• İki küçük çocuk bahçede kimsenin anlamayacağı, sadece aralarında konuşabilecekleri özel bir dili keşfetme oyunu oynuyorlardı keyifle.
    -Brif,braf dedi birincisi.
    -Braf, brof diye yanıtladı diğeri ve gülmekten kırıldılar.
    Birinci katın balkonunda, gazete okuyan halim selim yaşlı bir bey vardı ve tam karşıda yuzunu pencereye dayamış, biraz huysuz görünüşlü yaşlı bir kadın.
    -Ne budala şeyler şu çocuklar, dedi kadın.
    Yaşlı adam aynı fikirde değildi:
    -Ben hiç öyle düşünmüyorum.
    -Bana konuştuklarını anladığınızı söylemeyeceksiniz herhâlde.
    -Bilakis hepsini anladım. Çocuğun biri"Ne güzel bir gün. "dedi. Diğeri "Yarın daha güzel olacak. "diye cevap verdi.
    Kadın burnunu kıvırdı, ama karşılık vermedi çünkü tam o anda çocuklar tekrar oyunlarına başlamışlardı.
    -Maraski, barabaski, pippirimoski, dedi biri.
    -Bruf,diye yanıtladı oteki ve katılırcasına güldüler yeniden.
    -Şimdi de anladınız mı yoksa ne konuştukları, dedi kadın öfkeyle.
    -Evet tabii ki anladım, diye yanıt verdi adam gülümseyerek. Birincisi "İyi ki hayattayız. ",ikincisi de "Hayat bir harika. "dedi.
    -Gerçekten de harika mı,diye sordu kadın ısrarla.
    -Brif, bruf, braf oldu adamın yanıtı.
  • 256 syf.
    ·9/10
    YEVGENİ ZAMYATİN - “BİZ” KİTAP İNCELEMESİ
    Yazarla beraber ikilemlere kaldığınız ve sürekli sorguladığınız bir kitap. Özgürlük nedir?, mutluluk nedir?- Nasıl mutlu olur insan?, Son diye bir şey var mıdır? gibi okurken pek çok soru soracaksınız yazarla beraber. Kitapta hoşuma giden ve sorgulatan konuları sizinle paylaşmak isterim.
    • Mutluluk arayışı üzerine bir kitap… Mutluluk nedir ve nasıl mutluluğu elde ederiz? Mutluluk kusursuzlukta mıdır? Matematik bize kusursuz mutluluğu sunar mı? Peki mutlu olmak zorunda mıyız? Yazarın dünyasında evet, Tek Devlet’in çatısı altında herkes mutlu olmakla yükümlüdür ve o mutluluk-kusursuz mutluluk- matematiktedir.
    • “Özgürlüksüzlük içgüdüsü …” Çarpıcı bir kavram daha karşılıyor bizi . Bizim dünyamızda özgürlük insanın temel hakkıdır , her insan doğuştan hürdür. Peki bu özgürlüğü biz gerçekten istiyor muyuz? Eğer istiyorsak dans gibi estetiğe boyun eğişe neden bu kadar hayranız? Yazarın işte buna cevabı özgürlüksüzlük içgüdüsü .
    • “Birisini öldürmek yani, insan yaşam süresini 50 yılla indirgemek suç, ama insanın yaşam süresini 50 milyon yılla indirgemek suç değil mi?” diye soruyor yazar. İstemsizce hak veriyorum ona. Alkol ,sigara, uyku düzensizliği ,kafein , uyuşturucu… Daha nice madde tehlikeye atmıyor mu bizi, o zaman yazarın dünyasındaki gibi yasaklamak neden kötü olsun ki? Sizi ideal sürede yaşatacağız , uyku düzeniniz bizim dediğimize göre ,yemek saatlerinizi biz belirleriz, çalışma saatleriniz belli ,hatta ne zaman sevişeceğinize dahi planlı , her şey tabletlerde yazılı bir hayat… işte burada sorun başlıyor . İnsan kendi seçmeli nasıl yaşayacağını , belirleyebildiği kadar belirlemeli yaşamını . Aksi taktirde otur dediğinde oturan ,kalk dediğinde kalkan robotlardan veya hayvanlardan ne farkımız kalır. İnsan yaşam süresini uzatmak için insan iradesini yok saymaya değer mi?
    • “Yalan her türlü şakaya fark edilmez bir şekilde girer.” diyor yazar. Gene düşündürüyor beni , şakalarımıza yalanları mı davet ediyoruz yoksa gerçekleri mi?
    • “Ne de olsa sadece boyun eğdiremediğini sever insan.” Gerçekten de öyle değil mi? Elde edemediklerimiz değerlidir bizim için.
    • “Büyük basittir.” Kendi gerçekliğinize sahip olmak mı daha kolaydır yoksa toplum tarafından size verilen gerçekliğe sahip olmak mı? Tüm mesele bu bence ,büyük olan basittir. Bir katili ,gayrimeşru bir anneyi, Tek Devlet’e şiirle saldırmaya cüret eden bir meczubu aynı kefeye koymak ,sanırım burada hepimiz aynı distopyanın birer parçasıyız.
    • “Belki de esas sizler benim gölgelerimsiniz.” Burada herkesin kendi dünyasının baş kahramanı olduğuna yazar çok güzel değiniyor. Yıldızı olduğumuz kendi dünyamızda etrafımız gölgelerle çevrili değil mi?
    • |-273|= 273 Mutluluğu değerli yapan acıdır . Acıyı değerli yapan ise mutluluk. Hayatta her şey zıddıyla değer kazanır. Acı olmasaydı bu dünyada mutluluk olur muydu?
    • Gülme en korkunç silahtır. Cinayeti bile öldürebilir. İnsanın olaya bakış açısı bir gülmeyle değişebilir. Tıpkı D-503’un deneyimlediği gibi…
    • “Sonsuzluk yokmuş.” Bir başka ikilem daha SON DEVRİM diye bir şey yok , devrim sonsuz ama kainat sonlu . Yazar her şeyin bir sonu olduğuna vurguluyor aynı zamanda sonsuz olduğunu da . Sanırım buradan çıkarabileceğim sonuç maddesel olan şeylerin sonu vardır ama fikirlerin sonu yoktur, fikirler sonsuzdur. Yazarda bu durumu kitabında şöyle değiniyor, “Kainatın bittiği yer var ya? Oradan öte ne var?” ve arayış – sorgulama sonsuza kadar devam ediyor.
    • Zamyetin’in BİZ kitabı bir mutluluk arayışı ,mutluluk arayışını getirdiği bir var oluş sancısının kitabı benim gözümde . Yazar sürekli ana karakterle beraber sorguluyor, tabi siz de onlarla beraber sürekli soruyorsunuz ve sürekli bir ikilemdesiniz . İkilemlerin hangisinin doğru olduğunu ise bilmiyorum , galiba onları ikilem yapanda bu özelliği. Beni sorularla bırakan ve kendi cevaplarımı oluşturan bir kitaptı. Eşitliğe , sisteme ve insan nedir?, mutluluk nedir? Sorularını sorduran ve kendince bir cevap veren güzel bir eser. Kafamda her ne kadar kurguladığı dünyayı hayal etmekte zorlansam da ,sorduğu soruların evrenselliğiyle beni- bizi etkileyen bir eser.
    Bu yazdıklarım yazarın dediği gibi “Bu hem benim ,hem de benim değil.” .

