bir anne karakteri kullanmıştır şiirlerinde ve bu durum oldukça dikkat çekici dizelere sahiptir.

    "Bir sevgilinin yüzü sızar gecenin karanlık duvarından
    Benim ol ve beni bir gecede yeniden doğur derim ona
    Mezarım ve beşiğim olsun rahmin
    Bir gecede sevgilim
    Sabahında yine anam ol." 

    Genelde duygusal olarak her dara düştüğünde anne karışımı sevgiliyi kullanmış. Çoğunlukla doğduğuna pişman olmuş bu durumu şu dizelerle dile getirmiştir.

    "Rahmini çarşafla örttüm
    Beni bir daha doğurmayasın diye"

    Her daim kötü berbat bir adam olduğunu vurgulamasının yanında bazen iyi bir insan olduğunu, annesini sevdiğini de belirtmiştir ancak asıl isyanını, öfkesini ve aynı zamanda sevgisini en çok babasına göstermiştir. Alkoliklik bayrağını babasından devralmış, baba yokluğu ve alkolü şiirlerinde öyle yaratıcı, öyle dokundurucu bir biçimde işlemiş ki onun o dizelerini okurken kendinizi alkolik bir yetim olarak hissetmemeniz mümkün değil.

    Diğer belirgin konusu ise ölüm ve ölümle eşit dengede tuttuğu doğum. Aynı anda hem ölmek hemde defalarca doğmak istiyordu. 

    "Önüme çıkan her kadına beni doğur diyorum."

    Devamlı ölmek ve yeniden, yeniden doğmak isteğini Ahmet Erhan'ın yaşadığı hayatı sevmemesine, yeniden dünyaya gelip farklı bir hayat sürme isteğine bağlayabiliriz.

    İlk kitabındaki şiirlerinde daha çok
    öldürülme semptomları yaşarken ilerleyen kitaplarında yerini intihar sonucu ölümlere bırakmıştır şiirlerine. Çünkü sevdiği şairlerin çoğunun intihar etmesi kendisini derinden etkilemiştir. Paveseyi öldüren ilaçları kendisi içmek istemiş ve Attila Jozsef'i ezen trene binerek Attila Jozsef'i ezmeyerek onu kurtarmak istemiştir. Ölümlerine sebep olarak alkolü seçse de her türlü intihar seklini şiddetle düşündüğü dizelere sıklıkla rastlanır.

    " İplerimiz uçuşuyor havada
    Takacak yerimiz yok boynumuzdan baska."

    Kitaplarını tek tek incelemiş olsam da yine ufak detaylar yazmak istiyorum.

    İlk kitabı Alacakaranlıktaki Ülke diğer kitapları gibi yoğun olarak hüzün içerir. Dönemin toplumsal sorunları ve ülkenin içinde bulunduğu karmaşık yapı, sağ - sol ilişkileri ön plandadır. Ülkenin genel durumunu gayet başarılı bir biçimde yansıtarak başladığı toplumsal şiir yolculuğunda giderek daha bireysel acılara yönelmiş olsa bile her kitabında ülkenin yaşanmış acılarını şiirleri vasıtasıyla okuyucuya her zaman ulaştırmıştır.  Sokaklarda ve evlerde yaşanan bir takım siyasi içerikli olaylar kitaplarında giderek başka bir biçime dönmüştür şiirlerinde. 

    Yaşamın Ufuk Çizgisi kitabında kişisel duygu yoğunluklarını resmettiği şiirlerinde, bilinç dışı çatışmalarını ve insan ilişkilerinde yaşadığı sorunları biraz daha ön plana çıkartmıştır. 

    Bir sonraki kitabı Sevda Şiirleri - Zeytin Ağacı nda sevda kalemiyle yazdığı şiirlerinde aşkın ve ayrılığın insanı nasıl yaraladığını öğretmiştir okuyucularına.

    Ateşi Çalmayı Deneyenler İçin İçin kitabında ülkenin alacakaranlıktaki günlerinde yaşadıklarını tekrar anımsamış ve yine aşk acısının verdiği ezikliğini sonuna kadar hissettirmiştir. 

    Ölüm Nedeni: Bilinmiyor ile artık sıfırı tükettiğini ve gün gün ölüme koştuğunu görmemiz mümkün. 

    Deniz, Unutma Adını! kitabı ise dolaylı olarak aşkı bir kenara bırakıp daha çok babası, oğlu ve kendi çocukluğunu anlatan şiirlere ev sahipliği yapmıştır. 

    Genel analizlerimi burada noktalayıp kişisel analizime, kendi iç dünyama geçiyorum.

