• 212 syf.
    ·5 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Merhaba dostlar. Geldi, geliyor diyerek heyecanla beklediğimiz Osman Şahin okuma etkinliğinin sonlarına yaklaşıyoruz artık. Gerçi henüz bir haftamız var, ama ben genç arkadaşlarımı kıramadığım için onların okuma etkinliğine katıldım. Gençlere destek her bakımdan önemli çünkü.

    Osman Şahin tıpkı Fakir Baykurt, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Aziz Nesin, Sabahattin Ali gibi TOPLUMCU GERÇEKÇİ yazarlarımızdandır. Her daim halkın sorunlarını dile getiren kitaplar yazmış. Üstelik öyle güzel anlatmış ki, bir çok eseri filme çekilmiş. Bu incelememde Osman Şahin'in filmlerine ve aldığı ödüllere değinmek istiyorum.

    Osman Şahin bildiğiniz gibi eserleri en çok filme uyarlanan yazardır. Çoğunu kendisinin senaryolaştırdığı 23 öyküsü Türk Sinemasına yurt içi ve yurt dışında 35 ödül kazandırmıştır.

    FİLMLER
    °Atıf Yılmaz'ın çektiği Kibar Feyzo, Adak
    °Şerif Gören'in çektiği Derman, Tomruk, Kan, Firar, Kurbağalar,
    °Erden Kıral'in çektiği Ayna, Avcı
    °Bilge Olgaç'ın çektiği Kör Gülüşan, İpekçe, Gömlek

    ÖDÜLLER
    1971 - TRT Büyük Öykü Ödülü (Kırmızı YEL öyküsüyle)
    1980 - Nevzat Üstün Öykü Ödülü (Ağız İçinde Dil Gibi kitabıyla)
    1992 - Stockholm International Humanizm Ödülü (İsveçceye çevrilen “Den Röda Vinden” kitabıyla)
    1992 - Ömer Seyfettin Öykü Ödülü (Selam Ateşleri öyküsüyle)
    1994 - Sait Faik Öykü Ödülü (Selam Ateşleri kitabıyla)
    1997 - Ankara Film Festivali - Aziz Nesin Emek Ödülü
    1998 - Yunus Nadi Öykü Ödülü (Mahşer kitabıyla)
    1999 - Truva Folklor Derneği "Yılın Edebiyat Ödülü"
    1999 - Antalya Film Festivali-Yaşam Boyu Onur Ödülü
    2003 - Yunus Nadi Öykü Ödülü (Ölüm Oyunları kitabıyla)
    2007 - MTO, MESIAD & İçel Sanat Kulübü "Kraliçe ABA" Ödülü
    2007 - Edebiyatçılar Derneği Onur Ödülü
    2008 - Söke Kültür Sanat Onur Ödülü
    2009 - 8. İzmir Öykü Günleri Onur Konuğu
    2009 - Mersin Kenti Edebiyat Ödülü
    2010 - 40. Sanat Yılı
    2012 - SİYAD Sinema Yazarları Derneği Onur Ödülü
    2016 - 23. Adana Film Festivali Onur Ödülü

    Ayrıca öyküleri Polonya, Macar, Alman, Fransız, İsveç dillerine çevrilmiştir.

    Gördüğünüz gibi Osman Şahin her yönüyle kendini ispatlamış bir yazardır. Böyle bol ödüllü bir yazarı okumaya doymak ne mümkün. Öyle akıcı bir dille yazmış ki, okur her öyküsünde kendini kitabın içinde buluyor. Kahramana bazen üzülürken bazen de kızıyor.

    Eşkıya Kuza
    Etkinlik süresince okuduğum kitaplarına elimden geldiğince incelemeler yazmaya çalıştım, siz dostlarıma az da olsa anlatabilmek için. Ama nedense Eşkıya Kuza'ya yazmak içimden gelmedi. Çünkü Kuza'ya çok kızdım. Okuyup çevresini aydınlatacağı yerde, kan davası peşine düştü. Her defasında hatasından geri dönecek dedim ama boşuna ümitlendim. Okulunu bitirmesine aylar varken, abisinin ölümü onu okuldan koparıp dağlara çıkardı. Aşiret olmak böyle bir şey demekki. Ama olmamalı. Her ne kadar babasının yanlış tutumu olmuşsa da, okumuş olmak bir farklılık yaratmalıydı. Doğru düşünmeli, mantıklı kararlar vermeliydi. Ama yapmadı. Çok kızdım ona.