    HUNOK- Gökçen Egem Değirmenci
  • 55 syf.
    ·9/10
    Ermiş – Halil Cibran
    Hayata dair bir kitap… İnsan nasıl yaşamalı? sorusunu soruyor ve bölüm bölüm kendi cevabını veriyor yazar. Bu kitabı benim gözümde iyi yapan özelliği ise cevapların hayatın içinden gelmesi ve hayatla gösterdikleri uyumdan kaynaklanıyor.
    Kitapta bir ermiş karşılıyor bizi , hayata karşı sorular sormuş ve kendi cevaplarına ulaşmış bir insan . sorulara sahip olan halk ise büyük bir coşkuyla karşılıyor onu ve sorularını soruyorlar. Ermiş elinden geldiğince cevaplıyor soruları, kendi yanıtlarını veriyor halka fakat oda farkında cevaplar onlara asla uymayacak çünkü insan üstüne giyemiyor başkasının paltosunu, palto üzerlerine ya büyük ya da küçük geliyor . Asla ermişin üzerinde durduğu gibi olmuyor onlara. Kitapta en çok hoşuma giden kısım galiba burası. Her insan sorularına kendi cevabını bulmalı ,başkalarının yanıtları seni anca idare ediyor ama kendi yolunu başkalarının cevaplarıyla bulamazsın . Kendi paltonu giymek zorundasın.

