• Yıllar önce şehirler arası bir yolculukta okuyacaklarım yolda bitince mola yerinde aldığım bir kitaptı. Sadece vakit geçsin amacıyla okunabilecek bir kitap olduğunu düşünüyorum. İlginç ya da farklı bir şey anlatmıyor. Çok beğenemedim ben açıkçası. Tavsiyede bulunmuyorum okuyun diye. Yine de okumak isteyenler varsa çok büyük bir beklentiye girmesinler diyeceğim. Herkese iyi okumalar diliyorum.
  • Bölüm bölüm farklı ruhsal hastalıkların hikayelerini okurken oldukça şaşırıp bunlar gerçek olamaz diyorsunuz bazı yerlerde. Evet gerçekten böyle takıntılar, korkular, depresyonlar, krizler olabiliyor. Fazla rahat ve biraz da ciddiyet ve bilimden uzak anlatılmış olsa da akıcı, merak uyandırıcı bir kitap. Ağır okumalar yaparken arada okumak için seçilebilecek türden diyorum. Herkese iyi okumalar.
  • “Haçin” Adana’nın Saimbeyli ilçesinin Osmanlı dönemindeki adıdır ve bu günkü “Saimbeyli” adını Kuvayi Milliye tarafından kurtarılması sırasında şehit düşen Kozanlı Saim Bey’den almıştır.
    Kitap, Haçin’in Ermeni kaymakamı Çallıyan’ın günlükleri ve o günleri yaşayan Türklerin anılarından oluşmakta ve belgesel niteliğindedir.
    Hep okumak istediğim halde bir türlü okuyamadığım kitaplardan biridir Zebercet Coşkun’un“Haçin”i”
    Belki de bu kitabı çok okumak isteğimin altında yatan sebeplerinden birisi de atalarımın anlattığı Ermeniler ile ilgili o güzel anıların izini sürmektir.
    Kozan’da, Ermenilerle iç içe yaşamış, onların uğradığı haksızlıkların tümüne defalarca maruz kalmış Türkmen boylarından birine mensup olmam da benim için bu kitabı önemli kılan faktörler arasındaydı elbette.
    Bu olayları birebir yaşamış atalarımın anlattıkları ile tarihi gerçekler kitabın abartısız ve politik kaygılardan uzak, belgesel nitelikte olduğunu göstermektedir.
    Kozan Gökgöz köyünden ve 1900 doğumlu yakın akrabamız Ahraz Mustafa “Yavrım, Gaçgaç’ta (Kaçkaç) 15 gün boyunca Haçın’da öldürülen Ermenilerden dolayı Göğdere kıpkırmızı aktıydı. Irmaktan cenazeler geçer, kokudan ırmağa yaklaşılmazdı.
    Kenara vuran ölüleri, kokusundan yaklaşıp ırmağa iteleyemezdik.
    O günler gitsin de bir daha geri gelmesin” derdi ki, roman ırmağın neden kan aktığını, neden koktuğunu açıklar niteliktedir.
    Zebercet Coşkun bu kitabında “Çerkezlerin Ermenilere de Türklere de destek vermemek kaydıyla bu savaşta tarafsız kaldıkları” bilgisini vererek, bu güne kadar bilinmeyen veya göz ardı edilen çok önemli bir konunun da ipuçlarını veriyor okuyucusuna.
    Zira Osmanlı 1865’te başata Avşarlar olmak üzere Kozan’da Türkmen oymaklarının üzerine İslahiye Fırkasını göndermiş ve aynı 1915’te Ermenilere yaptığı gibi, Türkmenleri de aç, açık, evsiz, yurtsuz bırakarak ölüme sürüklemişti.
    Anlaşılan o ki, bu defa Çerkezler; siyasetçinin kendi kirli işlerini daha rahat yürütebilmek için, halkı birbirine düşürme, birbirine kırdırma oyununa gelmek istemiyordu.
    Franz Werfel’in “Musa Dağda Kırk Gün” romanı ile Zebercet Coşkun’un “Haçin” ya da diğer adı ile “Tarihe Düşülen Not: Haçin ve Çallıyan Efendi” romanı bize gösteriyor ki, hukuk ve adalet sistemi çöken devletlerin, mutlak kendisi de çöküyor.
    …Ve bu öyle bir çöküş ki, bin yıldır bir birini “Ermeni, Rum, Kürt, Çerkez” diye göremeyen halk kendisi hayatta kalmak için, çetelerden koruma maksadıyla çocuğunu evinde sakladığı komşusunu boğazlamak zorunda kalabiliyor.
