• Ve çeliğe su verildi

    Sosyalizme, devrime gönül veren herkesin başucu kitaplarından biridir, Ve Çeliğe Su Verildi.
    Nikolay ostorvski nin yatattığı pavel korçağin karakteri nasıl unutulur…1917 inin ışığın da 2018 yılın da onu anımsamak umudu anımasamaktır.
    En beğendiğiniz ve etkisinde kaldığınız ilk beş kitap diye sorsanız bir numaram her daim, ve çeliğe su verildi olacaktır.

    Ostrovski’nin, çarlık dönemindeki çok büyük zorluklarla dolu yaşamını yansıttığı Ve Çeliğe Su Verildi romanı, sosyalist bilincin kitlelerde yerleşmesine katkı sağlar.
    Örnekmi:
    “İnsanın en paha biçilmez varlığı hayatıdır. Hayat bir kez verilir insana ve bu hayatı öyle yaşamalı ki, hiçbir amacı, anlamı olmadan yaşanan yıllar için insan utanç duymasın, miskin, pis pis heveslerle geçen günler için insanın yüzü kızarmasın ve hiç değilse ölürken kendi kendine diyebilsin ki; ‘Ben ömrümü, bütün gücümü dünyada en mükemmel şeye, insanlığın özgürlüğe kavuşması için mücadeleye adayarak yaşadım.’ Tarihte de, ölürken ancak bu ifadeyi kullanabilme şansını yakalayanlar gerçekten yaşamışlardır. Bunu bilmek, bunun bilincinde olmak ve verdiği mutluluğu yaşamak biz devrimcilere her türlü zorluğa karşı direnme gücü vermiyor mu? Yaşamı uğruna ölecek kadar seviyoruz biz.”
    Nikolay Ostrovski, 1935'te, ünlü sovyet gazeteci Mihayil Koltsov'un kaleme aldığı "Cesaret" başlıklı makale Pravda'da yayınladığında, milyonlarca insan Ostrovski'nin iyileşmez hastalığını ve partiye sarsılmaz bağlılığını öğrendi.
    Pavel Korçagin okurların (belki de sadece benim gözüm de,bu konu da ön yargılı olmak istemem ama sosyalistlerin sanırım aynı düşündüğünü umarak),gözünde, devrimci azmin, fedakarlığın, zor koşullara dayanıklılığın simgesi, bir kahraman, özgürlük savaşında ruhu alabildiğine yücelen bir büyük insandır.
    Lenin nişanı alan bu kitap dünya klasiklerinde hak eden yerini almıştır ve ülkemiz de sayısız yayınevi tarafından defalarca basılmıştır.

    1956 yılında kitaptan yola çıkılarak pavel korçagin adlı bir de film çekilmiştir.
    Yazarın dili o kadar etkileyicidir ki,misal, karşıdan gelen atlı bolşevikleri betimlediğinde onları görüyorsunuz orda yaşananları emekçilerin çektiği sıkıntıları eksi derecelerde çalışan demiryolu işçilerini hepsini yanınızda hissediyorsunuz.Klasik bir cümle ile Nikolay Ostrovski bir yazar değil bir savaşçı ve devrimcidir. Devrimcidir çünkü ostrovski 32 yıllık yaşamında ,12 yaşında bir işçi, 15 yaşında Genç Komünistler Birliği üyesi bir militan. 20 yaşında parti üyesi, cepheden cepheye koşan bir savaşçıdır.
    Güçlü vurgularını kitabın her satırın da yaşamın,mücadelenin tüm yoğunluğunu,acısını her sayfa da okuyorsunuz.yazarın karakteri ,roman kahramanına oradan okura yansıyor ve tekrar örnek verecek olursak eğer.
    darağacının yanına gelince, Varşova marşını okumağa koyuldu Valya. Ben böyle bir ses daha işitmedim ömrümde. Ancak ölüme adanmış ve bunu bilen birisi söyleyebilir bu türküyü bunca tutkuyla... Yoldaşları da başladılar söylemeğe ardından. Kuduz köpekler gibi saldırdı jandarmalar üzerine, kırbaçlamağa koyuldular ama kar etmedi. Dayağı hissetmiyor gibiydiler! Ve bir an geldi devrilip kaldılar darbelerin altında. Darağacına birer çuval gibi sürüklediler onları, soluk soluğa okudular kararı ve soluk soluğa geçirdiler yağlı ilmiği boyunlarına.
    Sayfa:148
    Benim nadir iki kere okuduğum romanlardan olup,ders çıkarılması ve yol göstericiliği açısından örnek teşkil edecek konuları işlemesinden ötürü kitapseverlere hararetle tavsiye ediyorum.
    Moskovada bulunduğum süreçte ostrovski müzesini gezdim,sevenleri ile görüştüm.pavel ve nikolay ismi hala yan yana anılıyor ve yad ediliyor.yeni paveller ve nikolaylar beklentisi çok yüksek düzeyde idi.
    Türkçeye ilk olarak 1967 yılında basılan bu kitap,işçiciliğin ,sınıf bilincinin ezlzem olduğunu ve mücadeleyi kaybedersek ve bırakırsak eğer sızlanmamız gerektiğini yalın bir dille anlatıyor.
    Müzeden laf açmışken yazarın el yazısı ile oluşmuş karalamalar,eşyaları,cephe ile ilgili mataryeller var,çok zengin içerikli olmasa da ,yaşanmışlıkları gözlemlemek bambaşka bir deneyim.ayrıca altı çizilecek çok cümle içerir okunmalıdır .
    1990 lı yıllar da stalinist,,troçkist muhabetlerine epey konu olmuş bu kitap yazıldığı günden beri kendisinden söz ettirmeyi başarıyor. Misafir olduğum,ziyarete gittim evler de,kitaplığın da ve çeliğe su verildi yi görünce mutluluk o ve o ev halkına acayip sempati duyuyorum.
    Hala okumamış olanınız var ise, ohal de okunacaklar listesinin baş sırasına yazın derim..

