• - Sandy McWilliams adında kel kafalı yaşlı bir melekle bir hayli sohbetim oldu. New Jersey’in bir yerlerindendi kendisi. Onunla birlikte epeyce dolaştık. Sıcak öğle sonlarında ya bir kayanın gölgesinde ya da onun yabanmersini çiftliğinin bataklığımsı çamurunun dışındaki oldukça yüksek çayırlık alanlardan birinde yan gelip yatar ve pipo içerek her türlü konuda sohbet ederdik. Bir gün şöyle dedim:
    Sen kaç yaşındasındır acaba, Sandy?
    Yetmiş iki.
    Ben de öyle sanmıştım. Ne kadar zamandır Cennettesin?
    Gelecek Noel’de yirmi yedi yıl olacak.
    Geldiğinde kaç yaşındaydın?
    Niye ki, yetmiş iki elbette.
    Ciddi olamazsın.
    Niye ciddi olamazmışım?
    Çünkü eğer o zaman yetmiş iki idiysen, şimdi doğal olarak doksan dokuzsun.
    Hayır, değilim işte. Geldiğimdeki yaşımda kaldım.
    Peki, dedim. Aklıma gelmişken, tam o noktada sormak istediğim bir şey var. Aşağıdayken, Cennette herkesin genç, pırıl pırıl ve dinç olacağı düşüncesi vardı hep kafamda.
    İyi de, genç olman mümkün, eğer istersen tabii. Sadece dilemen yeter.
    Peki, öyleyse sen niye dilemedin?
    Diledim. Herkes diler. Öyle görünüyor ki, sen de deneyeceksindir bir gün; fakat değişiklikten sıkılacaksın, hem de oldukça kısa sürede.
    Niye?
    Tamam, anlatacağım. Şimdi, sen kendini bildin bileli hep denizci oldun; hiç başka bir iş yapmayı denedin mi?
    Evet, bir defasında, yukarıdaki madenlerin orada bakkallık yapmıştım; fakat katlanmamıştım; çok sıkıcıydı fırtına yok, heyecan yok, hayat yok; aynı anda hem yarı ölü hem yarı canlı olmak gibiydi. Ya biri ya öteki olayım istiyordum. Oldukça kısa süre sonra dükkanı kapatıp denize döndüm.
    İşte bu. İş bakkallık olanlar o işi severler ama sen sevemedin. Anlayacağın, alışkın değildin. İşte, ben de genç olmaya alışkın değildim ve genç olmanın pek zevkini çıkarabilecekmişim gibi de gelmiyordu bana. Güçlüydüm, yakışıklıydım, kıvırcık saçlarım vardı, evet, üstelik kanatlarımda vardı tıpkı kelebek kanatları gibi capcanlı kanatlar! Arkadaşlarla pikniklere, danslara, partilere gittim, işi sürdürmeye, kızlarla anlamsız lakırdılar etmeye gayret ettim ama işe yaramadı. Götüremedim, işin aslı, fena halde bıkkınlık vericiydi. Benim asıl istediğim, erkenden yatıp, erkenden kalkayım ve yapacak bir işim olsundu ve işim bittiğinde de sessizce oturayım, pipomu tüttürüp, düşüneyim istiyordum. Bir alay delişmen çoluk çocukla ortalıkta koşuşturmak değil. Gençken ne sıkıntılar çektiğimi tahmin edemezsin.
    Ne kadar süre genç kaldın?
    Sadece iki hafta. Bana yetti de arttı bile. Hayatın kanunu, alabildiğine yalnızlık hissediyordum! Anlayacağın, kafam yetmiş iki yılın bilgileri ve tecrübeleriyle doluydu; o genç arkadaşların bilip bileceği en derin mevzu benim için sadece a-be-ce idi. Hele onları birbiriyle tartışırken görmek var ya aman Tanrım! Müthiş acınası bir şey olmasaydı komik de olabilirdi gerçi. Her neyse, işte alışık olduğum tarza ciddi sohbetlere karşı öylesine büyük bir özlem duyuyordum ki yaşlı insanların çevresinde takılmaya başladım ama onlar bunu istemediler. Beni kendini beğenmiş, görgüsüz bir türedi olarak görüp, yüz vermediler. İki hafta bana bolca yetti. Kel kafama, pipoma ve eskiden bir kayanın ya da ağacın gölgesinde yaptığım uyku getiren derin düşüncelere tekrar kavuştuğuma memnun oldum.
