• 176 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Veee işte karşımızda dünyayı daha güzel bir yer haline getirecek kitaplardan biri. Çok güzeldi.
    Yani ne yazacağımı bilemiyorum. Bu kadar kendimi bulduğum, her satırına "Hakkaten yaa" dediğim, düşüncelerini bu kadar katıldığım ve daha nice bu kadar bu kadar bu kadar bir kitap.
    Sadece bir kitap değil aslinda bir rehber yada bir anı defteri. Hiç farketmez. Çocuk yetiştiren her bireyin, özellikle babaların, okuması kanunla zorunlu hale getirilmesi gereken bir eser.
    Doğru insan olmaya çalışırken ayni zamanda doğru baba olmanın çok zor olduğu bir zamanda her evde başucunda olması ve her aileye tavsiye edilmesi gereken bir kitap.
    Ilk başlarda samimiyetine hayran oldum yazarın daha sonra bu kadar beni anlattığı için, daha doğrusu düzgün yaşamaya çalışan her babayı anlattığı için, sayfalar gülerek ve düşünerek aktı gitti. Sonunda ağlatacağını tahmin etmiyordum ama cok dokunaklıydı.
    Kesinlikle okuyun derim. O zaman ne demek istediğimi cok daha iyi anlayacaksınız ve zaten etrafınızdaki herkezin de ,özellikle babaların, okumasını isteyeceksiniz. Ayıracağınız zaman size daha güzel günler olarak geri dönecektir.
    Son olarak emeği ve samimiyeti için Onur Gökşen e cok teşekküler. Harika bir eser olmuş ellerine sağlık hocam.
  • 334 syf.
    ·2 günde·9/10
    Öncelikle şunu belirteyim bu son kitabın değil, tüm serinin incelemesi diyebiliriz. Spoilersiz bir yorum yapmak bu seri için kolay değil. Ama genel hatlarıyla yorumlamak gerekirse seriyi çok sevdim. Fantastik aşığı bir insan olarak bu seri beni ( aklımda bazı soru işaretleri olsa da) oldukça doyurdu. Kitabın ana karakteri olan namı değer Bayaz Kurt Adelina, yer yer yargılasamda sevdiğim bir karakter oldu. Diğer karakterlere yazar çok yoğunluk vermediği için nötrüm diyebilirim. Bundan sonrası ağır SPOİLER içerir. Uyarmadı demeyin!!!

    Şunu tüm samimiyetimle söyleyebilirim ki Adelina’nın ölümü Enzo’ nun ölümünden daha az şaşırtıcıydı. Bu Enzo’yu sevdiğimden değil, hatta tüm seri boyunca bu şahıstan nefret ettim. Ayrıca yazarın niye Enzo’nun ağzından bölüm yazmadı anlayamıyorum. Enzo da önemli bir gücü olan Elit sonuçta. Bunun eksikliğini seri boyunca hissettim. Hele hele Enzo’nun tekrar dirildiği kitapta nerdeyse hiç bölümü yoktu. Neyse Enzo hakkında bu kadar inceleme yeterli. Gelelim Raffaele’e. Bu karakteri ilk kitapta kız zannediyordum. Ta ki kitabın sonlarına doğru. Çok büyük bir hayal kırıklığı yaşadığımı itiraf ediyorum. Kız olsa daha iyi olurdu bence. Raffaele konusunda da nötrüm. Haksız olduğu taraflar olsa da genele bakıldığında gerçek hayatta herkesin yanında olmasını isteyeceği bir karakterdi. Kitapta çok gereksiz karakterler olduğunu düşünüyorum. Bunların en başında Meave karakteri. Gücü baş döndürücü olsa da hiçbir işe yaramadığını gördük. Lucent ile olan ilişkileri çok saçmaydı. İlişki bile denemeyecek bi şeydi. Mimar, Dante, Gemma bunlara değinmiyorum bile çünkü yazar bile bu karakterleri umursamamış. Gemma’nın ölümü kadar rezalet bir şey görmedim. Hatırladıkça sinirleniyorum. Gelelim Teren Bey’e. Seri boyunca Adelina ve Teren arasında bir şey olur mu acaba diye bekledim. Olmadı. Üzüldüm mü? Hayır. Ama olsaydı güzel olabilirdi. İki kötü ve güçlü karakter.

    Afsuni seriye bir anda giren acaba Enzo’nun yerini alır mı dedirten ve kendini bana Enzo’dan daha çok sevdirten bir karakter oldu. Adelina’yı öyle güzel sevdi ki Adelina’nın yerinde olasım geldi. Adelina her ne yaparsa yapsın arkasını dönüp gitmedi. En kötü zamanlarında yanında oldu, ona herkes gibi içindeki kötülük yüzünden kızmak yerine içindeki iyiyi görmesini sağladı.
    Ve gelelim seri boyunca en sevdiğim karakterlerden ikincisi olan Violetta’ya. Gerçekten içinde iyilik olan tek karakterdi diyebilirim. Elit olduğunu öğrendiğimde şok olmuştum. Ve gücü bence en özel güçlerden biriydi. Bu evrende yaşasaydım Violetta’nın gücüne sahip olmak isterdim. Açıkçası Violetta’nın yerinde olsam ablasının yanında bir dakika bile durmazdım. Ama o sonuna kadar ablasını iyileştirmek için elinden geleni yaptı. Adelina’nın Violetta’nın boğazına bıçak dayadığı sahnede kitabın içine girip Adelina’yı boğmak istedim. Bunca şeye rağmen sonunda yaptığı fedakarlık gözlerimi doldurdu. Violetta bu fedakarlığı haketti mi? Dibine kadar. Violetta’nın tek sevmediğim yanı çok narin ve saf olması. Bu halde nasıl devlet yönetecek hiç bilmiyorum. Umarım Marıe Lu bir ara kitap çıkartır. Biz de görürüz. Ayrıca Sergio ile aralarında ha bi şey oldu ha olacak derken hiç bi şey olmadı. Yani Sergio karakteri olmasa da olurdu. Tüm seri boyunca 2-3 satırda geçti. Adelina’nın sürekli buhranlarını ( gerçekten sürekli aynı şeyler) okumaktansa diğer karakterlere yoğunluk verilebilirdi. En azından ölünce üzülürdük.
    Sonuç olarak Marıe Lu yine iyi iş çıkarmış. Daha önce Efsane serisi de okumuştum. O seride konu çok farklı değildi ama karakterlere aşıktım. Bu seride konu çok güzeldi gerçekten acayip güzeldi ama karakterler olmamıştı. Konuyu işleyiş biçimi güzeldi. Ama Elit sayısı azdı bence. Bu konudan en az 6-7 kitap çıkardı. Yani konuya biraz yazık etmiş yazarımız. Bu kadar eleştirime rağmen serinin aurası gerçekten harikaydı. Okuyun, okutun.
  • 395 syf.
    ·9 günde·Beğendi·9/10
    Bir yazarın kitabına en iyi değeri yine bir yazar verir. Benim bu kitabı okumama vesile olan neden, Sabahattin Ali'nin öldürülürken çantasından çıkan kitap olmasıdır. Balzac'ın enteresan bir şekilde yeterince değer görmemiş bir kitabı Modeste Mignon. Bunun nedenini de yazıldığı döneme göre yazım tekniği açısından ilerici bir kitap olmasında dolayı öngörüyorum. Kitabın hiç konusuna girmeden ve spoiler vermeden bu incelemeyi yazmak istiyorum. Çünkü başındaki karakterleri anlatan bölümde yaşadığım bir parça sıkılmanın sonrasında harika akan, klişelere bulaşıyormuş diye düşündürtüp okuru sürekli ters köşeye yatıran farklı bir roman.