    İyi okumalar..dostlukla dirençle kalın…
    Gürbüz Deniz
  • Mutluluğun sırrı özgürlüktür, özgürlüğün sırrı ise cesarettir.
  • Yazar: Ayşenur
    Hikaye Adı : Bir Umuttu Yaşatan İnsanı
    Link: #30306061

    Rahatsızdı genç kız. Her gün etrafında dönen aşk budalalıklarından, utanmaz yalancılardan, gözü dönmüş insanlardan, içi boş muhabbetlerden, yapmacık sohbetlerden. Rahatsızdı yazılan bütün o romanlardan. Sahte düş kırıklıklarını okumaktan. Bir kız aşık olmak zorunda mıydı evinde çalıştığı zengin züppeye? Bir kadın illa kedi mi sevmeliydi merhametli görünebilmek için? Kendine kitaplardan bir kule inşa edemez miydi? Toplumsal eşitsizlikler yüzünden cinayet işleyemez miydi mesela? Ya da şiddet gördüğünde bile beyaz atlı prensini mi beklemeliydi?
    Kadın dediğin çiçek miydi, böcek miydi, bulut muydu, aşk mıydı, zehir miydi, panzehir miydi?
    30'lu yılların "özgürlük meşalesi" sloganlı, feminist pazarlamasıyla eline yapışmış sigarası, kalbinde umutsuzluk dalgasıyla yürüyordu genç kız. Umutsuzdu çünkü bugün işten çıkarılmıştı, umutsuzdu çünkü bakmak zorunda olduğu sadece kendisiydi...

    Eve gittiğinde ev karanlıktı, en az 1981 yılının saat 24:00'den sonraki sokakları gibi. Işığı yakmak için bir süre kapıya dayanarak bekledi. Bir dayanacak kapısı kalmıştı oda gidecekti yakında. Kira ayın 13 ünde. Banka borcu son ödemesi 17, eve yeni aldığı televizyon taksiti 25.
    Ülke toptan krizde.
    Vicdan krizi.
    Espriler bile yavan, düşündürmediği için gülen insanlar. Genç kızda güldü haline ama gülmek için güldü. Gülünecek bir sebep arasaydı bulamazdı.
    Midesi bulandı ve sigarasının hala elinde olduğunu fark etti. Hemen portmantonun üzerinde duran kül tablasını alarak söndürdü onu. Halıya kül düşseydi yanmıştı, izini çıkarmak için uğraşır dururdu bütün gece. Kırmızı-lacivert desenlerle süslü halıyı evle beraber kiralamıştı. Kendisine ait olan bir televizyon vardı, oda taksitlerini ödemeden bozulmuştu zaten.
    Uzunca bir süre durdu öylece...
    Komşuların duyamayacağı bir sesle "Yeter!" Diye bağırdı karanlık eve, "Yeter artık. Yeter bu umutsuzluk. Kes gülmeyi, kes sızlanmayı."
    Işıkları açtı, perdeleri kapadı, paltosunu astı, saçlarını topladı. Gidip mavi koltuğuna oturdu.

