• 335 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10 puan
    *Yan Benimle*
    Kitap 1700'lü yılların başlarında geçiyor. Catherine hafızasını kaybetmiş birisi, hatta Catherine olup olmadığından bile emin değil. Lachlan MacDonald ise yıllar önce karısını doğumda kaybetmiş ve sevdiği karısının arkasından çok acı çekmiş bir karakter. Güçlü bir savaşçı, kadınların karşı koyamadığı bir erkektir. Fakat bir gün bir büyücü tarafından lanetlenir. Bundan sonra Lachlan'ın birlikte olduğu her kadın ölmeye mahkûmdur. Yıllarca hiçbir kadına dokunmadan onu lanetleyen büyücüyü arayan Lachlan sonunda onunla karşılaşır ama enteresan bir sorun olur. Raonaid olarak tanıdığı büyücü hafızasını kaybetmiş ve Catherine adında bir kadın olduğuna inanmaktadır. Lachlan onun doğru mu yalan mı söylediğine karar veremez. Catherine'in geçmişinin peşine düşer. Bundan sonrada aralarında ki tutku dolu maceralar başlar.
    Özellikle Catherine ve Raonaid'in arasındaki bağı çok merak ettim. Yan Benimle, okurken heyecanlandıran kurgusuyla değişik ve farklı bir kitaptı.
    .
    Genel olarak tarihi romanların benzer temaları vardır. Ve bu kitapta öyleydi. Öyle çok farklı bir yanı yoktu. Ama tarihi aşk kitaplarını benim gibi çok sevenlere öneririm. Bana göre gayet akıcı güzel vakit geçirten bir kitaptı. Yine bana göre yazarın kitapları oldukça güzel. Ephesus yayınlarından çıkan serisini de çok severek okumuştum. Eğer okuyacak tarihi kurgu, vahşi İskoçlar ve tutkulu aşklar arıyorsanız tavsiyemdir. Ephesus veya Epsilon yayınları keşke yazarın kitaplarını çıkarmaya devam etse.

    “Her an kötü bir şey olmasını bekleyerek yaşayamaz kimse. Sana daha önce de söyledim, hiçbir şeyin garantisi yok.”
    .
    “Eğer onu gerçekten sevseydin ve değer verseydin, asla kaderini engellemeye çalışmazdın. Özgür bırakırdın.”
    .
    “Sende, kendimi farklı hissettiren bir şeyler var.”
    .
    “Catherine bunları söylerken bir anda fark etti ki, anılar olmayınca pişmanlıklar da olmuyordu. Suçluluk duyacak hiçbir şey yoktu.Hatırlamamak, sürekli masum ve saf olmaktı. Kafasının içi bomboştu.”
  • 256 syf.
    ·Beğendi·7/10 puan
    Başlangıçta herkesin konuştuğu ortak bir dil vardı. Sonra insanlar Tanrı’ya ulaşabilmek için Babil Kulesi’ni inşaa etmeye başladı. Buna sinirlenen Tanrı, birbirlerini anlayamayıp kuleyi bitiremesinler diye insanların dillerini karıştırdı. Dünya üzerinde diller böyle ortaya çıktı İbranî dinlerine göre.(1)
    İnsanlara kalan tek ortak dil ise, duygulardı.
    Dünyanın neresine giderseniz gidin mutlu bir insanın hissi ve görüntüsünden onun içinde bulunduğu duyguyu hissedebiliriz. Hepimiz benzer şekillerde şaşırır, benzer şekillerde öfkeleniriz. Bizim belirlediğimiz tek fark, bunların boyutlarını ayarlamaktır.
    Duygular içinde en baskın olanlar, korku ve sevgidir. Korku hayatta kalabilmek için geliştirdiğimiz bir içgüdü. Sevgiyse kalabildiğimiz hayatta var olmayı sağlayan iyileştirici bir yoldur.
    Japon Biliminsanı Dr. Masaru Emoto suyun yapısının konuşarak, müzik dinleterek değişebileceğini araştırmasında detaylı şekilde kanıtlamıştır. Emoto, suyu etkileyen bu davranışları “Pirinç Deneyi” çalışmasına da yansıtmıştır.
    Kısaca bahsedecek olursam: Üç farklı kavanoza eşit miktarda pirinç koyulup üzeri su ile doldurulur. İlk kavanoza “seni seviyorum,çok güzelsin”, ikinci kavanoza “senden nefret ediyorum,iğrençsin” yazılı birer etiket yapıştırılır. Üçüncüsüne etiket yapıştırılmaz. İlk iki kavanoza etiketlerde yazanlara göre sabah akşam o cümleler tekrarlanır. Üçüncü kavanoz ise ilgisiz bırakılır. (Yazının başında tek ortak dil olan duygulardan bahsetmiştim. Kavanozlardaki cümlelere takılmayın. Nefret ettiğiniz bir insana ‘seni seviyorum’ dediğinizde hislerinizde karşıya yansıyan beyzbol sopası ve döner bıçaklarının narin dokunuşlarını düşünün ya da tam tersi. Hisler evrensel, kelimeye ihtiyaç yok)
    Kavanozların deney sonucu görüntüleri: https://encrypted-tbn0.gstatic.com/...6yzTdhA&usqp=CAU
    Deneyi evde denemek isteyenler için: https://youtu.be/zvShgttIq7I