    Öncelikle şunu söyleyeyim, okuduğunuz tüm klasiklerden çok daha farklı bir yapıya sahip bir kitap -çok daha modern. Güzeller güzeli bir kız Modeste Mignon ve ona talipli üç adam. Peki Modeste, acaba hangisini seçecek? Seçim kısmındaki yazarın okuru sürekli olarak ters köşeye yatırması, arada birer sayfa okurla konuşması gibi farklılıklar içeren bir klasik. Bu nedenle hiç sıkmıyor ve Balzac'ın şiirsel diliyle harika akıyor. Bunda Samih Rıfat'ın harika çevirisinin de hakkını teslim etmek gerek.

    Okumaya başladığımda bu kadar beğeneceğimi açıkçası hiç düşünmemiştim. Başta da belirttiğim gibi bir yazarın kitabının değerini en iyi bir yazar verirmiş, bunu görmüş oldum. İlla bir klasik dönem kitabı okuyacağım diyorsanız listenin en başlarına yazabileceğiniz, eğlenceli, arada çok sıkmadan ders verici, harika bir kitap. Okuyun, okutun efendim. Bu kitabı etkinlik dolayısıyla okumama vesile olan Roquentin 'e de çok teşekkür ederim.
  • 208 syf.
    ·Puan vermedi
    ''Felsefenin amacı ifade etmeye değmez görünecek kadar basit bir şeyle başlayıp hiç kimsenin inanmayacağı kadar paradoksal bir şeyle bitirmektir.''
    -Bertnard russell, 1918
    Sayfa 112

    Öncellikle, Felsefeye başlangıç açısından yararlı bir kitap ama tabi ki bu bir başlangıç kitabı ve size ancak felsefeyi genel olarak anlatabiliyor. Fakat genel olarak bile anlatılmış bile olsa bu kitap Zihin problemleri,Ahlak,Din,Bilim gibi felsefenin alt dallarından problemler derlemiş olması çok güzel.
    Felsefeye başlangıç olarak ilgi duyan, benim gibi herkesin okuması gereken bir kitap.

    Örneğin kitabın içindeki bazı bölümler ve bazı sorular
    -Kavonozdaki beyin (Bilgi sorunları bölümü)
    (Bir simülasyonda yaşıyor olabilme ihtimalimiz üzerine yazılmış güzel bir bölüm, Simülasyon argümanının yanı sıra gerçekliği sorgulamak açısından kayda değer bir bölüm)

    -İlahi buyruk kavramı (Ahlak bölümü)
    (Bundan önceki sayfadaki, Birinin ilacı ötekinin zehiridir bölümünün bir nevi devamı aslında. Ahlakın göreceli bir kuram olduğu fikri göreceli felsefeciler tarafından atılmıştı. İlahi buyruk kuramı ise şöyle diyiyorlar. ''çünkü bunun nedeni bizim doğrusunu bilemiyeceğimiz bir çok şeyi tanrı söylemeli çünkü o en doğrusunu söyleyendir.''

    Platon ise şöyle söylüyor.
    ''Erdemli Davranışlar tanrılar tarafından sevildiği için mi erdemlidir, Yoksa erdemli oldukları için mi tanrılar tarafından sevilirler.

    Ahlakı değerlendirmek ve Ahlak için söylenmiş bir çok önemli görüş için Ahlak felsefesinin yer aldığı ahlak kısmına özellikle bakınız.

    Genel olarak böyle güzel şeyler var. Farklı görüşlerin bir kavram hakkında ne düşündüğünü bilmek istiyorsanız ve hiç bir zaman sormadığınız ama bu kitap sayesinde öğrendiğiniz bilgiler sayesinde bilgileri tartmanız ve daha anlayışlı olmanız içten

