• 240 syf.
    "Düşünce ve yazıda özgür olmak isterim, dünya davranışımızı yeterince sınırlıyor."

    Wolfgang Van Goethe

    __________

    Osman Şahin'in okuduğum ikinci kitabı oldu. İlki otobiyografik öğelerin ağırlıkta olduğu Kolları Bağlı Doğanlar kitabıydı. Selam Ateşleri- Ay Bazen Mavidir kitabında birbirine yer yer tema, konu veya ele alınan duygu bağlamında benzer öğeler yer alıyor. Aynı zamanda birbirinden oldukça farklı öğeler de bulunuyor. O halde, 1993 yılında Sait Faik Hikaye Armağanı'nı kazanmış kitaptan en beğendiklerimden kısaca bahsedeyim.

    Selam Ateşleri, Toroslarda bir Yörük söylencesine dayanır. Zaten yazarın küçüklüğü bir Yörük köyünde geçmiş. Çok sevdiği bu kültür de hikaylerinde kullandığı temel öğelerden birisi olmuş. Çok da güzel olmuş. Hikâyenin merkezinde Torosların en ünlü nalbantı Bercis usta ile güzel Yörük kızı Simber bulunur. Bercis Usta bir gün atına nal takdırmak için gelen Simber'e tutulur ama açılamaz ilk başta. Bunun yerine onun atının nalına çentik atar. Günler sonra aynı atın nalında bir çentik daha görür. Bu, Simber'in de gönlü Bercis Usta'da demektir. Nihayetinde Bercis Usta ile Simber kaçarlar. Kaçarlar kaçmasına da, bu töreye karşı gelmek anlamına gelir. Bedirhan Ağa peşlerine düşer. Simber'i yakalarlar. Ama Simber, kendisini kınayan obasına karşı durur, af dilemez. Sorar gözlerinden öfke akan obasındaki kalabalığa doğru "Bir kadın ile erkek arasındaki gönül alışverişi, güneş kadar doğal, yağmur kadar gerekliyken, niçin hesabı sorulsundu kendisinden?"(s.23) Böylelikle yerel bir gibi gözüken ve Torosların bir Yörük obasında geçen hikaye, evrensel bir mesaj taşıyan bir hikayeye dönüşür: aşk ve toplumsal bağlar arasında sonu bitmez, sadece şekil değiştiren çatışma. Hikâyenin başında yazar, uzun bir tasvir yapar. Bu tasvirin merkezinde bir mağara bulunur. Bu mağara aynı zamanda bir metafordur: çağlara açılan kapıdır. Bir nevi yerelden evrensele taşınan hikayenin simgesidir. Nitekim hikayede somut bir işlevi de bulunur. Bunu hikayeyi okuyunca kendiniz görürsünüz.

    __________

    KAMU SPOTU:

    "Bir kitabın yakılması, bir düşünce uğruna hapse atılmak, her zaman cahil bir kuşağın çağın dahilerine ödediği vergi oldu."

    Voltaire
    __________


    Bayan Ali hikayesinin merkezinde Zekiye ile oğlu Ali bulunur. Zekiye henüz altı aylık evliyken kocasını kaybeder ve kısa süre sonra doğan oğluna kocasının ismini verir. Zekiye hayattan "...hiç memnun olmayan, aksine ona diş bileyen, doyumsuz, mutsuz…" bir kadındır. Arkadaşı yoktur. Evden dışarı kolay kolay çıkmaz. Kendini ev işlerine vermiş ve bunu öylesine şiddetli, ciddi yapar ki görenler evi temizliyor da zihninde dolanan tilkileri kırpıyor zanneder. Kendisine talip de çıkmaz kendisi de yeni birini istemez. Nitekim kendi kadınlığını da beğenmez. Sonuçta tüm sevgisini oğluna aktarır. Aktarır aktarmasına da her şeyin fazlası zarardır. Ali, "bir oğlan çocuğu değil de, saksıda çiçekti sanki". Öyle ki Zekiye, oğlunu uyarır: kız çocukları kirletilirse de ileride onlara bir koca bulunur ama erkek çocuğu kirletilirse ona ebediye ne kız bakar ne de bir yerde tutunabilir. İyi de Zekiye durduk yere neden böyle uyarır oğlunu diye sorar yazar. Çünkü ortada hiçbir şey yok. Zekiye'nin uyarma nedeni, hayatta hiç kimsesi olmamasıdır, yani duyduğu derin yalnızlık etkilidir. Bununla birlikte, kocasına tıpatıp benzeyen oğlunu sevdiği vakit aynı zamanda kaybettiği kocasını da seviyor olmasıdır. Hikayede bu yönde detay verilmiyor ancak Zekiye'nin garip bir insan olması ve genel özelliklerini ele alıp düşününce Ali'ye aynı zamanda sapkın bir sevgi beslediği tahmininde de bulunabiliriz. Ve bir gün Zekiye ölür ve Ali bir başına kalır. Bu ölüm sırasında benim en çok beğendiğim unsur, Ali'nin annesinin mezarı başındayken aynı zamanda bir rahatlama duygusu hissetmesidir. Bu işte son derece gerçekçi bir öğedir. İnsan ne siyah ne beyazdır; hayat romantik değildir. İşte Ali'nin annesi yeni ölmüşken hissettiği bu rahatlama duygusu bize bunu anlatır. Hemen ardından da vicdanı sızlar, kendine kızar. İki uçta gidip gelme durumu aslında Ali'nin hayatı boyunca sürer: "öteden beri iki duygu çarpışırdı içinde; biri içli, yumuşak, kadınımsı bir duyguydu ve görünmeyi istediği asıl kimliği oydu. Öbürü ise, erkek arkadaşları gibi görünerek, her koşulda onlara benzemeyi isteyen, sunturlu küfürler eden, bol cigara içen, gösterişli, kaba erkeklerin dünyasıydı…"(s.38) Arada bazı olaylar olur ve bunların neticesinde Ali evine kapanır, hakkında söylentiler alır yürür. Kendisine 'Bayan Ali' denmeye başlanır. İntiharın eşiğine gelen Ali, başka bir çözüm yolu bulur: güçlü mü güçlü, dölü kuvvetli bir boğa alır. Bu boğaya kendi ineklerini dölletmek için köylüler sıraya girerler. Ee tabi, 'bayan' lakabı da unutulur. Hikâyenin sonunda 'hassas' insanların hoşlanmayacağı bir paragraf vardır. Ali'nin boğasının köylülerin inekleriyle çiftleşme sahnesi gerçekçi şekilde anlatılır. Şimdi denilebilir ki "ne gerek var?". Anlatayım neden gerek var: Boğa aynı zamanda bir metafordur. Bunu hemen bir arka sayfadaki cümlelere dayanarak söylüyorum: "Boğaların görkemli görünümleriyle, kendi gö­rünümünü birleştirerek kendi erkeksi güçsüzlüğü­nü örtmeye çalışan Ali de, inekleri kendisi döllemiş gibi kabarır, bıyıklarını burar, gümüş saplı kırbacını köylülerin sırtına vurarak boğaların gücü aracılığıy­la bir erkeklik dersi vermeye başlardı onlara: "Ne sandınız ya? O ineklerin yerinde siz olsanız, siz de iki büklüm olurdunuz…"(s.56) Kadın olmak isteyen ama olamayan, gururu iki paralık olan ama yaşamak için erkek olduğunu göstermesi gereken ama kadınlara karşı cinsel istek duyamayan Ali, kendisinin yerine bir boğanin cinsel gücüyle tatmin olur. O boğa, sanki kendisidir, boğanın altındaki inekler de, toplumun kendisine cinsel istek duyman gereken cinsiyet olarak zorunlu tuttukları kızlardır. Aynı zamanda böylelikle köylülerden intikamını da almaktadır.

    __________

    KAMU SPOTU:

    "Toplumun ahlaka aykırı saydığı kitaplar topluma kendi ayıbını gösteren kitaplardır. O kadar."

    Oscar Wilde
    __________


    Güvercin Artık Dönmeyecek, benim kitapta en beğendiğim hikayedir. Kolları Bağlı Doğan'ın uzun giriş hikayesindeki sarsıcılık ve gerçekçilik bu hikayede bulunuyor. Aynı düzeydeler diyebilirim. Her iki hikayede de insan psikolojisi çok iyi yansıtılmıştır.Korku- gerilim türünde çektiği filmlerle tanınan ünlü yönetmen A.Hitcock en iyi filmler, en kötü kitaplardan çıkar manasında bir söz söylemiş. Bu hikayeyi görse bence, "bu hikaye, benim sözümdeki istisnadır," diyebilirdi. Bu arada Hitcock'la da alakalı çok ilginç bir bilgiyi incelemenin sonunda vereceğim. Şimdi gelelim hikayeye.

    Bir kere girişte realizm ve naturalizm akımlarının dünyada önde gelen isimlerine taş çıkartacak harika bir tasvir var. Zira, bu doğa tasvirleri diğer çok sayıda hikayesinde başat bir unsurdur. Hatta kısaca bahsedeceğim bir hikayesinin direkt baş aktörüdür. Bu harika tasvirden sonra yine bir köye misafir oluyoruz. Kahramanımızın adı Meço'dur. Meço tek kelimeyle yapayalnız bir insandır: "gece gibi karanlık, az konuşan, kaygısız, gizlerle dolu, hırçın, yalnız biridir." Bir defa evlenmiş onda da haftasına varmadan karısı evi terk etmiş, çünkü karısına şiddet uygulamış. Ne malı var ne mülkü… Ve "şefkatli sözler söyleyecek bir tek arkadaşı, dostu, sırdaşı yoktur." Gece kavramı özellikle vurgulanır. Bu, aynı zamanda hikayedeki bence üç metafordan birisidir. Gece, Meço'nun karanlık yüzüdür, genel manada ise insanın kötü yanını temsil eder. Bundan dolayı gece olunca Meço, huysuzlanmaya başlar, "bir yakınını yitirmişçesine üzülür, ruhu sarsılır, bakışları değişir, ağır kasvetler çöker yüreğine," ve bastırmaya çalıştığı cinsel açlığı ortaya çıkar. Güneş ise Meço'nun nispeten iyi yanı, genel olarak da nispeten iyilik veya olağan durumdur. Kısaca Meço sorunlu bir tiptir. Garip davranışları, huyları vardır. Herkesten uzakta bostan bekler. Bu sırada ineklerin yaylanmasını izler.

