• Zamanın, hayatın akışında kaybediyoruz kendimizi istemeden.
    Neye yetişme cabası bu daha kendimize varamazken?
    Hissetmeyi, hayal etmeyi, sevmeyi neden sonra bıraktık kim bilir?
    Zarifoğlu’nun nefret ettiği kadar varmış bu çağ gerçekten.
  • Bu ülke, emperyalistler tarafından işgal edilemedi. Çanakkale, emperyalistlere dârü’l-İslâm’ın son kalesi Anadolu kıtası’nı emperyalistlere dar edeceğimizi gösterdiğimiz son büyük ölüm-kalım savaşıydı.
    İslâm dünyası, Osmanlı’dan sonra paramparça edildi.
    Bu toprakları emperyalistlere çiğnetmedik.
    Tablonun görünen yüzü böyle.
    Bir de tablonun görünmeyen yüzü var: İşte orası karanlık biraz, hem de çok karanlık!
    Yakın tarihini bilmeyen, yakın tarihine dünya kadar uzak olan tek toplum biziz o yüzden.
    Yakın tarihini “yalanlar” üzerine kurgulayarak genç kuşaklarına ve kitlelere dayatan tek ülke biziz.
    Yakın tarihin “karartılması” bir kaç işlemle gerçekleştirildi.
    Öncelikle bu toplumun tarih bilinci linç edildi. Bu toplumun tarihi Cumhuriyet’e hapsedildi, Cumhuriyet’in öncesi, hatta Cumhuriyet’i hazırlayan Tanzimat ve Meşrûtiyet süreçleri de -büyük ölçüde- hasıraltı edildi. Özellikle meşrûtiyetlerde ortaya konan entelektüel birikim inkâr edildi; eğer o birikim bıçak gibi kesilmemiş olsaydı, daha da derinleştirilerek geliştirilebilseydi, bugün bambaşka bir yerde olurduk.
    “KÜLTÜREL İNKÂR”DAN KÜLTÜREL İNTİHARA...
    Bu toplum emperyalistlere fiilen teslim olmadı ama zihnen teslim oldu: Batılılar tarafından sömürgeleştirilemedi ama kendi kendini sömürgeleştirdi.
    Buna, “kale içerden ele geçirildi” de diyebiliriz: Bu toplumunun medeniyet birikimi, dinamikleri, ruhu dinamitlendi.
    Ahmet Hamdi Tanpınar, bu süreci, “kültürel inkâr” olarak tanımlar. Tanpınar, seküler bir adamdır ama ülkenin yaşadığı ontolojik yok oluş felâketini görecek kadar bu toprakların insanlığa sunduğu derûnî ruhu iliklerine kadar yaşayan bir estet, bir şair, bir romancı ve bir düşünürdür de aynı zamanda.
    Cumhuriyet’le başlayan süreç, bizi medeniyet değiştirmeye zorladı: Bu toplumun medeniyet iddiası yok edildi. Ruhkökleri kurutuldu. Bu topraklarda önce laik bir devlet icat edildi, İslâm bütün kurumlardan arındırıldı; sonra da laik bir toplum icadı devreye girdirildi.
    Bizimle birlikte dünya tarihinin yapılmasında belli roller oynayan ülkelerin hiç biri medeniyet iddialarını terketmediler oysa!
    Almanlar, iki büyük dünya savaşı verdiler, yok olmanın eşiğine geldiler ama “emperyal” iddialarını aslâ terketmeyi düşünmediler.
    O yüzden toparlandılar, büyük bir yıkımdan başarıyla çıkmasını bildiler.
    Ruslar da, yine Rus Ortodoks ruhu üzerinden toparlanma savaşı veriyorlar ve Putin’le gelinen noktada çok büyük mesafe katettiler.
    Bu süreçte ruhunu ve ruhköklerini inkâr ederek kültürel dinamiklerini ve medeniyet iddialarını dinamitle aymazlığına soyunan tek ülke biziz!
    Neden acaba?
    Bu topluma laiklik projesi adı altında zorla, tepeden, Jakoben yöntemlerle medeniyet değiştirme dayatması yapıldı.
    Sömürgecilerin dışardan işgal edemedikleri bu ülke bir anlamda içerden ele geçirilmiş oldu. Tanpınar’ın “kültürel inkar”ı kültürel intihara dönüştü!
