• “Benim gibi nefs-i emmareyi taşıyanlara şu dünya çok gaddardır, mekkârdır. Bir lezzet verse, bin elem takar çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur.”

    || Lem'alar
  • ...yağmur yağmaya başlardı; su damlaları, hep birlikte uçuşa geçen göçmen kuşlar gibi, sık saflar halinde inerdi gökyüzünden aşağı.
    Marcel Proust
    Sayfa 154 - YKY Yayınları, 8.Baskı, I.Cilt, Çeviren: Roza Hakmen.
  • 377 syf.
    ·3/10
    Efendim Ali Şeriati bu kitabında bir ideolojiyi anlatmaya çalışır. Ama garip bir şekilde İslam Dini’nin bir ideoloji olduğu savunusuna geçer. Zannedersem bu savunu özellikle 80’li yıllarda gelişen sağcı ve solcu kavgası arasında İran Devrimi de tam denk geldiğinde gerçek manada bir ayağa kalkış, bir haykırış, İslamcı cı dünyanın kendine gelişi gibi adlandırılır. Gerçi Ali Şeriati Cezayir davasında savaş verdiği savaş meydanına indiği söylense de daha ziyade bunu kendi şahsi ideolojileri doğrultusunda yaptığını bu kitaplardan çok net anlıyoruz. Ama bir diğer taraftan unutmamız gereken bir şey var. İran’da yaşanan devrim sürecini gerçek bir İslam hareketiymiş gibi kabullendirme gayreti ülkemizin üzerinde her zaman bir kara bulut gibi dolaşmaya çalıştı, ta ki Hakikat Erleri hakkı söyleyene kadar. O günden sonra bu işin de tamamen menfaat üzerine tezgahlanmış yapı olduğunu hepimiz anladık. Zira Ehli Beyt’i sevmek başka bir şey, Ehli Beyt’i severken bir şeye düşmanlık etmek bambaşka bir şey.
    İşin hakikatine gelince dünya görüşünün çeşitli türleri vardır, diyerek dünya görüşlerinden bir maddecidir, materyalizm diyerek Ali Şeriati başlıyor şimdi bize geçmişi anlatmaya.
    İşte temel problemlerimizden biriyle karşılaşıyoruz Ali Şeriati’yle. Demek ki bu hastalık öyle bir virüs ki bugün geçen hafta, ondan önceki haftalarda da yaptığımız isimlerdeki hastalıklarla birebir örtüşüyor.
    Şöyle diyor Ali Şeriati, Albert Camus’un Veba kitabını okuduğumuzda orada birkaç şahsiyeti göreceksiniz.
    Biz de okuyup değerlendireceğiz tabi bu arada. Çünkü seyircimizden talep vardı.
    Bunlardan biri bir rahiptir. Dini dünya görüşünü temsil eder. Bir diğeri bilimsel ve toplumcu bir filozoftur. Başkası bu iki dünya görüşünden hiçbirine inanmayan düşünürdür, diyen Ali Şeriati Avrupa hayatında Avrupa felsefesiyle İslam’ın hakikatini birbirine karıştırıp yine İslam’daki felsefeyi oluşturma gayretindedir.
    Hep söylüyoruz, sevgili gençler İslam Dini’nde felsefe olmaz. Felsefe ararken aç kalan, düşünce nasıl doyacağını bilen adamdır.
    İkincisi diyerek devam eder iddiasına; maddecidir ve böyle algılar, derken Hayderger’in ifadesiyle varlık sahasına fırlatılmış taş parçası hiç kimse hiçbir sığınak hiçbir korunak hiç umut yoktur der. Umudun kendi elinde olduğunu anlatmaya çalışırken.
    Üçüncüsünün dünya görüşü sonsuzluk, ürkütücülük, mantıksal sonsuzluk ve doğruluk içeren akıl yürütmeye dayalıdır. Bu üçüncü şahsiyet Albert Camus’un ta kendisidir der.
    Sizler sanki bu isimleri karşı gibi zannedersiniz onu ama hakikat hiç bu değil. Çünkü kendi dünya görüşü dini anlamda şöyle adlandırır Ali Şeriati, burada asıl anlatmak istediğimi arz edeceğim der, bekliyoruz.