    UYARI: Paylaşacağım alıntıya 'hassas' insanlar bakmasın.

    Bu huylardan birisi şudur: #86239961 Şimdi denilebilir ki, "ne gerek var buna?" Gerek var. Bunu birazdan anlatacağım ama önce böyle olaylar hiç yaşanmıyor zannedilme durumuna ben bizzat tanık olduğum iki garip olay anlatacağım. Ben köy nedir bilmem, çok ufakken yazları gidermişiz, o kadar. Akrabaların deyimiyle "şeherliii çocuğuyum" ben. Ama şehirde de oluyor garip olaylar. Bunlardan ilki, üniversitede okurken kaldığım yurtta birkaç ay sonra oda arkadaşım olacak yakın arkadaşım D'nin kaldığı odaya çıktım, çünkü arkadaşım çok acil gel diye mesaj atmıştı. Çıktım, arkadaşım baya gülüyor ve şaşkın. Bana elinde bir su şişesi gösterdi. Peçeteyle tutuyor, dokunmaktan çekinmiş. Biraz dikkatli bakınca su şişesinin ucu kesilmiş, içine sünger konulmuş, ucunda dar bir gedik bırakılmış. Biraz daha dikkatli bakınca o gedik ve gediğin çevresinde meni kalıntıları bulunuyor. Meğer, arkadaşım D'nin mülayim, sessiz sakin, gayet dindar oda arkadaşı kendisine su şişesi ve süngerden bir vajina yapmış. Bir hafta güldük. Yanlış anlamayın. Ben ne kınıyorum ne yargılıyorum. Bunda kötü bir şey yok. Ha tuvalete gitmiş eliyle mastürbasyon yapmış ha yapay vajinasına penisini sokmak suretiyle yapay seks yaşayarak tatmin olmuş. Bunlar normal, yaşanıyor. İkinci olay, bu dediğim yurttan bir önce kaldığım yurttayız bu sefer. Daracık odalarda altı kişi kalıyoruz. Neyse ki dört kişiyiz. Az önceki olaydan tanıdığınız yakın arkadaşım D de yanımda. Bir de Ü var. Bu Ü, abartmıyorum hayatımda gördüğüm en garip insan. Kendisini çok da severim. Bir saat durun yanında güle güle ölürsünüz. Neyse oturuyoruz. Bir anda "D ve K, kulaklıklarınızı takıp, benden öteye döner misiniz, lütfen," dedi ama o Elazığlı, güzel bir şivesi var. D alışmış çünkü o benden iki üç hafta önce bu yurda taşınmıştı. O güldü, bir saydırdı, kulaklığı takip duvara döndü. El ettim ne oluyor manasında, D "Otuz bir çekecek …" dedi. Beni bir gülme aldı, bir gülme aldı anlatamam. "Ü, abicim tuvalet var, banyo var, git orada hallet işini. Bizim yanımızda yapılır mı bu, hadi gözü kararttın, nasıl kendini rahat hissediyorsun da yapıyorsun, insanın şeyi kalkmaz abi dedim," Ü, bana mısın demedi. Bir de güzel ve komik konuşuyor ki, gel de kır adamı. Adamın ranzası bir arkamda, yani önünde yatıyorum. Hem iyi hem kötü. İyi yanı görme ihtimalim yok, tabi yastığı ona göre koyarsan. Kötü yanı tam önünde olunca sanki beni s…muş gibi olması. Neyse sonra bir gün yine konuşuyoruz. Yemeği çok kaçırmışım, geğiriverdim. O bizim yanımızda otuz bir çekmeye çekinmeyen Ü, demesin mi "İnsanların içinde geğirilir mi," diye. Hem de çok ciddi. Beni şimdi yazarken bile gülme aldı. O gün yerlere yatıyorum güle güle. Bunun üzerine oturduk iki saat, insanların yanında otuz bir çekmek mi daha ayıptır yoksa insanların içinde geğirmek mi, bunu tartıştık ciddi ciddi. Hazır anlatmaya başladım iki tane daha garip olay anlatayım. Yaşanmıyor canım bunlar. Lisedeyiz. Lisede yurtta kalıyoruz. En büyük heyecan kaynağımız olan aktivite yurttan kaçmak ve sigara içmek. (KAMU SPOTU: Sigara sağlığa zararlıdır.) Bir gece yine kaçtık. Okul ilçenin dışında, arada tarlalar var. Sonra hal var, ondan sonra şehir merkezi. Biz gece gider, şehir merkezinde gece gündüz açık, kahvaltılık şeyler de satan bir dükkana uğrarırız yahut lahmacuncuya gideriz. Lahmacun da bizim lisede bir metafor olmuştur. Düzene karşı gelmenin simgesidir, lahmacun deyip de geçmeyeceksin arkadaş. Neyse, o gece sanırım kahvaltılık bir şeyler aldık. 70'lik bazuka yani votka, üç beş tane de bira aldık (KAMU SPOTU: İçki sağlığa zararlıdır ve pahalıdır.) Geçtik halin çıkışındaki parka, burası da mekan olur bizim. Yiyoruz, içiyoruz. Arkadan da arabesk açtık, gören de dünya kadar dertleri var sanır. Ama bir dünyamız da hepi topu okul-yurt- hocalar izin verir, harçlığımız yeterse çarşıydı. Böyle dar hayatın da derdi kendine göre oluyor. Neyse kafalar güzel, yanımıza ilçenin ve yerelde de parkın müdavimlerinden başıboş Kürt C. geldi. Adı böyle anılır, başka bir amacım yok belirtirken. C dememin nedeni de ismini tam hatırlayamadım. Ama baş harfi C'ydi. Neyse bunun derdi gücü kavga, dövüş vesaire. Yanımıza oturdu, bir şey demeden aldı iki birayı içti. Tabi, bir şey demiyoruz. Bir yandan da anlatıyor, "Şu tepeye çıkacaksın, füzeleri yollucaksın kaymakamlığa, karakola," bir de gülüşü var ki o esnada, ben şerefsizin önde gideniyim diyor adeta. Sinirleniyoruz ama bir yandan da korkuyoruz. Belki şimdi döveriz bunu ama uzun süre çarşıya bir daha çıkamayız. Neyse bir bir buçuk saat oturduk. Yurda dönüyoruz. Arka bahcedeki duvara geldik ki yangın merdivenlerinde bizim E, anadan doğma çıplak halde göbek atıyor. Bizi bir gülme aldı ama bir yandan da acaba kafalarımız güzel olduğu için biz mi yanlış görüyoruz diye şüphedeyiz. Neyse atladık girdik yurda. E'yi yatağına yatırdılar. Üstüne de bir şey giydiremediler. Öylece yattı. Diğer olay için yeniden üniversitedeyiz. Gündüz vakti, hafta sonu. Sahilde belediyeye ait tuvaletler var. Çok da sıkıştık arkadaşla, hızlı hızlı geldik. İki kapı da kapalı. Ama birini tıklayinca iki kişinin kıpırdanmasını duyduk. Fısıldaşıyorlar. Neyse biraz uzaklaştık ama çok sıkıştığımız için gitmedik. Gülüyoruz güpegündüz burada yapılır mı diye. Kapı açıldı bir erkek bir kız iki ergen genç koşarak uzaklaştı ama erkeğin ayağı kaydı düştü. Arkadaş gidip kaldırdı. Umarım prezervatif kullanmışsındır deyince çocuk yıllardır bu işi yapıyor gibi yüksek deneyimli gülüşü atarak, "tabi abi, ne sandın beni," dedi ve gitti. Yine güldük. O kadar deneyimli ama bir yer bulamamış. O da ayrı bir gariplik. Ben bu olaylara şehirde yaşarken tanık oldum. Benim tanık olmadığım daha nice gariplikler her gün yaşanıyordur. Şimdi ben bunları anlatıyorum diye şehirlileri nasıl kötülemiş olmuyorsam, bir yazar da köyde yaşanılan garipliklere hikayelerinde yer veriyor diye köylüleri kötülemiş olmuyor. Siz kabul etseniz de etmeseniz her gün bir yerlerde garip olaylar yaşanıyor. Sırf bunları okuyunca köylüler hakkında kötü düşünecek varsa o hayattan zerre bir şey anlamamıştır veya yaşamıyordur bence.