    Okuyun.Okutun :)
  • 336 syf.
    ·3 günde·10/10
    Zamanın Kıymeti...Bir hocanın tavsiyesi üzerine bu eşsiz kitapla tanıştım. Kitabın ismini duyunca hemen okumalıyım dedim. Malum “ Zamanın Kıymeti” ni pek bilmeyerek yaşıyoruz. Ve kitabı okuyunca da gerçekten en büyük israfı zamanda yaptığımızı farkettim. Hele ki kitapta geçen bir alimin boş oturan insanları gördükten sonra “ keşke zaman satın alınan bir şey olsaydı da bu insanlardan satın alabilseydim” demesi bam telime dokundu. Sahip olduğumuz en büyük nimet olmasına rağmen ne kadar kolay ve boş harcıyormuşuz zaman denilen nimeti.
    Kitap geçmiş asırlarda yaşayan alimlerin hayatlarından örnek vererek “zamanın kıymetini” gözler önüne seriyor. Şunu yapın bunu yapın demeden zaman için yapılanları canlı örneklerle bizlere sunuyor ve kıymetsizleştirdiğimiz zamanın kıymetini idrak etmemizi sağlıyor.
    Alimlerin zamanın nasıl kullandıklarını görünce hem dehşete düştüm hem de utandım. Neden mi ? İbn Akil’in zaman kazanmak için ıslatılmış keki ekmeğe tercih etmesi ve ömrüne 800 ciltlik kitabı sığdırması, Fahreddin er Razi’nin yemeğe giden zamana esef etmesi, İmam Ebu Yusuf’un ölüm döşeğinde bile fıkhi bir meseleyi müzakere etmesi, başka bir alimin günde sadece 20dk uyuması ve binek üzerindeyken dahi kitap yazmaları( yalnız binekler bizim konforlu araçlara benzemez) ve daha nice alim ve nice zaman tasarruf şekilleri.
    Bu alimlere “neden bu kadar az yiyip, az uyuyup, çok çalışıyorsunuz?” diye sorulduğunda “ Ben uyursam bu ilim nasıl ilerler ve sorular nasıl yanıt bulur” diye cevaplamaları beni çok hüzünledirdi. Buradaki cevap alimlerin nefislerine pay çıkarmak için değil tamamen sonraki nesilleri düşündüklerindendir. Peki biz alimlerin bizler için yaptıklarına değer miyiz? Tabiki değmiyoruz! Çünkü biz değer bilmeyiz. Değer bilseydik en başka Allah’ın bize bahşettiği zamanın değerini bilirdik. Şu an toplumumuza baktığımızda değil değer bilmek , insanlar zamanı nasıl öldüreceklerini düşünüyorlar. Öldürmeye alışkın bir toplum olduğumuz için zamanı da nasıl öldüreceğimizi biliyoruz işte. Hatta bu iş bizden sorulur!
    Hepimiz az çok insanların zamanı nasıl boş geçirdiğini biliyoruz hele ki gençlerden bahsetmiyorum bile çünkü gençler ve zaman yan yana gelince ortaya derin bir sükutu hayal çıkıyor. Oysa bizim şartlarımız bizden asırlar önce yaşamış insanlardan pekâlâ ancak neden bu durumdayız diye sormadan da edemiyorum. Sorular sorular...
    Hasılı kelam bu kitap eşsiz mutlaka ama mutlaka okuyun ve okutun derim. Benim hediye edeceğim kitapların içinde ilk sırayı aldı. Özellikle de öğrencilere. Saatlere ve anlara dikkat eden hatta can çekişip bu dünyaya veda edecekleri anda bile ilim öğrenmeye çalışan bu büyük alimlerin zaman mefhumuna verdikleri kıymeti bu kitap nazarında bir inceleyin derim. Okuyunca kazanacağınız şimdiye kadar kaybettiklerinize telafi olur İnşaAllah .
    “Zamanın Kıymeti “ hakkında yazılacak çok şey var ama bu kadarı benim için kafi. Kıymetli zamanınızı ayırıp okuduğunuz için teşekkürler. İyi okumalar dilerim.
  • 455 syf.
    ·9 günde·Beğendi·10/10
    Ali şeriati 'Ne Yapmalı' diyerek, yapılması gerekenleri kendince sıralıyor. Katılırız veya katılmayız ama kendi zamanında bunun mücadelesini vermiş bir insanın düşüncelerinin kağıda dökülmüş halini okuyacağız. Dolambaçlı söylemler, uzun, zor,
    anlaşılmaz kavramlar, kelimelerle dans etmek yok; herkese yönelik sade ve net konuşuyor, konuşuyor, konuşuyor ve 'ne yapmalı' sorusuna cevap arıyor. O zaman biz de okumaya başlayalım. Bizde kendimize göre cevaplar arayalım. Katılıp, katılmadığımız yerleri yazalım, söyleyelim, araştıralım, konuşalım ama önce Ali Şeriati'yi dinleyelim (ya da okuyalım).

    Bu kitap Ali Şeriati okuma (bkz: ~ Ali Şeriati Okuma Etkinliği ~) etkinliği kapsamında geçmişin içinden süzülüp masamın üzerine geldi. Yeni baskısını bulamadım ama bari eski baskısıyla etkinliğe katılayım diyerek okudum (Bu arada Fecr'den çıkmış kitabı da yakında alacağım ya da iyice arşivimde araştırma yapmam gerekecek). Bu kitabın ismi hoşuma gitti, kapağı hoşuma gitti ve bir anda yavaş yavaş okumaya başladım.

    Ne Yapmalı? Önemli bir soru. Neye göre, kime göre, nereye göre 'ne yapmalı'. Bunu öğrenmeye çalışacağız.

    Kitabın içindekiler kısmına baktığımızda;

    Ne Yapmalı
    Şimdi Ne Yapmalı?
    Hedefler
    Program
    Araştırma Ekibi 1
    Eğitim Ekibi 2
    Tebliğ Ekibi 3
    Kurum ve Kuruluşlar 4 kısımlarından oluştuğunu görmekteyiz.

    Kitap, 'Ne Yapmalı' başlığıyla İslam toplumundaki aydınlara seslenişle başlıyor. Batılı güçlerin ya da sömürgeci güçlerin tüm dünyayı nasıl da, kendilerinin satacağı malların alıcısı durumuna getirmeye çalıştıklarını anlatarak başlıyor.

    Bu kitapta kendi değerlerini reddeden, Batılı olmak veya Batı'ya herşeyini bağlayan insan ve toplumların karşılaşabilecekleri sorunlardan bahsediyor. Toplumun asimile olarak kendi özünden ayrılıp, ama Avrupalı'da olamayıp arada bir toplum olarak arafta yaşadığından bahsediyor.

    Burjuvazinin, 16.ve 17. yüzyıl başlarında, aydınlanma adı altında çeşitli insani akımları ön plana çıkararak dinle mücadele etmeye başladığından bahsediyor.

    Dini hurafeleri dinlerin içine sokanlara karşın, gerçek dinin insanları uyuşturmak değil, uyarmak olduğunu belirtiyor.

    Toplumda iki zıt kutbun, kendi çıkarları doğrultusunda doğru veya yanlışı belirlediklerini ama özünde ikisininde aynı yerden başlayıp, aynı şekilde insanı sömürgeleştirmeye çalıştıklarına değiniyor. Örnek olarak:
    "Bu, hedefleri madde olan dünya kapitalistlerinin emriyle başlayan kapital savaşındaki iki grup oyuncudan birisi; kostüm, maske, ahenk, oyun ve tavırlarıyla «Aydınlar» olarak görünürken, İkincisi de, kostüm, maske ahenk, oyun, jest, mimik ve açıklamalarıyla «Ruhban» olarak ortaya çıkarlar".

    İran toplumu içinde yaşanan dini, kültürel, siyasi sıkıntılardan yola çıkarak, toplumun kendini yenilemesi ya da özüne dönüp bu doğrultuda çalışmalar yapması gerektiğini, dinin ilerlemeye engel olmadığını ama toplum içinde kendi kabuğunu beğenmeyen insanların, Batılı güçlerin etkisiyle onlar gibi düşünüp, dinden ve kendi toplumlarından uzaklaştığını anlatmaya çalışıyor.