    İnsanlığa verilmiş bir öğüt kitabi ermiş. Eğer cevapları iyi sentezlersen kendi yolunda yürümene yardımcı iyi bir fener elde edebileceğin bir kitap. Yazarın değindiği ve benim hoşuma giden bir kaç başlığını sizinle paylaşmak isterim .
    -Kitaptan alıntı sözler vardır-
    Vermeye dair diyor yazar: “Gerçekten vermek kendinden vermektir.” Güzel bir soru ve cevap niteliğinde bir söz. Öyle bir cümle ki hem sorular oluşturuyor hem de beraberinde cevapları sunuyor bize. Ne kadar hoşuma gitti ve hak verdim bu sözlere. Evet, her şeyi verebilir insan ama kendinden vermiyorsa, gerçekten vermiş midir? Vermek senin kendinden, düşüncenden, niyetinden, arzundan ayrı değerlendirilebilir mi hiç? Vermekten korkanlar için yazar diyor ki: “Yoksulluk korkusu yoksulluğun bizzat kendisi değil midir?” . Evet, öyledir sanırım. Vermekten korkan bir insanın yüreği en büyük yoksulluğa, çoraklığa, sahiptir içinde.

    Çalışmaya dair de konuşuyor yazar. O kadar hak veriyorum ki burada yazara. Hele günümüzde işini sevmeden yapan insanları gördükçe , yazarla aynı derdi paylaşıyorum. Yazarda işin bir lanet ve çalışmanın talihsizlik olduğunu düşünenlere karşı çıkıyor. Çalışmayacaksak neden varız dünyada? Eğer üretmeyeceksek neden düşünüyoruz? Hayatı sevmeyi yaptığın işi sevmeyi vurguluyor yazar. Yaptığın iş senin kimliğin değil midir? Sana uyan kimliği seç o zaman diyor. İnsanın varoluşunda üretmek var , kendi varoluşundan uzaklaşma, sana uyan kimliği bul ve kendi potansiyeli gerçekleştir diyor. Çünkü yazar da biliyor ki kendi potansiyelini gerçekleşmeden göçüp gidenlerin pişmanlığıdır işi lanetli kılan. Çalışmak bir dürtüdür, insanın içinde vardır ve eğer sen bu dürtüye karşı çıkarsan hayat karanlıktır. Bu dürtüyü harekete geçiren şey ise bilgidir. “İş olmadıkça tüm bilgiler boşunadır ve aşk olmadıkça tüm bilgiler boştur…” –“ Aşk ile çalışınca kendi nefsinize, birbirinize ve Tanrı’ya bağlanırsınız.” Yaptığımız her işte kendimizden bir parçamız vardır. Her iş bizi tamamlar ve biz de işi tamamlarız.