    O da son okuduğu romandaki gibi bir adam mı bulsaydı acaba? Kirasını öder, eve yemek getirirdi en azından. Zaten eski iş yerindeki muhasebeci evlilik teklifi etmişti. Ahlaklı bir para kazanma yöntemi olurdu evlenmek. 'Hayır kendini satmak olur bu' diye düşündü sonra...
    Gerçi her gün kendini satıyor sayılırdı, toplumun her istediğini yapan uyumlu bir insandı, insanların onaylamadığı şeyleri yapmaktan kaçınır onayladıklarıyla oyalanırdı. Mutsuz olsa bile. Ama ikisini aynı kefeye koyamazdı herhalde. Hem o kadar da uyumlu değildi, uyumlu görünüyordu sadece.
    Kalktı kendine bol telveli bir kahve yaptı. Kahve uykusunu kaçırmazdı hiç, aksine uykusu varsa hiçbir kafein engel olamazdı uyumasına. Ama uykusu gelmeyince suçu kafeine atardı. Laktoz intoleransıda bulunmazdı. Hiçbir şeye alerjisi yoktu ikiyüzlülüğe olduğu kadar. Yine de kendini ikiyüzlü hissediyordu bu sıralar, sevmediği kaç kişinin yüzüne gülmüştü onları kırmamak için ya da kaç kişiye 'her şey iyi olacak' demişti hiç bir şey iyi olmazken?
    Bilmiyordu. Dalgındı ve yorgundu ama uykusu yoktu. Yine suçu işten kovulmadan önce içtiği kahveye attı. Severdi suçlamayı. Kendini suçlardı, başkalarını suçlardı, ayağına takılan taşı suçlardı.

    Kapı çaldığında saat gece yarısını geçmiş, kahvesini bitirmişti. Yavaşça kalktı koltuğundan, tedirgindi.
    "Kim o?" Diye sordu gözünü kapı deliğine dayayarak. Gelenin üst komşusu Necla olduğunu görünce açtı hemen kapıyı. "Hayrola bu saatte?"
    "Telefonuna ulaşılamıyor" Dedi Necla heyecanla "Haberleri izledin mi?"
    "Yoo izlemedim, televizyon bozuldu."
    "Sizin iş yerinin orada patlama olmuş. Bir apartmanın doğalgazı mı ne patlamış. Yangında yayılmış. Ölenler arasında tanıdık bir isim gördüm...Kapıda mı anlatayım bunları canım? Giriyorum içeri." İçeri geçerken konuşmaya devam ediyordu "Senin bana anlattığın bir adam varya onun ismini gördüm, hani sana evlilik teklifi etmişti"
    "Muhasebeci mi?" Dedi hemen genç kız, şaşırmıştı. Kapıyı kapatıp Necla'nın yanına koştu.
    "Evet muhasebeci, fotoğrafını gösterdiler. Dalyan gibi çocukmuş, yazık olmuş." Yazık olmuş! Yazık olmuş! Necla bu arada bir sigara yakmıştı.
    "Ahmet peki?" Diye sordu kız "Oda bizim orada çalışıyordu."
    "Ahmet mi? Sorma şu zevzeği, bana yaptıklarından sonra ölse daha iyi ama yok, adını görmedim onun. Belki yaralanmıştır, hem yaralıların ismini göstermiyorlar haberlerde. Boyu devrilesice." Dedi sinirle bir yandan sigara içiyor bir yandan 8 aylık karnını okşuyordu.
    "Ay Necla, sende bırak şu sigarayı" uzanıp elinden aldı "içme şunu söyledim sana bebeğe zarar"
    "Garibimin babasından daha büyük zararımı var. Anam kardeşim doğana kadar içti sigara bir şeycik de olmadı hem, bu sabiye mi olacak? Senide hiç anlamam üniversite okumuş kızsın, ne işin var burada? Gelip ders verir gibi konuşuyorsun."
    "Allah korusun bir şey olur çocuğa sonra suçlayıp durursun kendini. Okumuş kızsam dinleyeceksin beni, hoş okumakla da olmuyor." Dedi sigarayı söndürürken.
    "Ay sen onu boşver de, beni dinleyip kabul etseydin adamı şimdiye duldun. Üzülme ama gencecik kızsın bulursun birini."
    "Of Necla, alemsin! Ona mı üzüldüm ben, iyi bir insandı. Beni de seviyordu. Ailesine üzüldüm, kız kardeşi vardı yıkılmıştır şimdi." Bir süre ikisi de sustular, ikisinin de erkek kardeşi vardı ve ikisinin de kardeşleri ölmüştü. Biri gerçek manada biriyse manevi. "Sen gelmeden önce evlilik teklifini kabul etmeyi düşündüm."
    "Kapatalım artık konuyu. İçim sıkıldı, hamileyim ben! Ne düşünürsen başına o gelir derler." Dedi Necla gerginlikle, bir yandan tırnaklarını koltuğun kenarına vuruyor, bir yandan başını sallıyordu. Bebeğin doğmasına son bir ay kalmıştı. İyice gergindi Necla.
    "Tamam, tamam sorun yok. Her şey güzel olacak." Dedi genç kız ve hemen ardından 'Al işte yine ikiyüzlülük' diye düşündü 'hiç bir şey iyi olmayacak' "Bebeğin adını ne koyacaksın?"
    "En çok ihtiyacım olan şeyin ismini."
    "Çocuğa da para ismi konulmaz ki" Dedi hemen kız gülerek. "Dolar gel buraya."
    Necla yüzünü buruşturdu.
    "Kopek mi bu! Tabi ki Umut koyacağım. İnsan parasız yapamaz, doğru. Ama umutsuz kalınca ölür. Hem de kelimenin tam manasıyla." Şimdi genç kızın gözlerinin tam içine bakıyordu "Bir umuttu yaşatan insanı" diye mırıldandı.
    "Sağ ol Bulutsuzluk Özlemi... Çay yapayım mı?"
    "Yapma. Ben evime çıkıyorum, haber vermeye geldim sadece." Necla oturduğu yerden kalktı, genç kız oturmaya devam etti.