    Kendi ülkesinde iki zıt kesimin de kendi çıkarları doğrultusunda hareket edip kendilerini düşündüğünü belirterek, ülkeye yabancı sermaye, uluslararası sistemlerin girmesine sevinmenin ilerleme değil tamamen sömürgeleşme aşamasının bir unsuru olduğunu söylüyor.

    Diğer grubu yani dini referans alanlarında dinin yüce kuralları yerine, bir takım önderlerin düşüncelerini yayıp, gerçek metin yerine insan zihnini menkıbelerle, hikayelerle doldurmaya çalıştıklarından bahsediyor. Yani İran toplumu içinde yaşanan çatışmaları bire bir bize anlatıyor.

    Toplumun dış baskı yanında içten de yıkılacağını, bunu yapanların da düşmanların 'dost' elbisesi adı altında çalıştıklarından bahsediyor.

    Yine burada 'Dine Karşı Din' kitabından bolca bahsedilen bazı düşüncelere de yer veriyor. Ama yalanda değil anlatılanlar, örneğin;
    "İslâm’ı ve Kur’an’ı tanıyan herkes iyice bilir kİ, Islâm’ın ve İslâm ümmetinin doğrudan varlığına yönelik tehlikeleri yaratanlar, müşrik, kâfir, putperest, maddeci, tabiatperest, doğacı veya tanrıtanımazlar değildir. Çünkü İslâm sürekli olarak gerek askerî ve gerekse düşünce planında bunlara karşı zafer kazanmıştır.
    Asıl tehlikeli düşman; «Münafık»tır. İslâm adaleti elbisesine bürünmüş, puta, insana, paraya ve zora tapıcılığın adı Tevhid olmuş, bilim ve halkını satıcılık da kendini «Ahiret insanı>> biçiminde göstermiştir" diyor.

    Şeriati içe dönüyor. Aşura'ya Kerbela'ya, Hz.Ali'nin katledilmesine dönüyor. İslamın dış düşmana karşı zaferden zafere koştuğunu ama içerde, din adına köşe başlarını tutmuş kişilerin zulmü altında toplumun ezildiğini, yenildiğini anlatıyor. Din adına hüküm verenlere yine din adına insanları aldatmak için sözde şeriata uygun fetvalar verip, kendi saltanatlarını sürdürmek için herşeyi yaptıklarından bahsediyor.

    Şeriati'nin hafızasında herşeyden biraz var. Hristiyanlık, Hristiyanlık mezheplerinin ülkeler açısından kalkınma biçimlerinden de bahsetmeden geçmiyor.

    Protestanlığın yaygın olduğu yerlerde dünyaya değer verişi ve akılcılıktan bahsederken, katolikliğin ise daha çok ahiret hayatı etkisiyle hareket edip, bu çerçevede işler yaptığından bahsediyor.

    Yoksulluk, fakirlik karşısında direnmenin, hakkını aramanın, karşı çıkmanın, hak, hukuk, adalet arayışının dinin önemli bir unsuru olduğuna sert açıklamalarla anlatmaya çalışıyor. Susmuyor, sürekli konuşuyor, anlatmaya çalışıyor, sorguluyor, yani kısaca biat yok diyor Şeriati.

    Şeriati ülkesindeki aydınların, kendi tarihini kültürünü, ahlakını nasıl yozlaştırdığını, Batı'yı taklit ederek kendi değerlerine nasıl sırtını döndüğünü ve hatta inkar ettiğini, aşağıladığını, aydın sorunsalı anlamında eleştiriyor. Batı ve Doğu arasında yaşanan derin uçurumun yansımasını okuyoruz. Batıyı olduğu gibi doğru kabul etmenin ne kadar yanlışsa, doğuyu da olduğu gibi doğru kabul etmek arasında hiç fark olmadığını vurguluyor. İkisinin de birbirini tamamladığını ama birbirinin üstünü
    diye nitelendirmenin yanlış olacağına değiniyor.

    'Hedefler' başlığı altında yapılması gerekenler anlatılıyor. Tabi yine burada aydınlara yükleniyor. Aydınların sorumluluğunun Batı'yı olduğu gibi her yönüyle beğenmenin ve hatta
    kutsamanın son bulması ve kendi toplumuna yabancı olmadan bazı şeylerin başarılabileceiğini anlatıyor.


    Şeriati kendince madde madde aydın sorumluluğunu ve neler olması gerektiğini yazdıktan sonra ne yapmalı? veya 'nereden başlamalı' diye ortaya bir soru soruyor ve "gelenekçi bir toplumda aydın olmanın ilk sorumluluğu kendi toplumunu uyarmaktır (s:76)" diyor.

    'Program' başlığı altında ise Hüseyniye-i İrşad adı altında yapılacak işlerin ana iskeletini oluşturacak programın temelini madde madde yazıyor. Bu temele göre yapılacaklar sıralanıyor.

    İslam İctihadı ile zamanın ruhunu yakalayıp, çözüm yolu bulacakken, gelenekçi anlayışla dinin ilerici misyonunu sabitleyip bir noktaya hapsederek, ilerlemenin
    durağanlaşmasından bahsediyor. Aynı şekilde Hristiyanlığın da çıkış noktası devrimci-ilerici bir yapıyken sonra Roma İmparatorluğu'nun resmi dini olup, statükocu (durağan) yapıya
    bürünüp, ilk çıktığı noktadan sonra oturduğu konum arasındaki zıtların varlığından bahsediyor. Buna bir örnek olarak da, İslam'ın ilk dönemlerindeki yapı olan halifelik döneminin, daha sonra nasıl saltanata yani statükoya yani durağanlaşmaya yani ictihaddan ve ilericilikten kopup, geleneksel eski yapıya dönüştüğünü açık örneklerle anlatıyor.

    İslam'ın "Devrimci Yüzü'nün" zamanla statükonun emrine girmesini eleştiriliyor. İslam öncesi geleneksel yapının İslam sonrası din elbisesi giymesine rağmen o düşünce yapısının değişmeden bu zamana kadar gelişinden bahsediyor. İctihad kavramı yani ilerici yapıya karşı çıkan toplumların her türlü
    ilerlemeden geri kalacağından bahsediyor. Şeriati buna "bir asrın kalıbında donmak toplumun belli bir tarihi aşamasında sabitleşmesi (s:98)" olarak nitelendiriyor.
    Çünkü, İslam zaten geleneksel yapının, statükonun düşmanıyken şimdi onu belli bir yere oturtma, sabitleme İslam'ın kendi özüne ters bir durumdur.