    Tamam da, dedim, şimdi sen sonsuza kadar yetmiş ikide kalacağım mı demek istiyorsun?
    Bilmiyorum ve çok da kafama takmıyorum. Ama bir daha yirmi beşe hiç dönmeyeceğim bak bunu iyi biliyorum işte. Yirmi yedi yıl öncekinden çok daha fazla şey biliyorum ve öğrenmek de her zaman hoşuma gidiyor ama görünüşe bakılırsa hiç yaşlanmıyorum. Yani bedensel olarak zihnim ise yaşlanıyor, güçleniyor, daha olgunlaşıyor ve daha hoşnut edici oluyor.
    Buraya doksanında gelen birinin kendini gençleştirdiği olur mu hiç ?
    Elbette olur. Adam kendini on dört yaşına götürür, birkaç saat deneyince kendini aptal gibi hisseder; biraz ileri alıp yirmiye ayarlar, pek fazla bir gelişme olmaz. Otuzu, elliyi, sekseni filan dener ve nihayet doksana gelince bir de bakar ki, kendini daha çok evindeymiş gibi hissetmesi bir yana, başka herhangi bir biçimden daha çok alışık olduğu o eski kalıbının içinde olmak çok daha rahatmış meğer. Ya da dünyadayken adamın zihni sekseninde teklemeye başlamışsa, burada gidip gidebileceği son yer orasıdır. Zihninin en son en iyi durumunda olduğu yerde kalacaktır, zira orası ağzının tadının en iyi seviyesinde olduğu, yaşam biçiminin en yerleşik olduğu yerdir.
    Yirmi beşindeki biri hep yirmi beş kalır ve öyle de görünür mü?
    Eğer aptalın biriyse, evet. Fakat eğer zekiyse, hırslı ve çalışkansa, edindiği bilgiler ve yaşadığı deneyimler onun yaşam biçimini, düşüncelerini ve zevklerini değiştirecek ve onu en büyük zevki kendisinden daha yaşlı kimselerin ortamında olmakta bulan biri haline getirecektir. Bundan dolayı da kendisini o tür ortamlarda rahat ve uyumlu yapmasına ne kadar gerekiyorsa, bedeni o kadar fazla yılın görünüşünü almaya bırakacaktır; kendisini geliştirdikçe bedeni yaşın gerektirdiği görünümü almaya bırakacak ve böyle böyle bir zaman sonra dış görünümü kelleşip buruşacak, içeriden ise bilge ve derin biri olacaktır.
    Bebekler de aynı mı?
    Bebeklerde aynı. Hayatın kanunları, dünyada bu konular hakkında ne dangalakça şeyler düşünürdük yahu! Cennette her zaman genç kalacağız derdik. Ne kadar genç olacağımızı söylemezdik onu düşünmezdik, belki de, öyle olması, hiçbirimizin hiçbir şekilde aynı düşünmüyor olmamızdandı. Ben yedi yaşında bir veletken, galiba Cennette hepimizin on iki yaşında olacağını düşünüyordum; on iki olduğumda ise galiba Cennette on sekiz veya yirmi yaşında filan oluruz diyordum; kırk olduğumda geriye gitmeye başladım; hepimizin Cennette otuzlu yaşlarda olacağımızı umut etmiş olduğumu da hatırlıyorum. Ne bir adam ne de bir oğlan çocuğu sürdürdüğü yaşın en iyi yaş olduğunu aklına getiriyor en iyi yaşı olduğundan birkaç yıl daha sonrası veya birkaç yıl daha öncesi olarak görüyor. Sonra da o ideal yaşı Cennetteki insanların genel yaşı yapıyor. Ve herkesin o yaşa yapışıp kalmasını, yaşının orada donmasını umut edip, bundan