• Anlamak:
    en büyük rahatlık.
    Karşı konulmaz zoru sosyal zaruretlerin
    ve kavga:
    akıl,
    yürek,
    yumruk,
    alabildiğine nefret,
    kin,
    alabildiğine merhamet,
    sevgi,
    insan insanı sömürmesin diye
    ve daha âdil bir dünya
    daha güzel bir memleket için...
  • Kristeva’ya göre annelik işlevi anneye, dişiye ya da kadına indirgenebilecek bir kavram değildir. Kristeva ve annenin çocukla olan ilişkisini bir işlev olarak nitelendirmek suretiyle çocuğun ihtiyaçlarının giderilmesi hem sevgi hem de arzudan ayırır ve bu açıdan hem Freud’dan hem de Lacan’dan farklı bir bakış açısı önerir. Bir kadın ve bir anne olarak kadın esas itibarıyla sosyal ilişkiler içinde yaşayan bir konuşan bedendir. Kadınlık anneliğe ve annelik kadınlığa indirgenemez. Annelik bir işlevdir.
  • Bugün sosyal alanda, topluluk ve kolektif kültüründe öyle bir durum var ki, özellikle benciller ve ahlak düşkünleri alabildiğine yoğun biçimde toplumsal kuram ve bağlanmalara kaçıp sığınıyor
  • 434 syf.
    ·Beğendi·10/10
    "Aşk, bir bedende iki kişi."
    “Ey aşk...! bir mucize gerçekleştir şimdi
    Şapkandan bir kumru havalansın
    Bana öyle büyük ki bu kalp,
    Gelsin yüreğime yuvalansın”
    .
    Kitabı okurken sımsıcak bir yürek buldum. Yaşam kavgasının molalarında, sıcacık bir poğaça, buğusu üstünde demli bir çay, sevgi ve vefayla beslenmiş hoş bir muhabbet, zifiri karanlıklarda bir umut ışığı, sığınılacak güvenli bir liman, şifalı bir çift dost eli hissine kapıldım. 438 sayfalık kapsamlı ve güzel bir kitap, aforizmalarla, çarpıcı düşüncelerle dolu bir kitap. Düşünmeyi ve düşündürmeyi hedefleyen, beyinlere seslenen metafor zengini tam bir şiir ziyafeti. Bu ziyafetin menüsünde, sevgi var, sitem var, aşk var, barış var, umut var , çocuk var, kadın, insan, doğa ve Dünya var, kısacası belli bir yaşanmışlık var. Benim en çok sevdiğim aforizmalarının birinde Şair Tahsin Özmen diyor ki " İnsanın pilini, sahip olduğu mallar değil, mutlu olduğu anlar şarj eder." Ben de bu kitabı okurken gerçekten mutlu oldum, yaşam enerjim yenilendi tazelendi.
    Bu kitapta Şair şiiri, insan insan, insan doğa, insan toplum ilişkileri olarak yansıtıp, sosyal siyasal iktisadi ve kültürel olguların bir bileşkesi olarak ele almış. Bir empati aracı, duygusal paylaşım aracı olarak şairin şiirlerini, esas olarak insanı düşündüren, bunun yanında kimi zaman üzse de, kimi zaman hüzünlendirse de, genelde hayatı sevdiren, manevi bir hazza kaynaklık eden ve eleştirel bir farkındalık yaratmaya dönük şiirler olarak değerlendirebiliriz. Ayrıca Şair şiirlerinde, yaşadığımız zamanın garipliğinden, monotonluğundan, doyumsuzluğundan, duygusuzluğundan, duyarsızlığından, mutsuzluğundan, umutsuzluğundan, yalnızlığından da şikayet ediyor. Robotlaşmış, mekanikleşmiş, doğallıktan uzaklaşmış, başkaları ne der şiarıyla yaşamı kendine rehber edinmiş empati yoksunu bir insanlar topluluğundan rahatsızlığını da dile getiriyor.

