• Prof. Dr. Mehmet Salih ARI

    İslâm Tarihinde ortaya çıkan siyasi ve itikadî ekoller, belli şahsiyetleri ön plana çıkarmaktadırlar. Ehl-i Sünnet mensupları Hulefa-yı Raşidin olarak adlandırılan dört halifeyi ön plana çıkarırken özellikle onlar arasında adaletiyle, ilk kurumları tesis etmesiyle ve diğer uygulamalarıyla Hz. Ömer’i birçok açıdan örnek gösterirler. Bunun yanında Hariciler, Mutezile ve Zeydiler Hz. Ömer’in hilafetini meşru kabul ederek onun uygulamalarını örnek olarak gösterirler. Hatta birçok konuda onun dönemindeki uygulamaları icma konusu yapmaktadırlar. Yine sözü edilen mezhep mensupları Ömer b. Abdülaziz’e de ayrı bir önem atfetmekte ve onun uygulamalarını örnek göstermektedirler. Onun döneminde Şiî ve Harici isyanların durma noktasına geldiği bilinmektedir. Bu iki önemli tarihi şahsiyetin örnekliği gibi Harici İbadiler arasında da önemli bir konuma sahip olan menkıbeleri dilden dile dolaşan bir lider (imam) bulunmaktadır. Bu kişi Rüstemîler devletinin kurucusu İran’dan Afrika’ya göç eden bir ailenin çocuğu olan Fars asıllı Abdurrahman b. Rüstem’dir. Onun soy şeceresi genellikle şu şekilde gösterilmektedir: Abdurrahman b. Rüstem b. Behram b. Sabûr b. Bâzân b. Sabûr Zi’l-Ektâf (Fars Kralı).[1]Abdurrahman b. Rüstem’in Emevîlerin son döneminde Kayrevân’a geldiği anlaşılmaktadır. Buradaki ilim ortamında iyi bir seviyeye gelen İbn Rüstem, İbâdîler’in Basra’ya gönderdiği ilk beş bilgin arasına girebilmiştir.[2]


    Abdurrahman b. Rüstem, Hâricî-İbâdî mezhebine ait temel bilgileri ilk olarak Kayrevân’da öğrenmiştir. Hâricîlik mezhebine ilgisi Mağrib’de İbâdî mezhebine davet eden (ed-Dâ’î) Seleme b. Sa’d aracılığıyla başlamıştır. Yine Seleme’den etkilenerek Mağrib’de bir Hâricî-İbâdî devletinin kurulması fikrine sahip olmuştur.[3]

    Abdurrahman b. Rüstem, Kayrevân’daki İbâdî eğitimin kendisine yeterli gelmediğini anlayınca hocası Seleme b. Sa’d’ın tavsiyesi üzerine dört arkadaşı ile birlikte Basra’da ilim tahsil etmeye karar verdi. Zira o dönemde Basra İbâdî mezhebinin eğitim merkezi idi. Tavsiye üzerine Abdurrahman ve arkadaşları Basra’daki İbâdî mezhebinin lideri Ebû Ubeyde Müslim b. Ebî Kerîme’nin yanına giderek birkaç yıl ilim tahsil ettiler. Abdurrahman ile birlikte Basra’ya giden ve kendilerine hameletü’l-ilim (ilim taşıyıcıları) adı verilen diğer dört kişinin adları ise şöyledir: Ebû’l-Hattâb Abdula’la b. es-Semh el-Me’âfirî, ‘Âsım es-Sidrâtî, İsmail b. Dirar el-Ğadamisî ve Ebû Davud en-Nefzâvî.[4]Bu kişiler Afrika’daki değişik kabileleri ve yerleşim birimlerini temsil ediyordu.

    Bu kişiler Basra’da zor şartlar altında ve alabildiğince gizli bir şekilde eğitimlerini sürdürdüler. Zira Basra’daki Abbâsî yöneticilerinden korkuyorlardı. Ebû Ubeyde, yeraltında bir odada onlara ders veriyordu. Oranın başına da bir bekçi dikerek tanımadıkları kişiler yaklaştıklarında bekçi elindeki zembili sallayarak onları uyarıyordu. Onlar da tehlike geçinceye kadar sessiz kalıyorlardı.[5] Basra’ya giden bu kişiler orada beş yıl kaldılar.[6] Bu süre zarfında İbâdiyye mezhebi üzerine eğitim gördüler. Mağrib’deki İbâdîler’in durumunu etüt ettiler. Orada bir devlet kurmanın temellerini attılar.

    Abdurrahman ve arkadaşları belli bir eğitimden geçtikten sonra hocaları Ebû Ubeyde onlara memleketlerine dönmelerini orada belli bir güce ulaştıklarında kendilerine bir lider (imâm) seçmelerini tavsiye etti. Ebû’l-Hattâb’ın lider olmasına işaret etti. Bu beş kişi Mağrib’e ulaştıklarında ilk olarak Abdurrahman’ın imâm (yönetici) olmasını istediler. Fakat o özür beyan etti ve yöneticilik yapmaktan çekindi. Bunun üzerine Ebû’l-Hattâb’ı imâm (yönetici) yaptılar.[7]

    İbâdîler’in ilk imâmı Ebû’l-Hattâb el-Meâfirî’nin imâmeti boyunca Abdurrahman b. Rüstem Kayrevân’ın valisi olarak hizmet etti. 144/761 yılında Abbâsî ordusu komutanı İbnü’l-Eş’as bu imâmete son verip Kayrevân’a yaklaştığında Abdurrahman b. Rüstem ailesi ile birlikte batıya yani Orta Mağrib’e doğru gitti.[8] Sufeccec vadisine yerleştikten sonra ona destek vermek üzere Trablus’un İbâdî âlimlerinden altmış kişi gelerek onun hareketine katıldılar.[9] Trablus ve Cebelü Nefûse bölgesindeki İbâdîler’in reisi Ebû Hâtim’in öldürülmesinden sonra Orta Mağrib’deki İbâdî kabilelerden Lemâye, Levâte ve Nefzâve gibi kabileler İbn Rüstem’in liderliği etrafında toplanmaya başladılar.[10] Bu İbâdî cemaati, Trablus’ta meydana gelen isyan ve ayaklanmalardan sonra gerçekleşen göçlerle daha da güçlendi. İbn Rüstem bu kabilelere yöneticilik yaptı. Daha doğrusu 160/777 ya da 162/779 yılında İbâdîler’in tam anlamıyla resmi imâmı oluncaya kadar onlara İmâmü’d-difa’a (savunma imâmı)[11] oldu.[12] Daha sonra birçok kabile ittifak ederek, “Allah’ın kitabı, Resûlullah’ın sünneti ve Hulefâ-yi Raşidîn’in takip ettiği yol üzerine”Abdurrahman b. Rüstem’e imam olarak biat ettiler. İbn Rüstem de onların biatini kabul etti.[13] Bu seçim aynı zamanda imâmet konusunda Kureyşli olmayı şart koşmayan İbâdîler’in temel esaslarına da uygundu. Zira İbâdîler, Ehl-i Sünnet’ten farklı olarak imâmın Kureyş’ten veya herhangi başka bir kabileden olmasını şart koşmamışlardır. Bilakis imâm olacak kişinin güçlü bir kabilesinin olmamasını tercih sebebi olarak görmüşlerdir.[14]

    Ortaçağ İslâm coğrafyasında iktidara gelen hemen hemen her hanedânın yeni bir şehir kurması gelenek haline gelmişti. Bu düşüncenin siyasi, ekonomik ve stratejik arka planı bulunmaktadır. Temelde sorun her ne kadar güvenlik ile ilgili olsa da yeni bir şehrin kuruluşu aynı zamanda bir hanedânlığın kuruluşunun hatırası ve adını tarih boyu ölümsüzleştirmek istemesi gibi düşüncelere dayanmaktadır.[15]

    Abdurrahman b. Rüstem de bu geleneğin dışına çıkmadı. Etrafında bulunan İbâdîler ile beraber kuracakları devlete bir başkent edinmek istedi. Birçok yeri inceledikten sonra Benî Hammâd kalesi ile Tilimsan arasında yer alan eski Bizans kenti Tiart’e 5 mil (9 km.) uzaklıkta olan bir yerde 161/778 tarihinde Tahert şehrini kurmaya karar verdi.[16] Şehrin yerini tam ıslah ettiklerinde namaz kılmak için bir yer düzelttiler ve orada namaz kılıp bir mescid inşa ettiler.[17] Camii, Fas’taki Zeytuniye ve Kayrevân camisi örnek alınarak inşa edilmiştir.[18]

    İbâdîler, caminin akabinde yerleşim birimleri inşa etmeye başladılar. Şehrin inşasında da Kayrevân’ı örnek aldılar. Şehirde evler, köşkler, hamamlar, oteller, mağazalar, değirmenler ve çarşılar yapmaya başladılar. Kısa sürede Tahert bayındır bir şehre dönüştü. Zengin bir topluluk ve parlak bir ticarete sahip oldu. İslâm dünyasının her köşesinde insanlar Tahert’e gelmeye başladı. Bunun sonucunda Tahert’in ekonomisi gittikçe gelişti ve parlak bir medeniyet haline geldi.[19] Ordugâh olarak kurulan bu şehir gittikçe içinde büyük evlerin, sarayların ve çarşıların olduğu bayındır bir şehre dönüştü ve şöhreti her tarafa yayıldı.[20]Tahert 296/908’de Şiî dâî Ebû Abdullah tarafından zapt edilerek tamamen tahrip edildi. Şehir bu tarihten itibaren Berberîler’in tarihinde ancak çok silik bir rol oynamıştır.[21]

    Abdurrahman b. Rüstem’in Basra İbâdîler’inin Yaptıkları Yardımlar Karşısındaki Tavrı