    Gergin bir ortam oluşmuştu ve kız gerginliğe katlanamayacak kadar yorgundu. Necla kapıdan çıkmak üzereyken döndü.
    Derin bir nefes aldı "Benim durumum belli... Yetimim, fakirim, orta yaşın üstündeyim, devletin verdiği üç kuruştan fazlası geçmez elime ama sen... İş bulsan bulursun, anneni arasan görüşürsün, nefes alsan rutubet yerine hava girer ciğerine. Susayım dedim ama sen söylemiştin bana, bir şair 'hiçbir şey olmamış gibi davranmak taşlara mahsustur' demiş. Ne taşım, ne kalpsiz. Benim Umut'um böyle iğrenç bir yerde tek başına oturup umutsuz kalsa vururdum kendimi." Dedi ve kızın cevap vermesine fırsat vermeden kapıyı sertçe kapayarak gitti.
    'Hamilelik yaramadı buna, iyice delirdi' diye düşündü genç kız 'hem ne zaman İbrahim Tenekeci'nin sözünü söylemişti ki? Yoksa bu gizli gizli kitap mı okuyordu? Yok canım, nerden okusun kitap olmuş kaç para.'
    "Umut'um, umutsuz kalsa vururdum kendimi." diye tekrar etti sessizce kız. "Umudum, umutsuz kalsa"
    Yorgundu ama Necla bir bomba bırakıp kaçmıştı evine, muhasebeci ölmüştü. Ölüm varsa umut nasıl olsun? Yaşamaya değil de ölümden sonraya mı saklamalıydı umudu? Bir umut muydu yaşatan insanı?
    İnsanlar neden hep umutlu olmaya çalışırdı, umutsuz olsa ne olurdu sanki. Umut dediğin basit bir duygu değil miydi? Yorulmuyorlar mıydı? Sürekli umutlu olmaya dair inançları boğmuyor muydu onları? Umutsuz olduklarında kendilerini daha fazla suçlamıyorlar mıydı?
    Ne demişti Necla 'Nefes alsan rutubet yerine hava girer ciğerine' güldü, yine gülmek için sadece. Astımı vardı kızın, havayı bile zor alıyordu zaten.

    Genç kız bir kere bakmıştı içinde yeşeren umut tomurcuklarına onda da fırtına geçmişti üzerinden.
    Annesi, abisinin ve kardeşinin ölümünden kendini suçluyordu. En sonunda delirmişti. Annesinin odasına her girdiğinde 'bak kardeşinle konuşuyorum' derdi. 'Anne öldü onlar' demeye cesaret edemezdi kız. En sonunda annesine bakacak bir kadın bulup kaçtı.
    Babasının annesine kalan emekli maaşı da doğrudan bakıcı kadının banka hesabına gidiyordu. Maddi manevi uğraşmıyordu kız. Bencildi. Bencildi ve bunun farkındaydı. Bu yüzden her geçen gün daha da umutsuz oluyordu.
    Ne çabuk kabullenmişti her şeyi. Babasıyla kardeşinin ölmesini, annesinin delirmesini.
    İşten çıkarılalı kaç saat olmuştu daha. Üstelik insanlar ölmüştü. "Hala umut diyor Necla!" Diye fırladı koltuktan. Evin içinde dolandı durdu bütün gece, nasıl olsa sabah erkenden gidecek işi yoktu. Mutfağa gitti, salona geldi, telefonunu buldu, bataryasını çıkardı taktı...
    "Belki" Dedi en sonunda "Belki umut doğduğunda benim de umudum olur."
    Hava aydınlandığında yeni uyumaya başlamıştı. Rüyasında Umut'u gördü. Minicik elleriyle tutuyordu genç kızın parmaklarını. Genç kız uzun zamandır hissetmediği 'mutluluk' adlı duyguyu keşfetti o sabah. Necla gerçekten umuda gebeymiş...
  • Rahatsızdı genç kız. Her gün etrafında dönen aşk budalalıklarından, utanmaz yalancılardan, gözü dönmüş insanlardan, içi boş muhabbetlerden, yapmacık sohbetlerden. Rahatsızdı yazılan bütün o romanlardan. Sahte düş kırıklıklarını okumaktan. Bir kız aşık olmak zorunda mıydı evinde çalıştığı zengin züppeye? Bir kadın illa kedi mi sevmeliydi merhametli görünebilmek için? Kendine kitaplardan bir kule inşa edemez miydi? Toplumsal eşitsizlikler yüzünden cinayet işleyemez miydi mesela? Ya da şiddet gördüğünde bile beyaz atlı prensini mi beklemeliydi?
    Kadın dediğin çiçek miydi, böcek miydi, bulut muydu, aşk mıydı, zehir miydi, panzehir miydi?
    30'lu yılların "özgürlük meşalesi" sloganlı, feminist pazarlamasıyla eline yapışmış sigarası, kalbinde umutsuzluk dalgasıyla yürüyordu genç kız. Umutsuzdu çünkü bugün işten çıkarılmıştı, umutsuzdu çünkü bakmak zorunda olduğu sadece kendisiydi...

