İlk karşılaştığım yasak, postaneye girmekti. Yıllar boyu onu kafamda büyütmüş; her önünden geçişimde, parlak camının, davetkâr kokusunun, aklıma kök salmış sütunlarının etkisinde ayaklarım beni oraya götürmüştü. Yalnız kaldığım günlerde bir köşeye gider, uzaktan izlerdim, bir sevgiliyi izler gibi. Bu yasak, beni bu köhne yere çekmiş, postaneye gitmek için orada çalışmaktan daha kolay bir yol bulamamıştım sanırım. Oysa bir posta gönderebilirdim. Henüz zamanının geçmediği günlerde bir kartpostal atabilirdim. Adres satırına bir adres, bir isim uydurabilirdim. Sanırım, yanlışlıkla birine, kendimi anlattığım bir mektup gönderebileceğimi düşünmüş, ruhumu başka birine açmanın ürkütücülüğüyle korkup sinmiştim. İnsanlar nasıl anlatırsa anlatsın, kitaplar ne yazarsa yazsın insan kimseye kendinden bahsetmemeli. Bunu yaptığı zaman düşüncelerinde bir düşüş başlar, en başa dönmenin, yeniden toparlanmanın bir yolu yoktur artık. Bu yollar bazen çıkrıkçı yokuşuna çıkar. Beni o yolda gören çok olmuştur. Bir soru sorduklarında karnımı bastırarak kendimi anlatma dürtümü bastırmaya çalıştığımdan konuşamamışımdır, onlarsa yabani deyip geçmiştir. Hayır, elbette söylediklerimden farklı bir şey anlatmaya çalışıyor değilim, hem zaten bunu yapabilecek zihin açıklığında hiç olmadım. Puslu aklım öteleri görmeme hiçbir zaman izin vermediğinden, ben de onun kısıtlayıcılığına teslim oluyor, kendimi görünmez bir duvarın içine hapsediyordum. Size akıl vermeye kalkacak da değilim, yapmaya çabalayıp durduğum, bütün bu miskinliğin içinde iyiden iyiye paslanmış aklımın çürümesini engellemekti. Uyuşukluk, bilinen belirtileri olan, tamamen gelmeden önce ufak uyarılarda bulunan bir hastalığa benzemez; ani gelen bir felçtir o. Bir sabah uyandığınızda artık yumuşak ellerinizin, sevimli ayaklarınızın iradesinin