• ...tedbirin olmadığı yerde takdirin bir suçu olamaz. İstenmeyen olaylar, çoğunlukla tedbirsizliklerin sonucudur. Kişiler, kendilerine çeki düzen vermedikçe, ortam insanca yaşamaya müsait hale getirilmedikçe yasakların veya cezaların kötülükleri ve suçların ortadan kaldırması çok zordur. Özellikle de sosyal hayatın kuralları, tüm fertler tarafından bilinçli ve seviyeli bir biçimde yaşanmadığı sürece medeniyetten söz edilemez. Bu yüzden her insan, bilhassa her mü'min, güzel bir görünüme sahip olmayı, düşünerek hareket etmeyi ve ölçülü davranmayı temel ilke edinmeli ve hayat boyunca muaşeret esaslarına titizlikle uymalıdır.
  • 166 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Veee seyahat dedik. Sevgili Zafer Saraç’ın emekleriyle, dünyanın en rağbet gören seyahatnamelerini tanıma fırsatı buldum.

    25 seyahatname çevirisini inceleyen yazarla; bir bakıyorsunuz Doğunun kalbindesiniz, bir bakıyorsunuz İran’da. Üç Deniz aştığınız da oluyor, Moğollar’ın hanına vardığınız da ...

    Seyyahlar sayesinde, bin yıl önceki sosyal yaşam, kültürel yapı, siyasi ortam ve dahi emperyalist düşüncelerin gün yüzüne çıktığını bu incelemeyle görebilirsiniz. Günümüzdeki teknolojinin ve ulaşım imkanlarının eskiyle karşılaştırdığımızda daha iyi durumda olmasına rağmen keşke o çağlarda yaşayan bir seyyah olsaydım dedirtiyor

    Yazarın seyahatnamelere hakim olması, en ince ayrıntısına kadar tetkik etmesi alkışı hak ediyor. Seyahatnamelerin bölümleri tanıtılıyor, içerikleri olabildiğince merak uyandıracak şekilde tasvir ediliyor. İçinde mutlaka okumaya can atacağınız seyahatnameler olacaktır, elinizi cebinize atmaktan çekinmeyeceğinize eminim.

    İlk başlarda seyyahların eserlerinden çok, çevirenlerin övgüye mazhar olması, seyahatnamenin çok önüne geçmesi dikkatimi çekmedi değil. Lakin yazar da bunu fark etmiş sanırım 5-6 incelemeden sonra durum değişiyor. Gerçi geçmişe ışık tutan ve bu eserleri dilimize kazandıran akademisyenlerimize ne kadar teşekkür etsek azdır. Bittabi bizleri bu eserlerden haberdar eden sevgili Zafer Saraç’a da sonsuz teşekkürler.

    Velhasıllll. Okuyucuya farklı dünyaların pencerelerinden bakmaları için yol gösteren bir kitap. Okumanız tavsiyemdir.

    @Kitapşuuru
  • İngiliz edebiyatının klasikleri arasında yer alan Emily Brontë’nin bu romanı, yazarın tek romanı olup hem romantizm akımının hem gotik unsurların hem de Victorya döneminin edebi özelliklerini yansıtmaktadır. Bu romanda yazarın hayatına yönelik ipuçlarına da rastlamaktayız. Yazarın yaşamında gerçekleşen peş peşe ölümler, kilise mezarlığına bitişik taş evi, yaşadığı çevrenin ona vermiş olduğu yalnızlık duygusu, genç yaşta kendisine bir fantezi dünyası geliştirip böylesine dönem dışı ve yenilikçi bir eser doğurmasına sebep olmuş.

    Kitabın yorumunu yaparken sadece kitabı aktarmak, özetlemek ve bununla yetinmek istemiyorum. Kitap ile birlikte aynı zamanda kitabın birçok eleştirisini, yorumunu, kadın temasının işlenişi üzerine çalışmaları ve incelemeleri de okudum. Kitaptan naçizane çıkarımlarımı ve okuduğum eleştirilerden sonra beni en çok etkileyenleri biraz toparlamaya çalıştım.