    Ahmet Erhan’ın ölüm rengine bürünmüş bir portresi vardı ve ben hep dolaşmaya başlamıştım onunla kendi kıyılarımda. Neden bilmem onu bu kadar sevdim. Şiirlerini çok içten yazdığı için mi beni çok etkilediği için mi? Sanırım onun kitabını 4 ay hasretle beklememdi en etkili neden.
    Şiirlerindeki bu bitme, yok olma ve ölüm isteği de yabana atılamaz bir cekicilikti aslında. Bir şekilde yaşam felsefem olan olan bir isim oldu artık. Onunla doğmadım evet hatta tanımıyordum ama roller değişti. Yeni bir dil öğrenmiş gibiyim. Çok yeni aslında geçmişimiz. Kendisiyle Ocak ayında tanıştım. İki kitabı geldi elime. İlk hediye şiir kitaplarım olduğu için hayatıma bir sıfır önde girmişlerdi. Kendimi bildim bileli kendime bolca şiir kitabı aldığım için kimse bana şiir kitabı almayı gerek görmemişti. Ahmet Erhan bu yüzden belki de benim için çok özel.

    Daha önce ismini pek duymadığım, aşina olmadığım bir isimdi Ahmet Erhan. İsmini bilmediğim binlerce kaliteli şiir sahibi şairler hala vardır. Hepsine selam olsun. Umarım bir gün yollarımız kesişir.

    Alacakaranlıktaki ülke isimli kitabından göz gezdirmek amacıyla rastgele bir sayfa açtım. 81. sayfa düştü önüme. Şiiri ortasından okumaya başladım. Uzun bir şiirdi, uzun bir şiirin son dizeleriydi.

    "Sabahtı. 
    Ki sabah yeniden başlamanın öteki adıdır çoğu yerde
    O, bunu da tersinden anladı
    Kibriti çaldı, 
    Yazdığı bütün şiirlere.

    Sonra ağlarmışcasına kendi ölümüne
    uzun uzun ağladı..."

    O dizeler beni vurmuştu. Sadece o sayfayı 10 belki 20 kere peşpeşe okuduğumu hatırlıyorum. Şiirleri gece okumayı severim daha anlamlı gelirler bana. Daha çok hissederim, daha çok duygulanır, şiirin tadını daha çok alırım. Ama bu uzun şiir aklımı başımdan aldığı için gece olmasını bekleyemedim.

    Uzun bir şiirin son dizeleri beni büyülemişti sanki. O gün bu gün o kitabı başucumdan hiç ayırmadım. Ne zaman azıcık mutlu olduğumu hissetsem kitabı açıp depresife bağladım kendimi. Zaten epeyce vardı Ahmet Erhan şiirleriyle iyice gün yüzüne çıkmıştı melankolikliğim.

    Geceydi aldım başımı avuçlarıma ve serdim kucağıma kitaptaki tüm şiirleri. Uzun bir şiirin son dizelerinden hala bir türlü kopamadım. Uzun uzun okudum, yazdım, çizdim, dinledim. Bir dua gibi hergün tekrar ettim. Ölüme en uzak bildiğim kendimi, gün gün öldürmek istedim. Çünkü yaralıydım o cırcır böceği gibi. Düşlerimdeki nehirleri denize kavuşturmak istedim. Şiir gitgide tüketiyordu. Bu şiiri burada bitiremezsin dedim kızdım öfkelendim ama ne çare o ölmüştü ve ölümü uzun bir gülümseyişe dönüşmüştü. Yaşlarla dopdolu gözlerimiz kurumadan gece yarıları söylenen ninni başlamıştı. Bu şiir bana Ayna grubunun bir şarkısını hatırlatmıştı. Artık her şey bitti, nasıl inandırayım demişti şarkı sözleri. Bir yalnızlık duygusu sızarken şairin yüreğinden bu şiir de bitmişti.

    İnsanlar işlerine giderken ben acıya giderim diyerek bir kalemin kendi kendini yazdığı bir başka şiire daha aşık oldum. Üstünü örttüğüm acılarımın tekrar bilincine varmaya başladım. Her akşam kent kararırken yüreğimde kararmaya başlamıştı bu kitapla beraber. 

    Sonra, sonrası mı? Kitap bitmişti ve beni bir hüzün kaplamıştı. Büyüsüne öyle bir kapılmıştım ki kitabı sonundan okumaya başladığımı sonradan fark ettim ve normal insanların yaptığı gibi ilk sayfaya geçtim ve o kitabı sabaha kadar okuyup okuyup başa sardım.