    Abdurrahman b. Rüstem’in takip ettiği siyaset, İslâm coğrafyasının değişik bölgelerinde hem duyuldu hem de oralarda yaşayan özellikle İbâdîler’in beğenisini topladı. Arap yarımadasının güneyinde, Irak’ta ve Farsların yaşadığı bölgelerde yaşayan İbâdîler’in birçoğu yeni kurulan devletlerine göç etmeye başladılar.[22] Bu devlete göç edemeyen doğudaki İbâdîler’in merkezi Basra’daki İbâdîler aralarında birçok maddî yardım toplayarak kendi mezheplerinden güvenilir buldukları birkaç kişiye teslim edip onlara şöyle dediler: “Mağrib’de bir imâm ortaya çıkmıştır. Adaletiyle orayı kuşatmıştır. İleride doğuya da hakim olacaktır. Oraya da adaletle hükmedecektir. Bu mallarla birlikte onun ikamet ettiği şehre gidiniz. Şayet o anlatıldığı gibi iyi bir inanca ve sağlam bir yaşam biçimine sahipse, toplanan bu malları ona veriniz. Şayet bu özellikler sözü edilen İmâm’da yoksa onun uygulamaları, hal ve davranışları ile tebaasına karşı nasıl davrandığına bakarak bize onun hakkında bilgi getiriniz.”[23]

    Böylece Basra’daki İbâdîler, Rüstemîler Devleti’ne yardım etmek için üç deve yükü mal ile birlikte Tahert’e elçilerini gönderdiler. Elçiler Tahert’e yaklaştıklarında getirdikleri malı şehrin dışında bırakarak şehre girdiler ve yönetim binasını sormaya başladılar. Yöneticinin evine vardıklarında onu evin damında çalıştığını gördüler. Kölesi de ona yardım edip çamur taşıyordu. İmâm ile görüşmek için kölesi aracılığıyla izin istediler. İbn Rüstem onların sözlerini işittiğinde işaret ederek onların biraz beklemelerini söyledi. İşini bitirdikten sonra vücudundaki çamuru yıkadı ve onlara izin verdi. Onlar İmâm Abdurrahman’ın yanına girip selam verdiler. Abdurrahman b. Rüstem onlara yemek olarak eritilmiş yağ ve ekmek ikram etti.[24] İmâm Abdurrahman’ın evinde bir hasır ve hasırın üstünde kendisinin üzerinde oturduğu bir deriden başka şahsına ait bir yastık, bir kılıç, bir mızrak ve evinin bir köşesinde bağlı bulunan bir atı vardı.[25]

    Gördüklerinden hareketle İmâm Abdurrahman b. Rüstem’in sade bir hayat yaşadığı ve tam arzuladıkları bir yaşam biçimi sürdürdüğü kanaatine vardılar. Yemeklerini yedikten sonra İbn Rüstem’den izin isteyerek kendi aralarında gizlice konuştular. Sonunda getirdikleri malı İmâm Abdurrahman’a vermek konusunda görüş birliğine vardılar. Gördükleri konusunda hoşnut olduklarını açıkladılar. Malları getirip İbn Rüstem’e teslim ettiler. Bu malların Basra’daki İbâdîler tarafından yardım için gönderildiğini ona söylediler.[26] Bu sırada namaz vakti girdiğinden insanlar namaz kılmak için camide toplanmışlardı. İbn Rüstem onlara namaz kıldırdıktan sonra kabilelerin ileri gelenleri ile bir toplantı düzenledi. Basra’dan gelen yardım hakkında onların görüşlerini sorarak onlarla istişare etti. Toplantı sonunda çıkan karara göre gelen yardımın üçte biri ile deve ve at gibi hayvanlar, üçte biri ile silah satın aldılar. Üçte birini ise fakirlere dağıttılar. İbn Rüstem gelen yardımı elçilerin huzurunda belirtilen şekilde dağıtımını sağladıktan sonra onlara memleketleri olan Basra’ya gitmeleri için izin verdi.[27]

    Rüstemîler Devleti’nin gelişip ilerlemesinde bu yardımın büyük katkısı oldu. Devlet aldığı silah, deve ve atlar sayesinde güvenliğini teminat altına aldı. Zayıflarını ve yoksullarını güçlendirdi, fakirlerini kalkındırdı. Düşmanlarına karşı kendisini daha güvenli hissetti. İbâdîler tüm bu açıklarını kapattıktan sonra imar işlerine başladılar. Boş toprakları değerlendirerek yeni bahçe ve bostanlar edindiler. Nehir yataklarını ıslah ettiler, değirmenleri daha işlek hale getirdiler. Buna benzer gelir kaynakları oluşturdular. Şehirlerini genişleterek daha rahat yaşamaya başladılar.[28]

    Tahert’ten dönen elçiler Basra’ya gittiklerinde arkadaşlarına İmâm Abdurrahman b. Rüstem’in yaşantısı, adaleti ve fazileti hakkında bilgi verdiler.[29] Bu durumdan memnun kalan Basra’daki İbâdîler üç yıl sonra ikinci kez yardımda bulunma kararını alarak öncekinden daha fazla yardım topladılar. On deve yükü yardımı daha önceki elçilerle Tahert’e gönderdiler. Elçiler şehre vardıklarında Tahert’in değişip geliştiğini gördüler. Şehirde köşklerin yapıldığını, bağ ve bahçelerin ekildiğini, şehrin etrafının surlarla çevrildiğini ve refah düzeyinin yükseldiğini fark ettiler.[30]

    Basra’dan gelen elçilerin ikinci kez getirdiği bu mallar İbn Rüstem’e ulaştığında, namazdan sonra ileri gelenlerle bu konuyu oturup istişare etti. Sonunda İmâm Abdurrahman’ın görüşü sorulduğunda, İmâm elçilere dönerek şöyle dedi: “Mallarınızı geri götürün. Kuşkusuz bu malları bize gönderenler ona daha çok muhtaçtırlar. Zira biz adaletin egemen olduğu bir yerde yaşıyoruz. Onlar ise zulmün hakim olduğu bir ülkededirler. Bu mallarla canlarını, mallarını ve dinlerini koruyup geçimlerini sağlasınlar.”[31]

    Bu karar elçilere çok zor geldi, onları üzdü. Fakat İmâm’a itaat etmek zorundaydılar. Getirdikleri yardımı geri götürdüler. Bu haberi duyan Basra’daki İbâdîler İbn Rüstem’in dünyalıklar karşısındaki zühdünü ve ahirete olan rağbetini beğendiler. Onun imâmlığını onayladılar bunu mektuplar aracılığıyla İbn Rüstem’e ulaştırdılar.[32]

    İbn Rüstem’in birinci defa gelen yardımı kabulü bazı önemli eksikliklerin giderilmesi içindi. Devletin yerli yerinde oturmasından sonra gelen yardımı reddetmesi ise gelen malın zekât olması ve bu zekâtın toplandığı yerdeki fakirlere dağıtılmasının daha öncelikli olduğu düşüncesinden dolayıdır. Birinci defa gelen yardımın zekât olmadığı ikinci defa gönderilen yardımın zekât olmasından dolayı geri çevrilmiş olabileceği de söylenmektedir.[33]Gerekçe her ne olursa olsun elçilerin bütün ısrarlarına rağmen Abdurrahman b. Rüstem, devletin ihtiyaç duymadığı bir yardımı geri çevirerek doğudaki İbâdîler’in gönlünde taht kurabilmiştir.

    Abdurrahman b. Rüstem’in Takip Ettiği Siyaset

    Abdurrahman b. Rüstem imâmet görevine geldikten sonra İbâdîler’in hoşnut olduğu bir siyaset takip etti. Böylece Kuzey Afrika’daki İbâdî cemaatleri Tahert İbâdî imâmeti etrafında toplandılar. İbn Rüstem, Kur’an ve Sünnet’e bağlı, iyiliği emredip kötülükten yasaklayan, zühd sahibi ve çok ibadet eden bir imâmdı.[34] Malikî mezhebine bağlı İbnü’s-Sağîr’in, İbn Rüstem hakkındaki aşağıdaki değerlendirmesi, onun takip ettiği siyasetin anlaşılması konusunda yardımcı olmaktadır: “İbn Rüstem, yönettiği toplumun insanlarıyla övgüye değer güzel bir yaşam sürdü. Onun uygulamalarına hal ve tavırlarına kimse karşı çıkmadı, ona kimse kin beslemedi.”Bu değerlendirmeyi yaptıktan sonra İbnü’s-Sağîr, İbn Rüstem’in mescitte zayıf, dul ve çaresiz insanların dertlerini dinleyip çözmeye çalıştığını, insanların işlerinden yüz çevirmediğini, hep insanlarla ilgilendiğini, Allah için hiçbir kınayıcının kınamasından korkmadığını kaydetmektedir.[35]

    Rüstemîler döneminde yaşayan İbnü’s-Sağîr, Abdurrahman b. Rüstem dönemindeki kadıların seçkin kişilerden seçildiğini, beytülmâlın dolu olduğunu, güvenlik memurlarının (şurta) görevlerini yerine getirdiğini, zekât memurlarının kimseye haksızlık etmeden gerekli zekât miktarını toplayarak fakir, yoksul, ihtiyaç sahipleri ve görevlilere dağıttıklarını, artakalan devlet gelirlerini Müslümanların yararlı işleri için harcadıklarını belirtmektedir.[36]

    Abdurrahman’ın dönemi huzur ve sükûn içinde geçti, zamanında hiçbir ayaklanma olmadı. O herkes tarafından sevilir ve sayılırdı. Darbımesel olacak kadar nezih bir hayat yaşadığı söylenen İbn Rüstem’in aynı zamanda büyük bir âlim olduğu aktarılmaktadır. Günümüze intikal etmeyen bir tefsiri ve hutbelerini topladığı bir mecmuası olduğu da rivâyet edilmektedir.[37] İbâdî âlimlerden bazıları onun dönemini Hulefâ-yi Raşidin dönemi gibi görmektedir.[38]