    Osman Şahin'in hikayesini anlattığı Eşkıya Kuza Urfa'nın Siverek ilçesindeki sayılı aşiret ağalarından birinin oğlu. Yazarımız ilk görev yerinin insanlarını, kan davasını anlatmış o kitabında. Kan davaları artık yok desek de hala var maalesef.

    Başaklar Gece Doğar
    Gelelim kitabımıza. Osman Şahin bu sefer kendi topraklarına gitmiş, kendi insanlarını yazmış. Çukurova'da bir avuç toprak için köylünün verdiği amansız mücadeleyi anlatmış.

    Evran Ağa derler bir ağa vardır. Sanki açmış gibi Sarıbahçe köyünün hemen yanındaki devlet arazisini işgal etmiş, yıllardır istediği gibi ekip biçmektedir. Artık isyan eden Sarıbahçe köylüleri o toprakta hakları olduğunu düşünürler ve işgal etmeye karar verirler. Bir gece tarlayı gizlice sürerek ekinlerini ekerler. İlçeden işgali duyan Aydoğan yardımlarına gelir. Aydoğan, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Yüksek Makina Mühendisliği bölümünden mezun olmasına rağmen işsizdir.

    "Üniversiteyi yüksek makina mühendisi olarak bitirmesine karşın, hapis yattığı, devrimci eylemlere karıştığı, emniyetçe de fişlendiği için, hiçbir kamu kuruluşu görev vermemişti ona." (s. 49)

    Birikimli olan Aydoğan elinden gelen her yardımı yapar, her konuda köylüye destek olur, yönlendirir. Aydoğan sayesinde köylü birlik olur, ağaya kafa tutar. Ama Evran Ağa kendisine yapılanı köylünün yanına bırakır mı sanıyorsunuz? Bırakmaz elbette. Parası olunca devlet de arka çıkar tabii ki.

    Yıllarca ağalar tarafından sömürülmek, devlet tarafından yok sayılmak artık köylünün canına tak etmiştir. İsyan bayrağını çekerler. Devleti arkasına alan zengin Evran Ağa ile kimsesiz, yoksul köylü arasında amansız bir mücadele başlar. Bakalım devlet hazinesinin olan topraklar kime geçecek? Zengin olan ağa daha da mı zengin olacak, yoksa köylünün aç olan karnı sonunda doyacak mı?

    Okurken Sarıbahçe köylüsü ile beraber ben de Evran Ağa ile mücadeleye giriştim. Son sayfalara kadar mücadelemi soluksuz sürdürdüm. Ne kadar yardımcı oldum bilemiyorum, ama her anlarında yanlarındaydım. Onlarla birlikte düştüm, onlarla birlikte kalktım. Evran Ağaya diş biledim, köylüyü yalnız bırakan devlete kızdım.

    Anladım ki, bir ağa devlet hazinesi olan toprağı yıllarca işgal etse de kimse sesini çıkarmaz. Ama aç karnını doyurmak isteyen köylüler o toprağı işgal etmeye kalkınca yer yerinden oynar. Köylünün aç kalması kimin umurunda. Karnı tok olanlar daha da şişirmeye devam ederken, aç olanlar daha da aç kalmaya mahkum ne yazık ki. Sanırım bu düzen hiç değişmiyor.

    Sarıbahçe köyünün ağaya karşı verdiği müthiş mücadeleyi merak ediyorsanız hemen okuyun.