memnun olmalarını bekliyor! Şimdi Cennette hep aynı kalınacağı, hiç değişim olmayacağı fikri üzerinde bir düşünsene! Tamamen çember çeviren, misket oynayan yedi yaşındaki bebelerle ya da on dokuz yaşın anlaşılması zor, özgüvensiz, duygusal hamlıklarıyla dolu bir Cennet düşün! Ya da otuzlu yaşların canlılığına sahip, aklı başında, tutkuyla dolup taşan ama o bir yaşa ve onun tıpkı çaresiz kürek mahkumlarınınki gibi kısıtlamalarına karşı eli kolu bağlı olanlarla dolu bir Cenneti düşün! Hepsi aynı yaşta hepsi de aynı görünüme, huylara, zevklere ve duygulara sahip bir topluluğun o sıkıcı tekdüzeliğini bir düşün. Düşünsene dünya çeşit çeşit tipleri, yüzleri ve yaşlarıyla, böylesi rengarenk bir toplumun içinde hoş bir şekilde çarpışan sayısız çıkarların canlandırıcı sürtünmesi ile ne kadar üstün bir yer olurdu.
  • 480 syf.
    ·9/10
    Gölge Oyunu |4+/5|
    Ray Bradbury’i tanır mısınız? Eğer bu isim aklınızda bir çağrışım uyandırmadıysa, o zaman Fahrenheit 451 diyeyim. Peki şimdi aklınızda bir çağrışım uyandı mı? Hayır mı? Neyse. Ray Bradbury ismini bilenlere ve eserlerini sevenlere güzel bir haber olabilecek bir gönderiye hoş geldiniz. Gölge Oyunu, Ray Bradbury’den zamanında ilham almış yazarların bir saygı duruşu niteliğinde olan kitap.
    İçerisinde Neil Gaiman, Margeret Atwood, Joe Hill gibi yazarların bulunduğu ve her yazardan bir öykü okuduğumuz bu öykü derlemesini ben çok beğendim. Yalnızca bilim kurgu değil, bilim kurgu ile beraber fantastiğe ve gerilim türüne de ilgi duyan herkesin bu kitabın baskısı bitmeden almasını tavsiye ederim.
    Dört yüz elli küsür sayfa olan kitabımızda birbirinden farklı öyküler var ve hepsinin de yazarı farklı olduğu için okumanız hiç de sıkıcı olmuyor. Her öyküyle beraber farklı bir kaleme geçiş yapmak okuma temposunu gayet canlı tutuyor. Ben okurken sıkılmadım, aksine, bir sonraki öyküde nelerle karşılaşacağımı bekleyerek geçirdim.
    Sizin de almanızı ve okumanızı tavsiye ederim, bu öykü derlemesini. Özellikle Ray Bradbury’i seven okurların kesinlikle kitaplığında barındırması gereken bir eser. Her öykünün sonunda, yazarların yazdığı bir son not var; kendilerinin ve öykülerinin Ray Bradbury ile olan alakasını açıkladığı kısımlar. Kitabın en beğendiğim kısımları o son notlar oldu. Bir yazarın, yazdıkları ile gelecekteki yazarlara nasıl ilham olduğunu görmek, kitabın en etkileyici kısmıydı bana göre.
    Ray Bradbury gibi yazarlarla karşılaşmaya devam edeceğimiz güzel günler dileğiyle. Kendinize iyi bakın.
  • 198 syf.
    "Kemler, iyi göremez.
    Gamlanma gönül, gamlanma."
    ***
    İntikamla, bir yere varamaz insan. İntikam, kişinin kendisini yiyip bitirmesine etrafındaki her şeyi ve herkesi dahil ederek oluşturduğu bir kasırgadır. Darmaduman olur her yanı kişinin, bir enkaz olur; ve hiç kimse, sağ çıkamaz.
    Ödeşmiş olursun belki, senin ödediğin bedele karşılık, o da bir bedel öder. Ama bu bedel, yine senin çabanla gerçekleştiği için; iki misli kaybedersin bu kez. Karşındakinin ödemesini de yine sen yaparsın. Daha çok tükenirsin bu kez.