    Abdurrahman b. Rüstem’in Halefini Seçmek Üzere Şûrâ Oluşturması

    İbn Rüstem öleceğine yakın günlerde ileri gelen kişileri ve âlimleri toplayıp kendinden sonraki imâmı seçme görevini yedi kişilik bir şûraya havale etti. Şûrâ üyeleri şu kişilerden oluşuyordu: Mesud el-Endelüsî, Ebû Kudâme (ya da Kaddame), Yezid b. Fendîn el-Yefrinî, ‘Imrân (Osman) b. Mervân el-Endelüsî, Abdülvehhâb b. Abdurrahman b. Rüstem, Ebû’l-Muvafık Sa’dus b. Atiyye, Şükr (Şakir) b. Salih el-Kutâmî ve Mus’ab b. Serman (Sedmân).[39] Abdurrahman b. Rüstem 171/787 yılında vefat ettiği rivayet edilmektedir.[40] İbâdî kaynaklar İbn Rüstem’in Hz. Ömer’i örnek edinerek imâmı seçmek için böyle bir şûrâ oluşturduğunu kaydetmektedirler. Ancak İbn Rüstem’in şûrâsı ile Hz. Ömer’in şûrâsı arasında bazı farklılıklar bulunmaktadır. Zira Hz. Ömer’den farklı olarak Abdurrahman b. Rüstem, oğlunun halife olarak seçilmesini açık bir şekilde yasaklamamıştır. Hz. Ömer ise oğlu Abdullah’a sadece seçme yetkisini vermişti, seçilme yetkisini vermemişti. Yine Hz. Ömer üç gün zarfında halifenin seçilmesini şart koşmuştu. Abdurrahman b. Rüstem ise bir-iki ay süre tanımıştı.

    İbn Rüstem’in ölümünden sonra şûrâ toplandı. Kimi halife seçecekleri konusunda bir veya iki ay müzakere ettiler. Sonuçta tüm İbâdî Müslümanlar iki kişinin imâmlığına eğilim gösterdiler: Mesud el-Endelüsî ve Abdülvehhâb b. Abdurrahman. Bazıları Mes’ud’un; bazıları ise Abdülvehhâb’ın imâm olarak seçilmesini istediler. Çoğunluk Mesud’un imâm seçilmesi eğilimindeydi. Halkın birçoğu acele davranarak ona biat etmeye koşuştular. Mesud ise zühd ve takvasından dolayı imâmeti istemiyordu. Bundan dolayı kaçıp gizlendi. Bunun üzerine halk Abdurrahman b. Rüstem’in oğlu Abdülvehhâb’a biat etmeye başladı. Mesud halkın kendisini terk ettiğini Abdülvehhâb’a biat ettiklerini duyduğunda o da acele bir şekilde Abdülvehhâb’a ilk biat edenlerden olmak için çabuk davrandı.[41] Abdülvehhâb’ın imâm olabilmesi için ileri gelen İbâdîler’in Mes’ud el-Endelüsî’ye baskı uygulayarak onu imâmetten vaz geçirmiş oldukları da muhtemeldir.[42]Her ne kadar Abdülvehhâb özgür irade ve seçim ile imâm olarak seçildiği söylense de sonuçta işin verâsete dönüştüğü gerçeği göz ardı edilemez. Birçok İbâdî’yi kızdıran husus da bu olmuştur. Ayrıca çoğunluğun Mes’ûd el-Endelüsî’yi imâm olarak seçmek istemelerinin nedeni de imâmetin verâsete dönüşmesine engel olmak istemelerinden dolayıdır.[43] Nihayet bütün inanç ve gayretlerine rağmen bu devlette de imamet saltanata dönüşmüştür.

    BİBLİYOGRAFYA

    ARI, Mehmet Salih, Haricilerin Kurduğu Devlet Rüstemiler, 2009 Van.

    BÂRUNÎ, Süleyman b. Şeyh Abdillah, el-Ezhârü’r-Riyâdiyye fî E’imme ve Mülûki’l-İbâdiyye, Tunus 1986.

    DERCİNÎ, Ebû’l-Abbas Ahmed b. Said b. Süleyman (670/1271), Kitâbu Tabakâti’l-Meşâih bi’l-Mağrib, y.y., t.y.

    el-BEKRÎ; Abdullah b. Abdülazîz b. Muhammed Ebû Ubeyd, el-Muğrib fî Zikri Biladi İfrikıyye ve’l-Mağrib min Kitâbi’l-Mesâlik ve’l-Memâlik, nşr. Baron de Slane, ed. Fuat Sezgin, Frankfurt 1993.

    FIĞLALI, Ethem Ruhi, İbâdiye’nin Doğuşu ve Görüşleri, Ankara 1983.

    HAREİR, İdris Saleh, The Rustumid State 144-296/762-909, University of Utah, Utah 1976, Basılmamış Doktora Tezi.

    HARİRÎ, Muhammed İsa, ed-Devletü’r-Rüstemiyye bi’l-Mağribi’l-İslâmî: Hadaretuha ve Alakatuha el-Hariciyye bi’l-Mağrib ve’l-Endelüs (160-296), Kuveyt 1987.

    HASAN, Ali Hasan, Ahbâru Eimmeti’r-Rüstemiyyîn İbn Sağîr el-Malikî, Kahire 1916.

    HAŞİM, Mehdi Talib, el-Hareketü’l-İbadiyye fî’l-Meşriki’l-Arabî, London 2001.

    HİZMETLİ, Sabri, “Abdurrahman b. Rüstem”, DİA., İstanbul 1988, I, 171-172.

    İBN HALDÛN, Abdurrahman b. Muhammed (808/1405), Kitabü’l-’İber ve Divânu’l-Mübtede ve’l-Haber fî Eyyâmi’l-Arab ve’l-Acem ve’l-Berber ve men Âsarahum min Zevi’s-Sultani’l-Ekber, Beyrut 1968.

    İBN İZÂRÎ, Ebû Abdillah Muhammed el-Merraküşî (695/1295), el-Beyanü’l-Muğrib fî Ahbâri’l-Endelüs ve’l-Mağrib, I-IV, (thk. Georges Colin), E. Levi-Provençal, Beyrut 1983.

    İBNÜ’S-SAĞÎR el-MALİKÎ, (3.yy./9.yy.),Ahbâru’l-Eimmeti’r-Rüstemiyyîn, (thk. Hasan Ali Hasan), Kahire 1984.

    MARÇAİS, Georges, “Tahert”, İA, İstanbul 1993.

    MU’NİS, Hüseyin, Tarihu Mağrib ve Hadaretuhu, I-III, Beyrut 1992.

    MUAMMER, Ali Yahya, el-İbadiyye fi Mevkibi’t-Tarih el-İbadiyye fi’l-Cezâir, Kahire 1979.

    SÂLİM, Abdülaziz, Tarihu Mağribi’l-Kebir el-Asru’l-İslâmî, I-IV, Beyrut 1981.

    ŞEMMÂHÎ, Ebü’l-Abbas Bedruddin Ahmed b. Saîd b. Abdilvahid (928/1522), Kitâbü’s-Siyer, (thk. Ahmed b. Suud es-Seyyabî), Maskat 1987.

    TALBİ, M. “Rustamids” The Encycleopaedia of Islam (New Edition), III. Leiden 1971.

    VERCELÂNÎ, Ebû Zekeriya Yahya b. Ebî Bekr (471/1078), Kitâbu’s-Sîre ve Ahbâru’l-E’imme, (thk. Abdurrahman Eyyub), Tunus ts.

    ZEKKÂR, Süheyl “ed-Devletu’r-Rüstemiyye fi Tihert”, Dirasatu Tarihiye, Sayı: 12 (1403/1983 Şam) ss. 74-90.



    [1] el-Bekrî, s. 67; Vercelânî, s. 58; İbn İzârî, I, 197; Dercinî, I, 19.

    [2]     Sâlim, Tarihu Mağribi’l-Kebîr, II, 539.

    [3]     Vercelânî, 58; Şemmâhî, I, 113; Hasan Ali Hasan, s. 110.

    [4]     Vercelânî, s. 57-58; Dercinî, I, 19-20; Şemmâhî, I, 113.

    [5]     Vercelânî, s. 59; Dercinî, I, 20.

    [6]     Vercelânî, s. 59; Şemmâhî, I, 113.

    [7]     Vercelânî, s. 60; Dercinî, I, 20-21.

    [8]     Hareir, s. 49.

    [9]     Vercelânî, s. 76-77; Dercinî, I, 36

    [10]    İbn Haldûn, el-’İber, VI, 112.

    [11]    Difa’a imâmı: İbâdîler’in gerçek imâmlarının vefatı veya yokluğu sırasında gelecek tehlikelere karşı savunma yapmak için biat ettikleri imâmdır. Geniş bilgi için bkz. Haşim, s. 267-269; Fığlalı, s. 112.

    [12]    Mu’nis, I, 325; Hareir, s. 50-51.

    [13]    Vercelânî, s. 87; Dercinî, I, 42.

    [14]    Hasan Ali Hasan, s. 121.

    [15]    Hareir, s. 51.

    [16]    Bk. Vercelânî, 85-86; Dercinî, I, 40-41; Yâkût el-Hamevî, II, 7.

    [17]    Vercelânî, s. 86-87; Dercinî, I, 41; ayrıca bkz. İbn İzârî, I, 196.

    [18]    Sâlim, Tarihu Mağribi’l-Kebîr, II, 542.

    [19]    Sâlim, a.g.e., 542.

    [20]    Zekkâr, s. 76.