    Dünya ve insanların büyük oranda “su”dan oluştuğunu düşünürsek bu deney beni şu düşünceye itiyor: Sevgi her şeyin ilacı mıdır? İyi düşünmek insana iyilik getirebilir mi?

    (Küçük bir dinlenme için: 100saniye boyunca 32dişiniz görülecek şekilde kocaman gülümseyerek bekleyin. Ne gibi değişimler oldu hislerinizde?)

    1944 yılında iki bebek grubu üzerinde deney yapılıyor. İlk grubun sadece temel ihtiyaçları (yemek-içme-tuvalet-temizlik) gideriliyor. İkinci grubunsa temel ihtiyaçları yanında sevgi,ilgi,sarılma,öpme gibi duygusal gıda takviyesi yapılıyor. Bu acımasız deneyin sonundaysa sevgi görmeyen ilk gruptaki bebekler durup dururken ölmeye başlıyorlar. Sevgi, yiyecek ve barınma kadar gerekli bir ihtiyaçtır. (2)
    Diğer duygular tartışma­ ya açık olsa da memeli yavrularının anne bakımı olmadan hayatta kalamadığı düşünülünce, anne sevgisi ve güçlü anne-bebek bağının tüm memelilerin ayırt edici ortak özelliği olduğu ortadadır.(3)

    Biliminsanlarının bu durumu kabullenmesi uzun yıllar aldı. Ya­kın zamana kadar psikologlar insanlarda bile ebeveyn ve çocuk ara­sındaki duygusal bağın önemini sorguluyordu. 20. yüzyılın ilk ya­rısında, Freudcu teorilerin etkisine rağmen, hakim davranışbilimci ekoller ebeveynler ve çocuklar arasındaki ilişkinin maddi alışverişe dayandığını, çocukların genel olarak yemek, barınak ve sağlık açı­ sından bakıma muhtaç olduğunu ve ebeveynler bu ihtiyaçları karşı­ ladığı sürece çocukların da onlarla bağ kurduğunu iddia ediyordu. Sevgi, şefkat, kucaklanmak ve öpülmek isteyen çocukların sadece "şımarık" olduğuna kanaat getiriliyordu. Çocuk bakımı uzmanları ebeveynleri tarafından kucaklanan ve öpülen çocukların yetişkin­liklerinde muhtaç, egoistik ve güvensiz kişilikler olacağı konusunda uyarılar yapıyordu.
    Çocuk bakımı konusunda önde gelen isimlerden John Watson, 1920'lerde anne babalara sıkı sıkıya tembihliyordu: "Çocuklarınızı asla öpmeyin ve onlara sarılmayın, kesinlikle kucağınıza almayın. Eğer zorundaysanız bir kez alınlarından öperek iyi geceler dileyin. Sabahları tokalaşmayı tercih edin."(4. Kaynak)

    Sevginin ve şefkatin gerekliliğini acımasız bir şekilde kanıtlamış olan Harlow’un maymun deneylerinde yeniden görüyoruz, sadece insanların sevgiyle iyileşmediklerini. (https://youtu.be/OrNBEhzjg8I)

