• Bu kitaba incelemeyi direkt yazmayacağım. Düşündürdüklerini ve yorumladıklarımı basamak basamak not edeceğim.


    Not 1: Dar alanda yaşamanın getirdiği çöküş ve hastalığın yol açtığı ince ve yüce anlayış. Evren gibi aslında. Kendi içine doğru yoğunlaşmaya başladığı anda, patlamaya hazırlanan yüce bir an'a hazırlık yapıyor. Dostoyevski, adamdır!

    Alıntı 1: "Kendimi neşeli hissetme zamanıydı. Ne var ki içime bir ağırlık çökmüştü – bilinmeyen bir arzu, tarifsiz, ama yakışıksız bile olmayan bir heves. Belki de canlı olma duygusu kendini göstermekte gecikiyordu."

    Düşünme 1: Sorular ve sorunlar doğdukları yerde, cevaplarını ve sonlarını da barındırır. Tıpkı Evren veya Tanrı gibi. İrade de bunlardan bağımsız düşünülemez.

    Soru 1: Yoktan var eden Tanrı'nın canı tekrardan sıkıldığında -yaratılışı can sıkıntısı olarak görmeyen varsa eğer, buyursun konuşsun- hiçliğe geri göndermeyeceğini nereden bilebiliriz? Hafızamızı kurcalayarak oyunu tekrar ve tekrar sonsuza kadar baştan başlatmadığını nereden bilebiliriz? Veya bu konuda o nasıl güvenebiliriz?

    Yorumlama 1: Aslında, kimi duygusal ve ince anlayışa sahip yalnızlaşmış insanların acınmaya ihtiyaçları vardır. Tıpkı çocuklar gibi aslında. Kırılganlık ve hassasiyetleri onların üzerine daha fazla düşmeye yönlendiriyor. Çocuklar bunun anlamını tam olarak kavrayamaz. Fakat birey olduğu zaman kişinin kendine nefret duymasına sebebiyet verebiliyor. Bu başkası tarafından gerçekleşmese bile, sırf ihtiyacı olduğu ve istediği için bile kendinden nefret edebiliyor.

    Düşünce 2: Belki her şeyin sebebi sadece rakamdır. Bizler için diğer canlılar önce sayıları çağrıştırır. Kendi anlayışımızdan önce kutsal matematik gelir. Sonra rakamlar artar veya azalır ve kavramlara dönüşür. Kavramlar da düşünceleri ve duyguları yönlendirir. Hepsi de en son eylemlerde birleşir. Belki doğa da bize böyle bakıyordur. 1 insan, 2 insan, 3 insan, ..., milyarlarca insan... Çok fazla insan. Çok yoğun oldu bu. Dışarıya taşamayan, ama ağzına kadar su dolu bir bardağı daha da doldurursak ne olur? Bardak mı, su mu yoksa her ikisi birden mi bozulmaya başlar?

    Alıntı 2: "Söylediğim gibi, ölüm uykuya benzemez, çünkü insan uykuda canlıdır ve uyur haldedir; insanın nasıl olup da uykuyu şuna ya da buna benzetebildiğini çok merak ediyorum, çünkü ne ölüm tecrübe edilebilir, ne de ona benzeyen herhangi bir şey."

    Düşünce 3: Aslında, söylediklerimizin rastgele yaptığımız bedensel hareketlerden pek bir farkı yok. Bedensel hareketler hep bir unsur etrafında dönüyor. Dışarıdan gelen etkiye karşı verilen tepki ve bazen de dışarıdan gelen etkinin oluşturduğu bozukluğun ya da farklılığın tepkisi. Söylemler de temelde sadece bir etkinin farklılaşması üzerinden çıkageliyor. Hayattan. Tüm yaptıklarımız ve söylediklerimiz hayatın salonunda, müziğinde ve ışığında ettiğimiz danstan başka nedir ki? Başlangıcını ve sonunu bilemem, ama enerjimiz tükendiğinde ya da hayatın getirdiklerinden birini dans edecek kadar hissedemediğimizde oturup dans edenleri izleyeceğiz. Ölüm, kaçınılmaz olarak izleyici olduğumuz için mi bize gelecek, yoksa daha fazla dans edemediğimiz için mi?

    Düşünme 4: Yaşadığım evin yanında bulunan evde bir katilin içeriye süzüldüğünü ve içeride bulunanları öldürdüğünü düşünelim. Aynı anda ben ise içtiğim suların fazlalığını bedenimden çıkarmakla meşgulüm ve 3metre bile olmayan bir mesafede olan bu olaylara karşı hem bihaberim hem de kayıtsız bir durumdayım. Çemberi büyüttükçe bu boşluk halimin daha da büyümesi ve sonsuzluğa uzanması kaçınılmaz. Aynısı pek âlâ içsel durum için de geçerli olabiliyor. Kadının içindeki uyutmayan korkular ve endişelerle yatakta öylece dururken, adamın farkındalık olmaksızın kayıtsızlığı ve yorgunluğun getirdiği rahatlatan bir derin uyku çekmesi gibi, ya da dışarıdaki hayatta ezilen ve bu baskıya çaresizce boyun eğmek zorunda kalan bir çocuğun çektiği acıları, yemek masasında birlikte oturduğu ebeveynlerinin günlük aksiliklerinden ya da başka bir sebepten dolayı fark edilemez oluşu gibi. İnsan yaşamı gerçekten Charlie Chaplin'in sözü gibi.
    "Hayat, uzak çekimde komedi, yakın planda trajedidir."

    Alıntı 3: "Soyut akla musallat olan bir yorgunluk var ki, en korkuncu o. Fiziksel yorgunluk gibi insana ağırlık yapmaz, duyguların öğrettiklerinin verdiği yorgunluk gibi kafa karıştırmaz. Sahip olduğumuz dünya bilincinin üzerimize çöken ağırlığıdır o, kendi ruhumuzla soluk alamaz oluşumuz."

    Yorumlama 2: Çocukken besin olan hayal gücünün, zamanla hastalığa dönüştüğünü görüyorum. Anlayışı doğuran hayal gücü, gerçekliği değiştirmeye ve/veya çarpıtmaya sebebiyet veriyor. Ya da hiçbirini yapmayarak anlayışın saflığı bozuluyor. Bu da hayal gücüyle birlikte basit olanla bağı koparıyor. Her şeyi sadece iki alana yerleştirmeye ve oraya ait görmeye başlıyor. Ya cennete ya da cehenneme.

    Alıntı 3: "Utangaçlık asil bir huydur, ne yapacağını bilememek övünülesi, yaşama becerisinden yoksun olmak ise insanı yücelten bir özelliktir."

    Alıntı 4: "Bu genç adam, hiç olmazsa birini tarif ediyor ve bu tiplerin tarif etmeleri, hissettiklerini söylemelerinden daha iyidir, tarif ederken insan kendini unutur. İğrenmem geçiyor."

    Yorumlama 4: Öz'ün birliği ile dağılışının getirdiği farklılığı anlamak, anladıktan sonra benimsemek ve benimsedikten sonra ona göre hareket etmek çok güç bir meziyet. Ucundan dahi olsa tutabilene, ne mutlu!