    [21]    Marçais, “Tahert” İA., XI, 630.

    [22]    Harîrî, s. 101-102.

    [23]    İbnü’s-Sağîr, s. 241-242.

    [24]    İbnü’s-Sağîr, s. 242; Vercelânî, s. 88; Dercinî, I, 45; Şemmâhî, I, 125-126.

    [25]    İbnü’s-Sağîr, s. 242.

    [26]    İbnü’s-Sağîr, s. 242-243; Vercelânî, s. 88; Dercinî, I, 45.

    [27]    İbnü’s-Sağîr, s. 243.

    [28]    İbnü’s-Sağîr, s. 243-244.

    [29]    Vercelânî, s. 88; Dercinî, I, 45.

    [30]    İbnü’s-Sağîr, s. 246.

    [31]    Şemmâhî, I, 126.

    [32]    Vercelânî, s. 88; Dercinî, I, 45

    [33]    Dercinî, I, 46

    [34]    Hasan Ali Hasan, s. 123; Fığlalı, s. 101.

    [35]    İbnü’s-Sağîr, s. 241.

    [36]    İbnü’s-Sağîr, s. 248-249.

    [37]    Hizmetli, “Abdurrahman b. Rüstem”, DİA., I, 171.

    [38]    Muammer, el-İbâdiyye fi Mevkibi’t-Tarih, s. 32, 57.

    [39]    Bu isimler hakkında bkz. Vercelânî, s. 89; Dercinî, I, 46; Şemmâhî, I, 130; Bârûnî, s. 99. Vercelânî şûrâ üyelerinin altı kişiden oluştuğunu söyler, fakat yedi kişinin adını sıralar. Dercinî’nin kitabında ise Mesud b. Sedman bulunmamaktadır.

    [40]    Bârûnî, s. 101; M. Talbi, “Rustamids”, III, 639.

    [41]    Vercelânî, s. 89; Dercinî, I, 46-47.

    [42]    Mu’nis, I, 327.