    Kitapla kalın, sevgiyle kalın, en önemlisi kimsenin hakkını yemeyin. Yoksa Sarıbahçe köylülerinin iki eli yakanızda olur.
  • Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli Buyurdu:
    Kur’ân’a Bakın!
    Cenab-ı Hakk'ın zâhiri ve bâtını var. Zâhiri bu dünya, bâtını öbür dünyâ. Ancak bu dünya sonunda harap olacaktır. Yüce Allah'ın sözüdür: "Her canlı ölümü tadacaktır." Bu ayetin mânâsı dünyâya yeter. Gökler karanlığı ile beraber cennetimi nimetlerle doldurdum. Cehennemi zakkumlarla doldurdum. Allah'ın rahmetiyle andığı kul ne iyi ve ne güzel bir kuldur.
    Ey ibretle bakan kullarım!
    Yere bakın saltanatımı görün. Dağlara bakın, yığınlarımı görün. Göğe bakın, nasıl döşediğimi görün. Kıyamete bakın heybetimi görün. Cennete bakın, nimetimi görün. Büyüklüğüme bakın gücümü görün. Kullarıma bakın, kaftanımı görün. Kur'an'a bakın fermanımı görün. İşaretime bakın, o yüce şanımı görün. Velilerime bakın, hâzinelerimi görün.
    Sîzleri sevdiğim için bunca güzel ikramlar verdim size. Yüce Allah'ın sözüdür: "Andolsun biz, Âdem oğullarına çok ikrâm ettik." Dünyada her neyi yarattımsa sîzlere verdim. Gökler örtünüz, yerler döşeğiniz, melekler hizmetçiniz, kirâmen kâtibin melekleri yazıcınız, Kâbe kıbleniz, Kur'an inandığınız, Muhammed (a.s.) şefaatçiniz, Âdem atanız, Havvâ ananız, bayram gününüz. Cuma günü ilacınız (tiryak).
    Kullarım, ben sizin affedici mevlânızım. Bunca sözü sizin için hazırladım. Arşdan Süreyya yıldızına değin ne varsa hepsini size bildirdim. Beni ne zaman isterseniz isteyin bulursunuz. Zira bedeninizde canınızdan yakınım. Elinizin tuttuğundan, gözünüzün gördüğünden ve ayağınızın yürüdüğünden yakınım. Yüce Allah'ın sözüdür: Şu halde her kim kendini bilse bu bilgi gerçektir. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: "Biz ona sizden daha yakınız, fakat siz görmezsiniz."
    O halde her kim kendini bilse bu İlimler gerçektir. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: "...(Kur'an'ın) gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun."
    Hâsılı kendini bilme meselesini kısaca anlatmış olalım. Gerçek canlara bu kadar konuşma yeter. Doğrusunu Allah bilir.
    Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli
    Âşk ile
  • 100 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    #okudumbitti #kitapyorum
    #ivanilyiçinölümü #tolstoy
    #eylülayı 4.kitap

    Yaşam ve ölüm,işte o kadar!!!

    Esere adını veren Ivan İlyiç üzerinden,yazar bize bir güzel hayatı sorgulatıyor.Insanin kendisine hesap sormasına sebep oluyor.Bu hayat kosusturmasinda hayatımızı nasıl bazen gereksiz şeyler için tükettigimizi,ölüm gelmeyecekmiş gibi yaşadığımızı yüzümüze bir tokat gibi çarpıyor.

    Aklımızda sorularla bırakıyor kitap bizi.
    Yaşarken kendimiz için ne yaptık?
    Öldükten sonra geriye ne bırakacağız?
    Hayatı doğru yaşayabildik mi?
    Ve daha nice soru!!!
    Ve birde cevapla cevaplayabilirsen!!!

    Yazar karakterin duygusunu öylesine harikulade anlatmış ki,kendini Ivan Ilyic'in yerine koyup düşünmemek elde değil.

    Okul mezuniyeti,evliligi,çocukları,is hayatı,yükselme çabası,ailesine daha iyi bir hayat yaşatma gayesi ve sonrasında ortaya çıkan hastalığı,rahatsızlığı süre boyunca yaşadığı acılar ve aklına gelen anılar,en sonda ölümü...

    Severek ve üzülerek okuduğum bir Tolstoy başyapıttaydı.Kisa bir kitap olmasına rağmen okuyucuda sanki dev bir kitabı bitirmiş hissiyatı yaşatan bu eserde,her okuyucu ölümün tasvirinin ne denli kuvvetli yapıldığını görecektir.

    KİTAPLA KALIN
  • 1976 yılının 22 Aralık gecesi , o sıralar 28 yaşında olan Anne gece nöbetindeyken yoğun bakıma bir hasta getirilmiş. Beyin tümörü ameliyatından çıkmış olan bir hasta. Bir Türk. Kim , biliyor musun? Belki de biliyorsun. Ne de olsa , parmaklarında yazıyor : Oğuz Atay.