    Düşünce 5: Anlama ile bencillik birleştiği anda Tasarım Olarak Dünya'mız, gerçeklik ile içe içe geçiyor. Bu iç içe geçiş tepkimeye sebebiyet veriyor ve birleşme oluyor. Bu birleşmede ayrık olan hiçbir şey kalmıyor. Herhangi bir kimyasal tepkime gibi aslında. Hidrojen ve oksijeni birleşirse, hidroksit olur. Oksijeni bir tane daha arttır ve su oluşur. Ama ne hidrojen ne de oksijen bu tepkimelerden sonra ayrı ayrı düşünülemez. Bir bütün olarak bakmadığımızda da sadece tasarladığımızı, gerçekliğin üzerine örtüyoruz demektir. Birey bunun farkında olabilir mi acaba? Ya da böyle bir şey gerçekten oluyor mu acaba? Artık hidrojen ve oksijen bizim düşündüklerimizden bağımsız bir şekilde düşünülebilir mi?
  • Onun adı FRIEDRICH NIETZSCHE!

    Beni düş kırıklığına uğratan kendimden başkası değil.'

    -Franz Kafka

    Nietzsche'yi kendi gözümden yazayım. Küçüktüm, yalnız, hemcinslerimden uzak, insanlardan uzak, kenara çekilir dini kitapları okurdum. İnsanlar beni bir öcü gibi görürdü. Ama tatlı bir öcü, öyle ki yanıma sokulur beni dinlerlerdi. Bazen sanki başka bir gezegenden gelmiş hissine kapılıyordum, hiçbir şey beni etkilemiyordu. Sahiden hissedeceğim zamanlar yakındı...
    Babamı(Carl Ludwig Nietzsche) özlüyorum. Aslında sadece onu özlüyorum. Ona ihtiyacım var... öldü biliyorum, bir çiçek ölür, bir tavşan ölür ve bir insan da ölür. Evet babacığım, Tanrılar da çürür. Tanrı'yı biz öldürdük!

    İnsanca, Pek İnsanca kitabı Nietzsche'nin kitaplarında bulabileceğiniz en yalın kitaplardan biridir. Anlatım biçimi ikili diyaloglar gibi gelişmiş. Aforizmaları birden fazla düşünceye ve düşündürmeye yer vermiştir. İnsanca... bu isim insani duygular ve sorumluluklara dikkat çekmek için verilmiştir. Ekleme, 'Pek' pek insanca, hatırlatma! Donk donk donk!

    Kitap içerisinde 638 aforizma bulunmaktadır. Nietzsche öyle güzel bir havada belirtmiş ve düşündürmeye sürüklemiş ki. Her bir aforizma sonrası uzaklara dalıyor, düşünmeye ve kafa yormaya başlıyor olacaksınız. Bazıları sizi geçmişe, bazıları nefrete, bazıları kitabı kapatmanıza neden olacaktır.


    Birçok kişinin aklında şu soru var: 'Nietzsche neden kadınları yadırgıyor?' sahiden öyle mi? Böyle mi düşünüyorsunuz? Öyleyse kısaca bilgilendirme yapalım.

    Nietzsche babasını genç yaşta kaybetmiştir. Bu sebeple ailede egemen olan kadınlar (anne, kız kardeşi, teyzesi...) bu nedenle kadınlara karşı mesafeli, asabi ve zayıf olarak bilinir. Nietzsche, bunun yanı sıra birçok kadının üzerinde ilgisi olmasına rağmen bunu umursamaz, pasif kalarak geçiştirir. Kız kardeşi Elisabeth'ten ve annesinden(Franziska Oehler) nefret eder, ama bu nefret sadece dışavurum ile gösterilir. Oysa içerisinde müthiş bir duygusallık ve sevgi barındırır. Nietzsche'nin annesine yollamış olduğu bir mektupta: ''Kendime karşı en derin aykırılığı ve içgüdülerimin haince alçaklığını içimde aradığım zaman, orada hep annemi ve kız kardeşimi buluyorum, en acız olduğum anları... Çünkü o zaman zehirli solucanlara karşı koyabilecek gücüm olmuyor... Psikolojik eşgüdümünüz, böyle bir öncel uyuşmazlık düzenini mümkün kılıyor. Ama aslında ebedi dönüş için annem ve kız kardeşimin her zaman en büyük engeli teşkil ettikleri kanısında olduğumu itiraf ediyorum.'' Tek bir söz ile...

    Bir kalp taşımak incelik ister.
    Ağırlık taşıyanlara bunu anlatamazsınız.

    -Cemal Süreya

    “Hangi yıldızlardan düşüp birbirimizi bulduk biz. Bu kadar düz bir cümlenin bu kadar karmaşık olmasına neden olan kadın.”

    Evet evet, hemen onun adı gelir. Lou Andreas Salome... Nietzsche'yi kadınlar üzerineki durumunu Stalin'e benzetiyorum. Ölen karısının mezarında, ''İnsanlığa olan azacık sevgim onunla birlikte gömüldü...''

    Nietzsche ve Salome, 1882 yılında arkadaşlık yapmaya başladı. Din konusunda yaptıkları sohbetlerden ve kafeslenemeyen ruhundan etkilenen Nietzsche, tek taraflı bir aşk hikayesi yaşamaya başladı. Peki neden bu kadar yakın görüşlü ve ikili sohbetlerden haz duyan bu iki kişi, pardon Salome bu teklifi geri çevirdi? Şüphesiz ve emin olmanız gereken bir şey varsa, Nietzsche'nin kadınlara olan tespitlerinin en büyük etkeni Salome'dur.

    Salome için, evlilik sevginin katilidir. Arkadaşlık sevgiye daha da kötüsü cinselliğe dönüşerek yok olma riskinden kurtarılmalıdır. Bu düşünce ile kendisine Paul Ree ve Nietzsche tarafından yöneltilen evlilik tekliflerini reddeden Salome, Frederich Andreas’ın intihar tehdidinden etkilenip onunla evlense bile 34 yaşına kadar cinsel ilişkiye girmedi ve bekaretini muhafaza etti.

    Not: Sigmund Freud'u da terslemiş Salome, belki de tarihinin en 'narsist' kişiliklerinden biriydi.



    Evet, şimdi en güzel yere geldik. Nietzsche ve sınıftan seçtiği bir öğrencisi(ED) ile, Fransa'dan gelen (Rachelle Riva) gazeteci ile birkaç soru üzerinde bir diyalog yapacağız. Burada hayal gücünüzü kullanacağım.

    Not: Nietzsche'nin kitabından seçilmiş tespitler ve ED(benim) özgün cümlelerim ile yazılmıştır.


    Riva: ''Sayın Nietzsche ve Ed, sizce yalan nedir?''

    Nietzsche:'' Basit durumlarda her şeyi doğrudan söylemek daha avantajlıdır. Çünkü bir yalanı sürdürebilmek için, yüzlerce yalan daha söylemek gerekir.''

    ED:'' Yalan geniş bir konudur. Sayın hocamın dediği gibi, sıkışık durumda olmadığımız sürece olanı olduğu gibi aktarmak gerekir. Özellikle saygı duyduğunuz, karşılıklı güven hissiyatını aldığınız bir kimse ise. Söylenmiş doğrudan bir yalan, yalanı devam ettirecek 100 alan bulmaktan iyidir.''

    Riva:''Genel bir konu ama mümkünse kısa bir cevap istiyorum. Kişi neyi sözünü verebilir?''

    Nietzsche:'' Eylem sözünü verebiliriz, ama duyguların sözü değil; çünkü duygular istenç dışıdır. Birini sonsuza dek seveceğine ya da ondan nefret edeceğine söz veren herhangi biri, kendi gücünün dahilinde olmayan bir şeyin sözünü vermiştir.''