    En iyisi, yazgıya havale etmek. Onu kaderine terk etmek. Pişman olmasını beklemek. Aslında beklememek. Onu ona bırakmak pişman olması için.

    Çünkü; "sen yargıç değilsin, sen hakim değilsin." Sen bu olayın içindesin ve tarafsız düşünemezsin.

    Akıl vermek kolay elbette. Bir de yaşayanına sormak gerek. Fakat şahit olduğum hiçbir olayın sonucunda, intikam almanın kişiye bir yarar sağladığını görmedim.

    Fakat ben kendisiyle çelişmeden edemeyen bir insanım. Maksat rahatlamak değil belki de; sadece, suçlunun cezasını vermek. Karşılığını ödetmek. "Ödeme yapman gerek, ister pişmanlık duy, ister duyma." düşüncesi belki de.

    Düşünüyorum çünkü, her şeyden çok sevdiğin bir insanı, gözünün önünde vursalar; tam da arkasına geçip, yerde yaralı uzanmışken, başının üzerine dayayarak silahı. Her şeyden çok seviyorsun onu, canın kadar çok. Belki kardeşin, belki evlâdın. Çekip bir silahı da, sen de vurmak istemezsin onu alnının çatından?
    Belki, uzun uzun oturup düşünsen, yapmazsın böyle bir şey. Veyahut gözlerinin bu kadar önünde olmasa olay, soğur içindeki öfke. Ama ya tam da o anın içerisindeyken? Yıllar bile geçse gerçi, içindeki yangın sönmez asla. O an peki ne kadar sağlıklı düşünebilirsin?

    Veya öldüren değil de, kendini silahın önüne atan adamlar, bunu nasıl yapıyorlar? Düşünerek mi?
    Yoksa kalben bir hareketle mi?
    Bilinç mi devrededir, bilindışı mı?
    Biliş mi, içsel dürtüler mi?

    Maksadım hiçbir ölümü meşrulaştırmak değil, yalnızca, bir de, tersinden bakmak istemek olaya. Zira olayın içinde bizzat bulunmamış insanlar için yorum yapmak her daim kolaydır. Bir doğru, ve bir de yanlış vardır. Resme uzaktan bakarsınız, kafanız karışmaz. Peki ya o renklerin ve fırça darbelerinin ağırlığını bir bir üzerinizde hissetmişseniz?
    Resmin içindeki karmaşayı, resmin dışındaki "bakan" göz bilemez.

    Büyük büyük konuşulur, yargıç edasına bürünülür. Ama benim her zaman, "İnsan Neyle Yaşar?"daki şeytan hikâyesi gelir aklıma. Her büyük konuştuğumda, yuttum sözlerimi bir gün. Hiçbir zaman geçmişimdeki benle aynı düşüncede olmadım. O şeytanın, bir sobanın arkasına gizlice sinebileceği ihtimalini çıkaramıyorum artık aklımdan. Zira neyi yapmam dedimse, yaptım; neyi ne şekilde yapacağımı söylediysem de yapamaz oldum.

    Şimdi, kitaba dönersek, (aslında kitaptan hiç çıkmadık zaten -okuyanlar bilir); kimi, hangi durumda, nasıl suçlayabiliriz ki? Maksat suçlamak mı ayrıca, bir etiket yapıştırmak mı?

    Şu an kitabı bitirmiş, ve duygularım dinmişken yazıyorum. Fakat doğrusunu söylemem gerekirse, kitabı okurken de, bu kadar sakin değildim.
    Çok kere, Suphi'ye de, Sırrıcemal'e de söverken buldum kendimi. Hatta başlarda, kitabın isminin Zehra değil "Şerefsiz Suphi" olması gerektiğini düşünüyordum. Zaten kitabın bilgilendirme kısmında da belirtildiği gibi, kitabın esas kahramanı aslında Suphi.
    Suphi ve kadınları... "Daldan dala konan bir gönül," bir gülün ardından, hep bir ötekine elini uzatan, hepsini bir bir koklamak isteyen bir doyumsuz. Fakat yine de haksızlık etmeyelim. Daha iyisini bulduğu güle her zaman sadık kalıyor kahraman. Ta ki, ondan da iyisini buluncaya dek.

