• Nalân deselerdi bana
    Düşmezdim belki hicrana
    Doğunca ismimi koyan
    Neden dememiş Nalân.
  • Nazire on yedisine yeni girmişti. Damat adayıysa 44 yaşındaydı. Uzun bir eğitim, yolculuk, yazı geçmişi ve belirli bir de ünü vardı ama yalnızca yaş farkı isteğini geri çevirmek için yeterli bir neden sayılmazdı. O zamanlar koca ikinci bir baba gibi görülür ve şakakların hafif kır düşmüş olması kimseyi şaşırtmazdı.
  • Bu ufak iş vesilesiyle tekrar anladım ki, anlaşmazlıklar ve ihmalkârlık bu dünyada hile ve kötülükten daha fazla anlaşmazlığa neden oluyor.
  • Enver Paşanın siyah göz bebeklerinde oluşan koyu bir alev, burun de­liklerinin hafifçe oynaması, dar bıyıkları arkasında gizli, an­lamı çözülemeyen bir gülümseme, kalın kaşları arasından bulutumsu gibi görünüp kaybolan gölgeler, derin sırlar taşı­yordu. Şimdi göz kapakları yarı açık duruyor, sadece yanak adaleleri hafifçe oynuyordu.Öyle veya böyle harp olacak” diye pek umursamaz bir şekilde konuştu. Sadrazamın yüzünün nasıl karardığını görmüştü ama, bu durumda onu hiç kimse lüzûmlu olanı söylemekten alıkoyamazdı.Ayrıca, yeniden yapılanma işleri yolunda gitse de şu anda anlaşmalarla oyalanmanın pek yararı olmayacaktır. Çünkü her tarafta yapılan silâhlanma yarışından, her saat başı bir “Avrupa Savaşı”nın çıkacağı anlaşılıyor. Ben üçlü it­tifaka girmemizde bir sakınca görmüyorum...” diye ilâve et­ti.Konuştuğu sırada vücudu hafifçe gerilerek dikilmiş ve araladığı parmaklarıyla bir daha hiç bırakmak istemiyormuş gibi diz kapaklarını kavramıştı.Talat Paşa; Enver Paşa haklı” dedi. Üçlü itilâf dev­letlerine bağlanmamız mevzu bahis olamaz. Ama diğer ta­raftan bir büyük devletle ittifaka da ihtiyacımız var. Düşü­nüp, hangi anlaşmanın daha faydalı olacağını bulmalıyız. Almanya bizim için itilâf devletlerine karşı güvenilir bir müttefik olacaktır.”Rusya’nın apaçık düşmanlığını da hesaba katmalı­yız”! Bu, Said Halim Paşa’nın öfkeli sesiydi. Sanki kendi için değil de, daha çok diğerleri için konuşuyormuş gibiydi.Enver Paşa kısaca gülerek. Açıkça düşmanlık içinde düşmanlık gizlenmiş cazip bir garanti anlaşmasından daha iyidir. Rusya’nın Türkiye’yi tabii mirası olarak gördüğü artık
    bir sır değildir. Bu arada elini pek çok anlama gelecekşekil- de kaldırarak; Ya İngiltere..? “Eğer Almanya ile bir ittifak kurarsak, Boğazdaki hasta adamın kim olduğunu bütün dünyaya ispatlarız”
    Sadrazam-”— Ya savaş çıkmazsa...” diye karşılık vererek;Enver Paşa sizin görüşlerinizin ekseriyetle katıldığımı bi­lirsiniz. Ama yine de akıllıca bir tedbir, bana herşeydeıı da­ha mantıklı geliyor! Biz hiçbir şekilde yeni bir savaşa hazır değiliz. Tarafsızlığımızı korumak zorundayız. Ayrıca bugün burada toplantıya katılmayan Bakanlar kurulunun diğer üyelerinin de düşünceleri de budur.Cevap, üçlü sessiz bir gülümsemeyle karşılandı.Halil Bey, yatıştırıcı bir tarzda: O kadar da değil, hemhazırlıklarımızı yapmalı, hem de tarafsızlığımızı korumalıyız.Askeri hazırlıklarımız yolunda gidiyor. Ama her şey şu anda belli bir ölçüde tahmin etmeye çalıştığımız istikbâlde neler olacağına bağlı. Ben Almanya ile yapacağımız bir ittifa­kın ülkemiz için en azından daha az tehlikeli görüyorum. Eğer üçlü ittifakın patronluğunda, Romanya, Bulgaristan ve Türkiye birliğe dahil olamazsa, Bulgarlarla yapacağımız bir ittifak da bizi üçlü ittifaka bağlayabilir. Şimdi Türkiye’yi güç­lendirme çabamızda, bizi destekleyip, yabancı güçlerin veto­larına karşı bizi müdafa edebilecek Almanya ile direk bir bağlantı önümüzde duruyor. Kapitülasyonları düşünün, Bey­ler..! Milletimize kanser gibi acı çektirmesi yetmiyor mu?”blarbiye Nazırı’nın o zamana kadar keyifsiz sesi yeni­den etkili olmaya başlamıştı: Yabancıların, ülkemizde vergi vermeden yaşamaları kadar gülünç bir şey olabilir mi? Düşünebiliyor musunuz, gelirlerimizin oniki de. birini tabii bir şeymiş gibi vergi olarak vermek zorunda kalıyoruz? Yüz­de sekiz gümrük vergisi vermek zorundayız. Neden? Yaban­cıların ticaretimizin ve sanayimizin büyük kısmını eline ge­çirmesi için, kendi okullarını, postahanelerini açmaları için, yani devlet için de devlet kursunlar diye! Bu şartlarda bir İktisadî düzen nasıl yoluna konabilir? Resmî olarak eşitlik olmazsa en büyük hedef olan ve onun için uğraştığımız sar- feltigimiz tam İstiklâle nasıl kavuşuruz?”Said Halim Paşa Protesto edilecek” dedi. “— Bir kere­sinde Cavid Bey borç alma görüşmeleri için Paris’teyken mâli kapitülasyonların kaldırılmasını dile getirdiğinde bü­yük bir itiraz ile karşılaşmıştı. Alkol, kibrit, sigara kâğıdı gi­bi şeyler üzerindeki tekel için bazı tavizler vermiş, kıymetli kâğıtların değerinin onbir’den ondört’e çıkarma gibi ve söz edilmeye değmeyecek bazı küçük şeyler üzerinde bizim ya­rarımıza bir şeyler yapılmıştı. Önce aşama aşama bir geçiş çalışması yapılmaktansa, hepsini bir anda fesli etmek belki de daha iyi olurdu” .“Yabancılara memleketimiz üzerinde böylesine öncelik­li haklar verilirken, Osmanlı hükümeti de böyle aşama aşa­ma mı müsamahakâr davrandı.” diye Talat Paşa gürledi. Eğer fesh etmek için şimdi münasip bir fırsat çıkarsa, neza­ket gösterisine gerek yok. Değilse, hiçbir zaman güçlü, iç yapısı sağlam, iktisaden bir temel üzerinde yükselen bir Türkiye’yi kuramayız”Enver Paşa inançlı bir şekilde tastikliyordu: “Güçlü bir Türkiye, işte bizim arzumuzun esası. Birlik içinde sağlam bir devlet ve halk varlığının bir kale gibi yapmayı başarmak zorunda olduğumuzu görmeliyiz. İstiklâlimizi ortadan kal­dırmak isteyen Avrupa’nın güçlü devletlerinin çabalarım bo­şa çıkarmak için yeterince güçlü olacağız. Bu fikri gerçek­leştirmek için, Almanya ile bir antlaşma yapmaya mecbu­ruz. Başka bir yol görmediğim için bilerek mecburuz diyo­rum”. Gözleri, alev alevdi...
  • Bir gün ansızın karşısına geçip "Neden" diye sormak istediğim biri var, hiç mi bir şeyleri düzeltmek gelmedi içinden.
  • 565 syf.
    ·14 günde·Beğendi·10/10
    İlk olarak 1935 yılında yayınlanan Körleşme romanı, modern edebiyatın en önemli yapıtlarından biridir. Bu yapıtı özel kılan etmenlerden biri dili ve anlatım şekli, diğeriyse ana karakterin son derece nadir bir tiplemeye sahip olmasıdır.