    Sevinç ve kedere dair; “Keder varlığımızda ne kadar derin bir oyuk açarsa, taşıyabileceğimiz sevinç o kadar fazla olur.” Sevince yer açan kederdir. Burada biraz karşı çıkmak istiyorum yazara. Ne kadar acı çekersek o kadar halimize şükrederiz ,demek gibi geliyor bana. Evet, doğru olabilir bu ama bakmayı sevmediğim bir pencere. Küçük sevinçlerimiz olması için büyük kederlere gerek yok, olmamalı ama bu yazarı haksız yapmıyor tabiki . Aksine haklı sevinç ve keder dengededir bence ve biri olmadan diğeri de olamaz. Keder sevinci besler ve sevinç de kederi .Ve yazar gene galip geliyor. Sorgulatıyor cevabını ve bir noktada hak vermeye başlıyorum ona. Ve devam ediyor yazar: “Sizi şimdi sevindiren, bir zamanlar üzenden başkası değildir.”- “Bir zamanlar neşe kaynağınız olan için ağlamaktasınız.” Diyor. Buruk bir şekilde kabulleniyorum bunları. Bu zamana kadar sevdiklerim üzdü beni çünkü sevdiklerimdi değer verdiklerim ve değer verdiklerin kırabilir seni.

    Suç ve cezaya dair: “Aranızdan biri düştüğünde, arkasındaki için düşmüştür, taşa takılıp tökezlenmeye karşı bir uyarı…” insanın hata yapabileceğini ve onu bağışlamayı kolaylaştıran bir cümle bence. Çünkü onun taşa takılıp tökezlediği için suçlayamıyor insan , herkes tökezleyebilirdi diyor ve onun tökezlemesinden ders çıkarıp emin adım yürüyebileceğini söylüyor sana. Aynı zamanda “suçlu mağdurun kurbanıdır.” Diyor. Elbette amaç burada suçluyu yüceltmek değil ama kurbanında düşünüldüğü kadar masum olmadığını söylemek istiyor. Bir problemle karşılaşıldığında tek tarafa sorunu atfetmenin mantıklı olmadığını ve madalyonun diğer yüzüne de bakmak gerektiğini söylüyor. Bence olayları doğru şekilde kavrayıp yorumlayabilmek için gerekli olan bir bakış açısı.
    Yasalara dair : “ Yasa koymaktan haz alıyorsunuz. Ama onları çiğnemekten aldığınız haz daha fazla.” Neden konuşma denildiğinde daha fazla konuşmak isteriz ya da yapılmaması gereken şeyi yapmak bu kadar caziptir? İnsan neden bile bile kendini yakar ya da kurallar neden var? Bir cümle ve sorular gene geliyor ,cevap kısmı ise ne yazık ki buna kesin cevapların hala yok. Ama yazarın yasalarla ilgili bir fikri var, diyor ki: “Boyunduruğunuzu kırarsanız kimsenin hücresinin kapısına ilişmeden, hangi insan yasası sizi bağlayabilir?”-“ Giysinizi yırtıp atar ama kimsenin yolu üzerine bırakmazsanız kim yargılayabilir sizi?” Yasaları eğer biz koyuyorsak ve aynı yasaları gene biz çiğneyebiliyorsak insan kendi yolunda da kimseye zarar vermeden yürüyebilir o zaman. Kendi boyunduruğunuzun anahtarı sizde değil mi aslında?

    Akıl ve tutkuya dair: “Tek başına hükmeden akıl, kısıtlayıcı bir güçtür; başıboş bırakılmış tutku ise, kendini yok edene kadar yanan alevdir.” Hayatta başarıya ve mutluluğa götüren ise bu ikisi arasında dengedir. İnsan hayatındaki dengeyi yakalayabildiği müddetçe keyif alır hayattan. Ne akla çok söz verilmeli ne de tutkuya , eğer ikisi de anlaşabilirse o zaman güçlüdür insan.

    Öğretmeye dair: “Gerçekten bilgeyse, sizi kendi bilgelik evine girmeye çağırmaz, kendi aklının eşiğine götürür.” İlk paragraflara geri dönüyoruz burada. Eğer sizi kendi yoluna takıp sürüklüyorsa o bilge değildir ve sizi de bilgeliğe ulaştırmaz ama size eşlik edip kendi yolunuzu bulmaya yardımcı bir fenerse işte o insan bilgedir ve sizi kendi yolunuza-arayışınıza- sürükler.