    Oğuz Atay , o yoğun bakım ünitesinde 31 Aralık'a kadar kalmış ve Anne daima yanındaymış. Oğuz Atay'ın ona söylediği ilk söz şu olmuş :

    ''Senin adın , Türkçedeki anne kelimesiyle aynı yazılıyor''

    Oğuz Atay , çektiği baş ağrıları yüzünden hiç uyuyamıyormuş. Hatta '' Başım , Ağrı Dağı! '' dermiş. Tabii ki Anne , bunun ne anlama geldiğini çözemezmiş ve bir kağıda yazması için Oğuz Atay'a rica etmiş. Sonra da  , tanımadığı bir dilde ki bu cümleyi harf harf günlüğüne geçirmiş.

    Sekiz sene boyunca , sabahlara kadar konuşmuşlar. Başlarda Anne sadece dinliyormuş. Çünkü o günlerde , Anne'nin aklında sadece ölmek varmış. İntihar etmek. Herhangi bir nedeni olduğundan değil. Bütün hayatı bir tek neden olduğundan. Yaşadığı her şey yüzünden. Bazı insanlar böyledir. Diğerlerine göre çok daha kırılgan olurlar. Ölümü sırtlarında bir çanta gibi taşıyıp yorulduklarında önce onu açarlar. Her neyse...

    Her nasılsa , Oğuz Atay , Anne'nin bu düşüncesinden haberdar olmuş. Belki de sadece hissetmiş ve ona hayattan söz etmiş. Hayatta kalınması gerektiğinden. O sekiz gece öyle bir geçmiş ki , Anne sonunda ikna olmuş ve kendini hayata bırakmış. Çünkü karşısında , Ölümle Don Kişot gibi mücadele eden bir adam varmış ve o güne kadar duymadığı kelimelerle yaşamayı anlatmış.

    Anne , İngilizcesinin ne kadar iyi olduğundan da söz ediyor :

    ''Sanki Shakespeare konuşuyordu karşımda ve ben bir kitap gibi okuyordum söylediklerini. Burada tekrarlayamayacağım kadar , yazdığım anda anlamlarını yitirecek kadar güzel sözlerle inandırdı beni. Bana hiç bir şans bırakmadı. Ona ve anlattıklarına inanmaktan başka. ''

    Oğuz Atay hastaneden ayrılınca bir daha görüşmemişler ama Anne onu asla unutmamış. Bana sorarsan , Oğuz Atay'a aşık olmuş. Ama günlüklerinin hiç bir yerinde bundan söz etmiyor. Sadece şöyle bir cümle geçiyor : '' O , hayatım boyunca tanıdığım , aşık olunacak tek adamdı.''

    Sonra yıllar geçmiş ve Anne , Türkiye'ye gelmiş. Tam olarak , eğer bu mektubu okuyorsan , şu an durduğun yere. Edirnekapı şehitliği Sakızağacı mezarlığı'na. Oğuz Atay'ın mezarının başına. Günlüğünde bir mektuptan söz ediyor. Oğuz Atay'a yazdığı bir mektuptan. Kim bilir ne yazmıştı ? Her neyse...

    İşte, o mektubu Oğuz Atay'ın mezarına gömmeye gelmiş , Anne. Şöyle yazmış günlüğüne :

    ''Bugün mektubu onun üzerine gömdüm. Belki de yıllar geçecek ve sadece toprağa karışacak. Belki de ben gider gitmez , ruhu okuyacak...Sonra bir çocuk geldi yanıma. Öyle yoksul görünüyordu ki. Belki de o mezarlıkta çalışıyordu. Mezarları temizliyordu. Bir şeyler anlattı bana. Anlamadım tabii. Mezarı temizlemesini işaret ettim. Keşke biraz para verseydim. Ama o kadar üzgündüm ki ağlamaya başladım ve oradan koşarak kaçtım. Ardıma bile bakmadım''

    Sonuçta Anne'ın günlüklerini okuduktan sonra , hayatımı kurtaranın sadece o olmadığını anladım. Beni o cehennemden çıkaranlardan biri de Oğuz Atay'mış meğer. Çünkü Oğuz Atay da Anne'in hayatını kurtarmış. Ve Anne olmasa ben mahvolmuştum..

    Günlükleri bitirir bitirmez , Oğuz Atay'ın bütün yazdıkalrını okumaya ve hakkında araştırmalar yapmaya başladım. Sonra da karşıma sen çıktın. Seninle ilgili bütün haberler , fotoğrafların , mahkemede söylediklerin..İnanamadım..Birde adını okuyunca...

