• Uğultulu Tepeler uzun zamandır okumak istediğim ancak bulamadığım bir kitaptı.Kitap hakkında ufak bir bilgi vermem gerekirse şöyle söyleyebilirim: 19.yy İngiltere'sinde yaşamış soylu bir ailenin kızı ve ailenin evlatlığı arasında geçen hüsran dolu aşkı konu alan bir kitap. Kitabın orjinalini ve çevirisini ayrı ayrı ele alacağım.
    .
    Emily Bronte'nin ilk ve tek romanı olup dünya klasiklerine girmeye hak kazanmış Uğultulu Tepeler,günümüz genç yazarlarının bir çoğunun gerek konu gerek anlatım bakımından örnek aldıkları bir eser. Kitap düz yazı şeklinde olup şiirsel bir dille anlatılmıştır. Soylu aile kızı Catherina ve evlatlık Heathcliff arasında geçen hüsran,acı ve intikam dolu bir kavuşamama meselesini konu alan yazar,metnin bütününde intikam duygusunun insanı ne denli kör edebileceğini anlatıyor. Catherina'ya bir türlü kavuşamayan ve onu sonunda temelli kaybeden Heathcliff, çevresinde bulunan ve biricik sevdiğini kaybetmesine sebep olan herkese karşı kin besler ve onlara hayatı zindan etmekle uğraşarak ömrünü geçirir.Kitap sona kadar gayet güzel ve gizemini koruyarak ilerliyor ancak sonu herhangi bir noktaya bağlanmıyor.Kimileri bu durumdan hoşnut olmayabilir ama ben kötü bitmesinden iyidir diye düşünüyorum.

    Çevirmene gelince:
    .
    Ben her zaman bir eserin çevirisini yapmanın eseri yazmaktan daha zor olduğuna inanırım.Şuana kadar okuduğum en başarılı çevirilerden biri. Zeynep Yeşiltuna'ya ayrıca teşekkür ediyorum. Orjinali çeviri kadar akıcı mı bilmiyorum ama çeviriyi bir solukta okudum desem yeridir. Dilin çok sade ve anlaşılır olmasının yanı sıra anlatımdaki şiirsellik(çevirmen kitabın şiirsel bir dille yazıldığını belirtmiş) çeviride de korunmuş.Olay örgüsü çok düzenli bir şekilde ilerletilmiş.Neredeyse hiçbir yabancı sözcüğe yer verilmemiş. Okumayı düşünen arkadaşlara şimdiden iyi okumalar diliyorum vakit kaybetmeden başlayın derim :)
  • Dönemin ruhunu iyi yansıtmış bir kitap olduğunu düşünüyorum. Duygusallığın ön planda olduğu ve durdurulamaz bir içgüdü ile iki ailenin her an savaşa hazır oluşu kitabın temelini oluşturuyor. Aşk ve savaş iç içe bu kitapta ve imkansız gibi görünen şeyler zorda olsa gerçekleşebiliyor. Shakespeare'in  kitaplarında ki şiirsellik bu kitapta da yerini almış.  Duru ve akıcı bir dille yazılan eserin çevirisi de oldukça iyi. Üzerine filmini de izlersiniz daha da anlamlı olacaktır diye düşünüyorum.  
  • Taşrada,hiç kimse,ya bıkkın olduğundan ya da ruhunda şiirsellik bulunmadığından güzel bir görünüme dikkat etmez
  • SONSUZLUĞA YÜRÜRKEN ŞAİRİN HEYBESİNDEN DÜŞÜRDÜĞÜ SÖZ