    Tüm sevgilerinin gerçek olduğuna inanıyorum yine de bu adamın. Fakat en gerçeğinin, Zehra olduğunu düşünüyorum, ilk göz ağrısı... Her ne kadar, kendisi bile unutsa da onu zamanla. Kitapta da, Zehra'yı ruhen sevdiğinden, fakat Sırrıcemal'i bedenen sevdiğinden söz ediliyordu zaten. Ürani ise, bağımlılık etkisi yapan kötü ve çirkin bir içkiye benzetiliyordu. Yer yer nefret bile ediyordu Ürani'den, aşağılık buluyordu onu da kendisini de; fakat yine de, bırakamıyor, vazgeçemiyordu.

    Her ne kadar Sırrıcemal'le tanışıklığının aracısı annesi Münire ve Ürani'yle olanıysa Zehra vasıtasıyla olsa da; tüm düşkünlüklerinin nedenini/sorumluluğunu bu iki insana yüklemek ne kadar doğru olur bilemiyorum.

    Annesi Münire'ye kızgınım tabi, nasıl bu kadar saf ve salak olabildiği için. Sen kaynanasın, ne anasının gözü olmalısın oysa, erkek anasısın sen, hiçbir kadına böyle kolay kolay güvenilir mi? Sen gelininle kötü bile olsan (ki öyle bir durum yoktu) yine de gizli bir ittifak olmalıydı aranızda.

    Suphi'nin Sırrıcemal aşkındaki birinci etken annesinin ihmalkarlığı. İkincisi ise Zehra'nın gereksiz kıskançlığı ve üçüncüsü de yine Zehra'nın gereksiz gururu. (Gereksizden kastım abartılı olmasıdır.) Zira Suphi zaten Zehra'yı çok seviyordu. Zehra kıskanç tavırlarıyla eşeklerin aklına karpuz kabuğu fırlatıyordu. Gururuna gelirsek; madem kıskanıyorsun, yolla gitsin değil mi, neyin gururu bu. Güzele güzel demek neden bu kadar zor? Kabul etmek gerek bazı şeyleri. Ne olmuş hem kıskanmışsan ve paylaşamamışsan sevdiğini?
    Abartılı, hastalık derecesindeki kıskançlığı asla desteklemiyorum; iki insanı de gereksiz yere yıpratır ve tüketir ama, genç ve güzel bir kadının evinde çalışmasını istemeyen bir kadının duygularını da herkes kolaylıkla anlayabilir diye düşünüyorum.

    Gelelim Sırrıcemal'e. Benim gözümde kocaman bir kolpacıdır kendisi. Vicdan kisvesi ardına saklanmış bir başka aşüftedir. Hayatta en nefret ettiğim insan türü budur. Vicdanlı insan pozlarını oynayan fakat içerisindeki aşağılık duyguları bastıran, kendisinin de bunu fark etmediği, havaya kuru sıkı atan, attığını tutan, büyük sözler eden insandır. Bir de bunlar çok ezik (nefret ettiğim bir kelime olsa da) görünürler, her halta boyun eğerler. Çilekeş olurlar. Başlangıçta abartılı şekilde işkenceler ederler kendilerine, sanki gelecekte işleyeceği günahların bedelini önceden ödemek ister gibi. Haklı çıkarabilmek için kendini, ileride giyebilecek bir maskesi olabilmesi için elinde, "Bak, benim aslında niyetim bu değildi" diyebilmek için, insanların duygularını sömürebilmek için...