    Şeriati, yine sert, dikkat çekici ve vurgulayıcı cümlelerini birer birer anlatıyor ve 'İslam'a karşıt ve zıt ideolojilerin saldırısına uğradığı şu anda savunmasız bir üs görünümünde...Bu saldırganlar her zaman bilim, felsefe, teknik, sosyoloji bir şekilde ilerlerken" diyor biz "vaaz, hutbe ve öğütlerle" nasıl onların karşısına çıkabiliriz diyerek de kısasa kısas formülünün mantığını anlatmaya çalışıyor. Eğer ki, vaaz, söylem, hutbelerle bazı şeyler çözülseydi, bugünün dünyasında çoğu meselesinin halledilmesi gerekmez miydi?
    Ama yok, sadece statükoya bağlı geleneksel yapı, gerçeklerin aydınlatılması yerine ritüellerin tatbiki yeterli, yerinde diyerek vaaz, söylemlerde bulunarak dini durağanlaştırıp, dinin ilerlemeci yapısına set çekmiş oluyor. Ortada bir buluş yok ama vaaz çok.

    İslam bilimsel keşiflere ve araştırmaya karşı olmadığı halde niçin bu tür çalışmalar yapılmıyor? Meşhur cümle olan "ictihad kapısı kapalı" bu yüzden mi? İyi de nasıl kapı bu?
    Kim kapattı? Kim açacak? Anahtarı kimde? Esasında ilerlemenin karşısında durağan yapı bu cümle değilmi? "...tek çare, budur: İctihad kapısını açmak. İslam ancak bu yolla
    gündeme gelebilir ve çağı sarsabilir. Öyleyse hiç kimsenin kapatmaya hakkı olmadığı halde kapatılmış olan ictihad kapısını yeniden açmak ilk görevdir (s:104)" diyor Şeriati.

    Şeriati, "halka hep Kur'an anlatılmalı diyor. Ne kadar doğru değil mi? Peki eylemde ne yapılıyor. Kur'an arka planda tutulup, hadis adı altında çoğu da birbiriyle çelişkili
    cümleler, hikayeler, söylenceler din diye anlatılmıyor mu? Örneğin, ülkemizde bile Ramazan ayında televizyon ekranlarına çıkan hocaların çoğu hep hikaye anlatmıyor mu?
    İnsanlar salya sümük karşılıklı ağlamıyor mu? Bu mu din? Burada da yine Dine Karşı Din devreye girmiyor mu?

    Şeriati "Ne Yapmalı" derken İslami kurumların yapısından, kurulum şeklinden, dernek, okul, vakıf, üniversite, Müslüman devletlerdeki tartışmalardan, araştırma kurumların kurulmasına
    kadar çok sayıda başlık altında düşüncelerini anlatıyor.


    Ezcümle: Kitap, "Ne Yapmalı" adı altında, varolan yapıyla, olması gereken yapı arasındaki durumu anlatmaya çalışıyor.
    Tavsiye ederim. Tüm Şeriati kitaplarını yavaş yavaş okumaya başladım. Hayırlısı olsun diyeyim kendime.

    Not: Okuduğum kitap, geçmişin içinden süzülüp masamın üzerine geldi. Okuduğum (yani bendeki) ve alıntı yaptığım kısımlar bu eski baskıya aittir. Yani, Nisan 1986, Bir Yayıncılık,
    Tercüme: Muhammed Hizbullah, 183 sayfadan oluşuyor. Yeni baskısı Fecr Yayınlarından çıktı. 19/27 Haziran 2018 tarihleri arasında okundu ve (27/06/2018) tarihinde
    yazıya dönüştürüldü. Ali Şeriati okumak ayrıcalıktır, farklılıktır, yeni bakıştır ve biata karşı çıkmadır. Ali Şeriati okuyun, okutun!
  • 172 syf.
    ·19 günde·10/10
    Öncelikle uzun bir inceleme olacağını söylemek isterim. Kendimden bir çok çarpık düşünceyi yazacağım. Aynı zamanda kitaptan bir çok düzgün düşünceyi yazacağım. O yüzden okumaya başlayacaksanız eğer, kaybedeceğiniz ve/veya sıkılacağınız zaman dilimleri için beni suçlamayın. Çünkü uyarımı yaptım.