    Biri Gırnata’nın Endülüs’ünden, diğeri İran’ın Kaşan’ından; biri Franco’nun şairleri daha 38’inde kurşuna dizdiği yerden, diğeri erdem ve haysiyet erlerinin Nasıreddin Şah’ın emri ile Fin Hamamında bileklerinin kesildiği yerden; biri Akdeniz’in zeytinliklerine yansıyan ay ışığıyla kelimelerin ruhlarındaki şiiri gören, diğeri kum çölünün tarihten eserek zamanın kül tutmuş doğasına şiirle varan, iki yalnız: Federico Garcia Lorca, Sohrab Sepeheri.
    Biri hiç bir zaman İspanyalı olamamış ve çingene kızlarının belirsizliğe yolculuklarında ayı yoldaş, ışığının yansıdığı zeytinlikleri ise hem mezar hem de yurt edinmiş bir boğa şair; diğeri doğduğu yer olan Kaşan’ı çoktan kaybetmiş ve bu yüzden gecenin kıyısında kendine bir ev inşa etmiş doğa şairi.
    Biri daha 1918’de, buıjuva sınıfını, yeryüzünü şiirle doldurmuş olan İsa’yı katletmekle suçlayan ve “İspanya’da ölüler, başka yerlerdeki ölülerden daha canlıdır” diyen Lorca; diğeri bir menekşenin önünden geçerken ona selam vermeyen ademoğlunu, kalbindeki kabesini ve kavun kabuklarından oluşan seccadesini unutup kendine habire kıble ve namazgah arayanı kınayan Sepehri.
    Biri suyun üzerinde sallanan çingene kızın yeşil rüyasında Cibril’ini arayan bir Mesih, diğeri zamanlar arkasında uyuyan babasının elinden yitik tabiatın ve sokakların saflığında bütün bilgi ve iktidar arzusunu bir kenara atan, sürekli çocuk kalabilen vahyin bekçisi Ali. Biri Bunuel’in sinematografisinde, Dali’nin resminde gerçek üstü kelimeleriyle oyun kuran bir Sisifos, diğeri yer yer kelimelerin resimlerini sonsuza uzayan yol kenarındaki şakayıkların üzerine çizerek Kiarostami’ye ilham veren bir ressam.
    Bu iki şairi bir araya getirişimin sebeplerinden ilki ikisinin de “sinema”ya dolaylı yoldan kazandırmış oldukları şiirsellik. Görselliği ilk olarak kendi şiirlerinde ve mısralarında yakalayan bu iki şair de varolan modem mekan ve zamandan bizâr olup sürekli bir yolculuğu, sonsuzluğa yolculuğu arzu edip onu tasvir etmeye çalıştılar. Bu sonsuzluk duygusu Lorca’da akdeniz iklimi, deniz, rüzgar ve gemilerle kendini gösterirken Sepehri’de, çöl iklimi, yollar, çalılıklar, dereler ve mevsimlerin sarhoşluğu ile karşımıza çıkar. Lorca’da bütün kelimeler neredeyse rüya, çingene kız, ay ve müzikten oluşmuş gerçeküstü bir filmin senaryosunu yazıyorken Sepehri’de, yazılmış senaryoları yırtıp atan ucu bucağı belirgin olmayan hayatın en merkezindeki sadelik ve doğallık, bütün canlılarla hatta yılanlarla olan komşuluk sevgisi saniyede 24 kare akan film pelikülüne dönüşür. Lorca’nın şiirinde mevsimlerin ışığını, rengini, kokusunu iliklerinize kadar hissedersiniz. Mısralanndaki imgeler, benzetmeler o kadar güçlüdür ki şiire ilişkin bir kalbi olanı sarsar ve dengesini bozar. Bunların sinemaya uyarlanması mümkün değildir; çünkü Lorca’da kelime bütün eski anlamlarım, yüklerini üzerinden atıp kendisi başlıbaşına bir sinamatografi olup çıkar karşımıza. Bu yüzden o tüm sanat eserlerinin özünde barındırdığı nitelikleri ile asla başka bir sanata uyarlanamaz; tercüme edilemez, kendi diline bile.

    AKDENİZDEKİ ÇÖL
  • Palavra! Bütün o nüanslar ,muhteşem diyaloglar, o parlak şiirsellik palavra deyip atmıştı her şeyi. Kulaklarımı tıkayıp sözün olmadığı yerlere gitmeyi yeğlerdim. Palavra!
  • Mantık kurudur, şiirsellik ise canlı. Mantık dans edemez. Mantığın dans etmesi imkansızdır. Mantığın dans etmesini izlemek Mahatma Gandi'nin dans etmesini izlemek gibi olur, çok komik görünür. Şiirsellik ise dans eder. Şiir kalbin dansıdır. Mantık sevemez, sevgiden söz edebilir ama sevemez. Sevgi mantıksız olarak görülür. Sadece şiir sevebilir. Sadece şiir sevgi ikileminin içine atlayabilir.
  • Yazı ne kadar saydam olursa, şiirsellik o kadar kendini gösterir.