    [43] Daha geniş bilgi için bkz. Mehmet Salih Arı, Haricilerin Kurduğu Devlet Rüstemiler, 2009 Van, s. 49-89.
  • Turgut Özal'ın Cumhurbaşkanlığı seçiminde Demirel neler demişti? "Cumhurbaşkanı'nın uzlaşma ile ve 300 oyla seçilmesi lazımdır. Aksi takdirde seçilen cumhurbaşkanı şeklen anayasaya uysa da, ruhen uymaz. Ben böyle bir Cumhurbaşkanı tanımıyorum ve elini sığmayacağım. Bütün partilerin uzlaşması ile seçilmediği takdirde, bir partinin kendisine grup başkanı seçermiş gibi Cumhurbaşkanı seçmesi aslında bir siyasi gasptır."
    Hal böyleyken
  • Çoğulcu demokrasi. Siz ( diğer partileri kastediyor), çoğulcu demokrasi diyorsunuz, hileli seçim kanunlarıyla hakikatte bir azınlığı TBMM'ye çoğunluk olarak getiriyorsunuz! Bu böyle olmaz.
  • Kadıncağız bir özelleştirme tutturmuş gidiyor. Bu başbakan falan değil Düyunu-u Umumiye memuru sanki.
  • Antik Mısır Tanrısı Aton (Aten, Zentuk) ve Aton Dini Hazırlayan: Akhenaton "Aton, uludur, birdir, tektir.
    O'ndan başkası yoktur.
    Bir tanedir,
    O'dur her varlığı yaratan
    Bir ruhtur Aton, görünmeyen bir ruh.
    Ta başlangıçta vardı Aton,
    Tek varlıktı o.
    Hiçbir şey yokken o vardı.
    Her şeyi o yarattı
    Ezelden beri süregelen varlığı,
    Ebediyete kadar sürecek,
    Gizlidir Aton, kimse görmemiştir onu.
    İnsanlara ve yarattıklarına sır kalır her zaman." Akhenaton [1] Aten ya da Aton ya da Zentuk, 4. Amenhotep (Akhenaton, Akhenaten, 4.Amenofis) tarafından ortaya çıkarılan [2] dinî inanışın tek ve yarı-soyut tanrısıdır. Tıpkı günümüzde büyük kitlelere ulaşmış olan kutsal kitaplı dinlerde olduğu gibi tek yaratıcı olarak kabûl edilmiştir. [3] Firavunlar arasında en az bilgiye sahip olunan gizemli Akhenaton, çeşitli Mısır tapınaklarını kapatarak, belirsiz ve sûretsiz Tanrı Aton için tapınaklar yapmıştır. [4] Firavunların saltanatı, 3000 yıldan fazla sürdü ve bu arada otuz hükümdar sülalesi birbirini izledi. M.Ö. 1364 yılına gelindiğinde, 18'inci sülaleden Ameophis IV (Akheneton) tahta çıktı. Bu sırada Mısırlılar, başta Amon (Güneş Tanrısı) olmak üzere birçok tanrıya tapıyorlardı. [5] Akhenaton, babası gibi bir asker değil, her şeyden önce bir düşünürdü. Zamanının büyük bölümünü Amarna'da, karısı Nefertiti ile birlikte yeni bir dinin "gerçeklerini" bulmaya çalışarak geçiriyordu. [6] Yusuf Peygamber'den yaklaşık 300 yıl sonra Mısır'ın tahtına oturacak olan Akhenaton, tahta çıkışından beş yıl sonra kendisi 41 yaşındayken Mısır'ın çok tanrılı inanç sistemini temelinden yıkacak icraatlarda bulunmaya başladı. [7] Moneist (tek tanrılı) bir temeli olan ve yaratıcı ilah Aton'un dışında tüm tanrıları reddeden yeni bir dini kurdu [11] Halkına, ilâh'ın tek ve bir olduğunu, isminin de ATON olduğunu ilân etti. Adını, Aton'un hizmetkârı anlamına gelen AKH-EN-ATON şeklinde değiştirdi. [7] Bu dönüşüm, kısmen güncel muhâlefetin etkisinden ve özellikle Amon rahiplerinin girişimleriyle ayaklanan alt sınıfların baskısından kaçma amacını taşıyor olabilir. Yeni başkent, Teb'in 500 kilometre kuzeyindedir ve daha önce hiçbir Tanrı ya da Tanrıça'ya adanmamış bâkir topraklardan kurulmuştur. Aton'un Ufku anlamını taşıyan "Akh-et-Aton" şehri, Amon rahiplerine karşı girişilen mücâdelenin merkezî rolünü üstlenecektir. [8] Yeni başkente taşınılır taşınılmaz; Teb, başkent niteliğini kaybetmiştir. Akhenaton, mücâdelesinde bir adım dâhî geri adım atmayarak, Aton dışındaki Mısır ilâhlarının isimlerini âbidelerin üzerinden sildirmeye girişir ki, babası Amen-hotep'in de bu politikalardan kaçamadığı gözükür. [6] Teb, Uzun süre sonra bu dönemde ilk kez önemini yitirmiştir. Çünkü Akhenaton, aynı zamanda Amon'un şehrinden de nefret etmekte, onu Tağut'un / kâfirliğin sembolü olarak görmektedir. [9] Akhenaton, Mısır'ın geleneksel dinini kaldırıp yerine Aton olarak bilinen bir tek güneş tanrısına tapınmayı getirdiği için "Sapkın Firavun" olarak bilinir. Odanın çevresine dört koruyucu tılsım (sihirli tuğla) yerleştirilmiştir ve bunların birinde de firavunun adı yazılıdır. Odanın kuzey duvarındaki bir nişte, kapaklı dört küp Akhenaton'un küçük eşi Kiye'nın iç organlarının saklanması için konulmuş; ama üzerlerindeki yazılar silinmiştir. Mezarın döşemesi üzerinde bulunan kil mühür izlerinde Akhenaton'un halefi Tutankhamon'un (M.Ö. 1333-1323) adı yazılıdır. [10] Akhenaton, tahta geçtiğinde râhip sınıfının gücünün krallıktan fazla olduğunu ve yönetimi ellerinde tuttuklarını fark etmiş ve bundan kurtulmak istemişti. Bir başka kaynağa göre ise Firavun, bir güneş râhibi olan amcasının etkisindeydi. [11] Başkenti Teb'den, şimdiki adıyla el-Amarna'ya taşıdı. [12]. Amarna'ya "Aton'un Ufku" anlamına gelen "Akn-et-Aton" adı verildi, sonra "Amon'un Büyük Râhipliği" makamını kaldırdı. [11] Akhenaton'un tek bir tanrıya inanması, halkını tedirgin etmişti. Özellikle Akhenaton'un düşmanları, onun eski firavunlar kadar güçlü olmayı amaçladığına ve artık büyük ölçüde râhiplerin eline geçmiş olan dinsel gücü yeniden kazanmaya çalıştığına inanıyorlardı. Onlara göre tek bir tanrıya tapmak çok, yanlıştı. [6] Teb'de bir isyân çıktı; ama ordu, bastırdı. Akhenaton, kararlıydı. Yeni dinin esaslarını belirledi ve mistik şiirler yazdırdı. İnancının temelinde yalana karsı gelerek gerçeğe ulaşma düstûru vardı ve Tek Tanrı'ya olan sevgi, derin duygularla anlatılıyordu; mezar taşlarında "Ey. Biricik Allah, senden başkası (ve senden başka bir ilâh) yoktur." yazıları bulunmuştur. [11] Kralın eylemlerinin meşrûiyeti, mitoslarla desteklenmiştir. Anlatılardan çıkardığımız ölçüde; Aton kültü, henüz Akhenaton'un doğuşundan önce, ailesi tarafından tertip edilen bir ritüelle gerçekleşmiştir. Babası, Akhenaton henüz doğmadan yaptırmış olduğu sun'î bir göl içinde, altın ile yaldızlanmış bir kayığı dolaştırmış, bu kayığın ismine de Teye, "Aton" ismini vermişti. Spekülasyonu biraz daha ileriye götürecek olursak, anne ve babanın, Amon-Re rahiplerinin nüfuzundaki güçlenmeden rahatsızlık duyarak, iktidârı "kendilerinin mutlak hâkimiyetine" dönüştürebilme gayretlerinden dolayı oğullarını genç yaşta güçlü bir eğitime tabi tuttukları söylenebilir. [8] Firavunların halka benimsettirdiği resmî din, eski ve geleneksel olan her şeye katıksız bir bağlılığı zorunlu kılıyordu. Oysa Akhenaton, resmî dini benimsemiyordu. Tarihçi Ernst Gombrich, şöyle yazıyor:
    "Eski geleneğin kutsadığı bir çok alışkanlığı kaldırıp, halkının, garip bir biçimde betimlenmiş sayısız tanrısına saygı göstermek istemedi. Onun için tek bir yüce tanrı vardı, o da Aton'du. Aton'a taptı ve onu güneş biçiminde imgeleştirtti. Öteki tanrıların râhiplerinin etkisinden korunmak için, sarayını bugünkü El-Amarna'ya taşıdı" [13] Putperestlikle mücâdelesinde çok kararlı olan Akhenaton, Karnak'taki Amon tapınağını kapattı. Yerine GEMATON (Aton'u bulduk) adında başka bir mâbed inşâ ettirdi. Akhenaton'un kendisinin iman ettiği ve halkının da iman etmesini istediği ilâh, yalnızca Mısır halkının ilâhı değil, bütün insanlığın ilâhıydı. Bütün evrenin yaratıcısıydı Güneş'i ve Ay'ı da O yaratmıştı. [11] İlâh'ın Bir, isminin ise Aton olduğunu halkına ilan etti. Tapınaklardaki bütün putların kırılmasını, duvarlardaki tanrı (!) isimlerinin kazınmasını emretti. Ameophis (İmparatorluk tanrısı Amus razı olsun) olan adını Akheneton (- İslamiyet'teki Abdullah adı gibi - Aton'un hadîmi, yâni hizmetkârı) olarak değiştirdi. Akheneton'un inandığı ve halkının da inanmasını istediği İlah, kendi ifâdesine göre, yalnız Mısırlıların değil, bütün insanların, bütün kainatın Yaratıcı'sıydı. Güneş'i, Ay'ı, yıldızları yaratan "O" idi. Akhenaton, bir şiirinde Rabbine şöyle sesleniyordu: “Aton. Gündüz gibi ışıklı Aton.
    Gözlerimiz sana bakıyor. Seni görüyor sana karşı.
    Sen, benim kalbimdesin.
    Fakat [onlar,] seni tanımak istemiyorlar.
    Sadece ben, senin kulun Akhenaton, Seni tanıyorum.
    Onlara araştırma gücü ver!
    Senin gücün, senin planın, sonsuzdur.
    Dünya Sana ait ve Senin.
    Çünkü onu Sen yarattın.” Bir başka şiirinde de şöyle der: “Senin nûrunla bütün yollar açılır.
    Balığın suda zıplaması, Sen'dendir.
    Senin nûrun, rûhların kalbine nüfûz eder.” Halkın, krallara ulûhiyet verme fikrini de yıkmak isteyen Akhenaton, dînî törenlere tüm halkının gözü önünde eşi ve çocuklarıyla birlikte katıldı. [11] Kraliçe Nefertiti, o dönemin en güçlü kadınlarından biriydi. Kocası Akhenaton'la aynı eşit haklara sahipti. Bazı kararları kocasının yerine verebiliyordu. Bir kraliçenin firavunla aynı yetkiye sahip olması da Mısır'da alışılmış bir durum değildi. Bundan halk ve din adamları, rahatsızdı. Çok tanrılı dinden Tek tanrılı dine geçişte eşine verdiği destek yüzünden düşmanları artmıştı. Akhenaton, bu dini reformu başaramamıştı; ama yine de Akhenaton, dünyanın ilk tek tanrılı dine inanan insanı olarak anılır. [14] Şurası bir gerçektir ki, bir firavunun bir anda tüm tanrıları - özellikle de Amon'u - reddedip Aton'u yüceltmesi, Mısır için gerçekten gerek gündelik hayatta, gerek siyâsî açıdan büyük bir şok olmuştur. Bu, aynı zamanda cesaretli bir harekettir. Çünkü Akhenaton, inancını kabul ettirirken o dönemde büyük güç sahibi Amon rahiplerini boyun eğdirebilmiştir. [9] Ancak Akhenaton, tüm diğer tanrılara gösterdiği tepkiyi Thot'tan esirgemiş gözükmektedir. Bu, kısmen Hermopolis'te kurulan yeni başkentinin ulaştığı başarı sonrasında "şehrin koruyucu tanrısına duyduğu" minnet borcunun ürünü olabilir. Akhenaton'un sarayından çıkan heykellerden bir tanesinde Thoth, "şebek" tasviriyle gösterilmekte, bu figürün hemen önünde bulunan bir yazıcı ise koruyucu Tanrısı'ndan aldığı güçle kaydetmektedir. Akhenaton, bilgeliğin ve her türlü kültürel verinin yaratıcı Tanrısı'nı reddetmeyi göze alamamış olmalıdır. Tam aksine düzülen övgü sözleriyle kutsallığı kabul edilen Thoth'a: "sırlara vâkıf" pâyesi verilmesi sürdürülmüştür. [15] Zamanın kaynakları, Aton dinini getirdikleri için ilâhların (!) onlara ceza verip erkek çocuğu vermediğini firavunun da ilâhları simgeleyen putları yıktırıp hepsinin yerine Aton kültürünü getirdiğini belirtirler. Yani ilâhların (!) verdiği cezaya isyân eden firavun, onların varlıklarını da reddediyor. Sonuçta Nefertiti'ye verilen cezâ, onu çok derin bir üzüntüye ve mutsuzluğa sevk etmiştir. [14] Güneş Tanrı Aton'a tek tanrı olarak tapılmasını devlet dini yapmaya uğraşan, bu uğurda başkenti ve kendi adını bile değiştiren (Amenhotep adı Güneş Tanrı'nın hizmetkârı anlamına gelen Akhenaton'a dönüşmüştür) bu firavun, sanatçıları gerçekçiliğe yöneltti. İnsanları oldukları gibi, yürürken, oynarken, konuşurken yani kısaca doğal halleriyle göstermelerini istedi. Bu dönemde geleneksel fantastik Mısır sanatı, daha gerçekçi ürünler vermeye başladı. Edebiyatta hiciv ve mizâh gelişti. Hatta şiirlerde açık-saçıklık dönemi başladı. Adını bilmediğimiz Mısırlı kadın şairler, son derece kışkırtıcı şiirler yazdı. [16] Akhenaton'a ilk karşı çıkanlar Mısır'ın çok kudretli bir tabakası olan râhiplerdi demiştik. Ancak Akhenaton, onların ve o güne kadar firavunların yaşadığı Teb şehrinden ayrılarak kendisine Amorna (El-Amarna) şehrini kurdu. Ölünceye kadar da burada yaşadı. [11] Akhenaton, büyü ve sihri yasakladı. Ölümden sonra da tek hâkimin Aton olduğuna inanıldı. Yeni dine inanan, Aton'un büyüklüğü ve tebliğine iman eden kişi, öte dünyada da mutlu olacaktı. Buna rağmen. Akhenaton, tanrı oğulluğu sıfatını dareddetmedi ve yüzyıllar sonraki Hz. İsa'yı anımsatan bir tür peygamberlik yaklaşımı içindeydi. Ama önemli bir yön daha vardı, kişi Tanrı'ya asla bir ihtiyâcını karşılamak için hitap etmezdi. Aksine, doğanın güzelliğine ve Yaratıcı'nın iyiliğine heyecân ve aşk duyan biri olmalıydı. Gökten akan ve yaşamın kaynağı olan Nûr'a tapılırdı. Eşit olarak yayılan aydınlık, adalet kavramını simgelerdi ve bu Nûr, Gerçeklik Ülkesi'ne bağlıydı, burada da Anadolu Tasavvufu'nun bâzı çizgileri ister istemez akla geliyor. Bir yazıtta söyle denir; "Ey yaşamın başlangıcı olan Aton, yeryüzünü güzellikle doldurursun, ışığın yarattığın her şeyi aydınlatır ve her şey senin aşkının bağlarıyla bağlanır, her göz kendi üstünde seni görür, Ey Sen ki, tek ilahsın ve hiçbir benzerin yoktur, sen dünyayı kalbinin istediği gibi yarattın." Anlaşılıyor ki; Akhenaton,Tek tanrı düşüncesinin simgesi olarak güneşi ve ışınlarını seçmişti. Tapılan bir heykel ya da put yoktu. Bu yeni din, yuvarlak kırmızı bir güneş ve ondan çıkarak yere inen ve uçlarında el şekilleri bulunan ışınlar olarak simgelendi. [11] Aton'un da sembolü, - tıpkı Ra gibi - güneş kursuydu. [17] Ancak Teb'in önde gelenleri, O'nun bu dini tebliğ etmesine müsaade etmediler. Akhenaton ve ahâlisi, Teb şehrinden uzaklaşarak Tell El-Amarna'ya yerleştiler. Burada "Akh-en-Aton" adında yeni ve modern bir şehir inşa ettiler. IV. Amenofis; yani "Amon'un Hoşnutluğu" anlamına gelen adını, Akh-en-aton yani "Aton'a Boyun Eğen" olarak değiştirdi. Amon, çok tanrılı Mısır dininde en büyük toteme verilen isimdi. Aton ise, Amenofis'e göre "göklerin ve yerin yaratıcısı" idi, ki bu sıfatla Allah'ı kast etmiş olması kuvvetle muhtemeldir. [13] Aton, İbranilerin Adon (Adonay) dediği tanrıyla da aynıdır. Adon, daha sonra İbrânîler tarafından "Öyle Olsun" anlamına gelen "Amen" kelimesine dönüştürülmüştür. Kelime kökü olarak Sümer'in Mutlak tanrısı Anu'dan türediği düşünülür. [4] Bu tanrının somut bir betimlemesi yoktu. Duvarlarla çevrili, üstü açık bir tapınakta tapınılırdı. [2] Sanatkârlara tâlimat vererek, eserlerinde gerçekçi bir yaklaşım izlemelerini emretti. Böylece abartılı resimler ve kabartmalar yapılamayacaktı. Her şey, sade ve olduğu gibi resmedilecekti. [11] Resmi Tanrı'nın yalnızca ismi değil, sembolik yapısı da değişir, şahin başının yerine güneş diski konumlanır. Bu bir tarafa, eski inanışların aksine Akhenaton, Aton adına put yapılmasını yasaklar. Yani herhangi bir yerde Aton'a ait bir heykel gözükmemekte, buna karşın "büyüğünden küçüğüne" çeşitli derecelerde yer alan memurların, Kral'dan aldıkları güçle, başta Amon olmak üzere eski Tanrıların isim ve putları üzerinde önüne geçilmez bir yıkım eylemi uyguladıkları saptanmaktadır. Dokuz senenin sonunda Amon rahiplerinin elindeki tüm nüfuz ve maddi birikim yok olmuştur. Elbette henüz 13 yaşında iktidara gelen bir hükümdarın böylesi bir kararlılık göstermesi şaşırtıcıdır. Bununla birlikte, böylesine büyük bir sorumluluğun arkasında ne kadar iyi eğitilmiş olursa olsun 13 yaşında bir çocuğun bulunduğunu düşünmek, aynı oranda yanıltıcıdır. Kendisini tüm tebasının "babası ve annesi" olarak tanımlayan Kral, yeni Tanrı'nın dişil niteliğine daha önce görülmedik düzeyde önem vermiştir. [8]