  • Ben kimim? Bu olmaya çalışan bir kozanın hikayesi aslında. Bir gün kelebek olacak ve kısa bir süre sonra da fosilleşip toprağa karışacak. Ben. Üç harften oluşan can. Milyonlar içinde milyonlarım. Aslında hepinizden biri fakat herkesten biraz daha uzak. Herkes beni bilir sen diye. Ben üç harften öte neyim ki ha bir de Türkçe'deki birinci tekil şahıs. Şahıs olmaya en yatkın bir numaralı şampiyon. Ben bencil cümlelerin başlangıcı gibi sanki. Biz olmalı hep beraber el ele tutuşur gibi.
    Hayatım dediğim oyunun bas karakteriyim. Her gün çabalayan ve çabaladıkça da güçlenen. Dünyadaki pek çok şeyi bilmeyenim. Bilmemek öğrenmeye itiyor çünkü her seferinde. Benim gücüm öğrenmekten ve bildiklerimi de öğretmekten geliyor. Yaşadığım hayatta en iyisini hedefledim her zaman, elimi attığım her işte daha iyi nasıl olur diye sordum. Her sabah mutlu bir suratla uyanmak için güzel seyler düşlerim, bazen rüyalarım müsaade etmese de. Her gün başında bir güzelliğe sebep olacağımı düşünerek fırlamak isterim hep yatağımdan bazı sabahlarsa o yatağı sırtıma bağlayıp kaplumbağa gibi dolanasım gelir. Her sabah gülücük saçmak isterdim ama bu pek mümkün olmuyor ne yalan diyeyim. Düşünen varlığım sonuçta ve düşündükçe bazen kara deliklerin içine düşüyorum bazen orada karanlığın tuzağına düşüp kayboluyorum, peki söyleyin bana her zaman nasıl güleyim o halde.
    Ne mükemmel bir ailem var sahip olduğum ne de mükemmel bir hayatım. Herşey mükemmel olsa canım sıkılırdı kesin. İnsan bir şeyi elde ettiğinde değersizleşir ya o sahip olduğu, sanırım hayatım ve ailem mükemmel olsa birşeyler yine eksik kalırdı diye düşünüyorum.Çabalama insanı her zaman dinç tutuyor ve hayattan tat almayı sağlıyor.
    Mutlu olmak için sebep aramayalı uzun zaman oldu. Aramadığımda buluyorum her seferinde. Bazen güzel bir gülümseme bazen mavi gökte uçan kuş sesleri, bazen içimi ısıtan güneş... Çok var bunlardan. Anladım ki gözlerimi değil gönlümü açmam gerek görmek için, mutluluk sebeplerini.
    Beni anlattım ya şimdi biraz, 'olmak' nedir bunu anlatmalıydım oysa... O da nereden çıktı demeyin şimdi. Ben olmaya çalışıyorum. Ne olmaya diye sormayın sakın. Neden insanlar hep bir tanım ister? Olmak istiyorum sadece Sonsuzlukta bir iz belki. Ya da düşlerim olmalıyım. Bilmiyorum illa bir tanım istiyorsanız 'şu anki beni hep aşmış bir ben olmak' istiyorum.
    Okumak istediğim milyonlarca kitap, görmek istediğim binlerce yer, izlemek istediğim binlerce film ve enstrümanla çalmak istediğim binlerce şarkıyım belki de. Eee hep benden bahsettik. Peki ya sen kimsin?
  • Sen Filiz'i tanımazsın. (...) Kitap okuduğu için getirmişler. Hani kitap okumak güzeldi. Ben buradan çıkınca kitap okursam beni yine getirirler mi?
  • Kitap, yazar A.Ali Ural'ın daha önce çeşitli gazete ve dergilerde yayınlanmış olan yazılarından oluşuyor. O zamanlar severek takip ettiğim yazılarını tek kitapta derlemesi isabetli olmuş. 30 denemeden oluşan eserde birinci deneme "bisiklet dersleri"
    Bisiklet sürmeyi öğrenirken alınan yaraları "Bizi ne çok şey yaralıyor" başlıklı ikinci denemesinde anlatıyor; "Büyüdükçe yaralarını gizlemeyi öğrendi çocuklar. Herkese göstermeye çalıştıkları, herkesten gizledikleri oldu. Kendilerinden bile."

    Sevgililer gününde yayınladığı "Unutulma korkusu" ve "aşk heykeltraşı" yazılarıyla gerçek sevgiye dikkat çekiyor.

    Okurken yormayan ama düşündüren, tekrar okumak isteyeceğiniz bir eser.
  • Benden okumak için kitap önermemi isteyenlerin kalbimi de istediklerini sanıyordum, hala öyle.