JuvenâL Outsmart, bir alıntı ekledi.
03 Haz 2017

Sivastopol 1853
Rusya'nın savaştaki feci durumunu en güzel tarif edeni soracak olursak, topçu zabiti genç Lev Tolstoy'un Sivastopol 1853 adlı eserini okumamız gerekiyor.

İmparatorluğun Son Nefesi, İlber Ortaylı (Sayfa 78)İmparatorluğun Son Nefesi, İlber Ortaylı (Sayfa 78)

Veysel Atayman Ağustos 2004, İstanbul
Tolstoy’un bizzat katıldığı Kırım Savaşı, Osmanlı Devleti, İngiltere, Fransa ve Sardinya-Piemonte ittifakının, dönemin Çarlık Rusyası’na karşı yürüttüğü bir savaştı. Büyük devletlerin çıkar çatışmalarının sonucu olan Kırım Savaşı’nın görünürdeki nedeni ya da bahanesi, Rusya’nın, Osmanlı tebaası arasında yer alan Ortodoks cemaatini kendi koruyuculuğu altına alma talebiydi.

Osmanlı Devleti bu talebi elbette geri çevirecekti. Bir başka savaş nedeni de Filistin’deki kutsal yerlerde yaşayan Rus Ortodoks ve Katolik kiliselerinin imtiyazları konusunda Rusya ile Fransa’nın anlaşmazlığa düşmesiydi. Çarlık Rusyası, 1853 yılının Ocak ayında Prut Irmağı kıyısına 150 bin asker yığdı ve Prens Menşikov’u olağanüstü elçi olarak Osmanlı başkentine yollayıp taleplerini hükümete iletti. Osmanlı Devleti gerek Ortodoks tebaanın sorumluluğunu Çarlık Rusyası’na devretme talebini gerekse bu talebi izleyen notayı geri çevirince, Prut’u aşan Rus kuvvetleri Eflak ve Boğdan’ı işgal etti.

Osmanlı-İngiliz ittifakı sonucunda 23 Eylül 1853’te İngiliz donanması İstanbul’a geldi. Rusya’ya savaş ilan eden Osmanlı Devleti ise Eflak ve Boğdan’ı geri almak için Balkanlar’da cephe açtı. 30 Kasım 1853’te Rus donanması Sinop’ta Osmanlı gemilerini batırınca, Fransız ve İngiliz gemileri de Osmanlı taşımacılığını koruma adına Karadeniz’e geçtiler. 28 Mart 1854’te bu kez İngiltere ile Fransa, Rusya’ya savaş ilan ettiler. Rusya, Avusturya’nın baskıları sonucu Eflak ve Boğdan’dan çekildi. Eylülde Kırım Yarımadası’na asker çıkaran İngiliz ve Fransızlar, Sivastopol kalesini bir yıl sürecek bir kuşatmanın altına aldılar. 20 Eylül 1854’te Alma Irmağı’nda, 25 Ekim’de Balaklava’da ve 5 Kasım’da İnkerman’da savaşın kaderini tayin edici çatışmalar yaşandı. Savaşın ikinci yılında, 1855’te Sardinya-Piemonte (devletçiği) 10 bin askerle Ruslara karşı savaşa girdi. 11 Eylül 1855’te Fransızlar, Kırım Savaşı’nın Rus komutanı Malahov’a karşı başarılı bir saldırı gerçekleştirdiler, ancak saldırının üçüncü gününde Ruslar gemileri batırıp kaleleri uçurdular ve Sivastopol’ü terk edip Kırım’ın içlerine çekildiler.

Avusturya müttefiklere katılma tehdidini yapınca Rusya 1 Şubat 1856’da barış masasına oturmaya mecbur oldu. Kırım Savaşı’na noktayı koyan Paris Antlaşması, Osmanlı Devleti açısından, 1711’deki Prut savaşından tam 145 yıl sonra, Rusya karşısında alınan en başarılı sonuçtu. 1855’te Çar I. Nikolay’ın yerine geçen II. Aleksander, büyük devletler karşısında savaşta başarılı olabilmek için Rusya’nın geri kalmışlığını aşması gerektiğini kavrayıp birçok reform hareketine girişecekti.