    Bir toplum medeniyet değiştirmeye kalkışarak “çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne” çıkamaz!
    Yalnızca başaşağı yuvarlanır, çıkmaz sokaklara saplanır kalır!
    Çünkü medeniyet değiştirme süreci, yüzyıllar süren zorlu bir süreçtir: Önce bir tanıma (“taklit” ve tenkit), sonra bir tanımlama (tahkik ve tarif), ardından bir özümleme (tefrik) ve yaratıcılık (teklif) süreçleri kaçınılmazdır.
    Bir gecede olacak işler değildir “bu işler”.
    Daha da vahimi, bir toplum, büyük tarihî krizler yaşayabilir ama bu tarihî krizleri, köklerini, medeniyet ruhunu, birikimini inkâr ederek aşamaz.
    Bunun tek bir örneği bile yok insanlık tarihinde!
    Büyük ölçekli kriz yaşayan bir toplum, önce krizle yüzleşir, derinlemesine felsefî bir hesaplaşma süreci yaşar, köklerini taze bir ruhla keşfe çıkar, Babanzade Naim’in “keşf-i kadîm” olarak adlandırdığı ve üzerinde kafa yorduğu bu süreç, bütün büyük ölçekli krizler yaşayan medeniyetlerin başvurdukları yegâne çıkış yoludur.
    Batılılar, modernliği icat ederken iki bin yıl önceki köklerine gittiler; üstelik de bizim üzerimizden, İslâm medeniyetinin katkısıyla.
    Ama biz, Batılıları bile köklerine döndürecek güce, çapa, derinliğe sahip medeniyet dinamiklerimizi diriltici bir ruhla, taptaze bir solukla keşfedeceğimize dinamitlemeyi tercih ettik!
    İntihara sürüklendik.
    İşte bizim trajedimiz bu!
    Bu intiharı, Cumhuriyet kadrolarının kurucusu Kadro hareketinin babası Şevket Süreyya Aydemir, İnkılap ve Kadro başlıklı son kitaplarından birinde sarsıcı bir dille şöyle özetler: Her şeyi yıktık ama yerine hiçbir şey koyamadık.
    Yakıcı gerçek bu.
    Ama Türkiye’de sığ Kemalizm tavan yaptı.
    Üstelik bir de buna muhafazakâr Kemalizm denen temelsiz, köksüz bir dalga, tuz-biber ekti!
    KENDİMİZE ÇEKİ-DÜZEN VERMEK ZORUNDAYIZ!
    Bir toplum, medeniyet değiştirmeye soyunarak varlığını bile sürdüremez.
    Felâketle sonuçlanır bu tür köksüz, ruhsuz, sığ, hiç bir tartışmaya, konuşmaya, entelektüel açılıma izin vermeyen dayatmalar.
    Bu dayatmaların varacağı yer, şiddetli savrulmalardır yalnızca. Savrulmalar ve ardından gelecek yapay olarak icat edilen ama gerçeğe dönüşmesi önlenemeyen, önlenemeyecek büyük kargaşalar.
    Türkiye, köklü bir medeniyet buhranı yaşıyor iki asırdır.
    Medeniyet krizi epistemolojik kırılma ve ontolojik kopuştur. Yönün ve yörüngenin yitirilmesi, her alanda ontolojik vakumların oluşmasıdır.
    Eğer bu boşluklar, tarihî tecrübeden süzülüp gelen ilkelerle, ruhla ve dinamiklerle doldurulamazsa, ayartıcı her tür eğilim tarafından kolaylıkla doldurulabilir bir süreliğine de olsa. Ama uzun vadede bu, bu toplumun ölüm sürecine girmesi demektir. Yaratıcı’ya, insana, dünyaya ve hayata dâir hiç bir felsefî önermesi ve derinliği olmayan bu tür sığ ve ayartıcı ideolojiler, toplumu çıkmaz sokaklara fırtlatmakla sonuçlanır.
    Türkiye’deki İslâmî kesimlerin son on yıllardan bu yana İslâmî ilkeleri ve değerleri değersizleştirecek kadar sekülerleşmeleri, dünyevîleşmeleri, komformistleşmeleri, oportünistleşmeleri, sığ / volk Kemalizm biçimlerinin patlamasına yol açtı.
    Önce kendimize çeki düzen vermek zorundayız. İslâmî ilkeleri gözümüz gibi korumak zorundayız. Unutmayalım: İslâm’ı kaybedersek, hem hiç bir şeyi kazanamayız hem de bu toprakları da, bu topraklardaki varlığımızı da koruyamayız.