    "Her şey bir sperm hücresinin yumurtalığa düşmesiyle başladı." diye bir giriş yapmış olsaydım, muhtemelen hepiniz hayat hikâyemin geleceğini düşünürdünüz. Fakat öyle bir şey olmayacak. Ne yazıya oradan giriş yapacağım ne de hayat hikâyemi anlatacağım. Tam tersine, sizlerin hayat hikâyesini anlatmaya çalışacağım. Evet, doğru okudunuz. Sizlerin. Hiç tanımadığım, biraz tanıdığım veya çok tanıdığım sizlerin. Ama bu tanıma derecesi hayat hikâyesini anlatabilecek kadar olabilir mi? Tabii ki hayır. Mevzu da burada zaten. Her biriniz benim içimde yaşıyorsunuz. Ben de her birinizin içinde yaşıyorum. En büyük farklılıklarımız kapladığımız alanların büyüklüğünde ve/veya diğerleriyle olan bağların sayısı ile farkındalığında. Şimdi, ben sizi algıyorum. En ufak bir etkiniz bile, o etkiyi taşıyan olgular sayesinde zihnime giriş yapıyor. Yani sizler, benim varoluşumun devam etmesini sağlıyorsunuz. Tabii, aynı zamanda sonlandırmaya da neden olabilirsiniz. Zihnimde ve dolaylı ya da direkt yoldan bedenimde yarattığınız etkilerden dolayı düşünce karmaşası içine düşüyorum. Gerçekten ben kimim? Neden sizlere bağlı bir durumdayım? Varoluşun kendisi neden bu kadar saçma ki? Gibi saçma sapan sorularla kendimi manyak ediyorum. Ancak hepsinden bağımsız bir sorun var. Sizinle olan bağlarım ve sizin benim üzerimde bıraktığınız tesirin farkındayım. Bu farkındalık da düşüncelerimin bana ait olup olmadığını sorgulatıyor. Yani aslında, sorduğum soruları geçtim, soruların doğmasını sağlayan düşüncelerin (sizinle olan bağlarım ve etkilerin vs.) yine sizlerden kaynaklı olup olmadığı konusunda muallakta kalıyorum. Zihnimde geriye doğru gitmeye ihtiyaç duyuyorum. Beynimin oluşmaya başladığı ilk zamanlara ve dışarıdan anlam yağmurlarının başladığı zamanlara. Keşif. Bu kelimenin bendeki değeri çok büyüktür. En ufak bir gerçeklikten, en büyüğüne kadar hepsinde kendim keşfetmeye çalıştım. Özellikle kendimdekileri. Bir yaramın iyileşmesini, futbol topu peşinde koşma isteğimi, karıncaları izlemenin verdiği zevki, doğanın güzelliğinin büyüleyici tesirini, insanları anlamanın zorluğunu vb. bir çok olguyu kendi içimde çözmeye çalıştım. Kendi zihnimde çıplak olmayı denemeye başlamıştım. Kıyaslama ve bağlama yapıyordum. Kendimi, algıladığım her şeyin içine, yanına, üzerine veya altına bağlayarak yapıyordum. Parça içindeki bütün, bütün içindeki parça. Hangisi olabilirim ki? Belki ikisi birdenim. Emin olamamanın ve kesinliğe olan açlık yüzünden her ikisini de benimsedim. Artık ben vardım. Kendi içimde sizlerden ve her şeyden bağımsız bir ben vardım. Orada neler olduğuna dair bir fikrim yoktu. Ancak keşfetmeye açıktı. İşte, her şeyi birbirine bağlayarak kendi içimde de yolculuğa başladım. Basitlik ve güzellik arttıkça ilgim de artıyordu. Karmaşıklık ile çirkinlik ise tam tersi etki yaratıyordu. Bir muzun kabuğunu açınca kokusunu almam, güzelliğinden etkilenmem ve tadına bakınca haz duymam kadar basitti. Dışarıdaki gerçeklik gibi açıklamalarım ve düşüncelerim de basit olmalıydı. Ama her yerde kaos vardı. Çünkü insanlar vardı. Her şeyi karmaşık bir hâle getiren ve özünden uzaklaştıran insanlar. Ve sürekli konuşuyorlar, bir şeyleri değiştiriyorlar, bir şeyleri çarpıtıyorlar, bir şeyleri ayırıyorlar, bir şeyleri bir yerlere yerleştiriyorlar vb. birçok saçmalığa yapışıp duruyorlar. Beni değiştirebiliyorlar. Çünkü dünyamı değiştiriyorlar. Adapte oluyorum. Adapte oluyorum. Hâlbuki bunu istemiyorum. Ben, dünyamı olduğu gibi yaşamak istiyorum. Başkalarının sonu gelmez etkileri karşısında kendimden vererek değil. Birinci sınıf öğrencisinin matematik öğrenmesi için gerekli duyduğu kaynağın sürekli değişmesi gibi oluyor. Hangi birini anlamaya çalışayım? Hepsini geçtim neden anlamak zorunda kalayım? Kafamın içindeki sesimin yükselişini sağlayan bir çok unsur var. Şimdi, burada duygular devreye giriyor, düşünceler devreye giriyor, toplum dayattığı saçma sapan ahlâk ya da kimlik devreye giriyor veya gerçek benliğimden devreye giriyorlar. Günün sonunda ise bunların hiçbir önemi kalmıyor. Dışarısı gibi içim de kaosa sürükleniyor ve karmakarışık bir hâle geliyor. Uzun yıllar böyle de devam ettim. Kendimden kayıp bir şekilde veya çözülemez bir şekildeydim. Ta ki Arthur amcama denk gelene kadar. Bu okuduğum son kitabıyla Arthur amcamı, yaşamış en büyük düşünce insanı ve varlık olarak görmüş bulunuyorum. Çünkü saf olan gerçeklikleri ve her şeyle olan bağlarımı fark etmemi sağladı. Kendi düşünceleriyle de benim düşünmemi sağlayarak da bunu yaptı. Tıpkı bir hücrenin kendisi için gerekli olanın gizli bileşenlerini bilerek geçiş kapısını ona göre ayarlaması ve ihtiyacı olanın geldiğinde direkt oradan geçiyor olması gibi zihnim de onun çarpttırdığı gerçeklerle doydu. Tekrardan ihtiyaç duyunca ise kendi kendine arayışa geçti. Hücre, bedeni terk etti. Şu anda da buradayım. Sizlere onu anlatmayı deneyecektim. Bunu gerçekten istedim. Ama yapmadım. Çünkü aşağıya onunla bağ kurmanız için ondan düşünceler yazdım. Böyle daha iyi olacağına kanaat getirdim. Bu zamana kadar okuduklarım arasında zenginlik ve güzellik açısından en büyük olan kitap, buydu. O yüzdendir ki, direkt olarak onun tesirine vereceğiniz tepkiye göre hareket etmeniz en iyisi olacaktır. Yukarıda bahsettiğim saçmalıklara aldırmayın. Hepsini Arthur amcanın yanında boşa kürek çektiğimi kanıtlamak için yazdım. Ve belki sizi incelemeye bağlar ya da benim saçmalığım bile olsa kendi başınıza bunun üzerine düşünürsünüz diye. İki yüzlü gibi davranarak karmaşıklık oluşturduğum için de özür dilerim. Velhasıl kelam Arthur amcacım, adamdır! Okuyun ve okutun!

    İlk Başlık: Denemeler

    1-) Dünyanın Istırabı Üzerine
    "İnsan, entelektüel hazların keyfini çıkarmak kapasitesiyle hayvanları gölgede bırakır. Ve bu hazlar insan için, en basit latife ve sohbetlerden, zihnin en üst düzey başarılarına kadar birçok farklı derecede mümkündür. Ancak bu karşıt bir ağırlıkla dengelenir. İnsanda, ıstırap cephesinde, can sıkıntısı mevcuttur. Bu, hayvanların bilmediği bir şeydir, en azından doğal hallerinde. En zekice evcilleştirilmiş olanlarda ise çok az sezilebilir. Öte yandan can sıkıntısı insan için hakiki bir beladır. İhtiyaç ve can sıkıntısı elbette insan hayatının ikiz kutuplarıdır."

    2-) Varolmanın Beyhudeliği Üzerine
    "Varoluşumuzun, uçup giden şimdiki zaman haricinde dayanabileceği bir temeli yoktur. Bu yüzden, biçimi, esas olarak kesintisiz harekettir ve sürekli peşinden koştuğumuz o sükûnet haline ulaşma ihtimalimiz yoktur. Durum dağdan aşağı koşan bir adamın gidişatına benzer; adam durmaya çalışırsa düşer, ayakta kalmanın tek yoluysa koşmaya devam etmektir. Ya da parmak ucunda dengede tutulmaya çalışılan bir çubuğa veya yörüngesinde karşı konulamaz şekilde ileri doğru atılmayı keserseniz güneşinin içine düşecek bir gezegene benzer. Bu nedenle hareket ve kargaşa, varoluşun temelidir."