Kırım Savaşı tam bir insan kıyımıydı. Toplam yarım milyon insanın hayatını kaybettiği bu üç yıllık savaşta çok büyük can kaybı olmasının nedeni, askeri yönetim hatalarının yanı sıra, müttefiklerin daha yarımadaya adım atar atmaz kırılmasına yol açan kolera gibi salgın hastalıkların da rolüydü. Öyle ki, askeri uzmanlar, yarım milyon insanı yok edip geri kalanını da perişan eden bu büyük savaşı, modern dönemlerde büyük imhalarla gerçekleşen savaşların öncüsü kabul ederler. Bu savaşta cephede hemşirelik hizmeti verilmesinin yanı sıra, savaşı adım adım izleyen savaş muhabirleri de tarih sahnesinde ilk kez gazetelerine güncel haberler geçmişlerdir. Dönemin gazete ve dergilerinde, cephede çizilmiş illüstrasyonlar, günümüzdeki fotoğrafın işlevini yüklenmişlerdir.

Tolstoy, “Savaş, mızraklı, trampetli bir bayram değildir, onun manzarası, kandır, ölümdür,” der. 1853 yılında savaş ilanıanlamına gelen ilk notalar verilip talepler geri çevrildiğinde Tolstoy Romanya ordusunda subaydı; savaşın resmen başlamasıyla birlikte Kırım ordusuna naklini isteyip 7 Kasım 1854’te Sivastopol’a geldi.

Büyük bir coşku ve yurt sevgisiyle doluydu. Sık sık tehlikeli durumlarla karşılaştı. Özellikle 1855 Nisanı’ndan Mayısı’na kadar 4’üncü tabyada görev yaparken her an ölümle burun burunaydı. Aylarca heyecan ve korku içinde; her an ölümün yakasına yapışabileceği endişesini duyarak yaşaması mistik inanç yanını canlandırdı. Tolstoy Tanrı’yla konuşmalara başlamıştı. 1855 Nisanı’nda hatıra defterine Tanrı’ya ettiği bir duayı yazıyor, tehlikeler karşısında kendisini koruduğu için şükrederek, “varolmanın henüz bilmediği, sadece sezdiği ebedi ve şerefli hedefine erişebilmek için” yine kendisini korumaya devam etmesini Tanrı’dan diliyordu. O zamanlar hayatının hedefi sanat değil, dindi. 5 Mart 1855’te şöyle yazıyordu:

“Gerçekleşmesi için bütün hayatımı feda edebileceğim büyük bir ideale yaklaştığımı hissediyorum. Bu ideal yeni bir dinin, İsa’nın dininin, bütün mucizelerden ve körü körüne inanışlardan temizlenmiş bir halde yeniden kurulmasıdır.”

Tolstoy, yine de çevresini kuşatan şeylerin etkisinden sıyrılabilmek için bir yandan dinin mistik boyutuna sığınırken bir yandan da yeniden yazmaya başladı:

“Gençlik üzerinde çalışmak istiyorum.” Şarapnel yağmuru altında Gençlik’in üçüncü bölümünü yazmayı nasıl başarabildiği, bunun için gerekli ruhsal özgürlüğü nasıl bulabildiği merak konusudur. İçinde bulunduğu koşulları yansıtan biraz karışık metnin, yazarın genç ruhunu yansıtan ateşli düşünceleri ve hülyalarıyla dolu satırlarına hayran olmamak mümkün değildir. Kitabının bazı sayfaları Tanrı ile doğayı bütünleştiren coşkun bir panteizm içinde lirik güzelliklerle doludur. Buradaki hava Kafkas Hikâyeleri’ni hatırlatır.

Ne var ki savaşın acı gerçeği, şiirsel hayallere ağır basıyordu. Savaşın dehşetiyle Gençlik’i yarım bıraktı. Ve kurmay yüzbaşı Kont Leon Tolstoy, tabyasının gözetleme siperinde, top gümbürtüleri arasında, bölüğünün ölenlerinin ve yaşayanlarının ortasında çevresini gözlüyor, kendi korkusunu ve onların korkularını unutulmaz Sivastopol’u anlatan öykülerinde dile getiriyordu.

Sivastopol üç ayrı bölümden oluşur. Kasım 1854 Sivastopol, Mayıs 1855 Sivastopol, Ağustos 1855 Sivastopol.*

Bu ayrı ayrı üç anlatı bir potada eritilmiş olmalarına rağmen apayrı özelliklere sahiptir.

Birinci bölümü okuyan çariçenin ağladığı, çarın da bu hikâyenin derhal Fransızca’ya çevrilmesini ve yazarının da daha az tehlikeli bir yerde görevlendirilmesini emrettiği söylenir.