    Bu çölleşme, çözülme ve savrulmanın bizi götüreceği yer felâkettir.
    Kazana kazana kaybediyoruz...
    Yüzyılın sonunda gelinen nokta burası.
    Benden hatırlatması... Vesselam
  • . . ve Sigarasını Yaktı Kadın " Neden Aramızda Yaşamayı En Çok Hak Edenleri Daha Çabuk Kaybediyoruz .? " Dedi , Sus Adam . Adam Sustu Çünkü Çiçekler Soldu , Kelebekler Öldü , Saatler Susuyor , Sanki Sanki Zaman Duruyor .
  • Çocukken hepimizin gıcık olduğu bir şey vardı. O da büyüklerimizin bize hep akıl vermesiydi. O sonu bitmek bilmeyen öğütler, nasıl da sıkardı bizi değil mi? Biliyorum, gerçekten de sıkıcıydı. Ama biraz büyüdük ve hayatı tecrübe etmeye başladık. Haaaaa... İşte o zaman farkına vardık; o öğütler aslında bize birer altın küpeymiş. O bize verilen öğütler, hayatın tecrübe edilmiş yaşanmışlıklarıymış. İşte Timur'un da evlatlarına anlatmaya çalıştığı şey de bu. Ben yaşadım tecrübe ettim, siz de aynılarını yaşayacaksınız, sözlerim kulağınıza küpe olsun diyor. Timur Devleti tarihine baktığımızda da Timur'dan sonra devletin parçalanma sürecine girdiğini görüyoruz. Yani bize verilen öğütleri dinlememek sadece bize has bir özellik değil. Timur her ne kadar Moğol kökenli Barlas boyundan gelse de bu boy, Türk kültürü etkisinde kalmış, hem kültürel hem de etnik olarak Türkleşmiştir. Zaten Timur da kendisini her zaman Türk addetmiş, Türklüğü ile iftihar etmiş ve kendisini Türk Dünyasının en büyük hükümdarı ilan etmiştir. Kendisine Aksak Timur da denirdi. Ancak bu rahatsızlığına rağmen at üstünde kazandığı zaferlerle bu kusurunu büyük bir iftahara ve unvana çevirmiştir. Timur'un en büyük özelliği akla değer vermesiydi. Atacağı her adımdan önce akıllı insanlarla görüşmüş, tartışmış, ihtiyat eylemiş ve faaliyette bulunmuştur. Bu kitabın neden Harp Akademilerinde okutulduğuna şaşmamak gerekir. -Keşke Polis Okullarında da ders olarak okutulsaydı ve biz de bundan istifade edebilseydik. Belki o zaman birçok arkadaşımın FETÖ adlı masonik yapılanmanın kurbanı olduğunu görmezdim. Akıl her daim yoldaşımız olmalı.- Bunun en güzel örneğini Timur ne güzel de anlatmış kitabında. Örnek vermek gerekirse, Delhi Muharebesi'nde yenik duruma düşüyor Timur. Çünkü karşı tarafta filler var. Timur'un mareşalleri gelir ve "Efendim, harbi kaybediyoruz, geri çekilelim der." Timur hiddetlenir ve "Nereye çekileceğiz, arkamız dağlar. Ordu dağılır. Bana on dakika müsade edin" der. Timur, otağa çekilir ve uyumaya başlar. Harbin ortasıdır. Biraz sonra kalkar ve ikmal subaylarını çağırın der. Gelirler ve hepsine tek tek sorar "Kaç deven var?" Delirdi zannederler çünkü bakınca deveyle filin ne alakası var değil mi? Ama diğerleri bakarken Timur görüyordur. Bu develeri toplayın der ve "ordunun önüne dizin. Bunları çelik zincirlerle birbirine bağlayın. Sırtına da yanacak malzeme koyun. Her devenin arkasında bir asker elinde meşaleyle beklesin. Bunların arkasına da uzun okçuları dizin. Uzun okçuların arasına da mızraklı süvariyi yerleştirin, fil hücumunu bekleyin." Fil hücumu başlayınca Timur emir verir "develeri tutuşturun." Develer can havliyle koşmaya başlarlar ancak birbirlerinden ayrılamazlar. Çünkü zincirlerle bağlıdırlar. Bir ateş çemberi fillere doğru gelmeye başlayınca Filler yüz geri başlarlar ve kendi ordularını ezerler. Çünkü filler ateşten çok korkarlar. Kargaşa başlayınca Timur, şimdi oklayın der. Ondan sonra mızraklı süvariler devreye girer. 