    ED:'' Kişi tutabildiğini düşündüğünün aksine, tutamadığının ve bazen de verdiği sözün arkasında duramadığı sözlerin sözünü verebilir. Verebildiği tek söz, yerine getirmedikleridir.''

    Riva:''Peki, sizce günümüz ve gelecek dünya düzeni için yasaklanmış cömertlik size ne çağrıştırıyor?''

    Nietzsche:'' Dünyada herhangi bir kısmını hayali varlıklara gösterebileceğimiz kadar çok sevgi ve iyilik yoktur.''

    ED:'' Günümüz için bilmem ama, gelecek nesil bu terimin çağrışımı için bile kafa yormayacaktır. Cömertlik yok olmaya mahkum, bu çok açık. Cömertlik diye bir kavram nesli tükenmekte olan bir bensevi.''

    Riva:'' Güncel bir soru sormak istiyorum. Üzgünüm, susadım da. Tamam, tekrardan alalım. Mucizevi eğitim hakkında ne söylemek istersiniz?''

    Nietzsche:'' Kişi, bir Tanrı'ya ve onun hakkındaki endişelere inanmaktan vazgeçtiği andan itibaren, eğitime gösterilen ilgi büyük bir yoğunluğa ulaşacaktır; tıpkı tıp sanatının ancak mucizevi tedavilere duyulan inanç yok olduğu zaman gelişmesi gibi.''

    ED:'' Eğitim görecelidir. Eğitim, korkulan inançların yok olması ile başlar. Kişi özgür kaldığı sürece korkusuzdur. Hayal edebildiği kadar da erişmesiz. Korkunun olduğu yerde mucizevi eğitimden söz etmek pek mümkün değil. Aslında bakarsanız, korkunun olduğu yerde mucizeden söz etmek mümkün değil!''

    Riva:''Peki ya bilimin geleceği?''

    Nietzsche:'' Zararlı ve tehlikeli sonuçları bilimsel bilginin yardımıyla önlenebilir. Eğer üstün kültürün bu gereksinimi yerine getirilmezse, insan gelişiminin gelecekteki seyri hemen hemen kesin bir şekilde öngörülebilir.''

    ED:'' Bilimin geleceği, geçmişten pay çıkartılarak ilerleyebilir. Bilim, insanoğlu için vazgeçilmez ve çok daha fazla üzerinde durumlası gereken bir daldır. Ancak herhangi bir konu üzerinde bile gereğinden fazla durulmalı.''

    Riva:'' Birinin lehine, büyük olanın lehine önyargı terimini nasıl açıklarsınız?''

    Nietzsche:'' İnsanlar, büyük ve dikkat çekici olan her şeyi açıkça abartırlar. İnsanlar, alışkanlıktan dolayı kendilerini güç isteyen her şeye tabi kılar.''

    ED:'' İnsanın temelinde bu var. Önyargı genellikle ahlaki yoksunluktan veya düşünülmeden bir kanıya varmakla meydana gelir. Büyük ve dikkat çekici olanın söylemini benimser ve irdelerler.''

    Riva:'' İyi niyetli iki yüzlülük?''

    Nietzsche:'' Başka insanlarla olan ilişkilerimizde çoğu zaman iyi niyetli bir ikiyüzlülüğe ihtiyaç vardır, sanki onların eylemlerinin nedenlerini sezmemişiz gibi.''

    ED:'' Sayın hocama katılıyorum. İyi niyet çoğu zaman kazanım sağlamamıştır, bunu açıkça göstermek bile ters tepmesine yarayacaktır.''


    Riva:'' Zevkli bir konu başlığımızla devam edelim. Yo yo, sadece 4 sorum kaldı. Mahcubiyete karşı ne söylemek istersiniz?''

    Nietzsche:'' Aşırı ölçüde mahcup olan insanların yardımına koşmanın ve onlara güven vermenin en iyi yolu onları inandırıcı şekilde övmektir.''
    .
    .
    Riva:'' Sayın ED? Bay Nietzsche'yi izlemeyi bıraksanız. :)''

    ED:'' Pardon, :) Sayın profesöre katılıyorum. Ne diyebilirim ki, birine yapabileceğimiz en büyük fenalık birini olduğundan fazla övmektir.''



    Riva:'' Peki bay Nietzsche, birkaç tavsiye isteyeceğim. Konuşma taktiği üzerine ne söyleyebilirsiniz?''

    Nietzsche:'' Biriyle yaptığımız bir sohbette, eğer muhatabımıza karşı nüktedanlığımızı ve cazibemizi tüm görkemiyle sergileme imkanı bulmuşsak onu en iyi biçimde alt etmişizdir.''

    ED:'' Bay Profesör, tespitlerinizle hayran olmamak elde değil. (Gülüşmeler) Evet, diyebileceğim o ki, birini argo veya hakaret ile alt etmeyi denemektense, cazibemizi onun üzerine yıkmalı ve onu sessizce tuzağa çekmeli. Yıkılacağından adım gibi eminim.''

    Riva:'' Aşırı yakınlığı tanımlar mısınız?''


    Nietzsche:'' Eğer biriyle aşırı bir yakınlık içinde yaşarsak, çıplak ellerimizle her defasında iyi bir oynmacılık yapmak zorundaymışız gibi durum söz konusu olur.''

    ED:''Aşırı yakınlık, her zaman bir şeyler kaybettirir. Hatta çoğu zaman, benliğimizi aramak zorunda kalırız.''

    Riva:'' Son soru, bir evlilik yaparken kendime sorabileceğim tek bir soru olursa, bu ne olurdu?''

    #35142148

    Aynı kanaatteyim.

    Keyifli okumalar.
  • Güzel dostlarım ve arkadaşlarım. Bizler okumuş kültürlü insanlar mıyız? Eğer öyle isek, neden öyle davranmıyoruz? Neden kitap okuyan insanlar olarak birbirimizle anlaşamıyor, konuşamıyor, kaynaşamıyor, şakalaşamıyoruz. Niçin bu kadar yabani ve iletişimden, sevgiden yoksunuz? Kendine en zeki diyen kesim, inançsızlar yani ataistler bile nefret içindeler. Zeki insan, nefret taşır mı? Zekiler bilir ki, nefret, öfke barındırır ve bu durumda olan insanlar, nefretleri ve öfkeleri kendilerini bitirir. Bir kadına kitap hakkında soru sorarsın, sorudan kaçar seni engeller. Bir kadına şaka yaparsın, seni azarlar ya da engeller. Bazı insanlardan kitap hakkında bir görüş alabilmek adına kırk takla atıyorum, bukalemun gibi renklere giriyorum. Ben kitap hakkında fikir edinemeyeceksem, şakalaşıp, gülüp eğlenemeyeceksem, yani kaynaşıp, mutluluğumu, sevgimi, kitap dostu bir kardeşim ile paylaşamayacaksam, biz nere gidelim. Herkes kendine mi insan yoksa? Bilmiyorum ama toplum olarak, iletişim bozukluğu var! Birbirimizden çok kopuğuz, davranışlarımız yapmacık, söylediğimiz sözlere, inandığımız ideolojilere bile uymuyoruz maalesef. Arkadaşlar, lütfen söylediklerimi şahsi almayın, benim hiç kimse ile şahsi sorunum olmaz, olamaz! Söyleyeceklerim bunlar, sevgilerimle...
  • 1970’lerin karanlık yapısı olağanüstü çatışmalarla, darbe dönemini hazırlayan sağ-sol kavgalarıyla geçti, herkes kendi kavgasını veriyordu. Gençlik sağ-sol çatışmalarının içinde boğulsa da hepsi düşünen toplumun bireylerini yansıtıyordu. Her ne kadar dönemin hükümeti bunu farklı onaylasa da gençlik bir şeylerin kavgasını veriyordu. Bu çatışmacı siyasi ortam; edebiyatın güçlü isimlerini ortaya çıkardı. 1958 plaka doğumlu “ Erhan Bozkurt “ bir nevi Ahmet İzzet’in oğlu, babasının ön adını alan şair Ahmet Erhan bu isimlerden biriydi. Kuşak itibariyle arkadaş çevresi tarafından benimsenen bir isimdi. Kuşağının ağırlığını fazlasıyla taşıyordu. Ahmet Erhan, daha 70’lerin gençlik fırtasında, ve sonrasında 20’li yaşların ertesine taşıdığı kitabı “ Alacakaranlıktaki Ülke “ bir nevi Ahmet Erhan’ın ülke için karanlık bir kuşağı temsil edecekti.