    John Watson ve benzerlerinin ne tür travmalar yaşadıklarını ve yaşattıklarını tahmin etmek zor değil. Ama artık biliyoruz birçok kişilik bozukluğu, öfke, suç eğilimi sevgi eksikliğinden kaynaklanır. “Genelde yaşama güvenmek, gereksinim duyulan sevginin bulunmasıyla mümkün olur.”*

    Sevildiğinizi hissettiğiniz anlar oldu mu? Çıkarsız ve koşulsuz bir sevgi? Ya da gerçekten sevdiniz mi birilerini ya da bir şeyleri? Nasıldı bunu hissetmek?
    Sevgisizlikten ya da yalnız kalma korkusuyla ortaya çıkan şey değildir. Erich Fromm’un bahsettiği gibi karşılıklı sadist-mazoşist ilişkisi değildir sevgi. Bir annenin bebeğine duyduğu şekliyledir gerçek sevgi.

    Gary Chapman, sevgi deposu dediği kavramın her insanda doldurulması gerektiğinden bahsediyor. Bu depo bahsettiğimiz sevgi eksikliği ya da yeterli sevgi . Bu depoyu doldurmak için çocukların mizaçlarına göre kullanılabilecek 5 başlık oluşturmuş.

    1-)KONUŞMAYI VE YAZMAYI SEVENLER
    Kendilerini yazarak ve konuşarak ifade etmeyi sevenlere karşı; anlamak için dinlemek, gözlerine sevgiyle bakmak ve söyledikleri şeye karşı ilgi göstermek faydalı olabilir. Yazılarıyla ilgili sorular sorup, fikir alışverişi yapabilirsiniz. (Tebrik,takdir gibi ifadeleri kullanın demiş; ama bunların motivasyonu düşürebileceğini düşündüğüm için buna katılmıyorum.)

    2-)SİZİNLE ZAMAN GEÇİRMEYİ SEVENLER
    Birlikte geçirdiğiniz kaliteli,dolu dolu zaman kısa bile olsa onların sevgi deposunu doldurur. Nasıl ki sizin için değerli bir insanla vakit geçirirken başka şeylerle uğraşmıyorsanız, çocuklara da tam olarak kendinizi verin.

    3-)SİZE YARDIMCI OLMAYI SEVENLER
    Özgürlüklerini ve benliklerini kanıtlamak için kendi kendilerine ya da size yardım etmek istedikleri zaman onları engellemeyin,bastırmayın. (“Aman kızım yapamazsın,aman oğlum ben hallederim” cümleleri geleceğin yetersiz,özgüvensizlerini oluşturur.)

    4-)DOKUNARAK İLETİŞİM KURMAYI SEVENLER
    “Konuşmaya gerek yok sarılalım!” grubudur. Oldukça kedicil yapıları sayesinde okşanmak ve sevilmek için yaşarlar. Fiziksel alanlarına saygı duyarak, onların belirlediği sınırları aşmamalısınız.

    5-)SOMUT ŞEYLERİ SEVENLER
    Özel günlerin ve emek verilmiş hediyelerin önemi çoktur. Büyük-küçük hediye demeden “bunu görünce sen aklıma geldin” denilecek gruptur. (Hediyeleşmek için özel günleri beklemeyin!)

    Her ne kadar ayrı özelliklere göre sınıflanmış olsa da her yaştan çocuğun bir şekilde sevgi ihtiyacının karşılanması gerektiği bilimsel bir gerçektir. İster kelimelerle, ister sarılarak, isterseniz hediyelerle hissettirin sevginizi; küçük ve yetişkin çocukların sevgi deposunu doldurmaya eşlik edin.

    “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine.”**
    Birer ağaç olalım kimsenin yaprağını kötülemeyen, kimsenin toprağını pislemeyen ve kuşların şarkılarına huysuzlanmadan eşlik eden. Gökyüzüne kavuşalım ve kavuşturalım ; içimizdeki,evimizdeki, yeryüzündeki dünyanın çocuklarını.

    İyiliğin kalmadığını düşündüğün an, güvensizlik içine hapsolursan bir çocuğa gülümse ve günlük ilaç dozunu al onun gülümseyişinden.

    Çocukları sevmeyen, kendi içindeki çocuğa düşmandır.
    Kendi içindeki çocukları sevip , sevgiyle iyileşmeyi seçen herkes içindi bu cümleler.