1 saatte işi bitirir Tİmur. Ve akıl tekrar galip gelir. Timur'un Yıldırım Beyazıdla mücadelesinde de gene akıl devreye girmiş ve meydan muharebesine dahi inmeden yukarıda, tepeden satranç oynayarak Osmanlı ordusunu darma duman etmiştir. Timur'un orduları daimidir, Timur'un ordularında rütbe vardır. Mahiyetine ayrı ayrı görevlendirmeler vermiş ve hiçbir zaman liyakati elden düşürmemiştir. Hiç kusura bakmayın ama liyakatin yerlerde olduğu birdönemi yaşıyoruz. Siyasi görüşünüz ne olursa olsun gerçekleri söylemekten korkmamalısınız. Bugün benim ve tabi ki nice tecrübeli memurların başına bir üniversite öğrencisi 2 aylık kursla amir yapılıyorsa kusura bakmayınız, liyakat ölmüştür. Ve bunun sancılarını bugün değilse de gelecekte hep beraber çekeceğiz. Bir tarafı sevindirirken bir tarafı küstürmek devlete yakışmaz. Timur, bunu çok güzel bir şekilde çözmüş. Bakın Timur ne diyor: "Askerleri hak ettikleri mükafatlara nail ederdim. Silah altında saçı, sakalı beyazlaşan ne rütbesini ne ödeneğini kaybeder. Hiç kimsenin hizmetleri unutulmaz. Çünkü cengaverler şayanı mükafattır. O, servet ve imtiyaza müstahaktır. Hizmetten haksızca onu azletmek, mükafatlandırmamak onu isyana sevk eden bir adaletsizlik olur." İşte bundan bahsediyorum. Liyakat bir devletin temelidir, geleceğidir. Geleceğimizin çöpe atıldığını görmek beni kahrediyor. Umarım devletin karar mekanizmaları yeniden liyakat esaslı yönetim anlayışına dönerler ve akıl yeniden egemen olur. Yoksa sadece bitaraf olmayan değil taraf olan olmayan herkes kaybedecektir...
  • Mustafa Kemal nedendir; Atatürk sonuç. Soruyorlar sevgili Yılmaz Özdil böyle tanımlıyor.
    Duyduğum zaman evet, gerçekten de öyle dedim kendi kendime. Benim niye aklıma gelmedi ki?
    dedim. Oturup düşünmedim ki gelsin. Sonra kızdım kendime. Aslında hepimiz biliyoruz. Mustafa
    Kemal nedendir, Atatürk sonuç. İyi de hepimiz kelimelere dökemiyoruz bunu. Tamam kabul,
    herkes kelimelere dökse kim Yılmaz Özdil olacak? Doğrudur... Ama bir tane Yılmazla olmuyor bu
    iş. Yakın geçmiş bunu çok iyi gösterdi bize. Bir tane değil bin tane Yılmaz gerekiyor, bin tane değil
    on bin tane Yılmaz gerekiyor. Bir Yılmaz'ın yazdığı 1 haftada 500 bin satıyorsa bin, on bin
    Yılmaz'ın yazdığı kim bilir kaç bin kaç milyon satar. İşte ancak o zaman güzel günler göreceğiz.
    İşte ancak o zaman güneşli günler göreceğiz. Geçmişin insanları bugün gereksiz bir inikamın
    peşine düşmüşler, sancısını hepimiz çekiyoruz. Bugünün insanları da gelecekte gereksiz bir
    intikamın peşine düşmesin. Düşmesin be kardeşim. Düşmesin ki kuvvetimizi iç bünyede tüketmek
    yerine dışarıya çevirebilelim. Ancak o zaman bundan 20 yıl sonra tombul parmaklı zengin bir
    zübbenin gelip de yargımıza emir vermesini engelleyebiliriz. Ancak o zaman ekonomimizi,
    tombul parmaklı bir serserinin çökertmesini engelleyebiliriz. Bak gene... diyorsunuz ki
