• teknik olarak benim adım kırmızıya yakın duran bir metinle karşıma çıkan orhan pamuk'un, kafamda bir tuhaflık, doğrusu zihnimde, benim adım kırmızı kadar bir tat bırakmadı.
    belki de bu tekniği ilk o romanda denediği için de olabilir bu. bundan emin değilim. bence tekrara düşmüş bir metinle karşımızda duruyor kitap.
    her ne kadar mevlüt'ün olduğu bölümleri üçüncü tekil şahısla anlatmayı denese de. tekrarlı bir metindir bu.
    ayrıca bu romanda tecrübe ettim ki kısa metinlere birinci tekil şahıs gitmiyor.
    salt o kahramanı kendi diliyle konuşturacağım diye üç cümle de olsa yazmak, metni hantallaştırıyor. okur bütünden kopuyor.
    özellikle birinci tekil şahısla anlatılan hikaye vurucu değilse okur psikolojik olarak soğuyor; evet, okur birinci tekil şahısla kahramanın ruhunun kapısını aralıyor, fakat bütüne ulaşamıyor.
    haliyle kitap fazlasıyla bireysel, okurda ziyadesiyle bencil oluyor.
    metni kronolojik sıraya tabi tutmadan anlatmasını zekice, cümle kurulumu ise (kabul edelim) berbat buluyorum.
    romanı okurken keşke metnin tamamını ikinci tekil şahısla yazsaydı dedim kendime. böylece metnin içindeki anlatmaya çalıştığı yer yer ironiyi ve örtülü felsefeyi daha iyi yapardı. bu onun eline metni yazarken daha çok koz verirdi doğrusu.Kitabı okurken yer yer kar romanının izleğini gördüm. siyasal kutuplaşmaların olduğu sahnelerde. ki mevlüt'ün askerlik için kars'a gitmesi bunun göstergesiydi. evet, bildiğimiz yerleri yazmalıyız, doğru; ama iyi yazar bilmediği yerleri de bizlere iyi anlatan değil midir? ayrıca metinde oturmuş bir şiirsellik ve felsefi gerilim göremedim. oysa masumiyet müzesinde bunu iyi yapmıştı. umutluydum bu romana başlarken bu yüzden.
    bence orhan pamuk derhal hayatın kıyısında, yoksul, 'tutunamayanlar'ı yazmayı bıraksın. çünkü beceremiyor. onları hissedemiyor. hissedemediği için metin yapaylaşıyor. en iyisi o zenginleri anlatmaya devam etsin. en azından yapay olmuyor, onları iyi yazıyor.
    şiirsel bir dil kullanmadan fakiri anlatamazsınız, fakat zengini anlatırken buna pek gerek yok. yine de hakkını teslim edelim: kitapta şiirsel, ruhuma dokunan tek bir cümle vardı. o da kitabın son cümlesiydi: "ben bu alemde en çok rayiha'yı sevdim."
    sonuç olarak orhan pamuk benim yazarım değil.
  • Tarihin Babası Herodot'un Halikarnas'ta (Bodrum) M.Ö 490 yıllarında doğduğu,M.Ö 468-467 yıllarında tanınmaya başladığı ve 425 yıllarında öldüğü kabul edilir. Kitabında aktardıkları V.yy ortalarında dünyanın farklı ülkelerine şöyle bir gezinti imkanı sunar bizlere :
    Gezdiği yerlerdeki gözlemlerini ve duyup dinlediklerini kendi yorumlarıyla, şiirsel ve akıcı bir dille anlatırken tarihe keyifli bir yolculuk yaptırır.
    Anlatımındaki felsefi yaklaşım ve şiirsellik bazen onu konudan uzaklaştırır.
    Bazı tarihçiler anlattığı olayların bir kısmına şüpheyle yaklaşır ama bu şüphe, onun tarihçi kimliğine arada gölge düşürse de ''Tarihin Babası'' unvanını korumasına ve hala kitabının kaynak kitap olarak kullanılmasına engel olamamaktadır.
    Herodot yaptığı yolculukta, Babil'deki izlenimlerini aktardığı bölümde, Asurya'da en şaşırdığı, en beğendiği ve tasvip etmediği geleneklerden örnekler sunmuş. Bizde göz atlım bakalım.