    Romanın hikâyesi evin hizmetçisi Nelly’nin, Heathcliff ve Catherine'in hikâyelerini bir kış gecesi masalı tadında Bay Lockwood’a anlatmasıyla başlıyor. Romanda olayları ve durumları okura ileten, yazarın anlatımı teslim ettiği “bu gözlemci anlatıcı ve bakış açısı” benim çocuksu bir zevk ile daha heyecanlı ve keyifli şekilde kitaba takibimi sağladı.

    Sosyal geleneklerin, baskıların, katı kuralların, değer yargılarının ve muhafazakârlığın ön planda olduğu Victoria döneminde kadının yeri ve toplum içinde üstlendiği görevler dönemin romanlarında yansıtılmış ve iki zıt kadın tipi oluşturulmuştur. Erkek yazarların romanlarında yansıttıkları ‘melek’ kadın tipi, Victorya döneminde arzu edilen ve olması beklenen kadın rolünü yansıtırken – kendi isteklerinden ziyade kocasının ve çocuklarının mutluluğunu düşünen, sessiz ve her şeye boyun eğen – ‘şeytan’ tipi ise Victorya sosyal normlarının dışına çıkarak sosyal ve ahlaki erdemlerden uzak, kendi başına toplumda var olmaya çalışan ve aile değerlerinden yoksun kadın tipidir. Erkeğin egemen olduğu böyle bir toplumda, kadının özgürleşme, kendi seçimini uygulayabilme ve gerçek aşkı bulma girişimleri toplum tarafından isyankârlık ve başkaldırı olarak nitelendirilmiştir.

    Romanın baş kadın karakterlerinden olan Catherine de o dönemin kız çocuklarına nazaran çocukluğundan itibaren kendi başına buyruk, söz dinlemeyen, kendi isteğine göre tavır sergileyen bir çocuk olarak anlatılır. Ancak Catherine kendi öz benliğini özgürce yaşayamamaktadır. Bu baskıcı ortam dolayısıyla topluma kendini kabul ettirebilmek ve farklı görünmemek için bir persona yaratmaya mecbur bırakılmıştır. Victorya kadını üst mevkiye sahip bir erkekle evlenerek yaşam koşullarını iyileştirme fırsatına kavuşmak ister. Sosyal kısıtlamalar, yaptırımlar ve belirlenmiş olan cinsiyet politikaları yüzünden, yaşamı boyunca kendinden daha alt seviyede olan Heathcliff’i eş olarak seçemeyen Catherine de yaşadığı toplumun kadını gibi davranır ve komşu malikânede yaşayan zengin ve genç Edgar Linton ile bir evlilik yapar. Edgar ile evlendiğinde varlıklı yaşama, güce ve aşka kavuşacağı gibi yanlış hislere kapılan Catherine asla Heathcliff’i sevmekten vazgeçmez.

    Bay Earnshaw’un Liverpool gezisinden dönüşü sırasında kimsesiz bir çocuk olarak eve getirilen Heathcliff, çevrenin gözünde yabancı, buluntu bir çocuktur Başından itibaren ev halkı tarafından benimsenmez ve dışlanır. Romanda Heatcliff’in davranışları oldukça asi, acımasız ve Catherine dışındakilere karşı öfkelidir. Ancak Heatcliff’in böyle biri olmaktan başka şansı var mıydı ki? En başından beri dışlanan, kimsesizliği vurgulanan, değer görmeyen, şiddet uygulanan, çocuk işçi olarak kullanılan sömürülen bir çocuktu. Ruhsal ve bedensel olarak çocuğu çaresiz hissettiren bu travmalar ruhsal yapıyı derinden sarsar. Çocukta bu yöntemi modelleyerek sosyal hayatında şiddet kullanır ve onu böyle istismar etmiş kişilere karşı öfke duyar. Bence ezberletilmiş biçimde bu adam bir iblis ya da bu kadın günahkârdır demek yerine psikolojik alt metinleri ve toplumsal dönemin şartları içerisinde değerlendirildiğinde roman kahramanları bu açıdan oldukça tutarlı ve güçlü karakterize edilmiş.