    Ana karakterimiz Peter Kien, yaşadığı dönemde Sinoloji biliminin (Kadim Çin kültürü üzerine çalışmalar yapan bir bilim dalı) en önemli uzmanıdır. Hayatta tek değer verdiği şey, kendini adadığı bilim ve sahip olduğu kitaplardır. Aile kavramı, kadınlar, cinsellik ve dışarıdaki toplumsal hayatı tamamen yadsıyarak kendi kozası içerisinde bir yaşam sürer. Hatta üniversitelerden gelen teklifleri bile reddeder. Onun tek derdi kitaplarının arasında yaşamak ve kendini adadığı bilim için çalışmalar yapmaktır. Hayatı bu şekilde devam ederken romanın içine temizlikçi kadın Therese girer ve Kien böylece bir girdabın içerisine sürüklenir.

    Kitabın birinci bölümünde Kien'in yaşadığı farklı hayat son derece akıcı bir dille anlatılır okura. Açıkçası şunu söyleyebilirim ki ilk bölüm, edebi açıdan dozaj olarak bana bir parça düşük geldi. Fakat dildeki akıcılık ve yazarın anlatımıyla Kien'in garip yaşamına bizleri tanık edebilmesiyle ilk kısım, diğer bölümlerin bir parça gerisinde kalmış olsa da son derece başarılı.