    Okuyan ya da okumayan herkese teşekkürler. (sevgi beslemeyenlere teşekkür yok.)

    Düzeltilmesi gereken , eklenmesi gereken şeyler varsa lütfen ekleyin . Yanlış ya da eksik bilgiyi değiştirmek göreviyle çıkılan yollarda, sırtımız yere gelmez!..


    KAYNAKÇA
    (1) https://tr.m.wikipedia.org/wiki/Babil_Kulesi
    (2) Kaynak: Nihan Kaya, İyi Aile Yoktur.
    US Experiment on infants withholding affection, St.Paul's.
    John Bowlby and Renee Spitz's Attachment Theory.
    Cassidy, et al.,Contributions of attachment theory and research: A framework for future research, translation, and policy. Development and Psychopathology, 2013.
    Ardiel, et al., The importance of touch in Development, Paediatrics Child Health,2010.
    (3) Yuval Harari Homo Deus 98.
    (4) Yuval Harari Homo Deus 99.

    *Bertrand Russell
    **Nâzım Hikmet
  • 400 syf.
    ·10 günde·Beğendi·10/10 puan
    Sayfaların, olayların, mektupların okuyucuyu yakın geçmişe doğru yolculuğa çıkardığı düşündüren, hüzünlendiren bir Adalet Ağaoğlu romanı.

    Geçmişin aslında o kadar geçmiş olmadığını arkadaş mektuplarından, gazete haberlerinden ve esnafından öğretmenine, solcusundan sağcısına, köylüsünden şehirlisine, her birinin yaşadıklarından ya da düşüncelerinden anlamak mümkün. Rüzgar nereye eserse o tarafa yol alan bir yaprak gibidir insanlar, tabii ki içlerinde bir utkusu olan ve umudunu yitirmeden çabalayanlar da yok değil tıpkı şimdi olduğu gibi, fakat bu gerçekleşmeyecek olanın hayaliyle kendini avutmaktan başka bir şey değildir. Dündar Öğretmen vardır mesela, okuttuğu köy çocukluklarının ülkeye bir katkısı olduğunu görmek ve modernleşmeye ayak uydurmalarını sağlamak için çabalayıp yine de ne çocuklardan ne de üstlerinden beklediği alakayı görebilmiştir.

    “Son müsamerede, eskiyen Türk bayrağının yerine yenisini kendi cebinden diktirmiştir. O ay karnesiyle az şeker alabilmiştir. Dersini iyi çalışmış öğrencilerine de pembe beyaz renkli halka şekeri dağıtamamıştır.

    Okulun bahçesine bir Atatürk büstü dikme emeli, ödenek geciktikçe suya düşmektedir. Büyüklerimiz şimdi, Avrupadaki kızgın savaşın alevleri bu güzel yurdu da sarmasın diye uykusuz geceler geçirmekteyken, büst işine vakit ayıramamaktadır.

    Beklemek en iyisi.” (Syf 146)

    Halk ise 2.Dünya Savaşının gölgesinde yok Ruslar yok Almanlar diyerek ayrışmış ellerindeki un, şeker karnesini bir dahaki aya kadar kıt kanaat yetiştirmeye çalışmakta, Amerikadan gelen kullanılmış botları yeterince şanslıysa ayağına geçirebilmiş günü kurtarmaya çabalamakta; üst kesim ise en kaliteli unla pişen ekmekleri, börekleri yiyip en kaliteli kumaş ve derilerle dikilmiş giysileriyle etrafta boy göstermektedir. Herkes yolunu yordamını ve de adamını bulmuş gününü gün ederken, şehir dışında okuyan çocuklarına erzak yollayan Salim Efendi sorgulanır hırsızlıktan, kaçakçılıktan. Önünü arkasını araştırmadan sürü nereye biz oraya mantığıyla taraftar olanlar, olmayanları yuhalayıp dışlayanlar ve düşman ilan edenler... İki taraf arasında ne yapacağını bilemeyip, hiç bir tarafa da ait olamayıp ölmeye yatanlar...