    ekonominin onunla alakası yok. Tamam haklısınız yok ama napalım? Olmuşla ölmüşe çare var mı?
    Varsa bana Atatürk'ü geri getirin? Varsa bana Hz.Muhammed'i geri getirin. Ama yok...
    Getiremezsiniz. Farkında mısınız eskiden Hıristiyanlarla Museviler birdi Müsülümanlar
    paramparça. Ama Türkiye Cumhuriyeti dimdik ayaktaydı. Tek vücut bir şekilde mücadele ederdik
    dışarıya karşı. İyi hatırlarım eskiden şehit verildiği zaman sokaklar şehitler ölmez nidalarıyla inler,
    her gözden aynı acının yaşı akar, her kalp aynı duyguyla titrerdi. Şimdi senin benim şehidim oldu.
    İçimizde binbir kaygı binbir soru. Başarabiliriz. Bİliyorum başarabiliriz. Yeniden bir araya
    gelebiliriz. Yumuşak bir dil, çoğunlukcu değil çoğulcu bir siyaset, şeffaf bir yönetim ve bağımsız
    bir yargıyla başarabiliriz. Toplumun tüm kesimlerini aynı çatı altında toplayabiliriz. Oturup güzel
    güzel konuşabiliriz. Bakın parçalandık. Bizi kimse yıkamaz ayaklarını bırakın artık. Görmüyor
    musunuz millet birbirine düşman olmuş. 7 milyondan fazla deist var ülkede. Tüm bunların
    müsebbibi ben miyim? Neden sorusunu sorup nasıl sorusuyla başarabiliriz. Yılmaz Özdil, Mustafa
    Kemal kitabıyla yeni bir umut uyandırdı bende. Okurken duygulanıp, cesaretlendim.
    Başaracağımıza dair inancım kuvvetlendi. Hani diyor ya Livaneli : "Düşlerin parlayıp söndüğü
    yerde, Buluşmak seninle bir akşamüstü, Umarsız şarkılar dudağımda bir yarım ezgi, Sığınmak
    gözlerine sığınmak bir akşamüstü... Gözlerin bir çığlık bir yaralı haykırış, Gözlerin bu gece çok
    uzaktan geçen bir gemi... " İnanın çocuklar, yapabiliriz. Türk milleti bir olabiliriz. Birbirimizi
    suçlamayı bırakmalıyız. Geçmişle hesaplaşmanın kimseye faydası yok. Gazetelere bakıyoru 3
    sütun üstüne kap kara haykıran puntolarla, fotoğrafı yanında tombul parmaklı zengin zübbesinin
    66 cm kared gülüyor ağzı kulaklarında. Kemalist olmak da ayıp değil, Erdoğancı olmak da. İslamcı
    olmak da ayp değil, komünist olmak da. Aziz bir milletiz. Biraz da heyecanlıyız eyvallah. Belki
    biraz fazla heyacanlıyız. Olsun be... Bizi biz yapan değerler değil mi bunlar. Hiçbir şeye inanmadan
    hiçbir şeyi savunmadan yaşamanın ne anlamı var zaten. Ama inançlarımız bizi neden düşman
    yapıyor ki... Yapmasın, sevelim birbirimizi. Zor biliyorum. Uzun sakallı şalvarlı bir adamı sevmek
    zor... Mini etekli bir kızı sevmek zor... Kimisi için her sözünde Allah diyeni sevmek de zor, kimisi
    için Allah demeyeni sevmek de zor... Ama kaybediyoruz. Sadece herhangi bir grup değil hepimiz
    kaybediyoruz. Halbu ki biraz okusak... Okumak dedim değil mi. Eyvah! Amerikan emperyalizminin
    yasaklı kelimelerinden birini söyledim. "Müslüman bir Türk evladı okuyamaz. Okumamalı.
    Okursalar birleşirler. Birleşirlerse biz kaybederiz..." Biliyorlar kaybederler. Biz neden kazanacağımızı göremiyoruz? Sayın Yılmaz Özdil arz ederim efenim. Ne de güzel yazmışsınız.
    Farkında mısınız bilmem ama kaleminizden "yurtta sulh cihanda sulh" dökülmüş. Mustafa Kemal
    her yerde değil mi? Dünya durdukça son söz değil ön sözdür Mustafa Kemal... Bu yazı da burada
    biterken kendinize iyi bakın, sevgiyle kalın, Atatürkle kalın, hoşçakalın...
  • 64’lerin Feriköyü’ne dönelim…

