Bu kitabı okuyabilmek için epey çaba sarfettiğimi söyleyebilirim.
İlk karşılaşmamız, Hasan Ali Toptaş'ın kimselere ödünç vermek istemem dediği kitap listesini okuduğumda oldu. Çok ilgimi çekti ama beklesin dedim. Sonra bir daha çıktı karşıma, bir daha. Okuduğum bir kitapta sonra. Tamam dedim artık okumalıyım. Almaya kalktım baskısı yok, uzun süre geçti baktım var, alamadan bitti, derken tekrar baskıya girdi hemen edindim. Artık gecikmemeliydi.
Orhan Pamuk'un dillere destan önsözü beni resmen büyüledi. Onun cümlelerinin üstüne ne söylenebilir bilmiyorum ama, düşünün, Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ı için feyz aldığı bir kitap duruyor karşınızda. Oğuz Atay'ın Olric'i, Sterne'ninYorick'i..
Sterne de, Don Kişot'tan esinlenmiş deniliyor ama bence Shandy daha güzel.
Yazının bu kısmına kadar hala konusunu söyleyemedim çünkü bu kitap hakkındaki en zor şey ne anlattığını anlatmak. Kitabın isminden mütevellit, Tristram'ın hayatı anlatılıyor gibi duruyor önce. Aslında hayatını değil de, nasıl peydahlandığını anlatmak isteyen Tristram Shandy'nin anlatısı diyebiliriz. İlk 100 sayfada adı dahi geçmiyor, kitabın çoğunda doğmadı bile. Sürekli konuşuyor ama. Okura sevgili okur şeklinde hitap eden, arada özür dileyen, okuruyla kitap boyunca sohbet eden, zamanda bir ileri bir geri giderek, bazen önceki bir bölümü tekrar okuyup gelmenizi söylerek emir veren, bir çok şey söyleyen, hissettiren ve gösteren bir beyefendi bu Tristram!
Kitapta sayısız hikaye anlatıyor ama hiçbir şeyi basitçe açıklayamıyor, sürekli anlattığı şeyden sapmalar yaşıyor, okurun beyni dallanıp budaklanan bir ağaca dönüyor. Bazen merak etmiyorsa eğer okurun bu bölümü atlayıp okumaya devam edebileceğini söylerken bazen anlatısına karşı nasıl davranacağına dair talimatlar veriyor, okuyucusuna (tahammül et, hiddete