    Bu bağlamda kitaptaki şiirlerin okuyucuyu sıkmayan, mesajı açık, anlaşılır, sade şiirler olduğunu düşünüyorum. Şair şunu demek istemiş, bunu demek istemiş şeklinde tercüme ve tercüman gerektirmediğini, yoruma ihtiyaç hissetmediğini, pazardaki karpuz gibi, elma gibi, erik gibi, kiraz gibi somut, capcanlı dipdiri şiirler olarak değerlendiriyorum. Yani şiir ete kemiğe bürünmüş, eğip bükmeden, lafı dolandırmadan söylenmiş, çiçekle ilgiliyse çiçek, güneşle ilgiliyse güneş, insanla ilgiliyse insanı odağına oturtmuş.
    Bu kitabın tüm geliri "ÇOCUK İSTİSMARINI VE İHMALİNİ ÖNLEME DERNEĞİ”ne bağışlanmış.
    Kitabı herkese önerir ve şimdiden Kitaba göz nuru dökerek gönlünü bırakacaklara keyifli okumalar dilerim.
  • “İnsan beyni kütlesinin üçte ikisi beyin kabuğundan oluşuyor. Burası da sevgi ve muhakeme merkezidir. İnsanoğlu topluluk içinde gelişmiştir. Birbirimizin sözünden sohbetinden hoşlanırız, birbirimize karşı ilgi gösteririz. İşbirliği içinde yaşamamızı sürdürürüz, özgeçicilik içimizde vardır. Doğanın bazı yasalarını zekice çözümleyebildik. Birarada çalışmamızı gerektiren yeterince neden vardır. Bunu nasıl gerçekleştirebileceğimizi akıl etme yetisine de sahibiz. Nükleer bir savaşı ve yerküremizde filizlenen yaşamı toptan yok etmeyi düşünebiliyorsak, toplumlarımızın yeni bir yapıya kavuşturulmasını da düşünemez miyiz? Yerküremiz dışı bir perspektiften bakınca, gezegenimizdeki uygarlığın en büyük görevi açısından başarısızlığın ucuna geldiği görülür. Bu büyük görev yeryüzündeki insanların hayatını ve refahını korumaktır. Peki, her ülkede olmak üzere, hepimiz işleri ele almadaki alışkanlık kalıplarının dışına çıkarak enerjik biçimde köklü değişiklere başvurmamalı mıyız? Ekonomik, politik, sosyal ve dinsel kuruluşlarımızın yapısını yeniden çizmemiz gerekmez mi?”
  • 208 syf.
    ·33 günde·Beğendi·8/10
    Eugenie Grandet, Balzac'ın Goriot Baba Romanı ile başlayan, Vadideki Zambak, Otuzunda Kadın ile devam eden İnsanlık Güldürüsü (İnsanlık Komedyası) şeklinde adlandırdığı eserleri arasında yer almaktadır.

    Honore de Balzac'ın taşra yaşamı üzerine ağır bir eleştirisi olarak kabul gören bu romanı en başarılı romanlarından biri olarak kabul edilmiştir. Yazar bu romanında büyük servetlerine rağmen fakir insanlar gibi yaşamayı tercih etmiş olan taşra insanlarının cimrilik ve alışkanlıklarından kaynaklanan olumsuz yaşantılarını, servetlerini yaşam kalitelerine yansıtamayışlarını ve bu yüzünden heba olan hayatlarını, ikiyüzlü ve çıkarcı insanların gerçek kişiliklerini ortaya koyan bir olaylar zinciri içinde dile getirmiştir.

    Romanın özetine geçmeden önce hikaye kahramanları hakkında biraz bilgi vermek isterim:

    Felix Grandet; kısa sayılabilecek boyda, güneş yanığı, çiçek bozuğu tenli tıknaz , az konuşan, çok cimri ve çok kurnaz istediği her şeyi elde etmeye alışmış bir adamdır. Kazandığı para onu yüksek mevkilere taşımış ve Saumur’de sevilenden çok yukarıda saydığım özellikleri sebebi ile elde ettiği başarılardan ötürü sayılan bir kişi olmuştur.