    Hüzün, Ahmet Erhan için her zaman en büyük temsilciydi, bunu anlayanlar çoğunlukta olmasa bir köşede yerini beklemişti. “ Alacakaranlıkta Ülke “ kitabında Adnan Özer “ hiçliğin çekimi: Ahmet Erhan’ın yalnızlığı “ demişti. Bununla kalmayıp dönemin karanlığı hakkında diğer bir önsöz olan “ Ölüm Nedeni Bilinmiyor “ bölümünde “ Kitabın yayımlanma tarihi, Eylül Balyozunun ülke omurgasına inme tarihinden hemen sonraya rastlıyordu ( Mart 1981) ki artık devrimciler darağaçlarında sıranın kendilerine beklemişlerdi bile “ diyor Adnan Satıcı 1994 ‘te yazdığı eleştiri köşesinde. Belirtmek çok mu gerekli bilmiyorum Ahmet Erhan bu kitabıyla 1981, Behçet Necatigil Şiir ödülünü de almıştır ( ödüllerin kendisi için önemli olacağını sanmıyorum-kişisel olarak)

    Her Ahmet Erhan dizesi gibi kitabının isminin bile “ Alacakaranlıktaki Ülke “ olması bile bir nevi içeriğinin ne kadar buhran olduğunu gösteriyordu. “ Ülkeme bakıyorum uzayıp giden bir gecede, suskun ve boynu bükük yalnızlığında bir sokağında elimde henüz açmamış bir gül var “ ülkenin karanlığını gerçekçi sözlerle anlatıyordu. Silahların patladığı zamanların başka türlü olanağı da yoktu, Ahmet erhan sonra devam ediyor “ çocuklar ilk silah sesinde yaşlanacakmışcasına sıkıca tutuyorlar oyuncaklarını. “ bir yan da silah sesleri ve korkular, diğer yanda çocukların oyuncak dünyaları. Tarifi zor bir dünyaya gerçekçilik parolasıyla yaklaşıyor Ahmet Erhan. “yitirecekleri ne kaldı şimdi onların, doğan ve batan günlerle de var mıdır artık bir alıp verecekleri “ diyor. Sözler etkisini arttırdıkça, o alacakaranlığa yaklaşmak daha da müsait oluyor.

    “ Tedirginlik ve acı
    Böyle yaşar halkım. Evlerde, sokaklarda yarınlardadırlar
    Ağa vurmuş bir balık kadar yorgun”

    sözleriyle nokta atış dizelerle ülkenin bulunduğu o karanlığı balıkların ağa takılmasına benzetmesinin açıklaması da yok benim neznimde. Her söz gerçekliğin haritasını suratımıza vuruyor adeta, gerçekliğin haritası sözünü yazdıran da Ahmet Erhan’ın kendisi oluyor. Çağına, arkadaşlarına, kuşağına öyle sesleniyor ki, okurken dönemin o siyasi havasını yaşayan insanlar bunu en derinlerde hissetmişlerdir. Şiirin her bölümünde ülkedeki buhran yükseliyor. Bir kısımda silah sesleri, bir kısımda polisler, elinde şişesiyle geçen sarhoş. Her birinin farklı bir hikayesi aynı noktada birleşiyor. Sözler birbirinden ayrılmıyor, temas eden noktada hep karanlık hayatlar var. “ gece oluyor bakıyorsun kimseler yok sokaklarda, karşı evin duvarında öldürülmüş birinin afişi “ sözü kadar can yakıcı şeyleri anlatıyor bize.

    Hiçbirimize yabancı değil dönemin getirdiği buhran, ama yaşayanların gözünde daha derin olduğu daha malumdur. 23 yaşında’ki Ahmet Erhan’da o çatışmaların ortasında ölümü öyle gerçekçi anlatıyor ki daha gerçek ne olabilir diyoruz başka. “ sana nasıl anlatayım, her gün ölüme gider gibi ayrılıyorum evden “ derken gerçekliğin son noktası belki de bu cümle oluyor. Her noktada bir ölüm kokusu var. Ahmet Erhan’ın deyimiyle yaşlı anaların feryatları bir yanda, bir yanda herkesin birbirine sorduğu soru “ bugün kim ölecek.

    “ bana bir çelenk yap kardeş
    Üstüne de bir şey yazma
    Ölüler okumayı bilmez ki “

    23 yaşında Ahmet Erhan’ın yazdıkları kuşağının bütün hissiyatını bu sözlerle anlatıyor, ölümün kokusu da korkusu da bu cümleler de yer alıyor. Ahmet Erhan’ın Alacakaranlıktaki Ülke aslında şiir vari değil, bir hikaye anlatır gibi ilerliyor, hikayesini de kendi üzerinden yaşantılardan sunuyor bize. Sonra soruyor; “ Ölen kim, öldüren nereye kaçtı “ ölüm ile yoksulluk bir aradadır, çatıların evlerinden yağmurlar dökülüyor, bir yandan da sokakta öldürülen insanların kanları o yağmurun akıntısıyla gidiyordur.

    “ sevişilmez böyle bir gecede, uyuyamaz da insan “ diye bazı anları da böyle anlatıyor ahmet erhan. Hüzün, buhran kuşağı acılar içindeyken hangisi olabilirdi?

    Alacakaranlıkta Alke, isminden bahsedileceği gibi karanlık ve buhran bir dönemde hem yoksulluk hem de yoksunluk temalarıyla devam eder. 1978 yılının çatışmalarının bitmediği ortamda “ Bugün de Ölmedim “ bölümünde Ahmet Erhan “ Ülkemde Bir Gece “ şiirinde “ hayat hiç bu kadar güzel olmadı, ölüm böylesine gerekli “ sözleriyle sertlikte okuyucuya derin bir söz söylemeyi ihmal etmez. Bu aynı zamanda bir tezatlık barındırır, silah sesleri patlarken sokaklarda hayatın güzelliğinden dem vurup ölümün gerekliliğinden bahsetmek bir nevi tezatlık da sayılabilir.

    1978 yılı devam etmektedir, gençliğin fırtınası durmadan eser. “ Bugün de Ölmedim Anne “ şiiriyle nasıl şansa yaşadığından bahsedip durur, bunun devamını da “ bugün oturdum ölümü düşündüm “ şiiriyle devam ettirir. 20 yaşında bir genç olan Ahmet Erhan’ın gençliği bu çatışmalarla birlikte şiirlerine yansır. Bir yanda yaşayan dostları, bir yanda darağacında olacak ya da olması beklenen arkadaşları. Köşede de “ bugün oturdum ölümü düşündüm, yirmi yaşında ve hayat bu kadar güzelken “ diyen Ahmet Erhan. Daha sonra ağıtlar yakılır, türküler söylenir, analar evlerde evlatlarına ağlar. “ Ağıt “ şiirinde Ahmet Erhan bu durumu “çiçekçi bana bir gül ver, sevgilime değil bir ölü için “ dizeleriyle anlatır arkadaşlarına yaktığı ağıtı.