    Akhenaton devrimi, Mısır'ın seçkin dininin, iç savaşlar ve dış istilalardan sonraki en önemli yıpranış durağını simgelemektedir. Amon-Ra dini iktidarına karşı tepkili bir halkın, saraya sızmak suretiyle gerçekleştirdiği bir komplo şeklinde tasarlanabilecek bir devrim, elbette eninde sonunda spekülasyondur. Ancak şu bir gerçektir ki, olan bitenden hoşnut olmayan kesimin başında, Mısır inanç sistematiğinin gördüğü zararı saptayan ve alt sınıfların yağmasının doruğunu hisseden din adamları sınıfı gelecektir. Amon-Ra iktidarının, halk içindeki konumlanması ve gösterilen tepki, bizi kaçınılmaz biçimde, sınıf savaşımının önemli bir dönemecine götürür. Çok sayıda tasvirin doğruladığı ölçüde, Akhenaton devrimi, halk ile kraliyet ailesi arasındaki kaynaşmayı vurgulamaktaydı. Eskinin birleşmez parçaları, sınıf gerçeği, yöneten ve yönetilen odakları, Aton'un öncülüğünde eşsiz bir hoşgörü ile bir araya gelmişti. Bu kesin propagantif nitelikli yorumlar, halkın içinden çıkmasına karşın, iktidara geldiğinde hala halk için düşünebilmeyi ve halk içindeki ideallerini yaşatmayı başaran bir kadının soyut-gerçekdışı tablosunu bir tarafa bırakmamızı zorunlu kılar. Tarihsel deliller, Akhenaton'un toplumdaki huzursuzluklara, paralı askerlerle müdahale ettiğini gösterir. [8] Aton, her işinin ucunda bir el olan bir Güneş olarak çizilirdi. [2] Diğer tanrıların aksine, tek tanrı Aton'un insânî tasviri yoktur. Bu da semâvî dinler ile paralellik gösterir. [9] Ama uzun soluklu bir inanış olmamıştır. [2] Amon Rahipleri, ülkenin içinde bulunduğu bir ekonomik krizden de faydalanarak Akhenaton'un gücünü elinden almak istediler. Düzenlenen bir komplo ile Akhenaton, zehirlenerek öldürüldü. Ondan sonra gelen firavunlar da hep rahiplerin etkisi altında kaldılar. [13] Tarihte ilk soyut tek tanrı inanışını yerleştirmeye çalışan Akhenaton'un ölümünden (M.Ö. 1352) sonra, Amon rahipleri yeniden etkinlik sağlayarak, bu inanışı yok ettiler ve Mısır'ı eski inanışına döndürdüler. [3] Akhenaton "sapkın firavun" olarak ilan edilmiş ve bu inanış Tutankhamon tarafından ortadan kaldırılmıştır. Eski tanrılara geri dönülmüştür. Ayrıca Akhenaton ve Aten hakkındaki tüm belgeleri yakılmış, Aten tapınakları yıkılmış ve Amarna şehri talan edilmiştir. [2] Akhenaton'un ölümü sonrası, Aton inancı da son bulmuştur. İktidar boşluğunu fırsat bilen Amon rahipleri, Smenkhare ve Ay'ın ölümünden sonra çocuk yaştaki Tutankhaton ve karısı Ankhesenpaaton'u tahta çıkarmışlardır. Burada çok ilginç bir olayla karşılaşıyoruz. Aton döneminde doğmuş olan bu kişinin adları, sırf "lanetli tanrı'nın adını taşıdığı ve halka kötü bir izlenim bıraktığı için Amon rahipleri tarafından değiştirilmiş ve Tutankhaton / Tutankhamon adını almış, Ankhesenpaaton ise Ankhesenamon adını almıştır. [9] Akhenaton'un ölümünün ardından kral olan Smenkhare'nin kısa sürede ölmesinin ardından, olasılıkla Amon rahiplerinin desteğiyle başa geçen Tutankhamon, "Restorasyon Fermanı'nı yayınlamıştır. Bu fermana göre, Aton yasaklanmasa bile, tarihin derinliklerinde yok olup gitmeye mahkum edilmiştir. Kralın yeni naipliği Aya isminde, eski kralın danışmanlarından birisi tarafından üstlenilir. Tutankhamon'un ölümü de, Akhen-aton gibi, kuşkuludur. Genç yaştaki ölümünün, tam da Amon karşı devriminin gereklerinin ardından gelişi dikkat çekicidir. Bu bir tarafa, Firavun'un mezarının Teb'deki Kral mezarlarının dışında, gizlenme amacıyla kazılmış olması, tarihsel sürecin doğal işlemediğini göstermektedir. Ancak tarihsel gerçeklerden çok, popüler kültürün ilgisini çeken, gizemli öykülerdir ve 20. yüzyılın hemen başında Eski Mısır'a duyulan korku, Tutankhamon aracılığıyla ete kemiğe bürünmüştür. Bu 20. yüzyılın korku endüstrisinin en önemli başvuru kaynaklarından birisi olarak gözükmektedir Firavun. 1923 yılında Tutankhamon'un mezarının Lord Carnarvon ve ekibi tarafından açılışının ardından yaşananlar çok sayıda spekülasyonun konusu olmuştur. Henüz başlangıçta, Tutankhamon'un cenaze salonunu giriş kapısının üzerindeki yazı, tüyleri diken diken eder niteliktedir: "Burada dinlenen firavunu ebediyeti içinde rahatsız edecek kişiye ölüm kanatlarıyla dokunacaktır." [8] Akhenaton'dan sonra başa asker kökenli firavunlar geçti. Bunlar eski geleneksel çok tanrılı dini yeniden yaygınlaştırdılar ve eskiye dönüş için önemli bir çaba harcadılar. Yaklaşık bir yüzyıl sonra da Mısır tarihinin en uzun süre hükümdarlık yapacak firavunu 2. Ramses başa geçti. Hz. Musa gelene kadar da batılın hükmü Mısır'da sürdü. Ramses, birçok tarihçiye göre İsrailoğulları'na eziyet eden ve Hz. Musa ile mücadele eden firavundu. [13] Akhenaton, kendisi ve ailesi için yaptırdığı mezarda yapılan bütün incelemeler herhangi bir mumyalama işleminin gerçekleşmediğini göstermektedir. Onun ölümünden sonra, güçlü ruhban sınıfı eski çok tanrılı dinlerini canlandırdılar ve kendilerinden alınan iktidar gücünü geri kazandılar. Çok geçmeden eski tanrıların yeni heykellerini yaptırarak tapınaklara yerleştirdiler. Başkent yeniden Teb'e nakledildi ve bu şekilde bir muvahhidin çabaları yok oldu gitti. [11] Ancak Mısır'da indirilen tevhid bayrağı, yaklaşık bir asır sonra gelecek güçlü bir el tarafından yeniden dalgalandırılacaktı. Bu, Hz. Musa'nın eliydi. [7] Teoloji ve Aton Dini Felsefesi Aton teolojisinin özü, Aton'a hitaben yazılmış ve günümüze dek korunan ilahilerde yer almaktadır. Aton, hayatın kaynağı olarak nitelenirken, güzelliğin, ihtişamın, parlaklığın ve büyüklüğün özü ona atfedilmektedir. Aton'un çekip gitmesi ve dinlenmesi anlamına gelen batım anından sonra ise, dünya tehlikelerle, aslanlar, yılanlar ve hırsızlıklarla tehdit altındadır. Ancak hepsinden önemlisi Aton'un yaşam veren gücü, bir Mısırlı'yı ayakta tutan geçim kaynaklarına sunduğu destektir:
    "Bütün davarlar otlarla yaşar.
    Bütün ağaçlar ve nebatlar gelişir.
    Bütün kuşlar sazlıklarda kanat çırpar/Kanatlarını seni takdis için açarlar.
    BÜtün koyunlar ayak üstü oynar.
    Kanatlı her şey uçar/Ve hepsi, senin aydınlığın sayesinde yaşar. "
    Aton, yalnızca insanın yaşamsal öğelerinin değil, bizzat insan yaşamının da yaratıcısıdır. Kadının içindeki yavruyu, yani insanı yaratan Aton, çocuğa anne karnında dahi, göz kulak olan varlıktır. Aton çok uzakta, yaptıklarının çoğu insanın anlayışına kapalı bir şekilde yaşar.
    "Ey biricik ilah ki, kuvvetine bir kimse malik değil.
    Sen bu arzı istediğine göre yarattın.
    Ve sen yalnızdın/İnsanlar; büyük, küçük bütün davarlar.
    Yeryüzündeki herşey ki
    Ayakları üzerinde yürür
    Ve yüksekle olan herşey ki
    Kanatlarıyla uçar.
    Suriye ve Nubiye memleketlerinde
    Mısır diyarında
    Herkese layık olduğu yeri seçersin
    Bütün ihtiyaçları verirsin."
    Aton, yalnızca milletlerin değil, tüm yaşamın kaynağı Nil'in de yaratıcısıdır. Nil ki halkı diri tutandır ve onu yeraltında yaratan Aton'dur. Kabile Tanrılarından sıyrılan ve evrensel bir Tanrı tasavvurundaki bu ilk nokta Aton'a adanmış şiirde açık bir şekilde gözükmektedir. O, tüm milletleri yaratıcısı olarak, onlara hayat veren olarak değerlidir. Mevsimleri de yaratan Aton'un diğer Tanrılar karşısındaki üstünlüğü de çeşitli vesilelerle açıklanmaktadır.
    Belki de Zerdüşt'ten çok daha önce, Tanrı'la doğrudan diyalog yöntemi gözükür. Akhen-aton, kendisini Tanrı'nın oğlu olarak nitelerken ondan birtakım dileklerde bulunmakta, başarı için onun rızasını dilemektedir.
    "Oğlun Akhen-aton'un koru
    Sen ona, tedbirinle ve kudretinle akıl verdin
    Cihan senin elindedir, yarattığından beri"
    İlerleyen bölümlerde ise bu yakarış, çok daha açık bir şekilde gözükmektedir:
    "Sen bunları oğlun için
    Senden gelen oğlun için
    Doğruluk içinde yaşayan hükümdar için/Ömrü uzun olsun Akhen-aton için
    Onun sevgili kral kızı karısı, İki yurdum kraliçesi Nefertiti için yarattın
    Ve bunlar refah içinde devam eden bir ömür sürüyor."
    Akhenaton'un iç siyasetteki kararlılığı dış siyasetteki baskılarla sarsıldı. Barışçıl bir öğretiye sahip olan bu Firavun zamanında Mısır, Asya topraklarını kaybetti. Doğu'nun kralları iç siyasetteki hareketliliği ve rahiplerin hoşnutsuzluğundan beslenen iç huzursuzluğu kendilerine destek bilerek Mısır ülkesine seferler düzenledi. Ordudaki güçsüzlüğün ve dış istilalara karşı başarısızlığın kökeninde, saltık olarak Kral'ın barışsever politikalarını görmek hatalıdır. Özellikle, bir din devriminin gerektirdiği maddi masrafların Kral'ın orduya yönelik harcamalarını kısıtladığı gerçektir. Yeni bir din, yeni bir başkent, yeni yükümlülükler ve dini organizasyonun baştan aşağıya yenilenmesi. Akhenaton, tüm dünyanın ağzını sulandıran askeri güçsüzlüğünün üzerine gidemeyecek kadar meşgul gözükmektedir.
    Karanlık bir komplonun sonucunda güçlü bir devrim girişiminin sona erişi, kaçınılmazcasına eskinin ani geri dönüşünü doğurdu. Sonraki Firavun, Amon'a iade-i itibar yapan Tutankhamon zamanında Teb'e geriye dönüldü ve Amon rahibi ile ilişkiler düzeldi. Akhen-aton'un ölümü çok sayıda edebi metni destekleyen spekülasyonlara açıktır. Kral'ın genç yaşta ölüşü, kendine naib olarak belirlediği damadı Smenhkara'nın çok kısa bir zaman içinde devrilişi ve yerine Tutankh-Amon'un gelişinin ardından Amon rahiplerine nüfuzlarının geriye verilişi, spekülatif tarihçiler için olduğu kadar, edebiyatçılar açısından da önemli fırsatlar içermekteydi. Böylesi bir edebi metine yakışır trajedi ise, Amon rahiplerinin eski Kral'a "o cani" lakabını uygun görerek, mumyasını horlamaları oldu. Kral, mezarından çıkarılarak, annesinin mezarına fırlatıldı. 1907 yılında, burada bulunan Akhenaton'un ayaklarının dibinde, bir tablet bulundu.
    "Senin ağzından gelen tatlı nefesi kokluyorum
    Senin güzelliğini her gün görüyorum
    Bütün hazzım, şimal rüzgarıyla da gelen senin tatlı sesini işitmek" [8] Eski Mısır'a yaşlı bir adam gençlerin bulunduğu bir yere gelince gençler oturdukları yerden kalkmak zorundaydılar. Erkekler sünnet oluyorlardı. Domuz eti yemek günahtı. Tapınağa girmeden önce el ve ayaklarla yüz belirli bir ritüele uygun olarak yıkanıyor, yani abdest alınıyordu. Cinsel ilişkiden sonra da mutlaka yıkanmak lüzumu vardı (gusül abdesti). Mısırlıların ahiret hakkındaki bu inanışlarının tevhid inancıyla ve hak dinle bir paralellik gösterdiğini fark etmemek mümkün değildir. Sadece ölümden sonraki hayata inanç bile eski Mısır medeniyetine de hak dinin ve tebliğin ulaşmış olduğunu fakat bu dinin sonradan bozulmaya uğradığını, tek tanrı inancının da bu bozulmayla birlikte çok tanrı inancına döndüğünü ispatlar niteliktedir. Nitekim dönem dönem insanları Allah'ın birliğine ve O'na kul olmaya çağıran uyarıcıların eski Mısır'a da gönderildiği bilinmektedir. Bunlardan biri, hayatı Kuran'da detaylıca anlatılan Hz. Yusuf'tur. Hz. Yusuf'un tarihi, İsrailoğulları'nın Mısır'a gelmeleri ve burada yerleşik düzene geçmelerinin başlangıcını teşkil etmesi açısından da son derece önemlidir. [13] Hz. Yusuf'un Akheneton'dan önce Mısır'da yaşadığını biliyoruz. Demek ki Akheneton'un ortaya çıkmasını, Hz. Adem'den beri süregelen ve Hz. İbrahim'le devam eden ve son peygamber Hz. Muhammed'e (sav) kadar uzanan Allah'ın vahyettiği Hak Dine bağlamak uygun olacaktır. [
  • 229 syf.
    ·Puan vermedi
    Luigi Pirandello (1867-1936) İtalya’nın en önemli oyun, öykü, şiir ve roman yazarı olup, 1934 yılında Nobel Edebiyat ödülünü kazanmıştır. 1925-1926 yılları arasında en önemli eseri olan "Uno, nessuno e centomila"yı yazdı.
    (*Bire bir çevirisi “Bir, Hiç Kimse ve Yüz bin”dir; Türkçe baskısı ise “Biri, Hiçbiri ve Binlercesi” olarak yayınlanmıştır).
    Bu kitap hakkında pek çok not aldım, o yüzden bir hayli uzun bir inceleme olacağını varsayıyorum. Yine de mümkün olduğunca önemli hususlara vurgu yapıp, beni en çok etkileyen taraflarını gözler önüne sermeye çalışacağım.