    Devam edelim: Meço bir gün yine bostandayken, ablasının kızı Ayşe ile onun arkadaşı Güvercin kendisine yemek getirirler. Güvercin, Ayşe ile ayni yaşta olmasına karşın vücut olarak daha çok olgundur. Meço da onu izler ve cinsel açlığı yavaş yavaş uyanır. Yine uyarıyorum, 'hassas' insanlar bakmasın: #86241355 Öncesinde Güvercin'i kucağına alır, öper ve kız ürker kendini geri iter. Meço ona güven verici şekilde davranınca çocuk aklıyla kötü bir şey yok sanır ve Meço'nun kuşlarını görmek ister. Ayşe evine gider, Meço sen git, Güvercin sonra gelecek der. Sonuçta yukarıdaki alıntıda anlatılanlar yaşanır. Şimdi denilecek ki bunları anlatmaya "ne gerek var?" Gerek var. Çünkü yazar böyle takdir etmiş. Karpuz için de öyle. Ama bununla birlikte, yazarın mensup olduğu edebi akım olan realizm ve spesifik olarak da toplumcu realizmde yazar ne görüyorsa kendisini geri çeker, soyutlar ve olduğu gibi aktarır. Bu ekolun yani realizmin ilk ve önemli temsilcilerinden Stendhal'e kulak verelim mi:
    "A efen­dim, ro­man de­di­ğin uzun bir yol üzerinde do­laş­tı­rı­lan bir ay­na­dır. Bir ba­kar­sın, gök­le­rin ma­vi­li­ği­ni, bir ba­kar­sın yo­lun iri­li ufak­lı çukurların­da bi­rik­miş ça­mu­ru gö­rür­sün. Son­ra da kalkıp hey­be­sin­de bu ay­na­yı ta­şı­yan ada­mı ahlak­sız­lık­la mı suç­la­ya­cak­sı­nız? Ay­na­sı çamuru gös­te­ri­yor di­ye ay­na­ya ka­ba­hat bulmak olur mu? Böy­le ça­mur çu­ku­ru bu­lu­nan yo­la, da­ha doğ­ru­su su­yun ak­ma­sı­nı kok­ma­sı­nı, ça­mur çukur­la­rı oluş­ma­sı­nı ön­le­me­yen temizlik müfettişi­ne ça­tın."(#86297411) Bence gayet açık. Ama hala ne gerek var diyenler varsa, bu hikaye başından sonuna kadar izleyebileceğiniz çoğu gerilim filminden çok daha başarılı bir gerilim yaşatır insana. Üstelik bunu oldukça zor bir tür olan hikayede gerçekleştirir. Hikâyenin daha başındaki son derecede gerçekçi tasvirlerle olayın geçeceği köyde kendimizi buluruz. Meço'nun karakterini ve ruh halindeki değişimleri adım adım anlar ve hissederiz. Yazar, Meço garip bir insan deyip bıraksa ve karpuz örneğini vermese, onun gariplik düzeyini nasıl anlayacağız? Yazarın kafasında anlatmak istediği bir gariplik seviyesi var. Onu bu şekilde yansıtmış. Üstelik yazar demeçlerinde, yaşadığı köylerde veya muhitlerde tanık olduğu ve duyduğu birçok garip veya değil olayları tek tek not aldığını ifade etmiş. Ve yazar olduğu vakit de kentlerdeki aydın sınıfa, taşradaki hayatı olabildiğince gerçekçi bir şekilde duyurmak istediğini ifade etmiş. Görüyorum ki çok da başarılı olmuş ve hala oluyor. Ancak sorun şu, duyurduğu kentlerde artık aydın kalmadı. Temel sorunlardan birisi de bu. Aynı şekilde tecavüz sahnesini iki cümleyle geçse yine aktarılmak istenilen duygular, hisler, gerçekçilik tamamen havada kalacaktı. Yazar kafasında bu hikayeyi bu düzlemde kurmuş. Bu nedenle kalkıp da başka türde birtakım yazarlar nasıl yapmışsa o da öyle yapsaymış demek ne edebiyattan anlamaktır ne de objektif akılcı bir yaklaşımdır. Bir kere adı üstünde onlar başka tür edebi akımlar, türler. İkincisi yazardan yazara olayları ele almak, aktarılmak istenilen olgular, aktarılma gerçekçilik seviyesi vesaire gibi etmenler değişiklik gösterir. Bu etmenler çerçevesinde zihninde bir plan yapar ve buna yönelik yazar. Sen kalkıp da öyle olmasaydı dediğin nokta veya noktalar o hikayeyi oluşturan birbirine bağlı etmenlerden, unsurlardan bir tanesidir. Bunu kaldırıp atarsan hikaye havada kalır. Amaca ulaşılamaz. Yazarın kurguladığı, planını yaptığı hikaye yirmi vagonluk bir trense bunlardan beşini, onunu, on beşini kesip atmak demektir. Bir hikaye kısa gözükür ama onun ardında haftaların, ayların ve yılların emeği vardır. 'Hassas' insanlar rahatsız oluyor diye atilamaz, sansüre uğratılamaz. Çocuklar denilecek. Birincisi bu kitap çocuk kitabı değildir. İkincisi dünya artık global bir köy olmaya doğru gidiyor ve oluyor. Artık yasakçı, aşırı korumacı bir eğitim anlayışı tutunamaz. Sen çocuğu televizyonlarda çıkan saatte uykuya göndersen o bilgisayarindan, tabletinden veya telefonundan yine girer nete. Nette erişim engeli koydun diyelim. Vpn'den girer. Hem de istediği siteye. Peki napacağız, komple interneti keseceğiz, çocuklarımız zarar görmesin diye tüm ülke Kuzey Kore gibi olacağız. Olduk diyelim böyle olmak o çocuklar için faydalı olan mıdır. Bambaşka bir eğitim anlayışı, bambaşka bir yaklaşım gerekiyor. Ne bu anlayış ve yaklaşım diyebilirsiniz. Ben de tam olarak bilmiyorum. Bir şeyler gözlemliyorum. Düşünüyorum, sorguluyorum yasağın, aşırı korumacı tutumun bu devirde işe yaramayı bırak, ters teptiğini görüyorum. Yakın gelecek ise bambaşka olacak, belli. Biz hala hikaye veya kitap sansürlemekten bahsediyoruz ciddi ciddi. Bundan önce çocuklarımızı, Bayan Ali hikayesindeki Ali gibi yetiştirmesek keşke. İlla onla birebir olacak diye bir şey yok ama hepimiz biliyoruz ki, pek çok aile çocuğunu Ali veya ona benzer yetiştiriyor. Bir şey diyeyim mi, çocuklarınıza asıl zararı bu verir. Sonra çocuklarınıza kendi vücudunu tanıması için yardımcı oluyor musunuz. Pedagojik okumalar yapıyor musunuz, eğitimler alıyor musunuz. Sünnet düğünleri yapıyor ve hala oralarda penisinden kesilen bir parça nedeniyle onun üstün cins olduğu hissini mi veriyorsunuz. Karşı cinsine yabancı mi büyütüyorsunuz yoksa. Kadın erkek astronotlar yeni gezegenleri beraber keşfederken yoksa siz kız ve erkek çocuklarını hala her alanda ayırmaya ve birbirlerine karşı yabancılaşmalarina mi neden oluyorsunuz. Çocuğunuza cinsel eğitim veriyor musunuz. Yoksa hala kendilerini leylekler mi getirdi zannediyorlar. Yabancılara veya yakınlarına karşı yani onların kendi cinsel bölgelerine dokunmamalari gerektiği yönünde uyarıyor, eğitiyor musunuz. Çocuklarınız cinsel içgüdüleri ve hormonları artış gösterdiği yaşlarda gelip sizinle bunları paylasabiliyorlar mi. Mesela ilk defa gece boşalan erkek çocuğunuz, gelip sizinle bu deneyimini -ki bu şok edici bir deneyimdir- paylaşabiliyor mu, ya da kızınız aynı şekilde. Peki erkek çocuğunuzun sevgisiyle tanışıyor musunuz bilhassa kızınızın… Ben söyleyeyim mi, bu toplumdaki ailelerin çok büyük bir çoğunluğu yapmıyor bunları. Cinsellik her an bir yerlerde yaşanılan ama konuşulması, adının anılması zinhar yasak olan hatta ona dair her şeyin yasak olduğu, erkek ile kızın kesinkes birbirinden ayrı büyümesini olabildiğince sağlamaya çalışan, erkekleri üstün ırk gibi büyüten ama kızları ise her an tecavüz edilme pardon pardon jargonuyla söyleyelim, her an namuslarinin kirletilme tehlikesiyle fanustaki bir çiçek gibi büyütmeye çalışan, erkeğe sonsuzca özgürlük verip kızı eve veya toplumda belli yerlere ve saatlere ve is kollarına hapsetmeye çalışan ve erkeği kadının koruyucusu, muhafızı ve üzerinde yüksek hak sahibi olarak yetiştiren dolu aile var. Bu ve daha nice benzer nedenlerden dolayı bu toplumun büyük çoğunluğu cinsel açlık çekiyor. Ve cinsel açlık, doğru ve etkili eğitim verilmeyip otokontrolunu sağlamakta zorlanan veya başka sorunları olan insanlarla buluşunca ortaya dehşet verici olaylar çıkar. Şimdi bu olaylardan birini gerçekçi bir şekilde hikayeleşirdi diye Osman Şahin mi suçlanmalı, sapık veya sapkın olarak o mu görülmeli. Neyse…

    Peki bu sahneleri ve TABİKİ hikayenin bağlamı içinde okurken ne hissettim: Tecavüz olgusundan son derece tiksinme, korku evet korku, o çocuğun korkusu, çaresizliği, ve òte yandan Meço'nun korkusunu, sonra onun kötülüğünü hissettim, bilhassa gece olunca o kötülük tüylerimi dikenleştirdi. Köpeğini de öldürdü ardından, korktu ve hakimdi üzerinde kötülük. Kötülük ayrı bir şey değil ayrıca o kendisiydi. Her insan iyiliği de kötülüğü aynaya baktığında görebilir zaten. Ama insan hep iyiyi kendinde kötüyü de başkalarında görmek ister. Hatta bazı kötülükleri tamamen yadsimak, unutmak ister. Ama bu tarz hikayeler, dur unutma der, unutursan yadsırsan bunları önlem alamazsın, kamuoyu yaratamazsın ve en önemlisi bunlara karşı hayret duygunu yitirir kanıksarsın uyarısında bulunurlar. Hikâyenin teması şu alıntıda gizli aslında: "Cesedi parçalara böldükten sonra mı atsaydı orma­na yoksa? O zaman parçaları kurtlar, çakallar yer bitirirler, sabaha kıymığı kalmazdı. Böylece çocu­ğu kurtların, çakalların parçalayıp yedikleri kanısı uyanırdı herkeste. Tam çakalca bir düşünceydi bu. Kötülük, insanı binbir kurnazlığa sürükler derler. O kurnazlıkla tekrar girdi çardağına."(s.95)