    Getirildiği bu evde ona sahip çıkan ve kalbini açan tek kişi Catherine olur. Böylesine dışlanmış, nereden geldiği, ailesinin kim olduğu bilinmeyen Heathcliff’e âşık olan Catherine toplumun koyduğu ahlaki ve etik kurallara uymadığı için o da toplum tarafından günahkâr ve kötü olarak addedilir.

    Catherine istediği aşka kavuşmasına izin vermeyen Victorya gelenekleri, değer yargıları ve sosyal baskıdan kurtulmak için ölümü seçer. Yaşadığı toplumun kuralları gereği, toplumun gözünde ne kadın ne anne nede eş olabilen Catherine öldükten sonra gerçek aşkı olan Heathcliff’e ancak romanın sonunda kavuşabilir. Ölüm her iki karakter için aşklarını sonsuzlukta yaşayabilecekleri bir kurtuluş yolu olarak sunulmuştur. Romanda iki başkahraman da ölür ancak köy halkı hem Heathcliff’in hem de Catherine’in hortladıklarına inanırlar.
    Bu eseri ikinciye okuyorum ve aldığım tat hiç değişmedi.Yine çok güzel.Kitabı henüz okumayan okurlara tavsiyemdir.
  • 594 syf.
    ·11 günde·8/10
    Cevdet Bey ve Oğulları, kronolojik olarak okumak istediğim Orhan Pamuk’un ilk romanı.
    Roman Abdülhamid’in istibdat dönemiyle başlıyor, arkasından II. Meşrutiyet, cumhuriyetin ilanı, İsmet İnönü’nün siyasetten çekilerek yerine Celal Bayar’ın gelmesi, Atatürk’ün vefatı, İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanı olması, II. Dünya savaşı dönemi gibi önemli dönemler etrafında roman ilerlerken, 12 Mart Muhtırası’nın yankılandığı sıralar roman sona eriyor. Romanı okurken Türkiye’nin tarihinde sosyal, siyasi ve ekonomik her şeyin bir özetini de okumuş oluyorsunuz.
    Temel olarak Cevdet Bey, onun oğulları ve torunlarını konu alarak 3 kuşağı anlatıyor. Kuşaklar arası çatışma dönemlerin değişmesiyle birlikte ortaya çıkıyor ve oldukça yozlaşan bir insan profili karşıya çıkıyor. Doğu-Batı arasında sıkışıp kalmış insanlar yozlaşmış toplumun içinde en çok acı çekenler. Bir şeyleri değiştirmeye çalışıyorlar ama bunu yapabilecekleri sosyal ve ekonomik ortam hiçe yakın. Özellikle Cevdet Bey’in oğlu Refik bu konuda çok kafa yoruyor ve bu durum onun için iyi sonuçlanmıyor...
    Roman İstanbul, Ankara ve Kemah’ta geçiyor. Bu sayede Orhan Pamuk, şehir hayatı, başkent hayatı ve taşra hayatını siyasi olaylara bütün olarak ele almak istemiş.
    Romanın dili oldukça yalın, okuması çok kolay, betimlemek çok iyi. Sanki Nişantaşı’ndan Beyoğlu’na alışverişe, Vefa’dan Sirkeci’ye Cevdet Bey’in dükkanına, Sirkeci’den Karaköye yeni dükkana, Eminönü’nden Heybeliada’ya siz de onlarla birlikte gidiyormuşsunuz gibi.
    Ayrıca Cevdet Bey’in ailesi Işıkçı ailesine yazarın başka bir romanı olan Masumiyet Müzesi romanında da rastlanıyormuş. 1970’lerden sonra ne durumda ilerlediklerini oradan öğrenmek mümkünmüş, bu detay çok hoşuma gitti.
  • Kültürel ortam, siyasi şartlar ve sosyal hayat içinde belirginlik kazanan inançların daha çok itikad kapsamı içinde düşünülebileceğini söylememiz gerekir. Daha çok bir tarafı tutma, bir insan kümesi içinde bulunma ve davranışlarını bu kümenin gereklerine göre ayarlama biçiminde ortaya çıkan itikad zaman ve yer itibariyle değişiklikler gösterebilir. İnsanların aynı itikad silsilesi içinde dahi günden güne değişen inançları bulunabilir. Yani insanların itikadına konu olan şeyler dünyanın aldığı şekil ile beraber bazı biçimler kazanabilirler. Bu yüzden itikad konusu olan hususların her çağda ve her ülkede yeniden tefsiri ve anlamlandırılması gerekmiştir. Halbuki imana tealluk eden hususlarda insan kendi derinlerinde yer tutan bir anlayış bölgesi aracılığıyla kesin bilgi veya bilinç sahibidir. İmanın bir takım lâfzi hükümlerle pekiştirilmesi zorunlu değildir. İman insan içinde ikna veya ispat usulleriyle yerleşmez. Bu, insan tekinin yapısında oluşan bir değerdir ve bu yüzden dıştan etkilerle sarsılıp bozulmaz.
    İsmet Özel
    Sayfa 31 - Çıdam yayınları
  • 184 syf.
    ·10/10
    Sinan Canan'ı tıp fakültesi yıllarımdan, Serkan Karaismailoğlu ile kurduğu nBeyin yıllarından beri takip ediyorum. Birçok kitabını da okudum sanırım. Sosyal medyada girmiş olduğu tartışmaları da oldukça kaliteli bulmuşumdur, çok dolu bir insan olduğunu düşünüyorum. Kendisi ile ayrı düştüğüm asıl nokta inanç konusu ancak inançlı bir bilim insanı beni o denli rahatsız etmiyor (bu konuda arkadaşlarımla sık sık tartışmaya girerim.) ki kendisi daha çok bilim anlatıcısı olduğunu söylüyor.