    O halde başlayalım:
    Kitap, sekiz bölümden oluşuyor;
    İlk bölümün başında aynanın önünde alışılmadık bir biçimde duraksamış olan kocasına karısı fiziksel bütün kusurlarını (sağa doğru yamuk olan burnundan başlayarak, çizgi işareti gibi duran kaşlarını, biri diğerinden daha kepçe kulağını ve çarpık bacaklarını vs.) bir bir açıklar. Sonra da üzülmemesi gerektiğini, bu şekilde de yakışıklılığından bir şey kaybetmediğini söyleyerek bir nevi züğürt tesellisi verir. Yirmi sekiz yaşına kadar fiziksel kusurlarının farkına varamamış ve aniden afişe edilen gerçekler karşısında şoke olan adam “kadın milletinin kocalarının kusurlarını keşfetmek için özellikle yaratılmış olduğu” gerçeğiyle yüzleşir.
    Sonrasında ise, karısı başta olmak üzere etrafında onu tanıyan herkesle ilgili şu sorunun cevabını aramaya başlar:
    “Eğer başkalarının gözünde bugüne dek olduğuma inandığım kişi değilsem, KİMDİM BEN?”

    Aslında var olan ve kendisinden başkası olmayan bir yabancıyla yüzleşmek için başkalarının gözüyle kendisini görmek ister:
    Fakat ne yazık ki, zavallı adamın yaşayacağı korkunç dram, kısa süre içinde daha da içinden çıkılmaz bir hal alacaktır; yalnızca başkaları için değil, kendisinin içinde bir değil, yüz bin Moscarda olduğunun farkına varacaktır. İşte, tam bu noktada deliliğinin de ilk evresi başlamıştır:
    “Başkalarının bende birini gördüğü ama o birinin de benim tanımadığım bir ben olduğu; başkalarının ancak bana ait olmayan gözlerle bana dışarıdan bakmak suretiyle tanıyabildikleri, görebildikleri o birisine, bana daima yabancı kalacak bir görüntü atfedecekleri; bu hayatın, onlara göre benim olan bu hayatın içine giremeyeceğim düşüncesi, bana adeta işkence ediyordu.
    İçimdeki bu yabancıya nasıl katlanacaktım? Aslında kendimden başkası olmayan bu yabancıya? Onu nasıl görmezden gelecektim? Nasıl bilmezden gelecektim? Başkaları onu gördüğü halde ben görmezken, onu daima beraberimde götürmeye, içimde taşımaya mahkûm bir halde, nasıl yaşayacaktım?”
    Kitabın kahramanı olan ‘Vitangelo Moscarda’ adlı mirasyedi banker(nam-ı diğer “tefeci”) ve kendi tabiriyle ‘iyi yürekli zalim evlat’ hayatta giriştiği hiçbir işi ya tamamlayamamıştır ya da tam anlayamamıştır:
    “…zavallı adamcağız-(babasından bahsediyor) başladığım hiçbir işin sonunu getirmemi sağlayamadı. Yanlış anlaşılmasın, babamın işaret ettiği ve ilerlememi arzuladığı yollara girmeyi istemiyor ya da reddediyor değildim. Gösterdiği tüm yollara giriyor, ilerlemeye gelinceyse herhangi bir çaba göstermiyordum…”