    Kien'in kendi evinin dışında kalıp hiç bilmediği dış dünyaya maruz kalmasıyla başlayan ikinci bölümde ise bu kitabın neden modern edebiyatın klasiklerinden biri olduğu gözler önüne seriliyor. Salt bilgiye değer veren, insani ilişkilerden tamamen kopuk bir adamın kendinden aşağı gördüğü insanların elinde nasıl oyuncak haline geldiğini görüyoruz. İşin biçim kısmındaysa tekinsiz anlatıcı kullanımıyla gerçekle hayalin birbirine karıştırılması, bir süre gerçek hayatın anlatılıp bir anda karakterlerin zihnine giriş yapılarak yazar tarafından okurun zihninin bulandırılması gibi çeşitli edebi yöntemleri görüyoruz.

    Son bölümdeyse devreye ana karakterin kardeşi psikiyatr Georges Kien girer. Bu bölümde birbirine taban tabana zıt iki kardeş arasındaki fikri mücadeleyi görürüz. Peter, zekası ve bilgisi nedeniyle kendini diğer tüm insanlardan üstün gören ve bilgisini yalnızca kendi çalışmalarına kullanan biriyken, Georges kendini hastalarına adamıştır. Peter adeta bilginin esiriyken, Georges içindeki başarılı olma tutkusunu etrafındaki insanların yararına kullanır. Bu bölümde karakterler üzerinden fikir hesaplaşmasına tanık oluruz. Yazarın anlatmak istediği ana düşünce son bölümde başarılı bir şekilde okura aktarılmaktadır.

    Kitabın diğer yan karakterlerinden Kien'in sonradan karısı olan temizlikçi kadın Therese, ellili yaşlarında, tamamen kendi görünümüne adapte olan, hayatta hiçbir şey olamamış bir kadındır. Cahil ve küçük menfaatleri uğruna her şeyi yapabilecek, sistemin her daim dişlisi olabilecek bir karakterdir. Bu karakterin temsil ettiği tip, totaliter sistemlerde propaganda aracı olarak kullanılır. Emekli polis memuru, Kien'in oturduğu apartmanın kapıcısı Benedict Pfaff ise fiziksel gücün esiri bir adamdır. O da hem emekli oluşunun hem de parçalanan ailesinin de etkisiyle tam bir kaybedendir. Bu karakter "sistemin askeri" kavramını sembolize eder. Güce aşık, iktidarı ele geçirebilirse yumrukları sayesinde bilgiyi her daim ezmek isteyecek biridir. İkinci bölüm boyunca önemli bir yer edinen, Kien'in evi dışındaki hayatında yer alan cüce Fischerle'yse tam bir hayalperesttir. Fiziki özellikleri nedeniyle tam bir kaybedendir ve kendini dünyanın en iyi satranç oyuncusu zanneden bir zavallıdır. Bu karakter ise sistemin ulaşılmaz büyük hayaller aracılığıyla kullandığı, pis işlere aracılık ettikten sonra çöp kutusuna atılan zavallı insanları tanımlamaktadır.

    Yazar, Peter Kien karakteri üzerinden bizlere, bilgiye sahip, entelektüel manada yüksek seviyede olan kişilerin, nasıl yaşadığı toplumdan kopuk olabildiğini, kendi alanı bozulduğunda nasıl da sistemin ve bulunduğu toplumun içinde oyuncak hale geldiğini göstermektedir. Bilginin gücünü sadece akademik çalışmada kullanmak yerine tıpkı Georges Kien gibi yaşadığı toplum içerisinde sivrilip onu doğru emeller uğrunda kullanabileceğini göstermektedir. Ayrıca Therese, Pfaff ve Fischerle karakterleriyle önemsiz görülen, yitik insanların bile gücü ele geçirdiğinde ne hale gelebileceğini, cehaletin bilgiyi nasıl bir anda boğabileceğini ve aslında toplumların ne kadar da kolay totaliter rejimlere teslim olabileceğini bize roman boyunca harika bir şekilde aktarmaktadır Canetti.

    Son olarak Körleşme, hem biçim ve dil olarak hem de Ahmet Cemal'in harikulade çevirisiyle çok özel bir romandır. Ne yazık ki böyle güzel bir çeviriye rağmen ülkemizde son derece az okunan bu harika romanı mutlaka listenize almanızı tavsiye ediyor ve sizleri Ahmet Cemal'in romanın dördüncü baskısında yer alan ön sözünde toplumumuza yaptığı eleştiriyle baş başa bırakıyorum.

    "Çünkü ülkemiz, okuma özürlü olmasının doğal bir sonucu olarak, aynı zamanda düşünme özürlü bir ülkedir."
  • - [ ] “Hayatımın anlamı ne? Hiçbir anlamı yok. Hayatımın sonucu ne olacak? Hiçbir şey. Neden varım? Var olan her şey neden var? Çünkü var.”