    “Acaba hiç kendim olmuş muydum? Hiç kendimiz olduk mu?” (Syf 198)

    Adalet Ağaoğlu romanı geriye dönüşlerle, anılarla, mektuplarla ve ana karakter Aysel’in psikolojik devinimleriyle öyle güzel örmüş ki roman akıcı bir şekilde ilerliyor. Keyifli okumalar dilerim.
  • Vakit yok dediler,
    vakit yoktu anne ne yaşamaya ne de ölmeye,
    karanlık hiç bu kadar siyah olmamıştı Ben hiç bu kadar çaresiz kalmamıştım.
  • şimdi hangi dilde konuşsam
    tanrının huyuna uymaz kelimelerim
    hangi zamanın zulmünden geçsem
    hangi yalanın gözlerine dokunsam
    sesimi değdirdiğim her ağrıda
    küfrolurum bin tövbenin tufanına!

    işte o vakit
    gövdemin günahına çadır kurar
    ellerimle diktiğim gözlerimin incisinden inerim
    ben beterim derim herkese çünkü ben beterim
    herkes susarken yüzünün en dilsiz perdesinde
    ben ruhumun rüzgârıyla ölenleri öpenim!

    bilinmesin benden giden her cân için söylediklerim
    hıçkıran taşlar için biriktirdiğim gözlerim bilinmesin
    bana değsin her gidenin ardından söylenen söz
    her susanın öfkesine düşmüş keder bende büyüsün
    dağılsın aklımın kılıcıyla yarılan bu kirli beden
    aynaların karnındaki sûretim bir iğneyle deşilsin
    yeter ki dinmesin zamana döktüğüm bu elem
    yeter ki incinmesin gövdemde gezinen akrebim
    çünkü ben dünyaya zehrimi inmeye geldim!

    kimse “ne oldu?” demesin şimdi bana
    her şey ölüm kadar ortadayken
    bir levhanın kütüğüne yazılıyken her şey
    herkes sırtıma işlediğim kuyudan bana baksın
    ölmek için söyleyecek sözüm yok!
    görüyorsunuz içimi tekmeleyen kasırganın kahrını
    görüyorsunuz işte
    iliğimdeki günaha dayanmıyor çamurun sabrı!
    biliyorum gitmem lazım
    biliyorum aynaya hapsedeceksiniz beni
    ediniz lütfen

    beni benimle ölünüz!

    II

    ben burada değilim
    kâsede gezdirilen sûret benim değil
    inanmayın nilüferin suyu söylerken bana baktığına
    suya düşerken benden geçtiğine inanmayın nergisin
    ben ki efkâr edindim bende kararan her suyu
    her çeşmeye ben indim arınmak için
    gözlerimi kapadım meselimi anlattım ki nafile
    dilime dolanan perde izin vermedi beni kendime
    çöl söyledim dağ inledim gümüş sözler edindim
    yüzümü sürdüğüm hangi taşı öptüysem de yenildim
    yedi gülüm vardı onu da verdim yedi menekşeye!

    git dedim tufana dur
    sus sesiyle inlet içindeki kafesi
    tanrını beklediğin o tahtı unut
    mührünü sürdüğün külleri!
    ötekin inlerken göğsünde unut derdini
    kabri açıldıkça kanayan atları
    unut dövmene düşürdüğün dağları
    kırbaç sür yüzündeki her harfe ve sözü unut!
    de ki: gövdem kibar değildir gülü incitene!

    şimdi bana geliniz
    alnınızda biriken tortuyu bana getiriniz
    bekleyiniz sizi sustuğum gölgenin içinde
    siyah sürdüğüm ömrümün lehçesinden ininiz
    incittiniz aklımın incisiyle büyüyen yaprağı
    alnımın ipliğiyle ağzımın kuyusuna indiniz
    burası suyun sustuğu yerdir dediniz
    bildiniz burası suyun öldüğü yer
    şimdi alınız size getirdiğim bu lâneti

    beni buradan gidiniz!