    Moscarda, hiçbir işte dikiş tutturamamış olmasına rağmen babasının ona bıraktığı servet sayesinde refah içinde yaşamaktadır; amma velakin ‘PARA’ da tek başına huzur getirmekten öte bir unsur olarak,“tefeci” damgası yiyen Vitangelo için huzursuzluğun başlıca kaynağı olmuştur, artık. Bu sebepten sahip olduğu bankayı tasfiye etmeye karar verir, böylelikle “tefeci” damgasından kurtulmayı amaçlar. Fakat, karısı, kayınpederi ve çalışanları buna şiddetle karşı çıkar; Moscarda’yı kararından vazgeçiremeyince de hakkında deli raporu çıkartarak, banka yönetimine müdahale yetkisini elinden almaya çalışırlar.

    Moscarda, kendini ve hayatını sorgulama sürecinde sadece dış görünümünü değil, kimliğini, kişiliğini, ilişkilerini, geçmişini, babasını, aslında tefecilikten başka bir şey olmayan bankerlik mesleğini, zenginliğini, evlilik kurumunu, kentlerin boğuculuğunu, kısacası o güne kadar doğru sandığı her şeyi sil baştan yeniden anlamlandırıp şekillendirir.
    Sonrasında ise, en yakın tanıdıklarının içinde yaşayan diğer tüm Moscardaları keşfetmek ve hepsini teker teker yok etmek adına bir takım zorunlu deliliklere başvurur. (Herkesin gözünde “tefeci”yken, yaptığı bağış sonrası birdenbire “deli” mevkine terfi eder.)
    Ona göre, kişiliğine farklı açıdan bakanların dünyasında tek başına bırakılmış Moscarda adlı biri, ona ait olmayan bir gerçekliğin yalnızca belirli ve küçük bir parçası, kendisinin dışında bırakılarak başkalarının gerçekliğine dahil edilmiş ve adına da Moscarda denmiş biridir.

    Ve Moscarda, nelerden memnun olmadığını bir bir sorgulamaya başlar:
    1- Moscarda, adından hiç memnun değildir; lakin ona göre zihinlerde hemen bir karasineği, kulaklarda ise onun o sinir bozan vızıltısını çağrıştırmaktadır. (‘Mosca’ İtalyanca’da “karasinek” kelimesinin karşılığıdır) Moscarda bu durumu şöyle dile getirir: “Bana ne kadar aptal ve iğrenç gelirse gelsin, bu adla sonsuza dek damgalanmıştım; kendime başka bir ad veremez, duygu ve davranışlarımla daha uyumlu olabilecek başka pek çok isimden birini seçemezdim artık; zira doğduğum günden beri bu adı taşıdığımdan, aslında alışmış da olduğum için bu duruma fazla önem vermeyebilir, nihayetinde varlığımın adımdan ibaret olmadığını ve yalnızca başkaları tarafından bana seslenmek üzere kullanıldığını düşünebilirdim.”

    2- Moscarda, görüntüsünden de pek memnun değildir;
    “Her ne kadar -aynanın karşısında durduğum şu an, kendime beni temsil eden o görüntünün dışında başka bir görüntü vermemeye ihtiyaç duyduğum gerçeği, acımasız bir netlikle su yüzüne çıkmışken- bu yüz hatlarının da kendi isteğimle uyuşmadıklarını ve bendeki başka bir dış görünüşe, yani bu renk olmayan saçlara, böyle yeşilimsi olmayan gözlere, böyle olmayan bir burunla ağza sahip olma arzusuna inada karşı çıkmakta olduklarını hissediyor olsam da, şimdilik isimleri de yüz hatlarını da bir kenara bırakalım; bırakalım gitsin diyorum çünkü nihayetinde yaşamaya devam etmek istediğime göre, korkunç dahi olsalar onları değiştiremeyeceğimi ve oldukları gibi kabullenmem gerektiğini anlamak zorundaydım; her şey bir yana elimdekilerle tatmin de olabilirdim.”

    3- Moscarda, kaderin onu sınadığı koşullardan da memnun değildir:
    “Peki ya beni bağlayan koşullar? Peki ya benden kaynaklanmadığı halde bağlı olduğum koşullar? Peki ya benim dışımda, her türlü iradem ve arzum dışında, beni ben yapan koşullar? Ne koşullarda doğmuş, nasıl bir ailede yetişmiştim? O ana dek hiç beni bağlayan koşulları önüme koyup da aynen başkalarının yapabileceği gibi -herkes kendince, kendine özgü terazisinde tartarak, kefesine kimi kıskançlık, kimi nefret, kimi öfke, kimi ne bileyim başka bir şey koyarak yapardı bunu- değerlendirmeye girişmemiştim. Şimdiye dek hayatın içinde bir adam olduğuma inanmıştım. Bir adam işte, hepsi bu! Hayatın içinde. Kendimi her şeyimle kendi ellerimle yaratmıştım sanki. Gel gelelim, nasıl ki o bedeni kendi ellerimle yaratmamış, adımı kendi kendime koymamışsam, aynı şekilde başkaları tarafından isteğim dışında dünyaya getirilmiştim; aynı şekilde pek çok şey isteğim dışında başıma gelmiş, içime nüfuz etmiş ya da etrafımı sarmıştı; pek çok şey bana başkaları tarafından yapılmış ya da verilmişti ve daha önce gerçekten de hiç düşünmediğim ve herhangi bir imge atfetmediğim bütün bu şeyler, şimdi tuhaf, düşmanca imgelere bürünmüş, üzerime üzerime geliyorlardı.”

    Moscarda, bundan sonraki hayatında değiştiremeyeceği gerçekleri iyice kanıksayıp, elemine ettikten sonra değiştirebileceğini düşündüğü gerçekleri de bir deli cesaretiyle ivedilikle uygulamaya girişir ve beşinci bölümün finalinde isyan bayrağını kaldırıp iyice dellenmesinin ardından, öncelikle “kukla patron tefeci Vitangelo”dan kurtulmak için bankayı tasfiye etmek istediğini Quantorzo’ya, karısının gözündeki “saf ve budala Gengé”den kurtulmak istediğini de biricik eşi Dida’ya şiddetle haykırır.

    Ve sonunda, istediği kişi olabilecek olmanın hazzına varmıştır,nihayet:
    “«Bir» oluyordum.
    Ben.
    Şimdi böyle olmak isteyen ben.
    Şimdi böyle hisseden ben.
    Sonunda!
    Ne tefeciydim artık (yetti artık bu banka!)
    ne de Gengé (yetti artık bu kukla!).”

    Kitabın sonunda, nihayet aydınlanmış ve huzura ermiş bir Moscarda’ya şahit olacaksınız:
    “Yepyeni bir hava soluyorum. Her şey ânbeân, aynen olduğu gibi belirmeye başlıyor. Hiçbir şeyin belirmekte olduğu sırada durduğunu ve öldüğünü görmemek için gözlerimi diğer yana çeviriyorum hemen. Ben artık yalnızca böyle yaşayabilirim. Ânbeân yeniden doğarak. Düşüncelerin içimde yeniden faaliyete geçip beyhude kurguların boşluğunu yeniden var etmesine engel olarak.”
    “Yaşıyorum, üstelik de bütünlüğümden bir şey kaybetmeden;
    fakat kendi içimde değil, dışarıdaki her şeyin içindeyim artık.”

    Bu kitabı okursanız şayet, siz de kendinizi(kimlik ve kişilik ekseninde) derin bir sorgulama sürecine tabi tutmaktan alıkoyamayacaksınız:
    BEN KİMİM? OLDUĞUMU SANDIĞIM KİŞİ OLAN BENLE, BAŞKALARININ GÖZÜNDE ŞEKİLLENEN BEN ARASINDAKİ UÇURUMDAN HABERİM VAR MI? EĞER VARSA, UMURSUYOR MUYUM? UMURSAM İSEM, KAFAYI YEME İHTİMALİM VAR MI?
    Bana dostane yahut kem bakan her gözden, söylenen ve içine birbirinden farklı mesajlar yüklenen her sözden, ve de en önemlisi gerçeğimdeki özden haberdar mıyım?

    Son olarak, Tarkovski’nin bir sözünü sizlere hatırlatmak isterim:
    “Her insanda dünyanın, gördüğü ve algıladığı şekilde var olduğunu sanma eğilimi vardır. Ancak, dünya ne yazık ki, bambaşkadır.”