    Koca Nanon: uzun boylu, oldukça çirkin, hiç kimseyi incitmeyen efendisine sadık bir uşaktır. Ev işlerini yapmaktan sosyal bir çevre edinememiştir.

    Bayan Grandet kuru, zayıf, sakar, ağır bir kadındır..Oldukça bakımsız olan bu kadın dişleri kapkara, ağzı buruşuk, çenesi de pabuç çene denilen biçimli perişan görünümlü dindar biri olarak betimlenmiştir. Kendisi için hiçbir şey istemeyen, sosyal bir çevresi bulunmayan ,kendi halindedir.

    Eugenie; İnce belli, beyaz yüzülü, kıvırcık saçlı, uzun boylu genç bir kızdır. Babasının baskısı altında yaşamını sürdür, Charles’a aşık olduktan sonra dünyası değişmiş, hırçın bir kız olmuştur. Evden dışarı çıkmayan ve ve arkadaş çevresi de olmayan Eugenie bütün hayallerini Charles merkezli kurmuş, ihanete uğrayınca da doğal olarak büyük hayal kırıklıkları yaşamıştır.

    Başkan De Bonfons; Bay Grandet’in mirasına konmak için Eugénie ile evlenmek isteyen, aç gözlü, sosyal çevresi de geniş bir adamdır.

    Roman, bize hayatın bir yanlışlar silsilesinden ibaret olduğunu, sadece öz sevgiyi ve maddi ilgiyi bilen bu dünyada mutlu olamak için her şeye sahip olan genç bir kızın çektiği acıları anlatmaktadır.
    Zalim ve yalancı olan Baba, mutluluğun ne olduğunu bilmiyor, karısına, kızına ve hizmetçisine sürekli acı çektiriyor, maddi ve manevi anlamda mağdur ediyor. Ara sıra daha yumuşak bir tutum sergilese de yaşamak için tek nedeni olan parası için yapamayacağı iş ve kırmayacağı gönül yoktur.

    Çok dindar ve kırılgan karısı ve saf kızının hayatı küçük ve harabe bir evde sefalet ve mutsuzluk içinde süregelmektedir. Kuzenin Charles'ın gelişi ile birlikte bu yaşam ciddi değişikliklere gebe kalacak, bir aşk doğacak ve bununla birlikte isyan bayrakları göndere çekilecektir.
    Bir süre sonra bu kuzen servet yapmak, çalışmak için Eugenie'nin altınları ile Hindistan'a gider. Genç kızın hayatı, geçmişte olduğu gibi, anlamsız ve boş devam eder. Annesini ve babasını kaybeden kahramanımızın üzüntüsü
    Charles'ın Hindistan dönüşü bir başkasıyla evleneceğini öğrenmesi ile katlanır. Sonsuz olduğuna inandığı sevgi kocaman bir yalan olmuş, bu da erkeklere olan güveni azaltmıştır. Babasının ölümü ile sahibi olduğu servetle Charles'ın ödemeyi reddettiği amcasının borçlarını öder, Başkan Bonfons'la evlenir. Eşinin zamansız ölümünden sonra, Eugenie parasını hayır kurumlarına ve fakirlere dağıtır.

    Bu hikaye bizim sevebileceğimiz kadar güzel, mutlu sonu olan bir aşk hikayesi olabilirdi, ancak gençliğin de verdiği saflıkla yapılan tercihler ve insanlara kulak vermeler sonucu bu gençlerin yolu ne yazık ki ayrılır... hem üzgün hem de zengin.
    Bu trajediden öğrenmemiz gereken; dolu çantayı ciddiye almak mı, kalbinin sesinini dinlemek mi?... Keyifli okumalar.