    Kitapta en sevmediğim karakter Sırrıcemal'di. Bunun diğer nedenleriyse, güzelliğinin farkında olup burnundan kıl aldırmayan ve etrafındaki diğer insanları küçümseyen, gözü görmeyen bir insana dönüşmüş olması oldu. Ayrıca karşılaştığı işlerden sıvışan/kaytaran insanlardan da nefret ederim. İçimdeki tüm saldırganlık duygularını uyandırdı bu kadın kendisine doğru benden.
    Kitabın devamında onun da yaşadıklarına üzülmedim değil. Ama herkes ettiğini bulur şu dünyada. Tabağına koyduğun şey her neyse, bir gün muhakkak kaşığına gelecek şey de odur. Ayrıca kendisinin de düşündüğü gibi; bugün eşini kendisi için aldatan, yarın da kendisini bir başkası için aldatırdı zaten.

    Suphi, idi baskın olan bireylerden. Dolayısıyla topu annesine yahut Zehra'ya atmak haksızlık olur. Sokakta gördüğü bir kadının da peşinden gidebilirdi belki, eğer Ürani'yi tanımasaydı. Veya Zehra aracılığıyla değil de, tasadüfen de karşılaşmış olsaydı Ürani'yle; sonuç yine aynı olurdu büyük ihtimalle. Zaman zaman vicdan dalgalanmaları yaşasa da çünkü, hiçbir zaman hazlarından taviz vermedi.

    Suphi hazları uğrunda tüketti kendini.
    Zehra'ysa abartılı duygularıyla, boşu boşuna, aynı noktaya, geçmişine saplanıp durdu ve öyle tüketti.
    Ürani de hazlarının fakat en çok bencilliğinin kurbanı oldu. Keşke azıcık da olsa, empati kurabilseydi karşısındaki insanlarla, birazcık merhamet duygusu bulunsaydı içinde.
    Aslında Sırrıcemal'e bakarsak, o da içindeki hazzın kurbanı oldu diyebiliriz.

    Kitap mantığıyla değil de duygularıyla hareket eden herkesin hazin sonu oldu.

    Ziyan olan hayatlar...
  • 512 syf.
    ·13 günde·Beğendi·10/10
    Kitapla ilgili birçok yorum gördüm. Eh az buz ipucu yemedim desem yalan olur ama yine de okuyup kendim bu hınzır karakter ile tanışmak istedim. Kitap ağırlık olarak romantik bir kitap, komedi yanı da var ve ben bayıldım. Yazarın daha önce kitabını okudum. İlk kitabı ile son kitabına bakarak şunu söyleyebilirim ki gerek kurgu gerek anlatım olarak ilerletmiş kendini ve ben bundan inanılmaz keyif aldım.

    Kitaba dönecek olursam karşılaştığım alıntılarla, eğlenceli bir kitap okuyacağımı biliyordum, keza wattpad'de yazarımız paylaşırken ucundan bakmış, basılınca okurum ben demiştim. Baskısının da hoşuma gittiğini söyleyerek kitap üzerinde emeği olan herkese buradan bir teşekkür etmek isterim. Kapak, kitabın baskısı, edisyonu tamamen bir bütün olarak benden geçer notu aldı hatta takdirimi de kazandı. Aşırı sevdim.

    İç dünyasında vir vir konuşarak hiç susmayan - ve hiç susmasın da - bir erkek karakterin hikayesine konuk oluyoruz bu kitapta. Haklı serzenişleri, hayatında yolunda giden ya da gitmeyen durumlara olan yorumları ve davranışlarıyla bizden biri aslında Levent. Yani bizden dediysem lafın gelişi o, yoksa arşa yükselen egosu ile Levent bey dünyadan olmayacak kadar iyi bir adam. Bu arada adamımız bir jinekolog. Hastanede tamamiyle mesleğine odaklı ciddi bir doktor. Etik değerlerine bağlı işinde bir adam. Özel hayatında ise çapkın işte. Ama ona yakışıyor şimdi, ne diyim

    Jinekoloji ile alakalı araştırmalar yaparak yazmış yazar bu kitabı. Birçok bilgi de var. Kadınların bedenlerindeki değişiminin normal olduğundan, toplumdaki ayıp algısının yanlışlığından bahsediyor. Anne ve baba adaylarıyla doktorların yaşadıkları durumları zor anlardan da dem vuruyor. Toplumsal olarak bilinen bazı yanlışları, bilimle örneklendirerek anlatıyor. Önyargıların hayatı ne kadar zora soktuğunu düşündürüyor bir yanda da.