    Kitaba adını veren şiir Alacakaranlıktaki ülke şiiriydi. Ülkenin alacakaranlık halini yaşamasam da okuduğum kitaplar sayesinde haberdardım geçmişte ülkemin çektiği acılardan. Kara bir kefen gibi gerilirmiş akşamlar bu yoksul ülkenin üstüne. Çocuklar hep sorarmış. "Niye bu silah sesleri niye bu ölümler baba?" Ölüme gider gibi ayrılırmış insanlar evden. Kitaplar bile toplatılırmıs. Sokağa çıkma yasağı zaten hep varmış bu özgür olmayan yaralı ülkede. Ülkemin üstündeki bu alacakaranlık, bu korku biterse şiirler yazarım o zaman demiş şair. Bak o alacakaranlık o korkular bitti işte şiirlerini yazabilirsin desem ne fayda. Çünkü yağmur dinmiş sabah olmuş bitirmişti şarkısını cırcır böceği.

    Gözlerim kuruyuncaya dek ağlamak istedim. Her şey, üstüme örttüğüm gökyüzünden oluk oluk bir yağmurun boşalmasıyla başlamıştı ve olmuştu ne olduysa. Acı yüreğimden beynime sızmaya başlamıştı sayfalar ilerledikçe. Bugün de ölmemişti annesi, bugün de yüreğini kalkan etmişti kendine. Bir yüzü ayrılığa bir yüzü hayata dönük olsa da yaşıyordu ama yaşamak ona fayda vermiyordu. O yine her gün oturup ölümü düşünüyordu. Bir darağacında veya yolda yürürken. Hayatın en güzel anı olan yirmi yaşında o oturup ölümü düşünüyordu. Çünkü arkadaşları, yoldaşları genç yaşta ölüyordu (öldürüyordu.) Tabutlarına güller iliştirmek için güller almak istiyordu. Ama hep karakış yaşayan bir adamın mevsimlerinde gül olmuyordu. Çünkü kayıpları vardı ve o oturup şiir yazıyordu. Tabutu başındaki arkadaşlarına.

    "Gülmek için çok geç 
    Ağlamak içinse erken
    Kalakalmışım bir boşlukta
    Dostlar ölüp giderken."

    Erdal Eren gelmişti aklıma. Hani 17 yaşında idam edilen küçük çocuk. Ve ülkenin alacakaranlıktaki günlerinde başta Deniz Gezmiş olmak üzere Yusuf Aslan, Necdet Adalı ve öldürülen diğer gençler. Yanılmıyorsam ilk kurban Taylan Özgür’dü ve devamı gelmişti. Erdal ise on yedi yaşında öldürülmüştü. Hani Teomanın 17 şarkısını yazdığı Erdal. Gerçi on sekizinde öldürülse de değişen bir şey olmayacaktı. Az daha büyük olmanın kime ne faydası vardı. 

    İşte bu siyasi iç hesaplaşma yüzünden tedirginlik yaşıyordu. Her ne kadar ölmek istiyorum dese de, çoğunlukla ölümden çok korksa da o aslında bir çocuk olup yeniden, yeniden doğmak istiyordu ve binlerce şiir yazabilmek. Ama hep ölüyordu arkadaşları ve sıranın kendisine geleceği günü bekleyip acı çekmeye devam ediyordu. Bu kadar acı çekmiş olmasına bir yandan sevindim aslında. Sevindim evet çünkü o acı çekmese, usul usul gözyaşları birikmese böyle yürek yakan şiirler yazamazdı belki de.

    Acının, gözyaşının bilincine vararak özgürce yaşamak istiyordu. Çünkü seviyordu bu hayatı. Ölümünün bir faydası olacaksa eğer kendini kuşağında yaşayan acılı çocuklar için kendini kurban etmeye bile hazırdı. Çözemediği çok şeyler olsa da hayatında, hayatı ve ülkesini çok seven devrimci bir yoldaştı ve çağdaş bir kaybeden. Ölümün köşe başını tuttuğu birgün yüreği de susmuştu ve Akdeniz'e giden bir gemiye binip çekip gitmişti.

    "Nereden başlasam bilmem ki
    Her şeyi anlatmak gelir içimden" 

    Yaşamın ufuk çizgisi benim okuduğum 3. Ahmet Erhan kitabıydı. Her şeyi anlatmak ve sonra çekip gitmek isteyen bir Ahmet Erhan vardı. Günde 5 vakit duasız namazlara duran. Yaşamın ufuk çizgisindeki o yağmurlar üzerime üzerime yağıyordu. Dünyanın bütün kıyılarına vurmak için denizi seçen bu adamı sevmiştim. Tek fark benim Karadeniz onun Akdeniz demesiydi. 