    Ahmet Erhan’ın dostları bir bir eksilirken yapabileceği tek şey karanlık bir akşamda şiir yazmak oluyor. Herkesin sırları var olduğuna inanıyor, ama dostlarını yitirirken eksik bir şeylerce yaşayıp gidiyor insanlar. “ Uzun Bir Şiirin Son Dizeleri “ , Ahmet Erhan’ın Albert Camus alıntısıyla başlar, “ güneşin kendisi götürdü beni karanlığa, öylesine yoğundu ki aydınlığı, evreni bütün biçimleriyle pıhtılaştırıyor, bir karanlık parıltıya boğuyordu “ sözleriyle daha da anlam buluyor. Başlangıç şiirine “ aklımda kayalar kopuyor, duvarlar yıkılıyor “ sözüyle giriş yapıyor Ahmet Erhan, şiirin isminden uçurumlara doğru sürüklendiğimize de işaret ediyor. “ Kendi sularınca boğulan bir denizim ben, kendi taşlarınca zaptedilen bir kale “

    Yıl 1980’dir, siyasi ortam yine çalkantılıdır. Sokaklarda silah sesleri eksilmiyordur, bu silah sesleri arasında Ahmet Erhan, şiirini yazmaya devam eder. “ Ölüm tutar köşe başlarını “ diye sözünü söyler, sonraları da “ paltomun bir cebine ölümü, bir cebine hayatı koydum “ hayat ve ölüm karmaşası arasında kayıp giden yaşamları işaret eder Ahmet Erhan. Bu kadar genç ölürken, şiirinde ölüm olmasın da ne olsun? Uzun Bir Şiirin Son Dizeleri’nde de “ kan mı tutuyorum avuçlarımda “ diye de yeniler bu durumu. Her yazdığı şiirden bir yakma isteği oluşur Ahmet Erhan’ın içinde, arkadaşlarından kopukken, birer birer yitirilmişken ne, neyi nasıl getirebilir kendisine? Bu da “ Yaşamayı nasıl kanıksıyorsam, ölümü de kanıksıyorum artık ( Başkalarının değil, kendi ölümümü “ dizesiyle anlam bulmaya devam eder. Ve yaşamla birlikte ölümleri görenler Ahmet Erhan’ın deyimiyle yaralı bir cırcır böceğinden ibarettir.

    “Milatta Önceki Şiirler “ gece yarıları söylenen ninni şiirindeki “ artık her şey bitti, geceleri sokağa çıkma “ dizesiyle bitişleri, kopuşları,korku ve umutsuzluk arasında geçip gidiyor. “ her şey bir acının bilincine varmakla başladı “ ile de devam ediyor milattan önceki şiirler. Yarınlar, doğmayacak güneşten söz edenler ve umutsuzluk silsilesinde ilerliyor. Akdeniz’e dönüşü de zor olur Ahmet Erhan’ın. Kelimeleriyle bunu özetler; “ Akdeniz’de ben kendi geçmişim ve geleceğimle birlikte, bütün insanlığın geçmişini ve geleceğini buldum. Dokunduğum şu taş, üzerinde bir takım anlamadığım dillerden sözleri taşıyan bu yazıt benden önce vardı, benden sonra da varolacak. Doğayı yitirdik belki ama bir Akdeniz çocuğu her şey akar diye sesleniyor hala “ dizeleriyle seslenir. Akdeniz arasındaki sıkışmaların resmidir bu sözcükler, bir bilinç alanıdır ki her şeye gebe olunması doğal karşılanmalıdır. Akdeniz’de hüzünle çarpışır Ahmet Erhan, bunu da dizelerine “ insan her dönüşünde bulur mu eski ayak izlerini “ diye özetler. Kendine bir dönüş karışıklığı içinde ilerler bu şiir, kendine dönmüş müdür bilinmez ama kendinle çarpıştığı bariz ortadadır.

    Yıl 1980’dir, bu şiir burada bitmiştir.

    Sonuç olarak; toparladığımızda Ahmet Erhan’ın Alacakaranlıktaki Ülkesi; kaybolan kayıp kuşakların, ölümlerin, yitirilen canların umutsuzluğu üzerine ilerleyen bir kara harita gibidir. Gri bulutların üstünüze çöktüğü kasvet ortamını da Ahmet Erhan şiir biterken şöyle özetlemiştir;