    Bu hikaye hakkında son diyeceğim: karpuz vardı hani, Meço'nun kendini tatmin etmek için kullandığı, hikayenin sonunda ahali suçlunun Meço olduğunu anladığı sırada Meço'nun sırtına karpuz ve kavunlarla dolu bir şey koyuyorlar. Bu sayede kaçamıyor. İşte bence karpuz burada vurgulanan ve kasten konulan bir öğedir. Karpuz, Meço ve onun gibilerin cinsel açlığıdır. O cinsel açlık insanın sırtına yüklenecek en ağır yüktür. Otokontrolü yoksa ve birtakım kötü özellikler, olaylar da buna eklenirse cinsel açlık hiç umulmayan anda iplerinden boşalabilir. Bu toplum malesef düz duvara tırmanan pek çok insandan oluşuyor. Bu sorunu çözmenin yolu, bu veya herhangi bir hikayeyi, kitabı sansürlemek veya yasaklamak değildir. Keşke o kadar kolay olsaydı.

    __________

    KAMU SPOTU:

    "Ahlaka uygun olan ya da uygun olmayan kitap diye bir şey yoktur. Kitap denen şey ya iyi yazılmış ya da kötü yazılmıştır. Hepsi bu."

    Oscar Wilde

    __________


    Köstebek adlı hikayede kahramanımız bir köstebektir. Köstebek korkusundan sürekli toprağı kazar. Bir yol yapar, durur sonra ya bu yoldan düşmanları gelirse, başlar ikinci yola, o biter, kısa bir rahatlama, sonra ya buradan da başkaları gelirse, bu sefer başlar üçüncü yola. Böyle böyle tüm Köstebekler birbirlerinden ayrı korkarlar ve kazarlar. Nihayetinde, o korktukları düşmanla bir araya gelemeyip ayrı ayrı kazarak darmaduman ettikleri toprak içinde karşılaşırlar. Bu düşman güneştir ve onun ışıkları delik deşik olmuş toprakta şimdi Köstebekler üzerindedir. Peki neden bir araya gelemez bu Köstebekler aynı şeyden korktukları halde? Bu soruyu kendimize soralım. Çünkü hepimiz birer 'köstebeğiz'!

    __________

    "Bir insan, ahlak dersi verdiğinde, sizin gözünüzdeki değerini düşürüyor ve gülünç hale geliyor."

    Friedrich Nietzsche

    __________


    Adı Berdan adlı hikayede kahramanımız Toroslarda akan bir sudur. Yazarın doğa tasvirlerinin zirveye çıktığı hikayesidir. Berdan suyu akarken Bolkar dağlarında asırlık kültürün, yaşanmışlıkların kokusu gelir burnumuza. Bu edebi şölenin içinde aynı zamanda yazar bize şunları anlatmak ister: "Doğumundan ölümüne kimseye bir yararı olmayan, dünyaya bir kazık çakmadan yaşayan, bedava soluk alıp veren, ölen kimi asalak insanlara benzemez o." (S.217)

    __________

    KAMU SPOTU:

    "Düşünce suç olmaz, ya olursa eğer, en büyük düşünce suçu, düşüncenin suç olabileceğini düşünmektir."

    Sabahattin Eyüboğlu
    __________


    Çan, hikayesinde kahramanımız bir kurttur. Bu kurt bir avında sağlam kayaya toslar ve insanların elinde düşer. Bu kurttan çok çekmiş Oba halkı, assak mı kessek mi diye tartışırken Obanın bilge kişisi gelir ve farklı bir fikir öne sürer: bu kurdun bir yerine çan takalım. Avlanarak yaşayan bir hayvana verilebilecek en 'insani' ceza budur. Ve bu yapılır, ardından da kurt salınır. Gider gider ama çan yüzünden bir türlü avlanamaz. Bu kurdun akıbetini siz okuyunca görürsünüz. Benim diyeceğim ise, bu hikaye insanın hayvandan farkı olan yüksek aklını oldukça vurucu ve anlamlı şekilde anlatır. Evet, kurdu aklıyla alt eder insan ama bu alt etme ne kadar insani'dir. Ya da daha doğrusu, insani nedir?

    Diğer hikayeleri de beğendim. Ama en beğendiklerim bunlardı. Kitap gayet güzel arkadaşlar. Hikayelerde tabiat tasvirleri, insan tasvirleri, karakter yaratımi, insan psikolojisini aktarım, öyküleme tekniği tek kelimeyle harika. Hikayelere art niyet barindirmadan bakılırsa, yazarın edebi açıdan çok yönlü oluşunu rahatlıkla görebilirsiniz. Herkese tavsiye ederim. Pardon, herkese değil. Nitekim artık herkesin her kitabı okumamasi gerektiğini düşünüyorum. 'Hassas' insanlar okumasin. Sağduyulu, akılcı, hemen gaza gelmeyen ve edebiyat nedir, edebi kuramlar nedir ve özellikleri nelerdir bunlara dair birazcık okuma yapmış, hayata farkli açılardan bakabilen herkese tavsiye ediyorum.

    Durun, henüz bitirmedim. Hani başlarda Hitcock hakkında bir sürprizim var demiştim. Sıra onda.
    __________

    KAMU SPOTU:

    "Sansür, geçerli anlayışları ve var olan kurumları ve yasaları birilerinin sorgulamasını engellemek için var. Bütün ilerleme geçerli anlayışların sorgulanmasıyla ve var olan yasaların ve kurumların değiştirilmesiyle gerçekleşir. Sonuç olarak ilerlemek için gerekli olan ilk şey sansürün kaldırılmasıdır."

    Bernard Shaw
    __________

    Size tarihte yasaklanmış bazı kitaplar ve yasaklanma nedenlerini yazacağım. Hazır mıyız, aldık mi popcornlarımızı, başlayalım o halde:

    Bizim Köy, Mahmut Makal'in aynı Osman Şahin'in amaçlarıyla yazan bu yazarımızın 1950 tarihli kitabı, ANADOLU KÖYLERİNİ FAKİR ve SEFİL YANLARINI GÖSTEREREK komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle Türkiye'de yasaklanmış. Cidden, hani şu Heidi, Ömercik ve Ayşecik'in el ele tutuşup oyun oynadıkları hiçbir sorunu olmayan ülkemizde. Hayret doğrusu.

    Lolita, V.Nabokov: Müstehcen olduğu gerekçesiyle Fransa, İngiltere, Kanada, Yeni Zelanda, Güney Amerika ve Arjantin'de yasaklanmış. Hani kitabı okumasam, Çernobil patlamasından arta kalan artık nükleer madde zannedeceğim. Ama 'hassas' insanlar okumasın.

    Sırça Köşk eseriyle devlete başkaldırdığı gerekçesiyle yasaklanan Sabahattin Ali'yi geçiyorum. --- Atsız bunu beğendi.

    Renkahenk/ Can Yücel: Bu şiir kitabı yine Heidi, Ömercik ve Ayşecik üçlüsünün olduğu ülkemizde 1980 yılı gibi insan haklarının, özgürlüğün ve demokrasinin şaha kalktığı bir dönemde, müstehcenlik suçlamasıyla toplatılması çok garip. Herhalde toplayıp ihtiyacı olan insanlara, okullara falan gönderdiler.

    Yengeç Dönencesi/ Henry Miller: Naptin sen, söyler misin dostum? Sus, konuşma terbiyesiz seni! Bu var ya bu, romanında müstehcen şeyler yazmış. ABD'de 30 yıl kitabı yasaklı kalmış. Oh olmuş, pis 'sapık'. O zamanlar çocuk olup bu kitabın gadrinden uzak büyüyen o Amerikalilar ne kadar ahlaklı oldular.

    Alice Harikalar Diyarında/ Lewis Carrol: Yok artık! Senin ne işin var dostum, müstehcenlik mi yok yahu olur mu öyle şey. Değil, iyi bari. Neden ne peki. Hayvanlara haddinden fazla insan özellikleri yüklenmiş olmasının insanlara hakaret sayılacağı, ileride çocukların (bak yine çocuklar, yasaklar zaten ya çocuklar ya da toplumun arı, namusu bahane edilerek yapılır ve bir de devlete hakaret) hayvanlarla insanlara eşit düzeyde yaklaşacağı gerekçesiyle. Bunu kim düşünmüş dostum. Çin'in Huan eyaleti. Bu Çinliler garip insanlar..

    Candide/ Voltaire: Aa dostum, yukarıda sözünü kullandım ama altına ismini yazdım ve mail attim, adresin şuydu değil mi: papayadalgapapaya@gmail.com Pikaresk romanın, dur ben söyleyeyim, kesin müstehcenlik. Biliyorum abi ben malımı. Bu kafa hiç değişmez. İster 18. yy olsun ister 27. yy. Nerde oldu bu olay? ABD.

    Canterbury hikayeleri/ G.Chaucer: Sen ucuz yırtmışsın. Sadece ABD'de posta servisi, taşımak istememis. Sebep tabiki MÜSTEHCENLIK.

    Pınar Kür hanim, siz baya belalı bir isimsiniz, cok belli. Bu ne arkadaş, Bitmeyen Aşk, Yarın Yarın, Asılacak Kadın kitaplarınla TOPLUMUN AR duygularını darmaduman etmişsin. Hak etmişsin yasaklanmayi. Bak şimdi topluma, mis mis!!