    Eve gittiğinde ev karanlıktı, en az 1981 yılının saat 24:00'den sonraki sokakları gibi. Işığı yakmak için bir süre kapıya dayanarak bekledi. Bir dayanacak kapısı kalmıştı oda gidecekti yakında. Kira ayın 13 ünde. Banka borcu son ödemesi 17, eve yeni aldığı televizyon taksiti 25.
    Ülke toptan krizde.
    Vicdan krizi.
    Espriler bile yavan, düşündürmediği için gülen insanlar. Genç kızda güldü haline ama gülmek için güldü. Gülünecek bir sebep arasaydı bulamazdı.
    Midesi bulandı ve sigarasının hala elinde olduğunu fark etti. Hemen portmantonun üzerinde duran kül tablasını alarak söndürdü onu. Halıya kül düşseydi yanmıştı, izini çıkarmak için uğraşır dururdu bütün gece. Kırmızı-lacivert desenlerle süslü halıyı evle beraber kiralamıştı. Kendisine ait olan bir televizyon vardı, oda taksitlerini ödemeden bozulmuştu zaten.
    Uzunca bir süre durdu öylece...
    Komşuların duyamayacağı bir sesle "Yeter!" Diye bağırdı karanlık eve, "Yeter artık. Yeter bu umutsuzluk. Kes gülmeyi, kes sızlanmayı."
    Işıkları açtı, perdeleri kapadı, paltosunu astı, saçlarını topladı. Gidip mavi koltuğuna oturdu.

    O da son okuduğu romandaki gibi bir adam mı bulsaydı acaba? Kirasını öder, eve yemek getirirdi en azından. Zaten eski iş yerindeki muhasebeci evlilik teklifi etmişti. Ahlaklı bir para kazanma yöntemi olurdu evlenmek. 'Hayır kendini satmak olur bu' diye düşündü sonra...
    Gerçi her gün kendini satıyor sayılırdı, toplumun her istediğini yapan uyumlu bir insandı, insanların onaylamadığı şeyleri yapmaktan kaçınır onayladıklarıyla oyalanırdı. Mutsuz olsa bile. Ama ikisini aynı kefeye koyamazdı herhalde. Hem o kadar da uyumlu değildi, uyumlu görünüyordu sadece.
    Kalktı kendine bol telveli bir kahve yaptı. Kahve uykusunu kaçırmazdı hiç, aksine uykusu varsa hiçbir kafein engel olamazdı uyumasına. Ama uykusu gelmeyince suçu kafeine atardı. Laktoz intoleransıda bulunmazdı. Hiçbir şeye alerjisi yoktu ikiyüzlülüğe olduğu kadar. Yine de kendini ikiyüzlü hissediyordu bu sıralar, sevmediği kaç kişinin yüzüne gülmüştü onları kırmamak için ya da kaç kişiye 'her şey iyi olacak' demişti hiç bir şey iyi olmazken?
    Bilmiyordu. Dalgındı ve yorgundu ama uykusu yoktu. Yine suçu işten kovulmadan önce içtiği kahveye attı. Severdi suçlamayı. Kendini suçlardı, başkalarını suçlardı, ayağına takılan taşı suçlardı.