    Sinan Canan okumanın başlıca nedenlerinden biri bence evrimi iyi anlamış ve iyi anlatan bir biyolog oluşudur, ben de 0 (sıfır) evrim eğitimi almış bir tıp doktoruyum en azından üniversite düzeyinde ve insanı anlamak benim işim. Bu yüzden evrim konusunu okumaya,anlamaya ve sindirmeye çalışıyorum.

    Kitabın başında kısaca evrimsel olarak insanın tür olarak yerini anlatıyor ve daha sonra ilk ayar olan harekete sonrasında ise beslenme konusuna giriyor. Konuların işleyişi doğal akışında ve sizi içine çekiyor, bilimsel bir kitap olmasına rağmen sıkıcı değil. İlginç bilgiler içeriyor, konuyla çok ilgisi olmayanların bile rahatlıkla anlayabileceğine inanıyorum.

    Kitabın son 5 sayfası, sağolsun biz hekimlere giydirmiş. Haklı mı haksız mı çok emin değilim çünkü her hekimin insanı anlamak gibi yüce bir amacı olduğunu zannetmiyorum, ayrıca bunu söylemekten hiç hoşlanmasam da bulunduğumuz sistem koruyucu hekimlik yapmak için kesinlikle uygun bir ortam değil. Neyse ki son anda gönlümüzü alacak cümleler kurmuş ve muzdarip olduğum derdi de açıkça dile getirmiş, ki buna çok şaşırdım zira hekimlik hayatımda eksikliğini en azından şahsen hissettiğim bir durum insanın evrimsel yolculuğunu, fabrika ayarlarını bilmemek.

    Serinin diğer kitaplarını da bekliyorum her ne kadar devamı inanç ile gelecek olsa da (zira insanlığının lanetinin inanç olduğuna inanırım.) ama elbette okumak isterim çünkü inanıyorum ki kendisi inancını dayatan birisi değil.

    Şunu da söylemek isterim ki Sinan Canan hoca eğer bu kitabı İngilizce yazmış olsaydı Sapiens'ten çok satardı, buraları okuyorsa ona da mesajım olsun.