    Nazım,
    Kaan,
    Nazımm,
    Kaan valla bir şey yapmadım ben.
    Hadi geç bu işleri Nazım, sen bir 'hain'sin. Başka söze gerek yok. YASAK.

    Sudaki İz/ Ahmet Altan: Müstehcenlik. Heralde iz derken…

    Madame Bovary/G. Flaubert: Bak burası çok önemli arkadaşlar. Fransız halkının ahlakını bozuyor diye yasaklanmış, yazarı da yargılanmış. Neden? Çünkü kadın kocasını aldatıyor. Haklı, dünyada ilk defa bir kadın kocasını 1856 yılında Fransa'da Flaubert'in romanında aldatmıs. Bundan önce hiçbir kadın aldatma olgusu nedir bilmiyormus. Bu romanı okuyan kadınlar bir anda kocalarini birbirleriyle değiştirmeye başlamışlar. Bence bu yüzden bu kitabın ülkemizde de yasaklanmasi gerekiyor. Zaten çok boşanma vakalari oluyor.

    Binbir Gece Masallari/ Anonim: 1926-50 arası ABD'de müstehcen diye yasaklanmis. İran ve Afganistan'da halen yasak. Zira bu ülke kadın hakları konusunda dünyada birinciliği buna borcludur. İkinci sırada kalan Mısır ise bunları kiskanarak yasaklamaya çalışıyormus. Yalnız ben ANONİM olmasından kıllanmıştım. ANONİM'lere dikkat ediniz arkadaşlar.

    Don Quite/ Cervantes: Engizisyon tarafından BURAYA DİKKAT, "Hayırseverligin değersiz kılınması nedeniyle yasaklandi." Ah canım benim, sen ne şirin bir mahkemesin, ne tatlısın, Bruno'yu ve daha nicesini de bu ve benzer ŞİRİN ve TATLI nedenlerle mi yaktin sen, aferin sana. Senin sayende kitap eksiksiz olarak ancak 19. yy'da basilabildi. Kına yolladim sana canım benim.

    Minyeli Abdullah/ Hekimoğlu Abdullah: Bu ilginç. İnançlardan dolayi zorluklara maruz kalmış bir insan konuymus ve 1969'da şu bizim Heidi, Ömercik ve Ayşecik üçlüsünün olduğun ülkemizde yasaklanmış. Serbest kaldıktan sonra 84 baskı yaparak rekor ülkemizde rekor kırmış. Bak yasak bir de zararlı dersiniz. YASAK REKOR KIRDIRIR.

    Bir Avuç Gökyüzü/ Çetin Altan: Abi, Orhan Pamuk okurken duydum ismini, sen baya sivri dilli bir abimizmişsin. Bizim Uganda'da en sevilmeyen insan tipidir. Ne olursan ol böyle olmayacaksın. Yazık etmişsin kendine. 1974 tarihli bu roman müstehcenlik iddiasıyla yasaklandıgında yurt dışında 9 dile çevrilmiş. --- AB: Hain!!!!

    Yatak Odasında Terör/ Sade: bir şey demeye gerek yok.

    Suç ve Ceza/ Dostoyevski: Haydaaa. Hayırdır? Ne iş? Kumar masasında kaybettin de kitaplara el mi koydular. İsa'ya söyle de kurtarsin. Neyse ne oldu anlat. Rusya'da "gerici" diye yasaklanmış. Polonya'da ise "kötümser" diye yasaklanmış. Bir kere demiştim Suç ve Ceza'yi da şundan şundan yasaklayalım o halde diye, cidden yasaklamıslar ya.

    Ulysses/ J.Joyce: Seni henüz okumadan kötü ünün geldi bana. Yazıklar olsun. 1930'da MÜSTEHCENLIK nedeniyle ABD, İngiltere ve Avustralya'da yasaklandı. Kusura bakma, seni okuyarak ahlakımı bozamam. Sonra namusum kirlenir, evde kalırım.

    Cesur Yeni Dünya/ A.Huxley: 1932 yılında yazılan roman aynı yıl İrlanda'da yasaklandı. Neden? Patates mi? Yok değil. Geleceğin dünyasında eğlence amaçlı SEKSIN (Uganda'da bu kelimeyi duyanın tüyleri diken diken olur) toplum tarafından doğal karşılandığını anlatması nedeniyle. Ee doğal değil mi zaten? Yalnız bu gerekçe bizde tutar.

    Bir Zevk Kadının Anıları/ J. Cleland: Gerekçeye gerek var mı? İsimden belli. Bak şimdi kitaptan zarar gelmez diyen arkadaşlar, bu kitabı genç kızlarımız okusa ne olur? Cinsel iştahlari zirve yapar, sonra nolur? Toplum temelinden ÇATIR ÇATIR çatlar.

    Da Vinci Şifresi/ Dan Brown: Hristiyanliga hakaretten Lübnan'da yasaklandı. İyi bari. Genelde İslam'a hakaretten yasaklaniyor günümüzde. Böylelikle farklılık olmuş.

    Bülbülü Öldürmek/H.Lee: Bu bomba. Irkçılığa karşı yazılan bu kitap ABD'de "ırkçılık ve küfür" nedeniyle yasaklanmış. Yorum yok. Neden ABD'nin yanına kıvrılıyoruz sürekli belli, MÜSTEHCENLIK gibi konularda ikimiz de 'Hassas'ız.

    Hamlet/Shakespeare: Sen ne alaka? Etiyopya'da 1978'de yasaklanmış. Olmak ya da olmamak bütün mesele bu Etiyopya kralı 7. Quaoehrkaamyspeje

    Acun gibi sizi beklettim ama kusura bakmayın. Zaten pek bekleyen de olduğunu sanmıyorum.

    SÜRPRİZİMİZ: A.Hitcock'un efsane filmi Psyco'nun uyarlandığı kitap(hak gecmesin,aynı adlı kitabın yazarı Breat Easton Ellis),1991'de bir seri katilin cinayetlerini çok detaylı anlattı gerekçesiyle Avustralya'da yasaklanmis.

    BONUS: Türlerin Kökeni/Charles Darwin: Evrim Kuramıni öğretmek ABD'de 1925-67 arasında yasakmış. Boşuna akıllı tasarımcılık ABD'de doğmadı ve sık sık onun yanına kıvrılan bize de boşuna gelmedi.
    __________

    KAMU SPOTU:

    "Düşünce yasakları her zaman toplum zararıdır. Yasaklanan düşüncenin bütünü ya da bir kesimi doğruysa doğrudan, yanlış ise doğrunun daha belirgin biçimde ortaya çıkmasından yoksun kalan bir toplum yoksullaşacak, yeni tezlere ulaşamayacak, olduğu yerde duracaktır."

    Sami Selçuk
    __________


    Son olarak şunu bir düşünelim derim: "Şu çocuk dünyaya getirme işi şimdi olduğu gibi bir zorunluluk veya bedensel zevkin eşlik ettiği bir şey de­ğil de tamamen düşünüp taşınarak akılla yapılan bir iş olsaydı acaba insan soyu gerçekten varlığını sürdürmek ister miydi? Bir insan gelecek nesle onu hayat yükünden kurtaracak kadar şefkat ve merhamet beslemez miydi? Ya da böyle bir yükü onun üzerine yükleme sorumlulu­ğunu soğukkanlılıkla üstlenmeyi istemeyecek kadar ona yakınlık duymaz mıydı?" (#49878322)