    Bütün mesele de bu galiba bu kitapta yazılan her cümle bir soru ve cevap niteliğinde. Sorular ve cevaplar ise dallanıp budaklanıyor. Eğer iyi sorularınız varsa aklınızda ermiş size yardımcı olabilir , yolunuzu aydınlatabilir. Fakat size birer palto veremez ,paltonuzu siz bulmalısınız. Dilerim bu arayışta hepimiz kendi yolumuzda paltolarımıza sahip oluruz.

    HUNOK-Gökçen Egem Değirmenci
  • 165 syf.
    ·Puan vermedi
    “İlim ve ahlak aynı kökten çıkar, biz bunu bilemedik.”

    Nurettin Topçu

    Hatıralar; ah’larıyla içten dışa dökülen acı/keder/pişmanlıklar ile bir tebessümün tatlı bakışlarında hissedilen sevinç/mutluluk/heyecan ve halen devam ettiğimiz bir yolun geçmiş kalıntılar ile bıraktıklarımızdır. Elle dokunduğumuz bir fotoğraf/mektup/anı ile zihinde bırakılan portreler ile yüreğimizin hissettiği acı tatlı karışımı bütün bunların hepsi...

    1950 yıllarında II. Dünya Savaşının bitmesi, Kore’ye asker gönderilmesi dış politikanın önemli gelişmeleri yanında Adnan Menderes ve arkadaşlarının önderliğinde 1946’da kurulup 1950 yılında iktidar olan Demokrat Partisi ile Türkiye iç politikada ilk defa çok partili sisteme geçerken, Mehmet Orhan Okay ise 1955’de okuduğu Fakültenin Yüksek Öğretim Okulu’ndan mezun olur. İlk tayini Artvin Lisesi edebiyat öğretmenliğidir. Anadolu’ya ilk adım, ilk heyecan ile genç öğretmen dört günlük vapur yolculuğundan sonra otobüs yolculuğuyla, Artvin yolculuğunu 30 Mayıs günü tamamlar.

    İlk İntibalar Üzerine

    Okay, Mayıs 1955’den Mayıs 1956’a kadar gençliğinin en güzel yılını geçirdiği Artvin’i anlatır. Heybetli dağların arasında uzanan yollar ile Artvin, doğa güzelliğiyle, berrak nehirleriyle, sıcak insanlarıyla bir saklı armağandır. Okay, Artvin hakkında yazdığı ilk intibaları doğal güzelliklerden bahsetmemekten kendini alamaz. Kendisiyle beraber Hocası Nurettin Topçu’nun da mistik derecede bir tabiat aşığı olduğunu anlatır. Tabiatında dili vardır, Fransız hikâyeci Xavier de Maistre’nin “Aoste Şehrinin Cüzamlısı” hikâyesinde cüzzamlı olan bir adamın hastalığının sirayetinin önlenmesi için küçük bir bahçe ve kuleye kapanmak ve kimseyle görüşmemek zorunda kalan adamın inzivasında tabiatla, gökyüzüyle ve sonuçta Tanrıyla baş başa kalmasının resmedilişi anlatılır. Okay, mistik bir boyutta tabiatına karşı aşkın nasıl yeşerdiğini bir zamanlar okuyup etkilendiği kitaptan bahseder. Bu talihsiz insanın kendisi için kurduğu dünyada hissettiği mistik hazzı, Okay hikâyenin netice bahtiyarlığını gösteren bazı cümleleri şöyle bahseder: “Bahtsızlığın son haddinde de insanlarının birçoğunun tanıyamadıkları bir zevk vardır: Yaşamak ve teneffüs etmek zevki”. “Penceremin önünde bir yıldız parlıyordu. Anlatılmaz bir zevk içinde uzun müddet yıldızı seyrettim; bir taraftan da bu zevki hala bana bahşettiği için Allah’a şükürler ediyordum. Bu yıldızının bir ışının da cüzamlının hücresini aydınlatmaya mahsus olduğunu düşünerek içten içe teselli duyuyordum”.