    Levent otuzlarında, ailesinin artık evlensene dediği biri. Evlenmek için doğru insanı beklemek istemesi normal ama ebeveynlerin acelesi var. Onlar torun istiyor. Bir de kadın karakterimiz var. Canfeda. Onu size anlatıp ipucu vermek istemiyorum. Çünkü okuyarak sizin onu tanıyıp tanıdıkça anlamanızı istiyorum. Şimdiye kadar rastladığım çoğu kadın karakterden farklı. Herkeste olduğu gibi onunda çekinceleri ve korkuları var. Ve sebepleriyle de haklı. İkisinin bir ilerleyen iki gerileyen ilişkilerinde mutlu sona ulaşmak inanılmaz keyifli. Tabi ikisine de ayrı ayrı kızıp sonradan hak verdiğim çoğu yer oldu. Bunları da kendiniz okuyarak görün.

    Kitabın aşk yönü alışılmışın dışında tabi bu tablo ile. Öyle ilk görüşte bir aşk hikayesinden çok adım adım ileleryen türde. Önce arkadaş oluyorlar sonra aşk geliyor. Güven ile ilerleyen bir aşk hikayesi diyebilirim ikisi için.

    Kısa sürede bitirilecek bir kitap, ama ben sindirerek vedalaşmak istemediğim için okuma evresini yayabildiğim kadar yaydım. İkisinden de ayrılmak istemedim ne yalan söyleyeyim. Canfeda inada binsin, Levent sabır göstersin, egosu ile başımızı döndürsün diye yavaş yavaş okudum. Bu arada Levent için hayallerimin erkeği demiştim değil mi? Tamam o zaman

    Kısaca kitabı anlatacak olursam; ikili ilişkilerde tarafların gözünden yaşananların analizi, hastanelerde günlük olarak karşılaşıla sorunların dile gelmesi, her hastanın aslında eşit haklara sahip olduğunun bilgisini veren bir kitap. Ek olarak hayvan sevgisi içine işlenmiş, sokak hayvanlarının durumu da aktarılmış. İçeriği dolu dolu olan bir aşk romanı. Ben okumasından oldukça keyif aldım. Hatta bir süre sonra başa sarıp yeniden okuyabilirim de. Sizlere de tavsiye ederim.