    3-) Kendinde Şey ve Şeyin Görünüşü Arasındaki Zıtlık Üzerine
    "Hayatlarımızı içinde sürdüğümüz kararlılıktan şikâyet ediyoruz: Genel olarak varoluşun doğasını anlayamıyoruz; özellikle de kendimizle varoluşun geri kalanı arasındaki ilişkiyi bilmiyoruz. Hayatımız kısa olmakla kalmıyor, bilgimiz de tamamen bu hayatla sınırlanmış durumda, zira ne doğumumuzdan öncesini ne de ölümümüzden sonrasını görebiliyoruz, bu yüzden de bilincimiz geceyi bir an için aydınlatan şimşeğin parlak ışığı gibi adeta: Gerçekten de bir şeytan daha öteye dair bütün bilgilerin yolunu tüm kötücüllüğüyle bize kapatmış da, huzursuzluğun uzun keyfini çıkarıyor sanki."

    4-) Yaşama İstencinin Olumlanması ve İnkârı Üzerine
    "Biraz daha derin düşünme yetisine sahip biri çok geçmeden anlayacaktır ki, insan arzuları birbirleriyle şans eseri karşılaşmalarında zarar ve kötülüğe yol açtıkları anda birbirine günah sayılmazlar; aksine, bu arzular, eğer böyle bir şeye yol açılıyorlarsa, o zaman temelde ve özlerinde günah ve kınanasıdırlar, bu nedenle bütün yaşama İstencinin kendisi de kınanasıdır. Dünyayı dolduran tüm zulüm ve acı aslında sadece, yaşama istencinin somutlaşarak aldığı biçimlerin zorunlu sonucudur ve dolayısıyla da yaşama istencinin olumlanmasına getirilmiş bir yorumdur. Bizzat varoluşumuzun örtük bir suç taşıdığını, ölüm olgusu kanıtlamaktadır."

    5-) Gerçek Varlığımızın Ölüm Tarafından Yok Edilmezliği Üzerine
    "Bir insan öldüğünde, bir kendinde şeyin hiçliğe dönüştüğüne nasıl inanılabilir? İnsanlar, bir insan öldüğünde sadece bir fenomenin son bulduğunu, bu son bulmanın da sadece bütün fenomenlerin biçimi olan zamanda gerçekleştiğini doğrudan ve sezgisel olarak bilirler. Kendinde şey bu olandan etkilenmez. Hepimiz hissederiz ki bizler, birilerinin bir zamanlar hiçlikten yarattığı bir varlıktan daha başka şeyizdir. Ölümün hayatımızı sonlandırabilecek olsa da varoluşumuzu sonlandıramayacağı yolundaki o güven de işte buradan yükselir.",

    6-) İntihar Üzerine
    "Genelde görülür ki, hayatın dehşeti, ölümün dehşetini geçtiği zaman insan hayatına son verir. Ancak ölümün dehşeti kayda değer bir direnç gösterir. Çıkış kapısında muhafız gibi durur. Bu son, sadece negatif bir şey, varoluşun aniden kesilmesi niteliğinde bir şey olsaydı, muhtemelen hayatına çoktan son vermemiş kimse kalmazdı. Fakat bu sonun içinde pozitif bir şey de vardır, o da bedenin yok oluşudur. Beden yaşama istencinin fenomenal biçimi olduğu için de bu caydırıcı bir unsurdur."

    7-) Kadınlar Üzerine
    "Dünyanın bize ait olan tekeşli kısmında, evlenmek, haklarını yarı yarıya kaybederken vazifelerini ikiye katlanan demektir. Oysa yasanın, kadınlara erkeklerle eşit haklar tanırken, onları aynı zamanda erkeklerin aklı gücüyle de donatmış olması gerekirdi. Gerçekte olan ise şudur ki: Yasanın kadınlara tanıdığı hak ve ayrıcalıklar onlar için doğal olanı aştıkça, bu ayrıcalıklardan yararlananların sayısı gitgide düşmektedir. Bu nedenle de geri kalanlar, azınlığa verilen fazlanin miktarı nispetinde kendi doğal haklarından mahrum kalmaktadır. Zira, tekeşliliğin ve tekeşliliğe eşlik ederek kadınları erkeklerle bir tutan (ki hiçbir surette öyle değillerdir) medeni kanunun bir sonucu olarak kadınların keyfini sürdüğü bu gayri tabii ayrıcalıklı konum yüzünden, ihtiyatlı ve dikkatli erkekler, böylesi büyük bir fedakârlık yapıp da son derece eşitliksiz bir anlaşmaya girmekte sık sık tereddüt etmektedirler; öyle ki çokeşliliğin kural olduğu halklardan her kadının geçimi ve bakımı sağlanırken, tekeşli toplumlarda evli kadınların sayısı sınırlıdır ve böylece geriye, geçimi sağlanmayan belli sayıda bir kadın grubu kalır. Söz konusu kadınlar üst sınıflarda ise yaramaz kız kuruları olarak ot gibi yaşarken, aşağı sınıflarda ya bünyelerine uygun düşmeyen, emek yoğun işleri üstlenmek zorunda kalırlar ya da filles de joie (hayat kadını) olurlar. Hayat kadınlarının hayatları da joie'dan (sevinç, mutluluk) olduğu kadar onurdan da yoksundur, ancak mevcut durum göz önüne alınınca, bu kadınlar erkek cinsiyetinin tatmini için gereklidirler. Böylece, kendilerinin geçimini sağlayacak bir erkek bulmuş veya bulmayı makul bir şekilde ümit edebilecek kadınların, yani kaderin kayırdığı kadınların iffetini korumak gibi özel bir vazifeye sahip, varlığı tanınmış bir sınıf meydana getirirler. Sadece Londra'da 80.000 hayat kadını vardır. Peki tekeşliliğin sunağında birer kurban değillerse, nedir bunlar? Bu zavallı kadınlar, bütün küstahlık ve kibriyle Avrupalı hanımefendinin hem kaçınılmaz zıddı hem de tamamlayıcılarıdır. Dolayısıyla kadın cinsiyeti bir bütün olarak ele alınacak olursa, çokeşliliğin kadınlar için gerçek bir faydası vardır. Öte yandan karısı kronik bir hastalıktan mustarip olan, çocuk doğuranmayan veya çok yaşlanan bir erkeğin ikinci bir eş almaması için hiçbir mantıklı bir gerekçe yoktur."