    İyi okumalar.
  • 152 syf.
    ·5 günde·9/10
    Fabl tadında muhteşem bir hiciv kitabıdır. Fakat eleştirdiği Stalin'i çok derinlemesine araştırmadığım için haklı yada haksız değerlendirme yapamayacağım. Kitaptaki Napoleon (Stalini) Snowball ise (Lev Troçki)'yi temsil eder. Diğer karekterleride kısa bir araştırmadan sonra sizde kolaylıkla eşleştirebilirsiniz. O dönemin durumu neydi' ne istendi ve nasıl oldu bilmiyorum henüz en kısa sürede araştırıp öğrenmeyi planlıyorum.
    Kitap hala öyle taptaze güncelliğini koruyor ki sanki yazar az önce karşınızda sizinde onayladığınız bir saptama yapmış ve bunu kaleme almış. Okuduğunuzda "tarih tekerrürden ibarettir " sözüne olan inancınız pekişiyor. Her karakter size öyle tanıdık geliyor ki şaşırıyorsunuz.
    Evet kitap bir başkaldırı kitabıdır. Yapılan haksızlıklara zulümlere adaletsizliklere bir başkaldırıdır. Her taraftan sıkıştırılıp sömürülen topluluk hayvan da olsa birgün gelir baş kaldırır olumsuz gidişe mutlaka dur der. Baş kaldırı bu durumun en basit ayağıdır. Önemli olan neye ve niçin baş kaldırdığınızı unutmamak işte bu noktada Koca Reis'in (ki bu kitapta "Lenin" oluyor ) sözü can alıcıdır.
    "Şunu da unutmayın ki, insana karşı savaşırken sonunda ona benzememeliyiz" önemli olan eleştirdiğiniz şeye dönüşmemenizdir. Savunduğunuz idealinizi sürdürebilmenizdir. Çıkarıp atmak istediğiniz postu giymemenizdir.
    Yazarın okuduğum ilk kitabı bana göre çok bir edebi kaygıyla yazılmamış. Ama tek solukta okunabilecek akıcı bir kitap okurken çok keyif aldım
    Okumayı düşünene keyifli okumalar.
  • 223 syf.
    ·1/10
    Merhabalar. Kitabı birkaç yakınımın sadece dini bir kitap olmasına bakıp çok yoğun tavsiyeleriyle okudum. Kitap bana bir şeyler katmadı mı, kattı. Şimdi size kitaptaki bazı şeyler ve bunlar hakkındaki düşüncelerimden bahsedeceğim.
    Kitapta Fatma isimli bir kız çocuğundan bahsediliyor. Fatma, küçüklüğünden beri okul yerine kuran kurslarına gönderilmiş. Dine göre değil, hocaların emirlerine göre yaşanan kuran kurslarına.( buraları kendi ağzından anlatıyor.) zorla yaptırılan, ne olduğunu bile bilmedikleri ibadetler. Neden yaptıklarını bile bilmiyorlar. Ve yapmazsan ceza. Karşı gelirsen dayak. Babası, dine göre doğru olduğunu düşündüğü için Fatma'yı bebekliğinden beri böyle yetiştirmiş.
    Kitapta bir başka mevzu, ( özellikle çok dikkatimi çekti.) "Senin canın dayak istiyor.", "seni dayaktan başka bir şey paklamaz." , " Onu öyle döver, öyle döverdim ki, hastanelik ederdim. Sonra da başardım tekmeyi." , " Bu yaptıklarına rağmen hâlâ daha çenesini dağıtmadın mı?" gibi sözlerden oldukça geçiyor. Bu sözler, sanki çok doğruymuş gibi anlatılmış kitapta. Çocuk onlar, kız çocukları. Zaten kitapta manken kızların namusları elden gitmiş gibi davranıyorlar, öldürülmesi gerektiğini düşünüyorlar. "Müslüman manken olmaz." düşüncesi dayatılıyor.
    Bu baskılarla ve beyninin içindeki düşüncelerle baş başa kalan Fatma giderek daha çok mankenlere benzer,dinden uzaklaşır. Bu ne kadar kötü, tartışılır. Ama ailesiyle kötü kavgalara sebep olur ve tüm suç Fatma'nın omuzlarına biner. Oysaki bunun tek sorumlusu anne,babası ve gittiği kurslarda gördüğü kötü muameledir. Kitapta bahsettiği gibi, yanlış çevre değil. Örnek oluyor falan filan hikaye. Fatma'nın annesi sürekli babasına kızar. "Bu kızı azıcık benim babam gibi dövseydin,böyle olmazdı." diyor. Ne kadar yanlış olduğunu isterseniz siz yorumlayın.

    Sayfa 73 de son paragrafta "Hiçbirimiz dini güzel anlatmıyoruz çocuklarımıza, sevdirerek överek yaptırmıyoruz." demiş. Eh, bir bakıma doğru gibi geliyor ama bence hepsi yanlış. Herkes, çocukları veya gençleri bir tarafa çekmeye çalışıyor. Herkes, savunduğu şeyin birkaç güzel özelliğini alıp abartıyor,abartıyor. Sonra çocuk yanlış seçim yapmasını da ne yapsın. Ya çocuk diyorum. Tabii ki de çocuğa hangisi cazip gelirse oraya yönelir. O zaman evet, burada çocuğu kimse suçlayamaz. Burada doğru veya yanlış da yok zaten. Olay tamamen, göze hoş gelen ve gelmeyen bence.

    Aslında bundan bahsetmeyecektim fakat engel olamadım kendime. Affedin. Kitap 2014 basım. Yani aslında o kadar eski bir kitap değil ve kitaptaki yazıma hataları ilkokul seviyesinde. Bu kadar olmaz dedirtiyor. Basım tarihi veya yayını ne olursa olsun böyle bariz hatalar olmamalı bence. Okurun göz zevkini geçtim, insanı böyle hatalara alıştırıyor ve "asıl konuya odaklanın" diyerek resmen yazım kuralları hiçe sayılıyor. Birkaç örnek vermek istiyorum.
    "Kimbilir.", " onsekiz." , "tesbit etmek." , "birşey" , "birgün" , "söylüyemiyordu." , "herşey" , "filim." ,"mavfettin" , "afetmeyeceğim." , "sense" (buna çok gülmüştüm.)

    Ve size son bir şey, "Çağdaş olmak için her tarafımızı göstermek zorunda mıyız?"
    Buraya kadar gelip okuduğunuz için teşekkür ederim.
  • 524 syf.
    ·11 günde·Beğendi·7/10
    Serinin 4.kitabini bitirmiş bulunmaktayım. Bu seri konusunda biraz kararsizim okurken yorulduğum sıkıldığım kısımlar da oldu. Meraktan okumaya devam ettim ama beni seride önce okuduklarım kadar heycanlandirmadi.Simdi Mahpusa doğru yola çıkmaya can atıyorum:)Begendigim bölümler tabiki oldu .

    Nedir peki Sodom ve Gomorra?Bu ismin bu kitaba veriliş sebebi ne olabilir sizce?Merak edenler ufak bir araştırma yapıp bu isimlerin Lut Peygamber döneminde helâk olan kavmin üzerinde yaşadığı şehirler olduğu bilgisini edinebilir.Sodom ve Gomora yada sodomizm literatürde(,dini kitaplarda geçen kissasi sebebiyle Lut kavmi)lanetlenmiş,ahlaka aykiri eylemlerde bulunan,bir toplum veya kişinin ahlakdişi eylemini betimlemeye yarayan bir tabir haline gelmiş daha çok.(ilahi cezayi yiyenlerden biri de bu sehirlerden birinde yasayan, ibadetini tam yapan bir adamcagizdir. tanrinin burdaki dusuncesi de kendi ibadetini etti ama digerlerine bir kere bile yanlis yapiyosunuz dogru yol budur demedi dusuncesidir.)

    Ek bilgi=Ürdunde Lut gölünü canlı görmüş bir insan olarak toprağının kesinlikle farklı olduğunu söyleyebilirim. zaten dünyanın en tuzlu gölü ve içerisinde hiç bir canlı yaşayamıyor üstünde ve karada yer yer tuz tabakalarina rastlayabilirsiniz .Baya akışkan toprağa sahip yine rengi ,kokusu farklıdır içine çekiyor bastığınızda havası oldukça sıcak yürünmesi de orada mesakatlidir.Toplam gitmesi 4 saatimizi almıştı.Koca Daglarin şekli,görüntüsü büyüklüğü içindeki oyuklar da farklı yer yer değişiyor ben gördüğüm bir çok yer gibi olmadığına eminim mutlaka birgün ziyaret edin sevgili okurlar bir kavmin helak olduğuna olan inancınız belki oluşur çünkü ben görünce çok sasirmistim
    (Incelemeye daha sonra çektiğim fotoları dahil ederim)

    Yazarin eşcinsel olması Ve kahramanımız Marcelin hetereseksuel olmasi toplumun nasıl baktığı o yönden anlatımı güzeldi. Beğendim kafamda hep kurabildim yani bir tur denge vardı.Dönemin Fransa’sında her ne kadar bu tür ilişkiler gizlilik içinde kurulsa da sosyetede yaygın ve normal bir davranış olarak görüldüğü anlaşılıyor.Proust eşcinsel diyoruz ama kitapta eleştiriyor,bazı yerlerde tiksinti duyduğunu yazmis,bazı yerlerde çok az normal görmüş yani sanki gizlemiş gibi geldi bana.;ama bu durumu onaylamıyorum.Bu cinsel yönelimi ya öveceksiniz ya da susacaksınız anladığım kadarıyla niye çünkü sosyal medya öyle istiyor.İsteyen istediği ile istediğini yapsın; tabi asalım keselim kafasında da değilim. Ama benim gözümde normal değildir.Biyolojik olarak dogal olmadigini savunuyorum, cunku dogal olsaydi daha farklı olurdu mesela ureyebilirlerdi.(Hayvanlarda da eşcinsellik var ama ensestlikte var ona bakarsak)Ben eşcinselliği savunmak beyinsizliktir demiyorsam, başkası da eşcinselliği savunmamak beyinsizliktir,yobazliktir diyemez.Eşcinsellere karşı herhangi bir nefretim yok hatta top,ibne yumuşak,ilik denilmesine karşıyım hakaret kabul edilemez.Sadece eşleşmelerde formülsel bir yanlışlık olduğunu düşünüyorum.Hastalık mı tercih mi orası tartışılır ama açık olan şudur ki eşcinsellik doğaya dolaysıyla evrime ters düşer.
    Eşcinsel birliktelikler kısır ve vücud sağlığını bozan yönelimlerdir ;hangi toplum grupta ülkede olursa olsun.Heteroseksuel olup bu kadar nefsine yenik dusen insanlar da var elbette, onlar da ayni igrenclikte ve sapkınlığa olduğunu yazar çizerim.
    Kıbrısta eşcinsel bir arkadaşımız vardı
    Kütüphanede denk gelince konuşurduk başkalarına nasıl davranıyorsak öyle davranırdık.Eşcinsellere saldıranlara, eşcinseller'den daha fazla gıcık kapan bir müslümanım.ancak tüm bu hoşgörüme rağmen, eşcinsellik'in bir sapıklık olduğunun gizlenmeye çalışılması ve bunu "karşı cinsi sevmedin bir de kendi cinsini dene" şeklinde lanse edilme çabalarından da rahatsızlık duyuyorum.benim canımda burnumu karıştırmak, yüksek sesle geğirmek istiyor..ama bunları yapmıyorum..herkes her canının istediğini yapıp bir de bu normaldir diye felsefe yapsa..olmaz yürümez bu hayat.
    sövmekle övmek arasındaki dengeyi kuramıyoruz yani. Benim kimseyle bir derdim yok ama güzellenmesine karşıyım. sanki normali o da diğer fikirler anormalmiş gibi delicesine etrafa saldıranlara kabul ettirmek için herşeyi yapan güruha yine karşıyım.
    Her neyse bu konu üzerinden daha fazla yazmak istemiyorum çünkü taşlayan grup hep hazırda iki taraftan.
    Burda proustun anlattığı belki de buydu Aşkın helak olma yönüne deginmesi..Gerci Aşkta sayılmaz tamamen kıskançlıklar sürekli değişimler yoruyor okurken.
    kitapta bir bölüm var,otel de babaannesini hatırlıyor,eski anılarını anlatıyor,insanın canını acıtan bir bölüm temelli ayrılmak hakkında..Ozellikle anneannesine duyduğu özlem beni çok duygulandirmisti.
    Zaman konusunda ;Astral seyahat mi ne yaptım inanin hala bilmiyorum kitabı okurken ama hala etkisi üzerimde bu konuda beni garip bir hale sokuyor sevgili proust.
    Benim seride en çok dikkat ettiğim dünkü benle bugünkü beni güzel bir şekilde ortaya koyması oldu ve şuan düşündürmesi .yaptığım düşündüğün şeylerin felsefesini yakaladım diyebilirim. Valery, Proust konusunda şöyle diyor: “Proust, öbür yazarların atlamaya alışık olduğu şeyleri böler ve bizde sonsuza dek bölebilme duygusu uyandırır.”
    He işte tamda böyle oldu.Yaratmanin eşsiz gücü bir sanatçıyı gitmeyi arzu ettiği bir yere değil de kendi gideceği yere götürmesinde yatar. Nasıl ki düşler denetim altına alınamazsa, bir sanat yapıtının gelişiminin en doruk noktası da çok küçücük ayrıntılar dışında denetim altına alınamaz. Hele yazar bir kez romanının “ses”ini buldu mu o ses işte orada hipnotize edici güce ulaşır.Bence proust o sesi yakaladığı için bu kadar başarılı oldu başta bilmiyordu ama Yazmak onda bit tutkuyu oluşturdu. Yazdıkça kendini kaybetmeye başladı. Yaşamaktan daha önemliydi anlatmak çünkü yaşamak yaşanmış olanla sınırlıydı, oysa anlatmak yaratmaktı onun dünyasında..