    ''Bu ülkede bence kentin kendisinden sonra en şaşılacak şey
    anlatacaklarımdır. Asurya'nın üst yanında oturan halkın (Erzurum-Ağrı tarafını tarifliyor) ırmaktan (Fırat Nehri) babil'e inmek için kullandıkları kayıkları yuvarlak ve deriden yapılmışlardır. Söğüt ağaçlarından kesip, gemiler için kaburga çatalı yaparlar, bunun üzerini de deri ile kaplarlar. Eni, boyu, kıçı, başı belirsiz yuvarlak bir gemi çıkar ortaya. İçine saman yayıp, üzerine eşyayı doldurup suyun akıntısına bırakırlar. Belli başlı yükleri içi şarap dolu, palmiye ağacından yapılmış fıçılarıdır. Geminin düz gitmesi iki tane kürekle sağlanır. Ayakta duran iki kişi biri küreği bu yana çekerken diğeri suyu tersine iter. Bu gemiler kimileri pek büyük, kimisi küçüktür. En
    büyükleri beş bin talent ağırlığa kadar yük alabilirler. Her birinde bir canlı eşek bulunur. Büyüklerinde daha çok
    sayıdadır. Böylece su üzerinde giderek Babil'e varırlar, taşıdıkları öte beri malı, sonrasında bağıra çağıra geminin tahtalarını ve samanını da satarlar. Geminin derisini ve aldıkları malı eşeklere vurup şehirlerine geri dönerler, zira ırmağı akıntı nedeniyle ters yönde çıkmak düşünülemez. Yurtlarına varınca aynı şekilde tekrar gemiler yaparlar.''

    Günümüzde telefonun önce cebimize girmesine, ardından bileğimize takılacak kadar küçülmesine nasıl ilgi ve şaşkınlıkla bakıyorsak, Herodot'un bu şaşkınlığını da çok görmemek gerek aslında. Aslına bakarsanız en az Herodot kadar ben de şaşırdım bu yazdıklarına. Çünkü büyük gemilerin aldığı yükü okuyunca, günümüz ağırlık ölçüsüne çevirmeye çalıştım. Bulduğum sonuca inanamadım.
    Talent, alışverişte kullanılan ağırlık ölçüsü olduğu gibi, para ile ilgili maden ağırlığı olarak da kullanılıyordu. Alışverişte kilograma denk gelen karşılığı 36.39 kilogram, maden ağırlığı ise 25.92 kilogram. Herodot'un burada alışverişte kullanılan ağırlığı kastettiğini düşünürsek,5000 Talent, 181 950
    kilograma, yani ortalama 180 tona tekabül ediyor ki bu hiç aklıma yatmadı.
    Bu transatlantik mi diye düşündüm:) Zira yaptıkları bu tek kullanımlık geminin 180 adet otomobili taşıyacak kapasitede bir araç olması demek.
    Bunu düşünürken de hemen aklıma otomobillerimiz geldi. Millet 2500 yıl önce katlayıp bir eşeğe yükleyecek gemiler yaparken, günümüzde biz hala araçlarımıza park yeri arıyoruz. Gideceğimiz yere ulaşınca katlayıp cebimize koyabileceğimiz otomobillerimiz olsa fena mı olurdu?

    EVLİLİK MÜZAYEDESİ ... TAPINAK FAHİŞELİĞİ ...

    ''Ülkelerinde yürürlükte olan ya da daha eskiden yürürlüğe konmuş olan yasalardan bana göre en akla yakın olanı şöyledir: her köyde yılda bir kez bir tören yaparlar; Evlenme çağına gelmiş kızları toparlayıp bir yere götürürler. Erkeklerde gelip çevrelerini sararlar.Tellal en güzellerinden başlamak üzere, hepsini teker teker satışa koyar, bu iyi bir paraya
    satıldıktan sonra, geri kalanlardan en alımlısını artırmaya çıkarır, bunlar satın alan adamın karısı olarak satılırlar. Evlenme çağına gelmiş olan bütün zengin Babil'liler en güzelini alabilmek için fiyatı üst üste artırırlar. Güzelliğe
    pek meraklı olmayan halktan kimseler ise, tersine çirkinleri almak için üste para da alırlar.

    Tellal güzellerin satışını bitirdikten sonra, en berbatını ya da sakat olanlarını kaldırır, üste verilecek parada, en ucuza bunlara razı olanlara gösterirdi. Bu sefer eksiltme usulü gitmiş olurdu kızlar. Para güzeller için ödenen paradan çıkıyordu. Böylece güzeller çirkinler ve sakatları evlendirmiş oluyordu. Hiç kimsenin kızını istediğine verme hakkı yoktu ve erkekler satın aldığı kızı bir kefil göstermeden evine götüremezdi. Karısı olarak aldığı kızla yatmayan olursa, yasa bu kişiyi para ödemeye zorlar. Bana göre en güzel yasaları buydu.''

    HASTALARA HALKIN DAVRANIŞI ...