    III

    kimse bilmedi bir ömrün neden heba edildiğini
    kırbacın çıkardığı sesten duyulan endişe
    kalbimi neden incitti kimse bilmedi
    yaprak konuştu hüznün hecesine açıldı yüzüm
    mürekkep iç çekti kâğıda döküldü ölüm
    gittikçe büyüdü tene işlenmiş vedâ perdesi
    lekesi oldu içte dağlanan dilimin
    ben bana ayrılan ürkek harflerle
    susma minderine bağdaş kurdum o zaman
    kalbimi söyleyecek bir cümle bekledim inciden!

    ey yalanı yaydıkça büyüyenler
    bütün bunlar bir ömrün felaketidir bilin
    çünkü sizdiniz tebessümü bir azaba dönüştüren
    kalbe dökülen her sözün önüne siz geçtiniz
    bilmediniz zaman hangi perdeden konuşur
    hangi sözün kefareti yoktur bilmediniz
    kör ettiniz ruhumda süzülen laleyi
    devrileyim diyeydi çünkü bütün marifetiniz!

    oysa sırtımda taşıdığım leylaklar kadar berrak
    omzumda uyuyan melekler kadar güzeldim ben
    kalbimin mahzenine inmemişti henüz hiçbir göz
    içim sadeydi değmemişti varlık suyuna şüphe
    b a n a k u s u r b a n a b e l a b a n a t u f a n
    bana hata değildi henüz hiçbir söz hiçbir yerde
    kibrim yok kinim yok kötülük benden geçmezdi
    bilinmezdim incinmezdim bu hüsran perdesinde
    alnım suda gözlerim uzakta güneşi beklerdim
    karanlığa dokundukça ışık patlardı elimde

    ama şimdi bilin
    mürekkebin kinini döktüm içime
    kirlendim rüzgâra söylerken hikâyemi
    baktım ki vedâların eli çoktur her sözde
    bıçağın ucunu öptüm suyu böldüm ikiye
    bu benim bedenimin geçididir dedim
    ve indim gözlerimin en içine!

    ey kasıldıkça karnımda kırlangıçlar kanatan siz
    ne süreyim ellerimin ney’ine sizi anlatabileyim?
    yetmez mi size bıraktığım bu katran sözler
    yetmezmiş gibi durmayın benim önümde
    yoruldum sizi içimle seyretmekten

    beni kalbinizden ininiz!

    IV

    suyu ikiye bölen bensem
    benimse hırkamdan kabrime dökülen kelimeler
    dilimde terleyen taşlara aitsem ben
    kimsem yok demeden ölmüşsem kendimi
    ölümü harfime gömmüşsem kimsem yokken
    inmişsem gözlerimin en içine madem inmişsem
    kalemin kiniyle incitmişsem kalbimi
    bunun sebebi bilinmeli, bilinsin!

    bu bir kırbaç törenidir dilimin ve gövdemin!

    şimdi beni söyleyin
    ey ben sustukça kalbimi inleyenler
    gövdemde gezdikçe dilimde deliren atlar kimindir?
    hangi suya dâhildir içimde bekleyenler?
    alnımdaki anahtar beni açmaz nedendir?
    kimedir göğsümden fışkıran bu alevler?
    taşlara söylenmiş bu kelimeler kimedir?

    bilemezsiniz!

    baktıkça yarılan bir zamana dilenensiniz
    inersiniz gölgesini içtiğiniz her aynaya
    gözlerimi gömdüğüm gülleri göremezsiniz
    beklersiniz elem dökmüş ellerin esrârında
    sözünüz yok; hüznü her kumaşa düşüremezsiniz!

    herkesin içini döktüğü bu vahada çünkü siz
    yaramın içinden geçecek kadar güzel değilsiniz
    dilimin dağınık divânından çarmıhlar çakarak
    kirpiğimin kılıcını dik tutarak boynunuzun suyuna

    beni gövdemde inleyiniz!

    V

    daha gitmedim ölmedim daha!
    yüzüme dökülen bunca mum bunca talan
    bunca yıldır içimin bu yerindedir
    bendedir kılıfında kaybolanların dehşeti
    kalbini öpemeyenlerin esareti bendedir
    inmesin beni beter kılmış hiç kimse burada
    dilime günah döken gölgeler dağımda beklemesin
    sizin içindir çünkü tenimde dolaşan bu tufan
    kâğıtta gezinen bu buhur kör olmak içindir!

    ey beni aksimden alıkoyanlar
    aklımın taşlarıyla beni durduranlar
    kusur sular içtiğim bu göğün altında
    kambur çığlıkların gözleriyle beni seyredin
    imrenilecek bir yara varsa o da benimdir
    isteyene sebilim işteyim varın gelin yanıma
    alnımda büyüttüğüm kelimelerle
    ineyim kalemin kuyusunda çoğalan zamana
    kılıcımın kibar lehçesiyle size şöyle diyeyim:

    bakın buraya!
    bu, incittiğiniz sularla çürüyen aynadır
    bu vedâdır, ruhumun kaftanını kanatır
    rüzgârdır bu efkâr bu yaraya
    kalbe işlenmiş vebadır, korkmayın
    dökülsün kirlenmiş alnınıza
    bu da kırbaç
    usul usul insin kibrinizin suyuna!