    Okay, Artvin de yaşadığı iç huzuru ve deruni hazzı bir dönem okuyup da unutamadığı bu kitaplardaki hissiyatın/hazzın yaşanmasında izler bulur. Artvin, bütün doğa güzelliklerinin tablolara bürünmüş halini kendinde saklar. Artık yıldızlar tanıdıktır. Artvin, Polatlı, Merzifon ve Diyarbekir Okay’ın sırayla gittiği bu yerlerde hep aynı yıldızlarla karşılaşır ve hep duyduğu hazzın kokusundan verir.
    Mektup; kalemdeki mürekkeplerin kâğıt sahifelerine yayılmış halidir. Düşüncede ki fikir/istek/dilekler velhâsıl bütün bunların hepsinin kalemin kahramanlığıyla, emaneti alma kahramanlığını gösteren kâğıtlara bilgi/kaynak/haber olarak ortaya çıkmasıdır. Mektup; cağlar boyunca kullanılan en uzun soluklu iletişim aracıdır. Kadim bir geçmişe sahip olması ile tarihte yaşanmış olaylarda yerleri inleten atların kuşlarla yarış halindeki savaşlarına şahit oluruz.

    Okay, genç yaşında 1950 yılında bir temmuz ayında ilk defa Çemberlitaş’ta hem ismini duyduğu, yazılarını okuduğu Nurettin Topçu’nun evine Sabri ile giderek tanışmıştı. Bazı vesilelerle bu tanışma dostluğa dönüşerek büyüdü.

    İlk mektubu Okay yazar. Mektup, Artvin’in uzaklarda saklı yemyeşil bir cennet bahçesi olduğunun ve derin bir içtenlikle haz aldığı bu kasabayı anlatır. Öyle ki Topçu cevap olarak yazdığı ikinci mektupta Artvin’den derin haz verici intibalar getirdin. ... Anadolu’nun bu iki ucunda hayalime gelen cennet vaatleriyle mest oldum.

    Kuşun yüreğindeki kalbin büyüklüğü, her daim bir annenin yavrusuna duyduğu; şefkat iklimindeki dinmeyen yağmur yağışlarından biliriz ve de anımsarız. Aklımıza düştüğüne şahit olur, iliklerimize kadar hissederiz. Şefkatin hamurunu kudretle yoğuran anne kuşuna öteden gelen, bir armağandır. Hasreti/hasretliği olan, sabır kuvvetiyle kendini kanıtladığı için şefkat gibi hassas bir perdeye layık görülür ya da sahip olur. İşte burada Mevlana’nın () Mevla’ya (cc) duyduğu hasreti onu hasretlik yapıp çıkarmıştır. Nurettin Topçu’dan ise muhabbetin tadında, burcu burcu yüreğinde Anadolu’ya karşı bir özlem beslediğine şahit oluruz. Yüreği Anadolu’dadır. Lakin Topçu “Anadoluculuk” üzerinde bir medeniyetin ecdat şuurundan çok zengin bir ruh ve anlam almış ve İslam ile yoğrulmuştur. “Toprağıyla, havasına İslam’ın ruhu sinen Anadolu” onun için keşif/emek/var oluş üçlemesinin dönüşüm diyarıdır. Topçu, Anadolu; medeniyet/insan/toprak ile bir anne kuşunun yavrusuna duyduğu; hassasiyete sahip bir kalp ile sahiptir. Nitekim Okay’a yazdığı ilk mektupta güzel önerilerde bulunarak: “şehir civarlarında akşam gezintilerinde, geçmişin intibalarıyla dolu muhayyilene kapanarak bütün bir hayat felsefesi ve memleket sistemi kura bilirsin.” Topçu’dan öğrencisi sonradan dostu olan Okay’a bu fevkalade müthiş ruhi öneriler aynı mektupta devam eder: “Önce sürekli bir iç gözlemle başla. Mazide ve halde kendini ara. Sonra istikbale çevril: Kendini, cemiyetini ve insanlığı kurucu projeleri, heyecanlarının dalgaları arasında meydana getirmeye çalış.” Kentlerin koca binaları arasında hapsolan insanın kulaklarına Topçu ne güzel ses verir yarım asır öncesinden: “Kalk! Doğanın saklı hazinesi seni bekler, içindeki sese kulak ver ve ona uy! Haykır ki özgürlük denen mazide kendin ve çevrendeki gizli âlemi gör.”
    Okay, 31 Mayıs 1956 yılında askerlik için gittiği Ankara’da, askerliğini Polatlı’da ve Merzifon’da tamamlar. Askerlik yıllarında Artvin tiryakiliğiyle geçerken, 1957 Kasımın son günlerinde askerlik biter. Diyarbekir Lisesi edebiyat öğretmenliğine başlar ve iki yıl sonra Erzurum’a geçerek Edebiyat Fakültesinde asistan olarak adım attığı yüksek lisans kariyerine; 1962’de Yeni Türk Edebiyatı doktorasını, 1975’de Doçent, 1988’de ise Profesör olarak kariyerini taçlandırarak tamamlar. Halen İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak öğretmenliğe devam ediyor.