    Kitap yorumlarıma ulaşmak için bloğum
    http://sonsayfasiask.blogspot.com/?m=1
  • Hakikatle beraber olmadan bizatihi hakikat olunabilir mi? " Ben hakikatı temsil etmeden 'ben hakikatım' denilebilir mi? Ben hakikatım demedikçe, hakikat adina konuşabilir mi? Hakikati bilemediğimiz, hakikati temsil etmediğimiz, kendimizin hakikatin kendisi olduğuna inanmadığımız sürece bu suâllerin cevabını veremeyiz; veremiyoruz da zâten. Lá süpürgesini elimizden bıraktıktan sonra "Ben Hakikatim!" sözü de çıkmaz oldu ağzımızdan. Şimdi başka hakikatlerin de varolduğunu kabul eder håle geldik. Başka hakikatlerin varolduğunu kabul ettiğimiz andan itibaren, başkalarının hakikatine saygı duymayı, başka hakikatlerle birlikte yaşamayı, hâsılı hakikatlerin başkalığına inanmayı bir marifet addeder olduk.
  • 136 syf.
    ·1 günde·3/10
    Herkese günaydın :) Ocak ayının bitmiş onuncu kitabını karşınıza bırakayım mı ? Bırakayım :)
    Ah nasıl keyifliyim :) Demek şu salgına yakalanmadığım bir haftalık dönemde olmasaydı şuan on iki veya da on üçüncü kitabı okuyup bitirmiş olacaktım. Neyse ki nasip neyse ki kader..
    Sabah uyanıp hemen kitaplığımdan elime bir kitap aldım ve bir buçuk saatte bitirdim. Yani bu demek oluyor ki bugün yeni bir kitaba daha başlayabilirim. Neyse gelelim şimdi bu kitabımıza;
    Sanki karşımda Metehan Asaf Çabuk oturdu ve biz uzun uzadıya dertleştik. Sıra belki bana gelmedi fakat ben o kadar çok içimden geçen şeyler dinledim ki tebessümle ve yer yer esefle dinledim tüm olanları.
    Mesela kitabın henüz ikinci sayfalarında kendimden bir yer buldum; "Şemsiye kullanmayı sevmem. Saçma gözükebilir, ama ben yağmurlu bir havada şemsiye kullanmam."
    Ya da; Barlas ve Taha'ya anlatmaya çalıştığı "televizyon izlemek, internette dolaşmak gibi bir çok aktiviteden dolayı uyunamayacağı gibi 'kitap okumak' içinde uykusuz kalınabileceği!
    Az evvelde söylediğim gibi kitabı elime aldığım andan itibaren sanki yazarla sohbet ediyorduk ve o bana şöyle bir üstten anlattı gibi hissettim. Olaylar çok hızlı ilerledi ve maalesef ki bu beni mutlu etmedi. Daha önce de belirttiğim gibi bu tarz yazılan yazılar bana daha çok günlük tadında geliyor. Yine biraz rahatlayayım diye okuduğum bir kitap bırakıyorum buraya. Kitapta sürekli karşılaştığım '2 ay sonra' yazısı da açıkçası beğenmemem için başka bir etken oldu.
    Eğer elinizde ağır bir edebi roman veya başka bir kitap varsa ve bunaldıysanız bu eseri hemen okuyabilirsiniz. Kitap alışkanlığı edinmek için de güzel bir kitap.
    Herkese kitap kokulu günler diliyorum.
    Hoşçakalın.
  • Yarın, sonra tevbe edeceğim!

    Ailemi faiz konusunda ikna edemedim. En son bana şöyle diyerek kızdılar. Tamam, biliyoruz bu büyük bir günah; ama sonra tevbe edeceğiz. Allah tevbeleri kabul edendir.

    Namaza sonra başlarım. Yaşım gelince örtünürüm. Zamanı gelsin içkiyi, sigarayı bırakırım. Şimdi gencim daha...

    Ey yüzü güzel kız! Çirkin olunca mı örtüneceksin?

    Ey boylu poslu delikanlı! Belin bükülünce, kilo almaya başlayınca, kızlar sana bakmayınca mı namaza başlayacaksın?

    Şimdi şunu bir düşün!
    İş işten geçtikten sonra Allah dese:

    Şimdi mi tevbe ettin? Güzel yüzün gittikten, erkekler peşini bıraktıktan, saçın beyazladıktan, yüzün sivilce ile dolduktan, kimse yüzüne bakmaz olduktan sonra mı geldin?

    Şimdi mi tevbe ettin? Dişlerin sarardıktan, saçın döküldükten, sırtın büküldükten, işlerin battıktan, yakışıklılığından iz kalmadıktan, kimse sana bakmaz olduktan sonra mı geldin?

    Belki yarın dediğin tevbeden önce ölüm gelecek! Belki yarın dediğin pişmanlıktan önce ağır bir hastalık gelecek! Belki ileride yaparım dediğin tevbeden önce koma gelecek! Belki tevbe ettim, pişman oldum dediğin anda sana "şimdi mi?" denilecek?

    Geciken her tevbe bu hitaba müsaittir. Geciktirilen her tevbe pişmanlıktır. Yaparım, ederim, Allah affeder demek ise aldanmadır.

    Yarın tevbe ederim diyenler bugün öldü. Haftaya tevbe ederim diyenler bu hafta öldü. Emekli olunca tevbe ederim diyenler çalışırken öldü...

    Yarın olmaz şimdi!