    Bu eserinde yine durağan bir yapıdan ziyade canlı, değişen ve son bulan bir vücudun düzenini bulmak mümkün. Bir nevi Zamanın değişim yoluyla neden olduğu olumsuz etkilerin yanında gerçeğin keşfinde oynadığı rolle olumlu bir yanından da söz edilebilir. Proust’un kitapta yine gerçeğin zamanla keşfi üzerinde de duruyor.içerisinde yer alan kişiler açısından, gerçeğin keşfi için belli bir sürenin gerektiği görülmektedir.
    Mesela Proust kitapta toplum da zamanın gücünden nasibini alıyor (kişilerden ziyade) zira zaman toplumun da değişmesine neden olmuş. Toplumda zamanla değerler ve bakış açılarında değişimler yaşanmaya başlamış.Zamanın nesne ve mekân üzerinde de etkisi söz konusu. Mekanlar da zamanla değişmiştir. Ancak zamanın nesne ve mekân üzerindeki etkisi olumsuz yönde olup onların bozulmasına neden olmuş daha çok.Gerçeğin peşinde ya da araştırmasında olan Proust için zaman, önemli bir rehber ya da yol gösterici konumunda.

    Kitaptaki karakterlerimiz epey kalabalık şöyle= anlatıcı-kahraman, annesi, Albertine, hizmetçileri Françoise, M. de Charlus, Jupien, Morel, M. de Norpois, Guermantes Dükü, Guermantes Düşesi, Guermantes
    Prensi, Guermantes Prensesi, M. de Cambremer, Mme de Cambremer, Legrandin (Mme de Cambremer’in kardeşi), Mme Villeparisis, Andrée, Elstir, Rachel, Parme Prensesi, Dr.Cottard, Mme Cottard, Mlle Bolch, M. Bloch, Bergotte, Saniette, Mme Bontemps, Mlle Vinteil, vb.

    Proust’un anlatıcı-kahramanı durağan değil, sürekli gelişen kişiliğe ve bir bakış açısına sahip kitapta . Anlatıcı-kahramanın aşk konusunda da düşüncelerinin zamanla değiştiği görülüyor. Özyaşamöyküsel roman olarak da kabul edilen yapıtın ilk cildinden son cildine anlatıcı_kahramanın kendinde yaşadığı ve çevresinde tanık olduğu değişimi görmek mümkün.anlatıcı-kahramanın gözünde gerçeğin zamanla keşfinin bir belgesi niteliğindedir. Bu bağlamda Proust’un romanı bir deneyim ve öğrenme romanıdır denilebilir.

    Swannların tarafında'nın ana karakteri Swan' in ve anlaticinin gözündeki yüce konumu zamanla değişime uğraması ve ikinci kez(ilk kez odette ile evliligi) bu sefer Dreyfus taraftarciliği yuzunden ,aristokrasi çevresindeki yerini belirlemesi(sayginliğini kaybetmesi) hem ,davanin yankılarinin devami hemde ben bir okuyucu olarak üzüldügum bir nokta oldu,Çünkü Swan Kayip zaman izinde serisindie ilk tanıdığım sevdiğim karakterdi..

    Proust kitapta farklı duygulardan bahsediyor.Fransız yüksek sosyetesindeki salon hayatının, sosyete ritüellerinin ya da dönemin siyasi ikliminin avrupa insanının dimağına nasıl da etkiledigini degistirdigini sahteleştirdiğini görüyoruz.Kitapta diyaloglar üzerinde de görülebilir.yuksek sosyetede insanlar dorde ayrılıyor okuduğum kadaŕiyla proustun bana öğrettiği başka bisey :)
    1)arkanizdan kotu konusan seviyesizler
    2)arkanizdan iyi konusan sinsiler
    3)onunuzde kotu konusan kabalar
    4)ve onunuzde iyi konusan yalakalar..

    Kadinlar hakkindaki değiskenlik gösteren arzularinin kurbani Guarmentos düşesi ve Gilberte oluyor.Albertinede bekleyişleri,kiskancliklari,an an dengesizlikleri aşk,heycan,arzu gibi duygularin uzunca betimlemeleri yer buluyor.İçsel-duygusal gel _gitler(marcel de biraz dengesiz ve sklgan bir yapiya sahip),Albertine ile Guarmentos düşesi uzerinden anlatılmış.

    Kitapta belki ögrendigim farklı bir konu insanın iç dünyası ve kendimiz olmamızı yine öğretmesi oldu..
    Hayatta iyiliği de, kötülüğü de içinde barındıran, düşe kalka yürüyen, eksile eksile büyüyen, kah gülüp, kah ağlayan, sorgulayan ya da sıkıca gözlerini yuman, manasızlıkta mana arayan insanoglu... son edindiğim haydar ergülen'e ait bir kitapta ise şöyle anlatıliyor;

    "insan kısadır babaannem derdi ki: insan kısadır oğlum ve bilmezden gelir kısalığını, bilseydi yarışmazdı yollarla, göğe evler yükseltmezdi.Nazlı babaannem sözü de uzatmazdı ısrarı da az söyler, usul söyler, pir söylerdi bir de adamın kötüsünü piyade, sözün fazlasını şiir yaparlar derdi, piyade olduğumu da gördü şiir yazdığımı da küçücük bir büyük anneydi, onu yitirince anladım kısacıkmış her şey, insan kısaymış ağaçtan, ikindiden, elmadan, güneşten, kardan, yağmurdan, gölgemiz bile bizden uzunmuş, ya çocukluk o da rüyasından kısaymış meğer, sanki altı kardeş nöbetleşe rüya görsek hepimizden bir çocukluk belki çıkarmış, "bu dünya bir pencere" türküsünü söylerdi de anlamazdık, bu dünyaya alıştık, şimdi zor geliyor dünyadan gitmek, bazen rüyama geliyor, kısacık kalıyor, bir gülümseme kadar. "çok uzatma" diyor "şiiri, kimse anlamaz ve ömrün de uzamaz bundan," insan yanlışlarıyla büyür, aşkı uzun boylu sanırdım anladım ama, ne zaman, harflerinden de kısaymış aşk, bazen yazıncaya kadar geçiyor, bazen zaman alıyor aşkı içimizdeki ormandan kurtarmak aşk kısa, şiir uzun, sözgelimi bir ağaç kaybolsa da orman yine orman, ya bir harfi kaybolsa, zaten kaç harf ki insan."