    “ Akdeniz’e dönüyorum! Akdeniz’e dönüyorum
    Anamın rahmine yeniden, yeniden döner gibi. “ ( 1980, Ahmet Erhan )
  • Puslu Kıtalar Atlası-Genel Özet
    Oktay Anar’ın yazmış olduğu bu harikulade eser sıradan bir tarih romanı olmanın dışında bir çizgide kendini göstermiştir. Bu çizgiye de fantastik desek yanlış olmasa gerek. Bunu dememin nedeni kahramanların başından geçen olaylar olsun veyahut bir olayın yaşanmadan önce ne badirelerden geçtiği olsun türlü türlü şekilde yorumlanabilir ki ardından bu fikre ulaşılır.
    Romanda geçen başlıca 3 ana karakter:
    Uzun İhsan Efendi: Romanda sıkça adı geçen bu karakter aslında yazarın ta kendisi yani İhsan Oktay Anar’dır. Bu lakap ona boyunun çok uzun olmasından verilmiştir. Çekik gözlü, elmacık kemikli, seyrek bıyıklı bu karakter yumuşak elleri olan narin tenli ve korkutucu olmaktan çok uzak bir görünüme sahiptir. Dayısı Arap İhsan tarafından hep miskin olarak çağırılır. Herhangi bir mesleğe sahip değildir. Kimseden para almadığı ve dilenmediği halde ne kadar harcarsa harcasın kesede para hiç eksik olmaz. Bünyamin’in babası olmasına rağmen ona hiç benzemez bir üstene ondan daha genç gösterir. Dünyayı rüyalarıyla keşfetmeye çalışan bu adam daha sonradan Yeniçeriler tarafından gözleri oyulup kulakları ve burnu kesilir. Dilendirilmek için Hınzıryedi’ye satılır.
    Bünyamin: Kumral bıyıklı ve iri gözlü bu genç yakışıklı bir yüze sahiptir. Kafasında babasına, hayatına ve annesine dair bir takım sorular barındırır. Lağımcı ocağında çalışmaya başladıktan sonra eline o uğursuz para geçtiğinde savaş meydanında girdiği ikili mücadele sonucu yüzü tanınamaz hale gelmiştir. Duygusal bir kişiliğe sahip Bünyamin’in gezmediği ve okumadığı halde çok şey hakkında bilgi sahibidir.
    Arap İhsan: Kafasını kazıtmış ve üzerinde bir takım saç bırakmıştır. Savaş yaralarıyla dolu göğsü kıllı olan bu adam kıllarına rengarenk boncuklarla birkaç inci dizmiştir. Bunun anlamı o zamanlar kabadayıların kudretlerini göstermek için yaptıkları işarettir. Aşağıya sarkan gözlerini örten gür kaşları vardır.
    Arap İhsan efendinin yanında köle olarak aldığı Alibaz ile beraber yiğeni olan Uzun İhsan efendiyi ziyaretiyle olaylar başlar. Alibaz yaşının ufak olmasına rağmen aklı fikri cinlik peşinde koşan sürekli yaramazlık yapan bir çocuktur. Bu yaramazlığı yüzüne Arap İhsanın denizdeki bir savaşta başına dert açmıştır ki canlarını ucuz kurtarmışlardır bu muharebeden. Arap İhsan ve Alibaz gelmeden hemen önce bir çeşit uyku şurubu alıp rüyaya yatan Uzun İhsan efendi gerçek hayatta dünyayı gezip atlas çizmeye cesareti olmadığından dolayı rüyasında gezip uyandığında atlas çizmeye çalışmaktadır. Arap İhsan efendinin İstanbul’a bu sefer gelme nedeni ise kendisine kazık atan Kubelik’i bulmaktır. Ama Kubelik’i öldürmek için değil kendisinin hayatını kurtaran bir kitabın çevirisini yaptırmak istemesidir. Kubelik’i bulup kitabı tercüme etmesi gerektiği şeklinde tehditlerde bulunup gözünü korkutur. Kitabı tercüme eden Kubelik daha sonra Arap İhsanı bulamayınca Uzun İhsan efendiye çeviri parşömenlerini teslim eder. Bu kitap Rendekar’a (Rene Descartes) ait olan ‘’Zagon Üzerine Öttürme’’ diye çevrilmiştir. Arap İhsanın bir daha uğramayacağını anlayan Uzun İhsan efendi çeviri parşömenlerini bir gün okumaya koyulur. Tercümeleri okurken Uzun İhsan efendi Rendekar’ın şüphe ettiğinden şüphe edememekte ve bundan da kendisinin var olduğu sonucunu çıkardığını görmüştür (Cogito ergo sum). Okuduklarının üzerine kafa yoran Uzun İhsan efendi düşünüyor olmasından dolayı kendi varlığını kabul etmektedir. Ama bu yolla kendisi dışında başka hiçbir şeyin varlığını ispatlayamamaktadır. Bunu çözmek için istihareye yatar. Rüyasında gördüğü aynada kendi yansıması yerine oğlunu görür ve düş gördüğü için kendi varlığına inanır. Fakat; kafasında kim olduğuna dair bir soru kalır. Uyandığında uykusunun bir uyanış ve düşlerinin de gerçeğin ta kendisi olduğunu düşünmeye başlar. Eğer bu doğruysa şimdi gördüğü her şey bir düştür. Bünyamin babasının hiç çalışmıyor olmasına rağmen nasıl her zaman parası olduğunu, gerçekte kendi babası mı değil mi ve benzeri soruların cevabını bulmak için babasının uyku şurubundan içip rüya görmek için uyur ama şurubu çok fazla içtiğinden dolayı uyanamaz. Fakat daha sonra ahali tarafından ölü sanılıp mezara gömülür. Ama Bünyamin ölmediği için mezardan çıkıp eve geri döner. Bunu gören mahalle sakinleri Bünyamin hakkında konuşmaya başlarlar. Bu konuşulanlar daha sonra Vardapet’in kulağına kadar gider. Bünyamin’i yanına alıp Lağımcı olarak çalışmasını ister. Uzun İhsan Efendi gerçekte hiç gezmemiş olduğu için oğlunun böyle bir fırsat yakalamasına çok sevip hazırlamış olduğu kitabı da oğluna verip lağımcı çırağı olmak üzere yolcu eder. Artık Uzun İhsan Efendi, Alibaz ve yaramaz maymunu Müşteri’yle beraber yaşamanı sürdürmeye başlamıştır. Alibaz’ı okullar arası çatışmanın yaşandığı mahalle mekteplerinden birine gönderir. Okuduğu bir kitabın kahramanından, Efrasiyab’dan etkilenerek bir okul çetesinin lideri konumuna gelen Alibaz arkadaşları arasında Efrasiyab’dır. Yapmış olduğu her eylemlerin sonunda bıraktığı beyaz bayrak üzerine kırmızı el iziyle Konstantini’ye nam salar. Bir gün eve dönerken babası yerine koyduğu Uzun İhsan Efendi’nin yeniçeriler tarafından götürüldüğünü görüp intikam almaya yemin eder... Bünyamin bu sırada diğer görevlilerle buz gibi dondurucu soğukta Zülfüyar isimli casusu kurtarmaya çalışmaktadır. Padişah fermanına göre Bünyamin’in görevi ise Vardapet’le bir lağım çukuru kazarak kaleye ulaşmaktır. Tam casusu kurtaracakken ani bir karşı saldırı düzenlenir. Bu yüzden Zülfiyar emaneti olan ve padişaha teslim edilmesi gereken ileride Bünyamin’in başına bela açacak olan o uğursuz kara parayı Bünyamine verir. Bu parayı babasının ona vermiş olduğu Atlas’ın içine koyan Bünyamin, girdiği ikili mücadele sonrasında yüzüne yapışan zırh yüzünden tanınmaz hale gelir. Ardından Zülfüyar ve adamları tarafından kurtarılan Bünyamin artık herkesin peşine düştüğü kişi haline gelmiştir. Fakat, tanınmaz halde olduğu için üzerine hiç şüphe çekmez. Savaşın ardından bir grup askerle beraber katırlarla Konstantiniye dönen Bünyamin daha sonra babasının parayı arayanlar tarafından işkence görmüş olduğunu öğrenir. Ne yapacağını bilemez bir şekilde kendisini yönlendirmek için babasının vermiş olduğu kitaptan herhangi bir sayfa açar. Gözüne ilk çarpan cümlede “dilencilerin arasına girip kaderini beklemeye başla”dır. Bünyamin babasını bulmak için dilenciler loncasına girip dinlenmek istediğini onların kethüdası olan Hınzıryedi isimli birisine söyler ve böylece işe başlar. Uzun İhsan Efendi’de iki aydır bu loncada bulunmaktadır. Hınzıryedi’nin görevi Uzun İhsan Efendiye göz kulak olup Bünyamin’in Uzun İhsan efendiye yaklaştığı zaman yakalamaktır. Anca Bünyamin’in suratı tanınmaz bir halde olduğu için Uzun İhsan Efendiye yaklaşsa da tanınmayacaktır. Uzun İhsan Efendi ise kendisine yapılan işkenceler yüzünden iyice kendi alemine dalmış durumdadır. Hem sağır hem hem kör olan Uzun İhsan Efendi devamlı olarak gerçekliği sorgulamaktadır. Sonunda yanına ulaşmayı başaran oğlu ise kendisinin hayal ettiğini düşünmüş ve oğluna kendisini bir rıhtımdaki fıçının içine koydurtmuştur. Bünyamin babasının sözüne uyduğu için oldukça oldukça üzülmüştür... Loncayı ziyarete gelen Ebrehe’nin boğazına bir lokma takılır. Onu bu durumdan Bünyamin kurtarıp dolaylı yoldan kahraman olur. Bünyamin Ebrehenin yanına götürüldüğünde kendisini bir kimya odasında bulur. Ebrehe ona yaratılmamış boşluğu bulmak için uğraştıklarından boşluğa tapan ve boşluğun ne büyük bir güç olduğu hakkında bahseder. Bu esnada Bünyamin’in söylediği sözlerden Ebrehe’nin Bünyamin’e olan ilgisi iyice artmıştır. Fakat ona karşı sevgiyle nefret arası bir şeyler hissetmektedir... Ertesi gün misafirini eğlendirmeye kararlı olan Ebrehe, ona yeni giysiler giydirip esir pazarına götürür. Oradan iki Rus kızı seçtikten sonra Gazanfer’in batakhanesine gitmek üzere yola koyulurlar. Yolda giderlerken evinde bir kadavrayı incelerken yakalanan Kubelik’in idamıyla karşılaşırlar. İnfazdan sonra cimriliğiyle nam salmış Gazanfer’in batakhanesine giderler. Burada Gazanfer ile oynadıkları büyük oyunu kaybeden Ebrehe, Gazanfer’in hile yaptığını iddia ederek ortalığı birbirine katar. Ebrehe bu iddiasında haklı olduğunu ispatladıktan sonra bütün mal varlıklarını bu kumarhanede kaybetmiş olan öfkeli insanlar kumarhaneyi ateşe verirler. Gece yarısının ardından içerde satın aldıkları iki cariyenin onları bekledikleri bir konağa gelirler. Müzisyenler eşliğindeki bir cümbüşten sonra Bünyamin seçtiği kızla bir odada yalnız kalır. İçin için ağlayan kıza ona bir kötülük etmeyeceğini söyler. Sabah olduğunda kendisini uyandıran Zülfiyar Bünyamin’e kendisini büyük efendinin teşkilatta onu beklediğini söyler. Yolda ismi Dertli olan ve kendisini tam altı kere yıldırım çarpmış olan bir dilenciyle karşılaşırlar. Tepelerine yıldırım düşecek korkusuyla onu yanından kovan Zülfüyar kırbacıyla zavallı adamı dövmeye başlar. Bu görüntüye dayanamayan Bünyamin Zülfiyar’la bir kavgaya girişir ve sonunda onu yere devirip oradan ayrılır. Çevresinde gelişen her olayın kendisine oynanan bir oyun olduğundan şüphelenen Bünyamin, babasının kitabında “hayatını öne sürüp sırrı bulmak için yola çıktı” cümlesini okuyup Ebrehe’nin yanına gider. Kafasındaki sorulara cevap aramaktadır. Ebrehe ona tüm bu olayların başlangıcı olan kehanet aynasından bahseder. Bu ayna kıyametten yedi yıl önce olacakları göstermeye başlamakta ve kehanetleri bildirmektedir. Şimdiye kadar aynada beliren yazıların bildirdiği her olay gerçekleşmiştir. Şimdi sıra son kehanet olan Mehdi’ye gelmiştir. Ebrehe ise Tanrıdan af dileyip tövbe etmek yerine kıyametten kaçmayı tasarlamıştır. Kafasındaki düşünce istediği sonsuz hıza ulaşıp geçmişe yolculuk etmektir. Bunun için de boşluğa ihtiyacı vardır. Aradığı boşluk kara bir paradır.
    Bünyamin kafasındaki sorularla uğraşa dursun Konstantiniye’ye gözleri oyulup kulakları ve burnu kesilmiş bir adamın gemilere nasıl kılavuzluk ettiği, görmediği halde yıldız ve gezegenlerin yerlerini nasıl bulabildiği gibi bir hayret verici bir söylentiyle çalkalanmaktadır. Bahsedilen kaşif Uzun İhsan Efendiden başkası değildir. Uzun İhsan Efendinin bulunduğu gemi sonunda Konstantiniye dönmüştür. Uzun İhsan Efendi gemiden inip bir meyhaneye gider. Buradakilere, kendisi düşündüğü için onların var olduğunu dünya ve içindeki her şeyin kendi zihnindeki kurgulardan ibaret olduğunu anlatmaya çalışınca meyhanedekilerin alay konusu olur. Meyhanedekilerden biri konuya uygun bir hikaye anlatmaya başladığı sıra Uzun İhsan Efendi meyhaneden ayrılır. Tersane yakınlarındaki gemi enkazına gidip Efrasiyab ve yiğitlerinden geride kalan izleri inceler. Efrasiyab, yani Alibaz ise o sıra kabul etmediği orduyu humayun-u yarım gün geriden takip ederek altı haftadır kuzeye doğru ilerlemektedir. Fethedilecek kaleye ulaştıklarında Alibaz kaleye ilk gireceklerden olmak istemektedir. Ancak kuşatma başlayıp koca bir güllenin büyük bir gürültüyle duvara çarptığını gören çocuk birden bire Efrasiyab değil, şu uyku tutmayan Alibaz olduğunu hatırlar. Ağlayarak kaçmaya başlar. Sonunda güllelerle açılan bir delikten kaleye girer. İçerisi dışardan farklı olarak fazlasıyla sessizdir. Belli belirsiz bir ilahi yankılanmaktadır duvarlarda. Alibaz sesin geldiği sese yönelir. Karalar giymiş sayısı adam elleri zincirli çıplak birini yerde devrilmiş olan iki yarım küreye doğru itmektedirler. Kara giysilerden birkaçı zar zor bu dev yarım küreleri birleştirip tulumbalarla içindeki havayı boşaltırlar ve ortaya bir hava çıkar. Kürenin ortasındaki musluğa çıplak adamın karnını yerleştirirler ve kasvetli ilahiler eşliğinde musluğu açarlar. Aynı anda adam acıyla bağırır ve yarım küreler birbirinden ayrılır. Yarım kürelerden her birinin içi kan ve et parçalarıyla doludur. Alibaz orada olanları görünce yeniden ağlamaya başlar. Kara giysililerden birkaçı onu kolundan tutup bir odaya götürürler ve orada içine zehir kattıkları bir bardak suyu Alibaz’a sunarlar. Bunu bir dostluk gösterisi sanan Alibaz suyu içer ve dışarı salınıverir. Hayatı boyunca bir dakika olsun uyumamış olan bu çocuk bir süre sonra esnemeye başlar ve kendisine uyuyacak bir yer arar. Sonunda bir ağacın tepesindeki leylek yuvasına kıvrılıp yatar.