    Şimdi mektubu başından beri yeniden okudum ve ne kadar kötü yazılmış olduğunu farkettim.Her paragrafın sonunda , ''her neyse'' var. Oysa her neyse , değil! Oysa o herneyse'lerin devamında , şu anda yazamadığım binlerce hikaye var...

    Derda'nın mektubu'ndan bir bölüm / Az / Hakan Günday
  • 240 syf.
    ·4 günde·3/10
    Osman Şahin Okuma Etkinliği (Ebru Ince :)) kapsamında okuduğumuz kitaplardan biri bu, sevgili okurlar. Yazarın diğer kitaplarını şu anda okuyan ve oldukça beğenenler var, ben de büyük bir şevkle kitaba başladım. Ve anladım ki bir daha hiçbir kitap için beklentiye girmeyeceğim :D

    Yazarla bu kitabıyla tanışmam iyi mi oldu kötü mü oldu, bilemiyorum.  Açıkcası çok da umurumda değil. Çünkü yazarı ileriki zamanlarda  okuyacağımı pek sanmıyorum.  Nedenini birazdan yazacağım alıntılarda göreceksiniz. Kitap 2 bölümden ve 17 hikayeden oluşuyor. Bilindiği üzere Osman Şahin köy enstitülü bir yazar ve kullandığı dil okurlara oldukça  samimi gelebilir. 1k da  Bazı alıntılarını gördükçe Fakir Baykurt zannettiğim bile oluyordu.
    Konu olarak ise hikayelerinde köy insanının yer yer acılarını, yokluğunu, dedikodusunu , aşkını anlatmış. Bir de yer yer tecavüzü tabii ki.

    Bayan Ali adlı hikayeden başlamak istiyorum. Burada karşımıza çok küçük yaşlardan beri annesinin müthiş himayesi altında yaşamını sürdüren bir çocuk çıkıyor. Annesinin himayesi öyle kuvvetli ki; oğlunun kızdırılmasına dayanamıyor, ama tecavüze uğrayan  kızlara bir şey olmayacağını, evlenince kurtulacağını söylüyor. Hikayenin devamında karşımıza hayvanların çiftleşmesi çıkıyor ve orda bile(!) zavallı inek nedense sürekli  bir aşağılama  içinde.

    Şimdi diyebilirsiniz, inek ne alaka. O zaman devam edelim. İleriki hikayelerde  Meço isminde biri var. Bu Meço cinsel arzularını asla bastıramayan, karpuzu bile kendine araç edinen bir erkek:

    "Meni artıklarıyla beneklenmiş kan kırmızısı
    karpuz parçalarına arılarla yeşil sinekler çokuşurlar sonra." ( syf: 83)

    Bu alıntıyı koymak istemezdim, afedersiniz. Ama en masumu buydu.

    Bununla kalsa da iyi. Konu geliyor arkadaşıyla masumca oynayan bir kıza. Evet, evet pis gözlerini ufacık kıza dikmeye utanmıyor.

    "Kucağındaki çocuğun sıcaklığıyla ateşe kesmeye başlamıştı bedeni Meço'nun."( syf: 86)

    Sonrası ise , Annemi, annemi istiyorum! diyen bir kızın çığlıkları ve ölümü. Ve hatta biraz sonrası cesedinin tek parça halinde bulunaması.

    E, Meço korkuyor tabi. Kendine
    "Ah ulan Meço, al ipi, git ormana as kendini!" demekten alamıyor. Bana sorarsanız iç sesini dinlemeliydi.