    - Dönelim… Nüfus az. Herkes birbiriyle dost, arkadaş. Daha çok azınlıkların yaşadığı bir muhit. Mahalle kültürü hakim. Irk, din, dil ayrımı yok. 12 yaşındayım. Cumbalı bir evde yaşıyoruz. Babam, Nestle Fabrika’sında çalışıyor, annem ev hanımı, bir kardeşim var. Annemle babamın en yakın arkadaşları Rum ve Ermeni. Hep birlikte, güle oynaya yaşıyoruz. Ve Kostas… Ah Kostas…

    Kostas kim?

    - Benim ilk aşkım… Sonsuz aşkım… Benden dört yaş büyük. O kadar yakışıklı ki, ona bakarken yüzüm kızarıyor. 16 yaşında, çok iyi bir futbolcu, bütün mahalle onu seviyor, motoru var, hep bizim evin önünden geçiyor, ben camdan ona bakıyorum. Sevdiğini camdan seyrettiğin, masum ve güzel yıllar... Ve tabii aşkıyla kavruluyorum.

    Sizin varlığınızdan haberi var mı?

    - Olmaz mı? Bu kadar güçlü duygular ancak karşılıklı yaşanır. Bir gün top sahasında, avucumu açıyor, içine bir kağıt bırakıyor. Heyecanla açıp bakıyorum. Bir kalp çizmiş, “Benim olur musun?” yazıyor. Çok uzun süre o minik notu hiç yanımdan ayırmıyorum, kim bilir kaç kere bakıp, sonra tekrar katlamışımdır.

    Platonik aşk…

    - Dibine kadar. Ama daha güzel değil midir platonik aşklar? Arkadaş doğum günleri oluyor, orada bir-iki dans ediyoruz, heyecandan ikimiz de titriyoruz. “Bakkala ekmek almaya gidiyorum” diyorum, Kostas köşede bekliyor beni. Bir-iki dakika onu görüyorum. Onun için yaratılmış olduğumu ruhumun taa en derinlerinde hissediyorum. Ben Kostas’nın Gülçin’iyim, o da benim Kostas’ım, biz birbirimize aidiz. Geri kalan herkes, her şey bu evrende teferruat. Üç yıl bu böyle devam ediyor…