    Bünyamin ise teşkilatta sıkıntıdan oradaki tuhaf aletleri kurcalamaya başlamıştır. Bira dinleme aleti bulur ve onu yanına alır. Amacı Ebrehe hakkında bilgi toplamaktır. Bir gece hemen yan odada kalan Ebrehe’nin konuştuklarını öğrenmek için aleti kullanmaya karar verir. Ebrehe tuhaf bir masal anlatmaktadır. Masal cahil bir adamın gözlerini kapadığında gördüğü karanlığın ne olduğunu merak etmesiyle başlamaktadır. Akıl danıştığı bir bilgenin söylediğine göre dünya hiçlikten yani boşluktan yaratılmıştır. Bu boşluktan artan parça ikiye bölünmüş ve bir kısmı insanoğluna verilmiştir. Adamın gözlerini kapadığında gördüğü karanlık, boşluktan oluşmuş bir levhadır. Boşluğun diğer yarısı ise düşmanını kıskanan Sabahın Oğluna verilmiştir. Sabahın Oğlu, bu boşluktan bir para yaptırmış ve üstüne kendi tuğrasını bastırmıştır. Sonra da onun dünyada ne var ne yoksa hepsini satın almasını beklemeye başlamıştır. Uykudan kulakları tıkanan Bünyamin masalın sonunu dinleyemez. Ancak birden aklına Sabahın Oğlu ile ilgili bir söz gelir ve ayağa kalkar. Bir kavanoz dolusu demir tozunu bir kağıda yayar ve uğursuz parayı kağıdın altına yerleştirir. Demir tozları birbirine yapışıp mıknatısiyet çizgilerini ortaya çıkarırlar. Cıva buharından sersemleyen Bünyamin bu çizgileri harf şeklinde görür ve iblis aleyhillene tuğrasını seçer.