    ''Şimdi bir adet daha var ki akla uygunluk bakımından ikinci sırayı veriyorum.
    Hastalananları getirip kentin orta yerine koyarlar, çünkü hekim yoktur.
    Gelen geçen hastaya hastalığı üzerine öğütler verir, kiminin kendi başından da böyle bir şey geçmiştir, kimisi bir başkasında görmüştür. Hastanın yanına gelirler, çareler gösterirler, kendilerinin o hastalıktan öyle kurtulmuş
    olduklarını ya da başka birisinin öyle kurtulduğunu gördüklerini söylerler. Hastaya bir şey söylemeden geçmek yasaktır. Yoluna gitmeden önce.derdinin ne olduğunu öğrenmek
    gerekir.''

    İşte binlerce yıldır değişmeden günümüze ulaşmış bir örnek. Geçmişte yasa imiş, günümüzde gelenek. Hiç hastalığından bahseden birine örnekleme ve öneride bulunmayan birini gördünüz mü? Günümüzde doktorlar var da durum değişti mi sanki? Bir istatistik yapılsa, tavsiye alma oranı, doktora gitme oranından eminim kat kat fazla çıkar.

    MYLİTTE ... AŞK TANRIÇASI KÜLTÜ ...

    ''Babillerin en yüz kızartıcı adetleri şudur: her kadın ömründe bir kez Mylitte tapınağında oturmalı ve kendini yabancı bir erkeğe vermelidir.Tapınağın duvarları içerisinde başları kurdele ile çatılmış bir çok kadın oturur. Kimileri gider yenileri gelir.Yabancılar önlerinde dolanır istediklerini seçerler.
    Burada oturan kadınlar biri gelip dizlerinin üzerine para atıp onunla beraber olmadıkça evlerine dönemezler. Parayı atarken ''senin şahsında tanrıça Mylitte'yi çağırıyorum'' der. Mylitte, tanrıça Aphrodite'nin Asurcasıdır. Kaç para verdiği önemli değildir, kadın ilk parayı verenin peşinden gider ve kim
    olursa olsun geri çeviremez. Yasalar bunu emreder. Birleşmeden sonra kadın tanrıçanın gönlünü yapmış olarak evine döner ve bundan sonra ona ne verseniz bir daha baştan çıkaramazsınız. Yaratılışın güzel bir yüz ve güzel bir endam verdiği kızlar evlerine çabuk dönerler. Ama çirkin olup tapınakta 3-4 yıl bekleyenler olur.

    Bu paragrafı okuduğumda önce dehşete düştüm. Doğruluğu ne derecedir diye şöyle bir araştırma yaptım ve sağ olsun Muazzez İlmiye ÇIĞ'ın bu konudaki detaylı araştırmasına ulaştım. Bereket Kültü ve Mabet Fahişeliği adlı kitabında Herodot'un bu sözlerine de atıfta bulunarak; böyle bir
    geleneğin olamayacağını, Sümerlerde ve doğal olarak devamı niteliğinde olan Asur'da evlilikte bekaretin önemli olduğu, hatta evlenirken bakire olmayan kadının, kocasından boşanırken, bakire bir kadının aldığı tazminatın yarısını alabildiğini yazıyor. Herodot'un sözünü ettiği geleneğin ise her kadın için değil, kendisini, tanrıçanın tapınağına gönüllü olarak adayan bir grup
    kadını kapsadığını, kadınların tapınakta bunu tanrıça adına, geliri tapınağa bırakılmak koşuluyla meslek olarak yaptığını belirtmiş. Bunun Tevrat'a ve İncil'e geçiş sürecini irdelemiş. Yani bu aslında günümüzdeki rahibelerin temeli. Rahibeliğin yüzyıllar içinde geldiği şekle bakar mısınız :))

    Herodot'un anlattıklarına şöyle bir bakınca, insanın aslında hiç bir şeyi geçmişte bırakmadığını, bir şekilde yanında taşıyıp günümüze getirdiğini görmek oldukça ilginç .....

    Alıntı
  • Nikâh töreni, ticari bir mülk ve kölelik anlaşmasını biraz dinsel kurallara bağlamak, biraz da şiirsellik katıp yüceltmek ve böylece en yararlı duruma getirmek amacıyla yapılan içten bir girişimdir.
  • Pembe kanatlı, keskin çizgili, zarif bir Yunan heykeli burnu, bu hem akıllı, hem de hülyalı yüze tanımlanması zor birşeyler katıyor, neredeyse mistik diyebileceğimiz alnına egemen olan şiirsellik, ağzının kösnü belirtileriyle yalanlanıyor, kararsız derin gözbebekleri, en ustaca alayla tam bir saflık arasında gidip geliyordu.
  • gerçek mi, şiirsellik mi?
  • Eğer şiir sel olacaksa şiirsellik elzem olur...
  • Aldırmazlık, kabalık, kısa konuşma ve çok serbestlik: İşte, modern gençlerin şiirsellik buldukları şeyler bunlardı.