    Topçu’nun yazdığı mektuplarda yüreğindeki bir kor ateşin alev alev memleket için, milleti için bir idealist ruhun acıları hissedilmektedir. Hiddeti ve gazabı hiçbir zaman kendisine yapılan haksızlıklara karşı değil, milleti ve memleketi içindir . Belirgin olarak mektuplarda kendiliğinden ortaya çıkan bu idealist ruhun istek ve arzuları göze çarpar. Topçu, samimi bir mümin ve Müslüman olduğu halde İslam dünyasında yaşayan fakat dinin gerçeğinden nasibi olmayanlara karşı acı tenkitleri, aynı şekilde samimi bir milliyetçi olduğu halde memleket gerçeğini kavramayan, dini hassasiyeti olmayan hoyrat ve kaba milliyetçiliğe de karşıydı .

    Topçu’nun yazdığı ilk mektuplarda romantik bir tabiat aşığı kimliğiyle kendini gösterir, tabiata karşı olan bu aşkını mektuplarında heyecan dolu mistik bir anlatımı vardır. Topçu’nun zaman zaman, emekliliğinden sonra dağ başında bir mescidin müezzini olarak ömrünü tamamlamak arzusunda olduğundan bahsetmesi de bu tahassüsün bir tezahürüydü .

    Okay, ne az ne çok bir denge rayına oturttuğu, oturaklı diliyle yazdığı, bu kitabını “Önsöz” ve “Giriş” başlıklarından sonra “Anadolu’yu Gördüm” başlığıyla ilk defa gittiği Anadolu’daki hatıralarıyla başlayarak, “Mektuplar” başlığında ise Nurettin Topçu ile karşılıklı daha çok Topçu’nun göndermiş olduğu mektupları yer alarak bu güzel eseri yazmıştır. Hatıra/mektup türünde ki bu eser, Hece Yayınlarına bağlı Cümle Yayınları, Eylül 2015’de basımında bulunuyor.

    Künye:
    Mehmet Orhan OKAY.
    Anadolu’dan Hatıralarla Nurettin Topçu’nun Mektupları.
    Cümle Yayınları.
    Tür: Mektup/Hatıra Dizisi
    Yetişkinler için.
    Yayın Yönetmeni: Muhsin Mete.
    Birinci Baskı, Ankara, Eylül 2015.
    Sayfa:167.
    Fotoğraf Sayısı: 28.