    Yeniden doğuşla yeniden doğmuştuk. Ölümün yüzdelere vurulduğu çağlardan gelen şair yüreğini toprağın en verimli katmanlarına düşürmüştü. Acısını gözyaşını bitirmek istemişti sabahın alacakaranlığına açılan bir kapıdan girerken. Yeryüzünün bütün istasyonlarına bilet soruyordu. Gitmek istiyordu ancak akşamlar geç sabahlar erkendi. Kalsa o kent alnına yeni çizgiler ekliyordu. Çünkü mutluluk cephe gerilerinde beklerken acıları birbiriyle çarpışıyordu. Sevdiği tüm şairler gibi Attila Jozsef bile intihar etmişti. Yıllar boyu dolaşıp aynı yere dönmüştü, bir kıyı kahvesine. Sevdiği herkesi çağırmak istemişti adresi mutluluk, ülkesi Akdeniz, ayın geceleri daha büyük olduğu o yere.

    Yaşama sevincini tatmak isterdi. Dünyanın bütün güzel kadınlarını sevdiği zaman veya bütün kentleri gezip bütün denizlere girdiği zaman. Ve dünyada tek bir acı çeken insan kalmadığını öğrendiği zaman ölmek isterdi. Güneşin altında bir mutluluk görünce onun da şiirini yazmak isterdi turuncu sokağın şairi. Ama mutluluğu hiç göremedi. Mutluluk belki de yalnızca yaşamaktı kim bilebilirdi.

    Mutluluğunu çocuklukta bile çok aradı. Sandık çakıp acıktığı, annesinin göğsünde yorgunluğunu kuruladığı o yıllarda. Limon sandığına saklanıp başını alıp gidebilseydi bulurdu belki . Ama silinmişti düşleri, durulmayan dünyada yaşadığı ömründen. 

    Cırcır böceği sesleri duyulurdu uzaklardan her yeni şiir yazdığında. Lirik yağmurlarında ıslanırken doludizgin bir şekilde dünyayı düşünmek ve gülümseyerek bakmak istiyordu ölüme . Sözcük sözcük yazıp bitirdiği her şiirinde gitmek, kurtulmak istiyordu geride bir şey bırakmadan. Bu dünya ona fazla geliyordu artık Çünkü cırcır böcekleri de ölüyordu sonunda ve sorular kalıyordu ardında.

    Ölüm şiirlerinden sonra sevda şiirlerine geçiyorduk. Sevdalı şiirler, ölümüne sevdalar. Deniz kızına duyulan bir aşk vardı ve bu şiirleri onun için başlatmıştı.
    Seninle başlattım bu şiiri

    O aşkı o duyguyu o kadar güzel yansıtıyordu ki o kitap bitene kadar deniz kızı ben oldum. Okudum benim için yazdığı şiirleri. Yaşamı benim için seçmiş, ölümdeki sonsuzluğa benimle ermişti sanki. Kalkıp yollarda yürürdüm çiçekler benimle yürürdü. Gülüşümün ardından güneşler doğardı. Yani öylesine canlanan hissettiren şiirler vardı. Yazıya dökülmemiş masalların ve saza vurulmamış türkülerin tamamlanmasını beklemeden bırakıp gitmişti ve bu şiirler kalmıştı bana. 

    Sevda onunla can bulmuştu adeta. Ne güzel sevmişti öyle ne kadar gerçekçi. Yıllar sonra ayak izlerini bulmak için onun dolaştığı yollara yağmurlar yağmasını istememişti. Çünkü o sevdaydı. Çünkü o şiirdi bir gül şiirdi. Adına gül demişti. Dağılgan yüreğini şiirin içine gömmüştü. O yürek, o gülşiir’de gömülüydü sanki. Dünyanın ölümünü gösteriyordu bize yeryüzünden silinmiş ırkların sonuncusuydu ve bu yüzden oturup kağıtların aklığına çöken aşkın şiirini yazıyordu. Gece yarısını çoktan geçmişti zaman ve bu şiir bitmezse ellerinin yok olmasını istemişti. 

    Acısını gözyaşlarını ödünç almıştım. 
    Artık anlıyorum neden dünya içinde konuşurken onun suskun olduğunu. Ben de susmuştum onunla beraber bana her aşktan böyle bir şiir kalmamıştı. Bu şiirlerin adandığı kadın ne güzel bir kadındı. Ona bakamayan gözlerin yok sayıldığı, bir türkü söyleyince dünyaya mutlulukların yürüdüğü ve yüzü gitgide suya dönüşen o kadın. 

    Şair olmak hakikaten zarardı her ömre. Dünyanın sustuğu yerlerde şair oturup şiirler yazmalıydı. Dünya ona küsmüş olsa bile yazmalıydı.

    Devam edecek.....
  • Kitapların kendine münhasır hayatları ve ölümleri vardır. Ölümden sonra hayata inanmayan yazarlara sahip kitaplar mezardan sonra da yaşamaya devam eder.
    Svetislav Basara
    Sayfa 9 - Oblomov yayınları