    Kostas’nın ailesi…

    - Onlar da seviyor beni, bizi, mahallemizi. Babasının Beyoğlu’nda 'Şık Excelsior' diye bir kumaş dükkanı var, evlendirme dairesinin karşı köşesindeki güzel binanın altında. Ama işte gel zaman, git zaman, ülkenin siyasi iklimi değişiyor. “Ermenidir, Rumdur” gibi ayrımlar başlıyor. Tedirginlik, korku, üzerimize bir kara bulut gibi çöküyor. Yavaş yavaş, alttan altta bir düşmanlık yayılıyor, Kostas’nın ailesi bir süre direniyor ve sonunda, “Burada artık bize ekmek yok” diye tüm aile göç ediyor. Bir gece, aniden toplanıyor, gidiyorlar…

    BANA ÖLDÜĞÜNÜ SÖYLEDİLER

    Sonra?

    - Sonrası benim için kabus. 15 yaşındayım, bir sabah uyanıyorum ki 'varlık sebebim' gitmiş, Kostas’ım artık yok! O kadar büyük bir acı yaşıyorum ki, yemeden, içmeden kesiliyorum. Ailem hayata devam edebileyim diye, “Duyduk ki Kostas Yunanistan’da trafik kazası geçirmiş ve vefat etmiş” diyor. O daha da büyük darbe oluyor. Mahvoluyorum. Bir çiçek gibi küsüyorum dünyaya. Ve bir daha Kostas’tan hiç haber alamıyorum. Tam 20 yıl! Karşılıklı izimizi kaybediyoruz. Ama kalbimin bir yerinde o tertemiz gülüşlü genç adam duruyor! Benim ebedi aşkım olarak…

    Ve siz kızlarınızın babasıyla tanışıyorsunuz…

    - Evet. İyi bir insan, efendi bir insan. Tanışır tanışmaz, “Benim niyetim ciddi” diyor. O yıllarda önemli olan bu, iyi bir izdivaç yapmak. Kızların 20’sine gelmeden evlenmesi uygun bulunuyor. Ailem de onaylıyor, altı yıl nişanlı kalıyoruz ve evleniyoruz.

    Üzülmüyor musunuz?

    - Üzülmez olur muyum? Ama Kostas yoksa, kiminle evlenmişim ne önemi var? Eşime ilk günden anlatıyorum, “Bak başkasından duyma, böyle böyle biri vardı hayatımda” diyorum.

    Eşinizi seviyor musunuz?

    - Elbette. Ama iyi bir arkadaş gibi. Gerçek aşk, başka bir şey. Dünya güzeli iki kızım oldu eşimden, çocuklarımın üzerinde de çok emeği var ama ona aşk hissettiğimi söyleyemem.

    Ne işi yapıyor çocuklarınızın babası?

    - Türk Hava Yolları’nda çalışıyor. Ben liseyi bitiriyorum, bana hosteslik formları getiriyor. “Sen de çalışırsan, aile bütçesine katkın olur, bir an evvel evlenebiliriz” diyor, nişanlıyız o yıllarda. Gerçekten de sınavlara giriyorum ve kazanıyorum…

    Kaç sene hosteslik yapıyorsunuz?

    - Uçmaya başlamam 71. Evlenince, yer hizmetlerine geçiyorum. O zamanlar öyle, evlileri uçurmuyorlar. Dokuz yıl dış hatlarda, yerde çalışıyorum. Bir süre sonra eski hostesleri tekrar geri çağırıyorlar, yine imtihan, tekrar uçmaya başlıyorum. Evliliğimizin 13'üncü yılında ayrılıyoruz çünkü anlaşamıyoruz. Annemin evine taşınıyorum…

    Arada Kostas düşmüyor mu aklınıza?
    Düşmez olur mu? Sanırım herkes için geçerlidir: İlk aşk unutulmuyor. O ilk heyecanlar, korkular, kalp çarpıntıları… Tarifi olmayan bir masumiyet ilk aşk. Belki de masumiyetimizi, çocukluğumuzu özlüyoruz…

    BİR TEPSİ BAKLAVA

    Sonra?