    2 Mart 2016 Çarşamba
    23:10:27 – AYDIN.

    Yunus Özdemir.
  • 188 syf.
    ·1 günde·Beğendi·8/10
    "Çok güzel bir kitaptı" diyeceğim ama birisi "Neden ?" sorusunu sorsa cevap veremem herhalde. Çünkü Murakami'nin öyle bir yazım tarzı var ki ne Grange gibi gerilim yaratıyor ne Dan Brown gibi heyecanlandırıyor ne de Sabaattin Ali gibi hüzünlendiriyor . . .
    Sanırım duygularla veya kelimelerle tarif edilebilir bir yanı yok bunun. Sadece kitabı elinize alıp okumaya başlıyorsunuz ve o artık sizin dünyanızın bir parçası haline geliyor ; gayet sıradan , normal , olağan bir şey olup çıkıyor . . .
    Sanki yemek yiyor , su içiyormuş gibi hissediyorsunuz . . .
  • Cenâb-ı Hak buyuruyor:

    “Bu dünya hayatı sadece bir eğlenceden, bir oyundan ibarettir. Ahiret yurduna (oradaki hayata) gelince, işte asıl yaşama odur. Keşke bilmiş olsalardı!” (Ankebût, 64)

    Rasûlullah (sav) buyurdular:

    “Dünyada tıpkı bir garip, hattâ bir yolcu gibi davran!” (Buhârî, Rikak, 3)

    Vaktiyle bir adam vefat etmiş, ecel gömleğini giymişti. Tabutu eller üstünde ebedî istirahatgâhına doğru sessizce yol almaktaydı. Bu durumu gören esrârengiz bir meczup, bir ibret dersi verebilmek maksadıyla etrafındakilere seslenerek şöyle sordu:

    “–Bu ölen kimdir ki, ölüm arslanı olan Azrâil, onu hiç beklemediği bir anda kapıvermiş?”

    Oradakiler bu suâle, hep bir ağızdan:

    “–Ey taşkın meczup! O, tuttuğunu yere deviren, karşısına çıkmaya kimsenin cesâret edemediği, pek güçlü-kuvvetli, pehlivan bir gençti!” dediler.

    Meczup, aldığı bu cevap üzerine; bâzı gâfil gönülleri uyandırmak ve kaçınılmaz bir hakîkat olan ölüm gerçeğinin, sînelerde mâkes bulması düşüncesiyle şunları söyleyerek sükûta büründü:

    “–O gösterişli ve kuvvetli yiğit, güreşte ustalaşmış ama bugün Azrâil’le güreş tutacağını hayâline dahî getirmemiş, sahip olduğu güç ve kuvvetin kendinde dâimî kalacağını zannetmiş. Lâkin an geldi, ne olduğunu dahî anlayamadan, o güçlü pehlivanı, hiç hayal etmediği bir zamanda Azrâil ansızın yere serdi. Hem öyle bir yere çarptı ki, bütün gücü tükendi, bitti. Tamamen âcizleşti. Düştüğü yerde acziyet içinde kaldı ve o yerden kalkması da artık imkânsız hâle geldi. Fakat o, sâlih bir kul ise, Allâh’a yine de hamd etmesi gerek. Çünkü esrârengiz bir hayata doğacak.” (Osman Nûri Topbaş, Şebnem Dergisi, Yıl: 2012 Ay: Ekim Sayı: 92)

    Her Güne Bir Esma-ül Hüsna (Allah’ın En Güzel İsimleri)

    el-Berr: Bütün iyilik ve güzelliklerin sahibi, kullarına karşı bağışı ve ihsanı çok olan, iyiliğin, vefanın, güzelliğin ve ihsanın tek kaynağı demektir.

    Kısa Günün Kârı

    Hayat denilen şey, son nefesle gün gelip bitecek ve insan bütün sevdiklerine bir anda vedâ edecek. Sonra da meçhul bir mezar âleminin garip bir yolcusu olacak. Orada da kim bilir neler neler görecek ve hangi sürprizlerle karşılaşacak?..

    Bilinen bir dili olmamasına rağmen ölüm, sessiz ve sözsüz öyle tesirli bir nasihattir ki, rakîk ve hassas gönüllere, en salâhiyetli ağızlardan daha mükemmel bir ibret ve hakîkat tablosu sergiler. Ölümün öğüt vermekteki yüksek belâgati karşısında dünyadan gelen bütün cevaplar, ancak sıcak gözyaşları ve kuru hıçkırıklardır.