    Öğleye doğru uyanan Bünyamin teşkilata birkaç nöbetçi hariç kimsenin olmadığını görür. Yılın yedinci dolunayı o gece çıkacak Kehanet Aynası doğruysa Mehdi şu saatler Konstrantiniye gelecektir. Gece yarısı Ebrehe ve adamları yanlarında Mehdi’nin tanımına uyan bir adamla teşkilata gelirler. Adamı Bünyamin’in adamıyla ortak bir duvarı olan bir hücreye götürürler. Bünyamin odasına dönüp dinleme aletini hücre duvarına dayar. İçerde Ebrehe, Zülfiyar’a dışarıda biriken dilencilerin ne istediğini öğrenmesini söylemektedir. Ayrıca Mehdi olduğunu düşündüğü bu adamın sorgusunu tek başına yapmak istemektedir. Adama işkence edilmesi için Hattakay isimli ünlü bir işkence ustası getirilmiştir. Adam ise korkudan ağlamaya başlamıştır. Ebrehe’ye kendisinin sandığı kişi olmadığını anlatmaya çalışmaktadır. Söylendiğine göre, o bir Nemçe casusudur. İsmi Franz’dır. Ülkesinde Mehdi’nin tanımına uyan kadın ve erkekler toplanıp bir manastıra kapatılmış ve çiftleştirilmişlerdir. Kendisi onların tanımlarından biridir. Kehanet Aynası da yıllar önce Avrupa’nın usta saatçisine, bu kişiler tarafından yaptırılmıştır. Mükemmel bir düzene sahip bu ayna padişaha kıyameti haber verecektir. Aynanın söylediklerinin bir bir gerçekleşmesi zaten planlanmış bir şeydir. Bu durumda bütün kehanetler doğru çıkınca sonuncusu olan Mehdi’nin gelişine inanmak kaçınılmazdır. Mehdi gelince padişah ona tahtını teslim edecek ve böylece ülkenin yönetimi ellerine geçecektir.

    Ebrehe adamın sözlerini dinlemiş ancak tek kelimesine bile inanmamıştır. Bu sırada işkence için hazırlık yapan Hattakay sanılan kişinin yüzündeki balmumu eriyince Ebrehe onun Hınzıryedi olduğunu anlar ve olaylar iyice karışır. Loncadaki dilenciler teşkilatı yağmalamaya gelmişlerdir ve istediklerini elde ederler. Ebrehe Hınzıryedi tarafından yakalanır. Bu sırada yalnız kalan Nemçe casusu korkudan ödü patlayarak ölür. Ebrehe’nin son isteği Bünyamin ile yalnız konuşmaktır. Hınzıryedi onu kırmaz. Ebrehe başından beri Bünyamin’in aradığı kişi olduğunu ve kara paranın onda olduğunu bildiğini, ona karşı farklı bir şeyler hissettiğini söyler. Bünyamin’den o parayı kendisi ölünce ağzına koyup, çenesini öyle bağlamasını buyurur. Daha sonra Hınzıryedi, Ebrehe’yi öldürür ve Bünyamin&;#8217;i de yanına alarak lonca binasına döner. Ebrehe’nin cesedini yıkama görevi Bünyamin’e verildiğinden Ebrehe’nin son isteği gerçekleşir. Bu sırada loncada ziyafet hazırlığı yapılmaktadır. Ceset gömülüp ziyafet hazırlığı tamamlanmak üzereyken lonca kapısında Dertli görülür. Dertli’yi kovmaya çalışırken elinde pistolü olduğunu fark eden dilenciler koşuşmaya başlarlar. Dertli ise Hınzıryedi’yi gözüne kestirmiştir. Hınzıryedi kaçamayacağını anlayınca Dertli’ye yalvarmaya başlar. Fakat Dertli ona aldırmadan Bünyamin’e dönüp kendisine yapılan iyilikleri unutmadığını söyler ve ona çıkış yolunu gösterir. Bünyamin oradan kaçtıktan sonra binaya yıldırım düşer ve bina alevler içinde kalır.
    Bünyamin lonca yakınlarında bir hana gider. Gece yarısı avluya indiğinde uyuyan han bekçisini izleyen bir adamla karşılaşır. Bu adam düş görmeyi çok seven bir tüccardır. Yıllar önce bir gece rüyasında bir evin penceresinden, içerde uyuyan bir adamla onun yanı başında oturan ve elindeki deftere bir şeyler not eden uzun boylu çekik gözlü bir adam görür. Uzun boylu adamın birdenbire kafasını çevirip tüccarla göz göze gelmesiyle rüyası son bulur. Ertesi gece rüyanın devamını görebilmek umuduyla yatan tüccar düşünde yine o aynı pencerenin önünde bulur kendini. Uzun boylu adam yine arkasını dönüp tüccarı görür ve bu sefer yerinden doğrulup tüccarın yüzüne perdeyi kapatır. Düşü böylece kesilen tüccar üçüncü geceyi iple çeker ve yine rüyasında kendisini aynı yerde bulur. Perde kapalıdır. İçeriyi görmek için perdeyi aralayınca uzun boylu adamla karşılaşır ve olup bitenleri öğrenmek istediğini belirtir. Uyuyan adamı uyandırmamak için fısıltıyla konuşan uzun boylu adam diğerinin rüyasında insanları ve onların yaşadığı dünyayı gördüğünü söyler. Tüccar bir daha onları rahatsız etmesin diye ona ömrünün sonuna kadar uyuyamayacağını söyler. Böylece düşü sona eren tüccar ertesi geceyi iple çeker ama bir türlü uyuyamaz. Uyumak için çeşitli yollar denediyse de, nafile asla uyuyamamaktadır.

    Sonunda bir sihirbazın tavsiyesiyle kendini yollara vurur. Bu sihirbazın söylediğine göre bu dünyada bir yerde çok uzun senelerdir uyuyan birisi vardır. Eğer tüccar onu bulup uyandırabilirse kendisi artık uyuyabilecektir. Tüccar yıllarca bu uyuyan adamı arar fakat bir türlü bulamaz. Bir gün yolu Konstantiniye düştüğünde kaldığı hanın bekçisinin avluda nasıl horul horul uyuduğunu görür ve inerek onu seyreder. Daha sonra oradan ayrıldığında da bekçi aklından çıkmaz. Böylece yılda iki kez Konstantiniye uğramaya başlar. Bekçinin uyanacağı günü bekler umutla. O gün, yani Bünyamin ile karşılaştığı günde yine bekçiyi izlemektedir. Bünyamin ile, bekçiyi izleyerek biraz sohbet ettikten sonra bekçide bir kıpırdanma farkeder. Bekçi uyur gibi dalmaya başladığı sırda tüccarda uyku belirtileri başlar. Bu fırsatı kaçırmak istemeyen tüccar hemen odasına çıkar. Avluda bekçiyle yalnız kalan Bünyamin birden babasının atlasını hatırlar. Bu kez ismini tam olarak okur. Puslu Kıtalar Atlası’dır. Bu kitabın son bölümünden rasgele bir sayfa açar ve babasının kendisine hitaben yazdığı bir yazı gözüne çarpar. Uzun İhsan Efendi yazısında her şeyin kendi düşlerinden ibaret olduğunu anlatmaktadır. Bünyamin’in asla cesaret edipte soramadığı soruların cevabını da böylece vermiş olmaktadır.


    -Börteçine