    " ne var ki insanlar, biz kendilerini tanıdıkça, tahrip edici bir karışıma batırılan bir maden gibi, yavaş yavaş, gözümüzün önünde meziyetlerini ( bazen de kusurlarını ) kaybederler)"

    üçüncü kitaptan kalan konu olan dreyfuss davasına da yeniden yer veriyor bu eserinde.Kitabin sonu beni şaşırttı söylemeden edemeyeceğim:)

    Kitabin adını aldığı Kıssanın uzun hali öğrenmek isteyenler için;

    "sodom ve gomore yahudi-hristyan kulturunde adlari sapkinlikla ozdeslesmis varligi tartismali kentlerdir. bu sehirler ile alakali bilgileri tevrad (tekvin, bab 18-19) ve kuran'dan (neml 54-55) ediniyoruz. kuran'da lutilik olarak gecen ve kapali bicimde yer alan olay, tevrad'da son derece acik ve ayrintili olarak anlatilir.
    buna gore gecmiste lut golunun bulundugu yerde sodom ve gomorra (gomore) adli iki kent bulunuyordu. bu kentlerin erkekleri kadinlarla ters iliskiyi tercih ediyor ve erkeklerle de iliski kuruyorlardi.
    tanri bu 'ahlaksizliga' daha fazla tahammul edemez ve cezalandirmaya karar verir. her iki kenti de yok edecektir. fakat ibrahim peygamber, tanri'ya orada hic yoksa elli ahlakli insanin yasayabilecegini, onlara yazik olacagini soyler. ibrahim peygamber'in tanri'yla yaptigi yakari/pazarlik sonucunda tanri, 10 tane ahlakli insan bulunursa bile bagislayacagini soyler ve iki melegini durumu saptamasi icin sodom'a gonderir.
    melekleri sehirde yasayan lut peygamber karsilar ve sehrin erkeklerinin karakterini bildiginden son derece guzel goruntulu iki melegi onlarin kentte dolanma istegine ragmen evine kapar. ancak sodom'un sapkinlari iki guzel erkegin geldigini duyarak lut'un evini cevirirler. lut onlara yalvarir ve rusvet olarak iki kizini teklif eder. 'onlara ne isterseniz yapin konuklarima dokunmayin' der. fakat bunu reddeden sapkinlar zor kullanmaya kalkinca melekler onlari kor eder ve lut'a ailesini alip kacmasini soylerler.
    lut, kizlari ve damatlari once tsoara kentine siginirlar. bu arada tanri gokten tas ve ates yagdirarak iki sehri yok eder''

    Sonraki uçuşum Mahpusa orda görüşürüz :)
  • 240 syf.
    ·1 günde·Beğendi·8/10
    İncelemenin video hali

    https://youtu.be/cfAiZEgK0jQ

    Genelde ikinci kitaplar azıcık kaliteyi düşürür ama Ursula K. Le Guin neredeyse her konuda olduğu gibi bunda da istisna.

    Kitabın başlarını okurken acaba ilk kitaptan alakasız mı olacak diye endişe etmeye başladım. Fakat çok geçmeden ilk kitaptan alkışlar eşliğinde uğurladığım Orrec ve Gry karşıma çıktılar. Fakat aradan bayağı zaman geçmiş. Fakat ilk kitaptaki aykırılık bunda da aynı şekilde devam ediyor. Bu kez değinilen konuyu daha kapsamlı ve geniş buldum. Marifetler'de hem içsel hem toplumsal bir durum vardı, Sesler'de ise yaşananlar toplumsal boyutta daha kuvvetli.

    Ursula artık nasıl bir yazarsa, dur şu ikinci kitaba da azıcık bakayım diye başlamamla birlikte aralıksız okuyup bitirdim. En son farkında olmadan, aaa ben bunu bayağı bitiriyorum şimdi hissini Isaac Asimov'un Sonsuzluğun Sonu isimli kitabında yaşamıştım.

    Bilmiyorum peş peşe beni memnun etmeyen kitaplar okuduğum için mi oldu ama, Marifetler ve ardından Sesler bana acayip iyi geldi. Mükemmel kitaplar olmadıklarının farkındayım, zira öyle bir iddiası da yok bu kitapların. Daha küçük boyutlu, okuyup çok seveceğiniz, çok güzel bulacağınız ama dünyanın en iyi kitabı olduğunu iddia etmeyeceğiniz türde mütevazı işler.

    Aynısı Marifetler'de de olmuştu ama, Ursula sanki bu kitabı yazarken (özellikle başlarında) sürekli gülümsüyormuş gibi geliyor bana. Anlattığı aslında çok kötü durumlar var ama, "yaa işte küçüğüm" diye bana nasihat veriyormuş gibi hissediyorum. Neden benim ninem değil diye de kıskanıyorum hatta. Bu kıskançlığıma dair birkaç cümle daha yazıp sildim, daha sonra farklı bir şekilde irdelemek istiyorum bu hissiyatı.

    Üçüncü kitabı araya boşluk koyup bayağı sonra okumayı düşünüyorum. Marifetler ve Sesler'de okuduklarımı biraz sindireyim, o karakterler kafamda arada dönsün ve her şeyin nasıl toparlanacağına dair hiç tutmayacak fikirler üreteyim.
  • 460 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    İnsan bir kitabı gözleri dolarak, bazen kendi kendine gülerek bazen de iç sesini dışa vurarak okuyunca çevresindekiler tarafından farklı bir nitelemeye tâbi tutuluyor.  Bu süre zarfında duygularım sanki benimle dalga geçiyordu, hüzünlü hiçbir satırı olmamasına rağmen bana ağır gelen o kadar fazla bölüm  vardı ki daha fazla devam edemeyeceğimi zannettim. Sevdiğiniz bir insanın yaşamı söz konusu olunca en küçük ayrıntılar insanı  fazlasıyla heyecanlandırıyor, hâttâ sıradan bir olay karşısında verdiği tepkiyi görünce o sıradan olay bile değerli oluyor... Açıkçası kitabı nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Bir aşk ya da bir hayat kitaba sığmıyor tek bildiğim bu :)

    Nazım Hikmet Piraye ile evli olduğu zamanlar siyasi nedenlerden dolayı Rusya'ya gider ve kendi deyimiyle  babası yaşında olarak Vera' ya tutulur. Sonraki zamanlar ise Piraye hakkında, çocuğumun annesi canıım, diyerek bilgi verir. Vera ise  zaten evli , çocuklu bir kadındır. Ancak onların sevgisi  insanların onayını almaya ihtiyaç duymaz.

    "Herhalde baban olmamı isterdin, değil mi? Zaten yakışanı da bu olurdu!"

     Vera, Nazım Hikmet  öldükten sonra onunla  geceler boyu sohbet etmiş . Her zaman onu duyduğuna inanarak, verdiği cevapları dikkatle  dinleyerek.  Sohbetlerden geriye kalan bin sayfa ve onu bildiğim kadarıyla Nâzım kaldı, diyor Vera. Bu kitaptaki söyleşiler de o bin sayfadan seçmeler zaten.
    Nazım Hikmet'e dair okuduğum en iyi kitap bu oldu. Bahtiyar ol Nazım ! İstediğim kadar biyografi/inceleme okuyayım bana Nâzım'ın nasıl baklava yediğini söyleyebilir mi? Sabahları nasıl gazete okuduğunu, Vera'ya nasıl kahvaltı hazırladığını... Ya da Neruda gibi dünyaca ünlü isimlerle arasındaki samimiyeti?  Vera, nasıl da anlatmışsın sen öyle. Beden dili, kıyafetleri, bazen lanet okuyuşu bazen de yorgunluğu... Her şeyiyle bir Nâzım Hikmet  vardı karşımda.

    Bu güzel kadın, her ne kadar Nazım'ı çok sevse de evlilik kararı alırken kararsız kalmış. Nedeni ise sonu gelmez kıskançlıklar tabii ki. Doğrusu bu kadarını ben de beklemiyordum be Vera. Sanki Nazım Hikmet'in gözünde yeryüzünün tüm herifleri sana yan gözle bakıyor, sanki sizi ayırmak için fırsat kolluyor. Sen de  -işte buraya çok güldüm-  Nazım Hikmet'in cahil bir Türk köylüsü gibi davranıp yüzünü kapattırmasından, seni dört duvar arasına
    hapsetmesinden ve pek çok şeyi yasaklamasından korkuyordun. Öyle ki, bazen Nazım Hikmet'e "Türk tutkuların ona ağır geliyor, yapma..." diyerek öğüt verenler olmuş. Ancak Nazım  doğal olarak sevdiği "avrat" ile evlenmek istiyor, çok muu?

    "O-ho-ho, yoldaşlar, bu avradı ne çok sevdiğimi hayal bile edemezsiniz..."

    Kitapta düzenli olarak tekrarlanan bir cümle var:

    "Seni seviyorum Allah kahretsin!"
    "Karımsın  Allah kahretsin!"
    "Kocanım, alış artık Allah kahretsin!"
    "Yaşamak istiyorum Allah kahretsin!"

    Kitabın sonunda ben de dedim, Allah kahretsin! Sanki öldüğünü bilmiyordum, Vera anlatınca duydum. Sanki kitap bitince idrak edebildim bu dünyadan gittiğini.

    "Yaşamadığımın duyulduğu gün Türkiye’de olmayı çok isterdim. Kahvelerde,tiyatrolarda, üniversitelerde hakkımda neler konuşulacağını birazcık olsun duyabilmeyi arzu ederdim." 

    İsteyen istediği kadar Nazım Hikmet'in ülkesinden koparıldığını düşünsün. O, dediği gibi göbek bağıyla bağlı bize. Onu sevmek, anlamak, şiirlerini okumak için komünist olmaya  gerek yok. Sevgi dolu bir insan olduğunu sağır sultan bile duydu. Ne derseniz deyiniz :D

    "Lenin öldü  ama davası sürüyor."  sloganıyla binlerce insanın o dönemde partiye üye olması gibi,
    " Nâzım öldü ama davası sürüyor." diyenler de az değildi. Vera'nın annesi sırf içindeki boşluğu doldurabilmek için partiye katılmak istemiş.

    "Tıp, Nazım Hikmet gibi birini yaşatacak güçte değilse tıp eğitimi almanın ne anlamı var? " diyerek fakültesini bırakan öğrencilere ne demeli?

    İnanıyorum ki, bazı çevrelerin nefreti, politikacıların aptallığı bir gün son bulacak...
    İnsanın kafasında taşıdığı fikirler çoğu kez onu bir bedel ödemeye sevk etse de yenecek bir şeyleri... O bir şeyler hüküm süremeyecek insanlar fikirlerini özgürce söyledikçe... Çünkü Nazım Hikmet'in de dediği gibi 
    #85699173
    Yoğun duygular yaşadığım ve zaman zaman bırakmak zorunda kaldığım bir kitap oldu. Bu incelemeyi yazarken de yine gözlerim doldu. Etkisini her zaman hissedeceğim galiba.  İyi okumalar diliyorum :)