    Kapı çaldığında saat gece yarısını geçmiş, kahvesini bitirmişti. Yavaşça kalktı koltuğundan, tedirgindi.
    "Kim o?" Diye sordu gözünü kapı deliğine dayayarak. Gelenin üst komşusu Necla olduğunu görünce açtı hemen kapıyı. "Hayrola bu saatte?"
    "Telefonuna ulaşılamıyor" Dedi Necla heyecanla "Haberleri izledin mi?"
    "Yoo izlemedim, televizyon bozuldu."
    "Sizin iş yerinin orada patlama olmuş. Bir apartmanın doğalgazı mı ne patlamış. Yangında yayılmış. Ölenler arasında tanıdık bir isim gördüm...Kapıda mı anlatayım bunları canım? Giriyorum içeri." İçeri geçerken konuşmaya devam ediyordu "Senin bana anlattığın bir adam varya onun ismini gördüm, hani sana evlilik teklifi etmişti"
    "Muhasebeci mi?" Dedi hemen genç kız, şaşırmıştı. Kapıyı kapatıp Necla'nın yanına koştu.
    "Evet muhasebeci, fotoğrafını gösterdiler. Dalyan gibi çocukmuş, yazık olmuş." Yazık olmuş! Yazık olmuş! Necla bu arada bir sigara yakmıştı.
    "Ahmet peki?" Diye sordu kız "Oda bizim orada çalışıyordu."
    "Ahmet mi? Sorma şu zevzeği, bana yaptıklarından sonra ölse daha iyi ama yok, adını görmedim onun. Belki yaralanmıştır, hem yaralıların ismini göstermiyorlar haberlerde. Boyu devrilesice." Dedi sinirle bir yandan sigara içiyor bir yandan 8 aylık karnını okşuyordu.
    "Ay Necla, sende bırak şu sigarayı" uzanıp elinden aldı "içme şunu söyledim sana bebeğe zarar"
    "Garibimin babasından daha büyük zararımı var. Anam kardeşim doğana kadar içti sigara bir şeycik de olmadı hem, bu sabiye mi olacak? Senide hiç anlamam üniversite okumuş kızsın, ne işin var burada? Gelip ders verir gibi konuşuyorsun."
    "Allah korusun bir şey olur çocuğa sonra suçlayıp durursun kendini. Okumuş kızsam dinleyeceksin beni, hoş okumakla da olmuyor." Dedi sigarayı söndürürken.
    "Ay sen onu boşver de, beni dinleyip kabul etseydin adamı şimdiye duldun. Üzülme ama gencecik kızsın bulursun birini."
    "Of Necla, alemsin! Ona mı üzüldüm ben, iyi bir insandı. Beni de seviyordu. Ailesine üzüldüm, kız kardeşi vardı yıkılmıştır şimdi." Bir süre ikisi de sustular, ikisinin de erkek kardeşi vardı ve ikisinin de kardeşleri ölmüştü. Biri gerçek manada biriyse manevi. "Sen gelmeden önce evlilik teklifini kabul etmeyi düşündüm."
    "Kapatalım artık konuyu. İçim sıkıldı, hamileyim ben! Ne düşünürsen başına o gelir derler." Dedi Necla gerginlikle, bir yandan tırnaklarını koltuğun kenarına vuruyor, bir yandan başını sallıyordu. Bebeğin doğmasına son bir ay kalmıştı. İyice gergindi Necla.
    "Tamam, tamam sorun yok. Her şey güzel olacak." Dedi genç kız ve hemen ardından 'Al işte yine ikiyüzlülük' diye düşündü 'hiç bir şey iyi olmayacak' "Bebeğin adını ne koyacaksın?"
    "En çok ihtiyacım olan şeyin ismini."
    "Çocuğa da para ismi konulmaz ki" Dedi hemen kız gülerek. "Dolar gel buraya."
    Necla yüzünü buruşturdu.
    "Kopek mi bu! Tabi ki Umut koyacağım. İnsan parasız yapamaz, doğru. Ama umutsuz kalınca ölür. Hem de kelimenin tam manasıyla." Şimdi genç kızın gözlerinin tam içine bakıyordu "Bir umuttu yaşatan insanı" diye mırıldandı.
    "Sağ ol Bulutsuzluk Özlemi... Çay yapayım mı?"
    "Yapma. Ben evime çıkıyorum, haber vermeye geldim sadece." Necla oturduğu yerden kalktı, genç kız oturmaya devam etti.

    Gergin bir ortam oluşmuştu ve kız gerginliğe katlanamayacak kadar yorgundu. Necla kapıdan çıkmak üzereyken döndü.
    Derin bir nefes aldı "Benim durumum belli... Yetimim, fakirim, orta yaşın üstündeyim, devletin verdiği üç kuruştan fazlası geçmez elime ama sen... İş bulsan bulursun, anneni arasan görüşürsün, nefes alsan rutubet yerine hava girer ciğerine. Susayım dedim ama sen söylemiştin bana, bir şair 'hiçbir şey olmamış gibi davranmak taşlara mahsustur' demiş. Ne taşım, ne kalpsiz. Benim Umut'um böyle iğrenç bir yerde tek başına oturup umutsuz kalsa vururdum kendimi." Dedi ve kızın cevap vermesine fırsat vermeden kapıyı sertçe kapayarak gitti.
    'Hamilelik yaramadı buna, iyice delirdi' diye düşündü genç kız 'hem ne zaman İbrahim Tenekeci'nin sözünü söylemişti ki? Yoksa bu gizli gizli kitap mı okuyordu? Yok canım, nerden okusun kitap olmuş kaç para.'
    "Umut'um, umutsuz kalsa vururdum kendimi." diye tekrar etti sessizce kız. "Umudum, umutsuz kalsa"
    Yorgundu ama Necla bir bomba bırakıp kaçmıştı evine, muhasebeci ölmüştü. Ölüm varsa umut nasıl olsun? Yaşamaya değil de ölümden sonraya mı saklamalıydı umudu? Bir umut muydu yaşatan insanı?
    İnsanlar neden hep umutlu olmaya çalışırdı, umutsuz olsa ne olurdu sanki. Umut dediğin basit bir duygu değil miydi? Yorulmuyorlar mıydı? Sürekli umutlu olmaya dair inançları boğmuyor muydu onları? Umutsuz olduklarında kendilerini daha fazla suçlamıyorlar mıydı?
    Ne demişti Necla 'Nefes alsan rutubet yerine hava girer ciğerine' güldü, yine gülmek için sadece. Astımı vardı kızın, havayı bile zor alıyordu zaten.

