İlk psikoterapi seanslarından birinde, biraz öfkeyle, "Siz beni tedavi edemezsiniz!" şeklinde bir çıkış yaptı.
Merakla, "Neden?" diye sordum.
"Beni tedavi edecek kişinin depresyon geçirmiş biri olması ge- rekir, beni ancak öyle biri anlayıp tedavi edebilir," dedi.
Ben de istekli bir psikiyatri asistanı olarak genel tıptan örnekler verdim. "Eğer bu mantık doğruysa ayak kırılmasını sadece daha önce ayağı kırılmış biri tedavi edebilir veya safra kesesi ameliyatını sadece bu ameliyatı geçirmiş biri yapabilir. Ama bunun böyle olmadığını biliyoruz. Evet, belki senin yaşadığın türden bir 'depresif rahatsızlık geçirmemiş olabilirim fakat bu, seni anlamaya çalış- mama engel değil. İstersen sen durumunu anlatmaya çalış, ben de anlamaya ve yardımcı olmaya çalışayım,” gibi şeyler söyledim.
Al-i İmran 154: Sonra (Uhud gazvesinden kesin zafer elde edememe) kederin(in) arkasından Allah üzerinize öyle bir güven ve (bunun yol açtığı bir) uyku hali getirdi ki o hal içinizden bir kısmını sarıyordu. (Münafık olan) diğer bir kısmı da canlarının derdine düşmüş, Allah'a karşı, cahiliye devrindeki gibi haksız bir zanda/düşüncede bulunarak: "Bu işten bize ne?" diyordu. (Ey Resûlüm!) "Bütün iş (yetki ve karar) Allah'ındır." de. Onlar, senin huzurunda açığa vuramadıklarını içlerinde gizliyorlar ve: "Bu işte bizim bir payımız olsa (sözümüz tutulsa veya Muhammed'in vaadi yerine gelse) idi, biz burada öldürülmezdik." diyorlar. (Resûlüm! Yine) de ki: "Evlerinizde olsaydınız bile üzerlerine ölüm yazılmış olanlar, devril(ip öl)ecekleri yerlere mutlaka çıkıp gideceklerdi. Bu, Allah'ın gönlünüzdeki (ihlas ve fitne gibi) şeyleri yoklaması ve kalplerinizdeki (vesveseleri) temizlemesi içindir. Allah, sînelerdekini hakkıyla bilicidir."
Sihir vardı ellerinde. Yaktığı kadar yatıştırıyordu. Senin Ahu'n, Timur. Anne benim değildi, baba benim değildi. Artık abla bile benim değildi. Sahiplendiğim hiçbir şey benim değildi ama o benimdi. Öyle olmalıydı. Hayat bari bu kadarını bana sunamaz mıydı?
Başım öne eğik bir vaziyette evime doğru yol aldım. Yaptıklarımı kafamdan geçiriyordum. Her şey ne kadar da basitti aslında. İnsanın canı ne kadar da kırılgandı. Eve döner dönmez üstümdeki kıyafetleri çıkardım. Hafif bir sarsıntı sonrası sandıktan çıkan giysileri yakmaya niyet ettim. Bir başkasının giyip de kötülük işlemesine engel olmak istiyordum. Ben nasıl bu tuzağa düşmüştüm? Hiç anlam veremedim.Anladığım, herkesin bilinçaltında her tür insanı barındırdığıydı. İnsan kendi içinde birlik halinde yani "ben" değildi, bizdi ve sizdi. Durum böyle olunca değişkenlik göstermesi beklenen durumdu. Ben kan görmeye meyilliysem doktor da olma fırsatım vardı kasap da. Boksör de olabilirdim katil de. Seçimler vardı ve kader yolunu ona göre çizerdi. Bana aktarılan emre öyle ya da böyle uymamıştım. "Yaşamı ve iyiyi, ölümü ve kötüyü koydum önüne. Ve yaşayabilmen için hem sen hem de soyun yaşamı seç." Maalesef kötülüğe boyun eğmek kolay gelmişti. Vicdan ve sağduyusu olan insan zaten ahlak kuralları nedir içten içe bilirdi. Demek ki her ikisinden de yoksundum. Birini yaşatmak yerine o kişiyi öldürmek cazip görünmüştü. Katili istedikleri kadar arasınlar bulmanın veya ispat etmenin yolu yoktu. Bu beni az da olsa rahatlatıyordu. Yaptığım yanıma kalır mıydı? Hiç sanmıyordum. Bedeli neyse zamanı geldiğinde illa ödeyecektim.