    8-) Kendi Kafanla Düşünmek
    "Birinci sınıf zihinlerin alametifarikası, bütün muhakemelerinin dolaysızlığıdır. Ürettikleri her şey kendi kafalarıyla düşünmenin sonucudur ve dile getirildikleri her yerde böyle bir düşünüşün eseri olduklarını ilan ederler. Gerçekten kendi kafasıyla düşünen kişi, bir hükümdar gibidir. Kendinden üstün kimseyi tanımaz. Vardığı hükümler, tıpkı bir hükümdarın kararları gibi, doğrudan doğruya kendi sınırsız gücünden gelir. Bir hükümdar nasıl emir almazsa o da otoriteleri kabul etmez ve kendi teyit etmeden hiçbir şeyin geçerliliğini kabul etmez."

    İkinci Başlık: Aforizmalar

    1-) Felsefe ve Akıl Üzerine
    "Sorgulamadan doğru kabul ettiğimiz ve sorgulamayı istesek bile onlara geçici olarak şüpheli dememiz gerekeceği için ciddi ciddi sınayamayacağımıza çok kesin olarak ikna olduğumuzu düşündüğünüz belli önermelere mantığın emri adını veririz. Bu önermelere büsbütün güveniriz, çünkü konuşmaya ve düşünmeye başladığımız andan itibaren bu önermeler bize sürekli söylenegelmiştir. Böylelikle dokumuza yerleşmişlerdir. Öyle ki, onları düşünme alışkanlığımız, tek başına düşünme alışkanlığımız kadar eskidir ve bu ikisini birbirinden ayıramayız."

    "Akıl bir genişlik boyutu değil, yoğunluk boyutudur. Bu açıdan bakınca, bir insan rahatlıkla on bin kişiye bedel olabilirken, bin ahmağın bir akıllı adam etmemesinin nedeni budur."

    2-) Estetik Üzerine
    "Müzik her yerde anlaşılan gerçek evrensel dildir, bu nedenle de tüm ülkelerde ve yüzyıllardır hiç kesintiye uğramadan büyük bir şevk ve gayretle konuşulagelmiştir. Çok şey anlatan önemli bir melodi kısa zamanda bütün dünyaya yayılır, öte yandan anlam bakımından zayıf kalan ve doğrudan anlattığı hiçbir şey olmayan bir melodi dönüp gider:: Bu da melodinin içeriğinin pekâlâ çok iyi anlaşılabildiğinin bir kanıtıdır. Ancak müzik şeylerden bahsetmez, onun yerine salt iyi ve kötüden bahseder ki bunlar istenç için yegâne gerçekliklerdir: Müziğin kalbe bu kadar çok hitap ederken doğrudan doğruya akla söyleyecek hiçbir şeyinin olmaması bu yüzdendir ve ondan akla da bir şeyler söylemesini talep etmek müziğin kötüye kullanımıdır, nitekim bütün piktoral müziklerde böyle olmuştur, bu da sonuç olarak kesinlikle uygunsuz bir şeydir, hatta her ne kadar Haydn ve Beethoven yoldan saparak böyle besteler yapmış olsalar bile: Bildiğim kadarıyla Mozart ve Rotasını hiçbir zaman bunu yapmamıştır. Zira tutkuların dışavurumu ile şeylerin tasviri bambaşka şeylerdir."

    3-) Kitaplar ve Yazarlık Üzerine
    "Yazarlar; meteorlar, gezegenler ve sabit yıldızlar diye içe ayrılabilir. İlk gruptakiler anlık bir etki yaratırlar. Kafanızı yukarı çevirip "Bak!" diye haykırırsınız ve sonra sonsuza dek kaybolurlar. İkinci gruptakiler, yani hareket eden yıldızlar, çok daha uzun süre dayanırlar. Yakınlıkları nedeniyle çoğu zaman sabit yıldızlardan daha parlak ışıldarlar ve cahiller de onları sabit yıldızlarla karıştırır. Ama bu hareket eden yıldızlar da sonunda yerlerini boşaltmak zorundadırlar, dahası bunlar sadece ödünç alınmış bir ışıkla parıldarlar ve etki alanları sadece kendi yol arkadaşlarıyla (çağdaşlarıyla) sınırlıdır. Sadece üçüncü gruptakiler değişmez mahiyettedir, bunlar gök kubbede sabit ve sağlam durur, kendi ışığıyla parlar ve bütün çağları eşit derecede etkilerler. Çünkü görünüşleri bizim bakış açımız değişince değişmez, zira paralaksları, yani gözlemciye göre yer değiştirme özellikleri yoktur. Diğerlerinin aksine sadece tek bir sisteme (millete) ait değillerdir: Onlar evrene aittir. Ancak ışıklarının yeryüzü sakinlerinin gözlerine ulaşmasının genelde uzun yıllar sürmesi tam da bunca yüksekte oldukları içindir."

    "İfadenin belirsizlik ve müphemlihi her zaman ve her yerde kötü bir işarettir: Çünkü bu türden yüz örneğin doksan dokuzu da ifadenin müphemliği düşüncenin müphemliğinden kaynaklanır, düşüncenin müphemliği de düşüncenin kendi içinde olan asli bir uyumsuzluk ve tutarsızlıktan gelir, yani hatalı oluşundan. Doğru bir düşünce zihinde belirdiğinde derhal açıklık peşinde koşarak ve çok geçmeden buna ulaşacaktır. Berrak bir şekilde düşünülmüş olanda kendine uygun ifadeyi kolaylıkla bulur. Bir insanın düşünme kapasitesinin sonucu olan düşünceler her zaman kendilerini çok net, anlaşılır ve kesin kelimelerle ifade ederler. Zor, belirsiz, karmaşık ve müphem söylemler meydana getirenler, aslında ne söylemek istediklerini bilmezler. Söylemek istedikleri şey konusunda, düşünce olmak için mücadele veren hayal meyal bir bilinçten ötesine sahip değillerdir: Ancak aynı zamanda bu insanlar çoğunlukla aslında söyleyecek hiçbir şeyleri olmadığını hem kendilerinden hem de diğerlerinden saklamak isterler."

    Dip Not: Yorumlarda veya özelde tartışmayı memnuniyetle karşılarım. Çekingenliği ve kapalılığı sorularla açığa çıkartabiliriz.