    Genç kız bir kere bakmıştı içinde yeşeren umut tomurcuklarına onda da fırtına geçmişti üzerinden.
    Annesi, babasının ve kardeşinin ölümünden kendini suçluyordu. En sonunda delirmişti. Annesinin odasına her girdiğinde 'bak kardeşinle konuşuyorum' derdi. 'Anne öldü onlar' demeye cesaret edemezdi kız. En sonunda annesine bakacak bir kadın bulup kaçtı.
    Babasının annesine kalan emekli maaşı da doğrudan bakıcı kadının banka hesabına gidiyordu. Maddi manevi uğraşmıyordu kız. Bencildi. Bencildi ve bunun farkındaydı. Bu yüzden her geçen gün daha da umutsuz oluyordu.
    Ne çabuk kabullenmişti her şeyi. Babasıyla kardeşinin ölmesini, annesinin delirmesini.
    İşten çıkarılalı kaç saat olmuştu daha. Üstelik insanlar ölmüştü. "Hala umut diyor Necla!" Diye fırladı koltuktan. Evin içinde dolandı durdu bütün gece, nasıl olsa sabah erkenden gidecek işi yoktu. Mutfağa gitti, salona geldi, telefonunu buldu, bataryasını çıkardı taktı...
    "Belki" Dedi en sonunda "Belki umut doğduğunda benim de umudum olur."
    Hava aydınlandığında yeni uyumaya başlamıştı. Rüyasında Umut'u gördü. Minicik elleriyle tutuyordu genç kızın parmaklarını. Genç kız uzun zamandır hissetmediği 'mutluluk' adlı duyguyu keşfetti o sabah. Necla gerçekten umuda gebeymiş...
  • İşte sen böylesin, Küçük Adam. Ama kimse sana neye benzediğini söylemeye cesaret edemiyor. Çünkü
    senden korkuyorlar Küçük Adam, ve senin küçük olmanı istiyorlar.
    Kendi mutluluğunu yiyip bitiren sensin. Tam bir özgürlük içinde mutluluğun tadını çıkardığın olmadı hiç.
    Bu yüzden büyük bir oburluk içinde kendi mutluluğunu yiyorsun ve mutluluk sağlama, onu koruma
    sorumluluğunu hiç üstlenmiyorsun. Mutluluğunu korumayı, onu, bir bahçıvanın çiçeklerini, bir çiftçinin
    ürünlerini yetiştirdiği, onlara gereken besini verdiği gibi beslemeyi öğrenmekten yoksun bıraktılar seni.
    Büyük araştırmacılar, ozan ve bilgeler kendi mutluluklarını korumak için senden kaçtılar. Senin
    çevrende, senin yörende mutluluğu yiyip bitirmek kolay ama onu korumak çok güçtür Küçük Adam.
    Neden söz ettiğimi bilmiyorsun, değil mi Küçük Adam?
  • Yani.
    Evet. Aynen düşündüğün gibi…
    Kabul etmenden korkuyorum, diyemiyorum kimselere. Bahanelerden bir krallık sunuyorum sorana. Bu arada evet haberi olanlar var. Üzgünüm. Ama bir delinin dostları onlar, incitmekten sakınan. Yarayı kesmekten bahseden, ateşi söndürmekten. Sağ olsunlar.

    Evet.
    “Evet” inden korkuyorum. Çünkü deliyim. Öyle böyle değil, bildiğin gibi yani ya da bilmediğin gibi. Ben başkalarına benzemem desem inanmazsın belki. Ama benzemem inan. Ben sabırlı deliyimdir, uzun mesafe susarım. Soluksuz kalır küfür sahibi, şiddet ehli merhameti görür. Zevkin düşkünü, düşüverir tevazuya oradan hesaba gelir usul usul.
    Deliyim ben. İnan.
    Düşersen tutmam, atlarım.
    Güldün bir aralık, daha o andan itibaren Cennet. Sana bana değil tüm insanlığa, gözümün değdiği, elimin erdiği her yere taşırım ışığını, sevapsa senden, yardımsa senin için, iyi niyetse hatırına.
    Gözünü mü süzdün, bulut mu yürüdü bakışına. Bırakmam akışına. Kırarım zamanı, cehennem aratır nefretim. Süzen, üzen, sızan ne varsa senden, artık yıkımıdır sebep sahibinin. Daha affı duymam, merhamet asarım darağaçlarıma. Gözüm kararmaz, kör bıçağı olur kanatırım boynunu uzatanın.