    Sadece soruyorum, bunlara gerek var mıydı?
    Evet, bunlar yazarı yansıtmayabilir, gerçekleri göz önüne sermek istemiş olabilir. Karşılaştığım çok güzel alıntılar vardı, kitapta güzel yerler de vardı. Ama rahatsız olduğum bölümler beni kitaptan soğuttu. Önyargıyla okudum diyebilirim.
    Benim düşüncelerim bunlar, diğer kitaplarını seveceksem, faydasını göreceksem bile bu kadar kâfi. Teşekkür ederim bu etkinlik için. Gerektiğinde bir yazarı sevsek bile eserlerini eleştirebilmeliyiz. Bunu bir kez daha fark ettim...
  • 135 syf.
    ·34 günde·Beğendi·9/10
    Ömer Faruk Dönmez'in bir çok kitabını okumuş biri ve kitaplarını, düşüncelerini çok seven olarak bu kitabı okurken biraz zorlandım. Diğer kitaplarını bir kaç günde bitirmişken Ölü Bir Yazarın Anlattıklarını okumak uzun bir zamana yayıldı.
    Yine çok hakikatli bilgiler, Müslümanca bir duruşla kaleme alınan bir kitaptı. Fazlası ile eleştiri var ki kitabı elinizden bırakıp hayatı sorguluyor, ne yapmam gerek diye düşünüyorsunuz. Ben çoğu yerde kendimi, müslümanlığımı sorguladım. Allah razı olsun düşünmeme sebep olan bir kitaptı. Harekete geçirici. Sorular soran.

    Kitap İncelemesine gelecek olursak;
    "Ben yıllar önce ölmüş olan; fakat yazmaktan bir türlü vazgeçemeyen bir yazarım. Adım İbrahim. Bu satırları size öbür taraftan yazıyorum. Merhabalar efendim..."
    Satırlarıyla ilgi çekici bir şekilde başlıyor kitap. Ölü yazar İbrahim çok dertli biri. Ölümü de kendisi gibi ilginç oluyor. hayatı boyunca yazan yazarımız ölünce de öte tarafta yazmayı bırakmıyor. İçinde kalanları bir bir anlatmış. Bizim dünyamızdan olmadığını ileri sürerek yazmışta yazmış. Hiçbir korkusu olmadan en güzelini de yapmış.
    Bizim camianın entelektüellerine de çok güzel saydırmış çok iyi de yapmış. Söz de İslam yaşayan ama daha çok hafifletme amacında olan, bir kitap okuyup kendini alim zanneden entelektüellerimizin 'yapamadıklarına' yer vermek de güzel olmuş. Alimlerimizi anlatmış entelektüellere karşı. Aslında vermek istediği mesaj alimlerin yolunda olsalar çok güzel hizmet edecekleri..
    Modernistleri anlatmadan geçmemiş, ee laikler kalır mı oraya da kesinlikle değinmiş. Batı'nın boğulduğu ontolojik denizlerde, Müslümanın topukları bile ıslanmayacağını söylemiş ne güzel de demiş. Sanat için sanatın bir fiyasko olduğunu ne de güzel uzunca anlatmış.
    Modernizm putları ne yazık ki müslümanların da bu oyunu göremediği acı bir serüven... baş eğmesi...
    Bugün müslümanların kullandığı aklın müslümanca bir akıl mıdır? diye soru sorar kitapta yazar. Ve cevabı aslında okuduğumuz tüm kitaptadır.
    Kitapta en beğendiğim kısım 'Ahsenu'l kısas'a yer vermiş. Surelerin en güzeli Yusuf suresi. Uzunca anlatmış ve farklı pencereler açmış yazar.
    Okuyunca bir süre etkisinden çıkamadığım bir hadis-i şerifte geçiyor kitapta, her müslümanın okuması gerektiği Cehennem azaplarından ve cennet nimetlerinden bahseden uzun bir hadis.
    Kitapta birkaç kez okuduğum, çok etkilendiğim satırları yazmak istiyorum:
    "Şair, veli ve şehit" yollarının kesişmesi şeytan ve adamları istemiyor. Çünkü tarihte ne zaman bu mübareklerin yolu kesiştiyse şeytan ve adamları zelil olmuştur. Unutulmaması gereken şudur ki biz,gece teheccüd kılan, gündüz devlet yöneten bir peygamberin ümmetiyiz. O müminler ki geceleri tesbih, gündüzleri kılıç çekerler. Bugün ümmet, onların şiirlerini terennüm edecek şairleri hasretle beklemektedir."

    İslamcılık yapmaktan kaçınıp önce Müslüman olacağız. Allah'a teslim olacağız. Önce Müslüman olacağız.

    ** kitabı tekrar okuyacağım ve tekrar notlar alacağım. Mutlaka okuyunuz. ÇOK HAKİKATLİ BİLGİLER BARINDIRAN BİR KİTAP. Allah Ömer Faruk Dönmez'den razı olsunn :)