Bu hikâyeleri bitirdiği zaman, eserlerinin hiçbirinde olmayan açıklıktan dolayı Tolstoy endişelenir. Böyle konuşmakla haksızlık mı yaptım acaba? diye düşünüyor ve şöyle yazıyordu:

“Beni acı bir şüphe yakaladı. Bütün bunlar hiç anlatılmasa herhalde daha iyi olacaktı. Belki de anlattıklarım, her ruhun derinlerinde uyuklayan va açığa vurulmaması gereken şu kötü gerçeklerdendir. Çünkü bunlar sadece zarar verirler, şarabı bozmaması için nasıl fıçının dibindeki tortu şaraba karıştırılmazsa bunlara da dokunulmamalıdır. Ama sakınacağımız kötülük nerede? Benzemeye çalışacağımız güzellik nerede? Kim alçak ve kim kahraman? Her şey iyi ve her şey kötüdür.” Sonra tekrar gururla kendini toparlayıp şöyle devam eder:

“Hikâyelerimde, kalbimin bütün gücüyle sevdiğim, güzelliklerin içinde göstermeye çabaladığım kahraman daima gerçekti, gerçektir ve gerçek olacaktır.”

Sovremennik dergisinin direktörü Nekrasov bu sayfaları okuduktan sonra Tolstoy’a şunları yazıyordu:

“Rus toplumunun şu sıralarda gerçeğe ihtiyacı var. Gogol’ün ölümünden bu yana Rus edebiyatında gerçeklikten pek az şey kaldı… Sanatımıza sizin getirdiğiniz bu gerçekçilik hepimiz için yepyeni bir şey. Sadece bir şeyden; zamanın ve hayatın aşağılık taraflarının, çevremizi kuşatan ve içimizden pek çoğunun uğramış olduğu sağırlık ve dilsizliğin, sizdeki bu enerjiyi öldürmesinden korkuyorum.”

Zaman, bu korkunun yersiz olduğunu gösterecektir. Sıradan insanların enerjisini çökerten zaman, Tolstoy’unkini güçlendirmişti. Rusya güç bir sınav geçirmekteydi. Yazar, Kırım savaşlarını, hem ıstırap dolu bir hüzün, hem de büyük bir açıklıkla anlatır. Üçüncü hikâyesi olan Ağustos 1855’te Sivastopol’da kumar oynayan ve tartışmaya başlayan subayları tasvir ederken birden hikâyeyi keser ve şöyle der:

“Bu üzücü sahnenin üstüne hemen bir perde çekelim. Bugün veya yarın bu insanların hepsi de neşe ve gurur içinde ölümle savaşmaya gidecekler, gözlerini kırpmadan sükûn içinde öleceklerdir.”

Tolstoy’un kişilerini seçme tutumu, yazarın eğilimlerini yeterince ortaya koymaktadır. Malahof Tepesi’nin kaderi ve sonrası, kahramanca düşüşü iki kişide, mağrur ve heyecan verici iki kardeşte sembolleşir. İki kardeşten birinde, daha yaşlı olan bölük komutanı Kozıltjov’da, Tolstoy’u hatırlatan çizgiler vardır. Öteki kardeş, asteğmen Volodya, mahçup ve hayalperesttir. Kendi kendine hummalı konuşmalar yapar. Bazen bir hiç için gözyaşı döker, bunlar kimi zaman sevgi, kimi zaman kırılan onurunun gözyaşlarıdır. Bataryada geçirdiği ilk saatleri korkularla doludur. Zavallı küçük, karanlıktan korkar ve yatağa girince de başını asker kaputunun içine saklar. Çevresindeki vurdumduymazlıklar, bunalımlar içine düşer. Ve nihayet saati gelince de neşeyle tehlikelerin tam ortasına koşar. Bu delikanlı, Tolstoy’un Çocukluk Yılları’ndaki şairane tipler grubuna dahildir. Sonra bu tip, Savaş ve Barış’ta Petya olarak tekrar karşımıza çıkacaktır. Onlar da yürekleri aşk dolu bir halde, gülerek savaşır ve ansızın, hem de hiçbir şey anlamadan ölümü bulurlar. Sivastopol’da da her iki kardeş, savunmanın son gününde yani aynı gün vurulur. Ve hikâye, içinde yurtseverce bir öfkenin kabardığı şu satırlarla biter:

Sivastopol ordusu geri çekiliyordu… Hemen hemen her asker arkada bıraktıkları Sivastopol’a doğru bakınca, yüreğinde anlatılmaz bir acıyla içini çekiyor ve yumruklarını düşmana doğru sallıyordu.”

Romain Rolland’ın önsözünden yararlanarak derlenmiştir.

Veysel Atayman
Ağustos 2004, İstanbul