    - Sonra… İşimi yapmaya devam ettim. Otomatiğe bağladım. Hayat şartları, iş, güç, maddi zorluklar, hep bir mücadele. Aşk, çooook geride kalan güzel bir masal oldu. O zamanlar nereden bilebilirdim ki, bir gün bir şey olacak ve benim ikinci hayatım başlayacak…

    O şey neydi?

    - Bir kutu baklava! Atina’ya uçuşum vardı. Havaalanında birlikte çalıştığım insanlardan biri dedi ki, “Atina’daki bir arkadaşıma baklava göndermek istiyorum. Götürür müsün?” “Tabii” dedim. O kadar sıradan, olağan bir talep ki. İnince, “Sizi dışarıda biri bekliyor” dediler. Aval aval oraya doğru yürüdüm. O beyefendinin karşısına geldiğimde, dizlerimin bağı çözüldü! Düşecek gibi oldum. Bu bir mucize! O adam, karşımda duran adam, Kostas, benim Kostas’ım! Yıllar önce öldüğünü söyledikleri Kostas’ım! O kadar büyük bir şok yaşadık ki karşılıklı! “Gülçin sen misin?” dedi. “Evet” dedim. “Gerçekten sen misin?” Ağlamaya başladık. Aradan 20 yıl geçmişti ama Kostas fazla değişmemişti. Aynı güzel yüz, gözler, o sıcak gülümseme. Korka korka birbirimize sarıldık.

    bir şey demediniz ki?

    - O bana sordu: “Evli misin?” “Ayrıldım” dedim, iki kızım olduğunu söyledim. O da demesin mi, “Ben de ayrıldım. Benim de iki oğlum var!”

    Sormadınız mı, “Beni bunca yıl neden aramadın? Niye gelip beni bulmadın?” diye…

    - Sormadım. Onu yeniden bulduğuma o kadar memnundum ki, mutluydum ki, sormadım, aklıma bile gelmedi. Zaten kendisi anlattı, aramış, izimi bulamamış, o da benim gibi kendine zaman içinde yeni hayat kurmuş…

    Peki nasıl izah ediyorsunuz 20 yıl sonra tekrar karşılaşmayı…

    - Edemiyorum. Allah’ın bir lütfu. Hediyesi. Şansı. Nimeti. Yarım saat sohbet edebildik ancak çünkü benim geri İstanbul’a uçmam gerekiyordu. Üç-dört gün sonra ben yine bir uçuştan dönerken, baktım Atatürk Havalimanı’nda karşımda. “Seni bir kere kaybettim. Bir daha kaybedemem. Hayatımın geri kalanını seninle geçirmek istiyorum. Benimle evlenir misin?” dedi. Ve evlendik. Ben ikinci hayatımı yaşıyorum, hep beklediğim hayatı. 25 yıldır diz dize, el eleyiz sevdiğim adamla…

    Son 25 senedir Yunanistan’da mı yaşıyordunuz, Türkiye’de mi?

    - Hep gittik geldik, iki ülkede de yaşadık. Bir gün Atina’dayız, hiç unutmuyorum dedim ki, “Kostas iyi güzel ama sonunda biz yine ayrılacağız!” Gözlerimin içine baktı: “Hayrola?” dedi. “Sen Hıristiyansın, ben Müslümanım” dedim, “Benim mezarım İstanbul’da olacak, seninki Atina’da.” Durdu, durdu, “Merak etme, biz o zaman da ayrılmayacağız!” dedi. O hafta da İstanbul’da fıtık ameliyatı olacaktım. Aynı hastanede, ben fıtık ameliyatı olurken, o sünnet oldu. Birlikte yan yana yataklarda yattık. Benim için bunu bile yaptı, 39 yaşında sünnet oldu. Sonra Müftülüğe gittik, Müslüman da oldu, Koray ismini aldı. Kostas Koray.

    Zamanı geldiğinde ikimiz de artık doğduğumuz yere, Feriköy’e gömüleceğiz…
  • Neden onlar kazaniyor, hep biz kaybediyoruz...

    Dostoyevski
    Kolektif
    Sayfa 77 - Carpe Diem