    Düşün.
    Bu bir gülüşüne cenneti taşıyanım.
    Ya seversen birde.
    Yazık değil mi Leyla’ya, Şirin iç çekmez mi? Ahını almaz mıyız Aslı’nın. Jülyet dirilmez mi?

    Lafı dolandırıyorum.
    Çünkü seversen. Gök düşer üstümüze, Kafdağı’nı bulurlar. Dünyada savaş diyen herkes tanır Aşkı. Balta ağacı sever, sadece grip oluruz her yağmur ıslanırım yanında. Nefes alsan dinlerim, versen dinlerim. Kulağım kalbinde. Ne şarkı ne şiir, yaşam hep sevgi ritminde. Gidelim de gideriz, bırakalım de bırakırız. Başlayalım de, başladım bile. Bırak ne derseler desinler. Ben senin ait olduğuna aitim. Yani sana. Gerisi laf-ı güzaf. Gerisi lakırdı, israf kalabalığı.

    Çünkü seversen. Borca girerim, harca girerim, çıkışı olmayan her sokağa bile isteye, güle oynaya, koşarak değil uçarak… Girerim… Sevmişsin sen bir kere. Hem de beni. Bak çıkmazlar nasıl bağlanıyor kavşağa, güvercinlerin nasıl doyuyor karnı. Anla kedinin, köpeğin rızkına çalışırım. Sokağın sahibi olurum, konuşamayana ses, yazamayana el, kaçamayana kanat olurum. “Seviyor” yazarım, bütün küskünlerin yüreğine, kimde varsa hakkım şimdiden helal olsun bak, kime çizgi çektiysem işte kaldırdım attım. Ay de doğsun, güneş de batsın.

    Seversen, yarım tamamlanır. Yaram iyileşir. Yârim derim. Güzel yârim. İste bak bu heyecanlar benim, bu çocuk; ellerinden tuttuğun, bu kaçık; öyle güldüren seni, bu şair; şiiri olduğun, bu Adam; gayri sonsuzun sınırına kadar kalbinde hüküm süreceğin.

    Seversen, alır giderim seni. Nereye istersen. İstemedin mi, o zaman tutup elinden hayallerim rota, hakikat merdiven. Dur durak bilmeden, en deli halimizle, en sevgi halimizle. Acıkırsak yeriz, yorulursak uyuruz, üşürsen ateş, korkarsan sığınak, sözün mü var işte can kulak, üzgün müsün kraliçem soytarınız emrinize amadedir. Yarına koşarız, yaşarız, yalınayak, günleri unutarak, ardımıza kör…
    Aşka uyanan bir yarının avcıları, kuşanmışız en sevdalı silahları. Kurşun mu işler bize. Balonlardan gökyüzü, teknelerde deniz, motorda özgürlük kokusu vadediyorum sana. Seversen.

    Yani seversen, bilemem belki çoluk çocuk hesabı, bir ev hayali, bir Aile telaşı. Anne sen olacaksan, bırak Baba görsün memleket. Mutluluğu damıtır, sağlarım geçimi. Çayın demi yârim, akşamın tatlı yorgunluğu -ki seninle vuslat. Ne renk istersen o renge boyarım hayatımızı. Dertten korkma, sabrımın çatısı büyüktür, sıkıntıya dağ gibi eyvallahım var.
    Kavga? Hani belki huzurdan bunalır da, mutluluk kâfi gelmez sana. O zaman. Ama tadında. Uzatmadan, soğutmadan – Tövbe haşa – ayırmadan.

    Yani.
    İhtimalin uzağında, gözlerinin uzağında, umurunun belki de hiç uğramayacağı durağımda. Bunları yaşıyorum ben.
    Anlatırken titriyorum, ihtimali bile… İnan… Kelime bulamıyorum.
    Peki böyle bir delinin dileğinden sıyrılıp,
    Gerçeğine sığacak cesaret var mı sende?
    Denilene göre başkasındaymış aklın. (düşün yani bunları bilmeme rağmen böyle manyağım )
    Sen hiç gemileri yaktın mı biri için?
    Bende yakmadım merak etme. Gemi için birilerini yaktım ama. Çünkü benim gemilerim, aşk okyanusunda yüzen gönüldür. Suyumun kaldırma kuvveti yoktur, kanadı vardır yüzer, ister derinden gider, ister yüzeyden. Tüm sığlıklara kayalıktır yüreğim.
    Hani çok biliyorsun ya, hadi bil bakalım şimdi
    Seni böylesine sevip, sevgisinin büyüklüğünden koruyan deli mi korkak,

    Yoksa “terslemem, gelsin söylesin” diyen nefsin mi?

    -ketum