    şimdi gidiniz
    kendimi unuttuğum o sunakta beni bekleyiniz
    gözlerimi derlediğim göllerin aynasından
    sözünüzü arıtacak bir gül getiriniz bana
    tespih ediniz tövbe çekiniz eyvah deyiniz
    ruhumun iyilik etmez meleğiyle ve diliyle

    beni içimde deliriniz!

    VI

    yetti işte
    kalmadı çünkü sizi sevecek bir şeyim
    ben buraya bağırmaya geldiydim dünyaya
    alev olmaya gövdemin mumlarını yakmaya
    ölmeye geldim ölüme kusur olmaya
    ürperin şimdi sizi öfkemin kederinden!

    damarlarımda beklettiğim ışığın sabrı kalmadı
    sırtınıza yüklediğiniz kamburu bildim çünkü
    gördüm işaret parmağınızda çürüyen o kör sabahı
    ateşe diktiğiniz her levhanın çığlığını ben duydum
    inleyin şimdi sizi cesedimin cebinden!

    peçenizin altındaki şeytanı tanıdım
    neşteri eksilmeyen fermanlara yazın adınızı şimdiden
    tabutunda ur taşıyan sultanlara defnedin kininizi
    kovun kendinizi cennetinizden
    sûretinizde saklanan yılanların rutubeti
    içimdeki incileri kirletiyor çünkü
    çekilin şimdi gölgemin geçtiği yerlerden!

    siz mor göklerde türeyen küstah lekeler
    kimsesiz kadehlerin elemiyle ateşime ininiz
    üç adım ötenizdeki benden bir çığlık dileyiniz size
    sabrediniz, bekleyiniz ve gitmeyiniz
    herkesin ürkeceği bir zamana dökerek beni ve lehçemi
    hünkârı yok kalbimin siyah elleriyle
    ömrümün ölüm dökünür kuyularında

    beni tanrınızla içiniz!

    VII

    hak ettiniz!

    çünkü siz bilmezsiniz
    kalbini unuttuğunuz o çocuklar
    tarihin beyaz taylarıdır!

    çünkü siz bilmezsiniz
    dilini incittiğiniz o kadınlar
    doğu’nun unutulmaz incileridir!

    çünkü siz bilmezsiniz
    elleri yeminli o adamlar
    zamanın soylu süvarileridir!

    çünkü siz bilmezsiniz
    tanrılar otağına kırbaç döken bu ben
    içinde uyuyanlar için bu şiirde beterdir!

    şimdi terk edin çadırımı
    bu mezar kalpten iyilik beklemeyin
    dilemeyin benden artık size sevap dökemem
    veremem bu benim kelimemdir hiçbir cümleyi geri
    gidin alnınıza dökülen taşları seyredin biraz
    ağzınızı süsleyen çığlıklar için yeryüzünü gezinin
    suya inin suya eğilin suya bir şeyler söyleyin
    ateşin avuttuğu kullarız biz
    hiçbir ben’in duymadığı yalanlara sahibiz
    bu bizim son günümüzdür sabahımız yoktur deyin

    tanrınızın bilmediği bir tövbeyle bana gelseniz
    gözlerime yaptırdığım bu göğü indiremezsiniz
    o halde işitiniz iyi dinleyiniz beni o halde
    atımın saçlarına kına sürdüğüm o vadide
    kalbimin bana indirdiği kılıçla
    sizi almaya geleceğim!

    beni orada bekleyiniz!
  • Yalnızsın düpedüz
    Yıkıksın üstelik.
    Müştak Erenus
    Sayfa 53 - May Yayınları
  • Yurdum benim
    Taşım toprağım
    Göğüm ağacım
    Gelin çiçekli köklü uğacım
    Elbet bir gün gelir
    O güzel güne uyanır.
    Müştak Erenus
    Sayfa 45 - May Yayınları,1976