    Zihninizde var olan şey çoğunuzda veya pek azınızda mevcut olan yargı benim de zihnimden geçiyor. Ben ne dinin tebliğcisiyim, ne miras kalmış dini tebliğ ediyorum ne de dini tebliğ etme sorumluluğum var. Bu benim belli bir yere gelmiş bilimsel ve araştırmaya dayalı düşünce şeklimdir. Onu anlatıyorum, der.
    Size yabancı geldi mi? Valla bana hiç gelmedi. Haftalardır sizlere anlattığımız adamların hepsi aynı. Akıllarıyla bu dinin yaşanabileceğine inanan, akıllarıyla bu gençliği bir çukura daha batırma gayretindeler. Aha bu da onların amcaları.
    Tanrının veya tanrının iradesinin elinde oyuncak, insan sadece ve sadece tanrının iradesinin dilediği yere doğru hareket ettirdiği iradesi bir bilyedir. O halde dini dünya görüşünde bir tür fatalizm vardır yani insanın absürtlüğü. Yani iradesizlik, yani şahsiyetsizlik insanın temel unsur olmayışıdır, der.
    Peki bu şahsiyete nasıl kavuşacağız diye soruyoruz şimdi.
    Bunun içinde dinin geçmiş tarihten beri akıp gelen yargısal unsurunu biraz ön plana getirir ve şöyle der; efendim diyor, din hakkında sahip olduğumuz yargıyı ne yazık ki iki yerden alıyoruz.
    Bakalım ne yazık ki dediği o iki yer ne?
    Bir diyor, bize kadar gelmiş insan karşıtı yozlaşmış olumsuz bir din olan tarihsel geçmişimizden, iki dini orta çağla birlikte ortaya çıkaran Rönesans’tan sonraki modern çağların aydın ve bilginlerinin tecrübesinden.
    Halbuki din aydın ve bilgin tanımaz.
    Halbuki din belki Şia çerçevesinden bakılsa böyle ama Ehli Sünnet’in hakikati, Ehli Beyt’in sevgisi açısından bakılsa tarihsel bir geçmişle yenilik algısını oluşturma gayretinde olmaz. Bizde tarihselcilik olmaz. Eğer bir tarihselcilikten bahsediyorsak en büyük tarihselci haşa sümmü haşa Kuran’ı Azimuşşan’da Hazreti Peygamber’e Nuh Aleyhisselam’ı, Musa Aleyhisselam’ı, Davud Aleyhisselam’ı anlatan Hazreti Allahu Zülcelal midir diyeceğiz. Haşa ve kella.
    Bundan dolayı diyor ben iman veya küfürden, inanç yoksunluğundan bahsetmiyorum. Bununla işim yok. Mesele sorunun bilimsel analizidir. Tebliğ ve telkin değil. Bugün tanımaya ihtiyacımız var. Sonra inanıp inanmamaya, kaldı ki çoğunlukla inanıyoruz der.
    İman diyerek bir açıklama getiriyor şimdi. Kendi başına değersizdir. İmana değer katan bilgidir. Ali taparlığın, Muhammed taparlığın, Allah taparlığın hiçbir değeri yoktur. Aksine olumsuzluğun ve yozlaşmanın sebebidir diyor.
    Beyefendiler, hakikaten siz bu adamı İslam Dini’nin bir önderi olarak mı okudunuz?
    Yahu kusura bakmayın. Bunu okuduktan sonra çok devam etmeye gerek yok ama laf etmesinler diye hadi devam edelim kazmaya.
    Yani insanların tamamıyla, yani insanlığın çoğunluğuyla bu kutup o kutupla tarih boyunca insanlığın başlangıcından bu yana yarın ve her zaman mücadele içindedir. Üstelik her ikisinin de silahı, düşüncesi ve fikri vardır. Bu kutbun bir tek silahı olmuştur, din.
    Ben bunu Masonlardan da duyuyorum. Ben bunu Yahudilerden de duyuyorum. Ben bunu Ali Şeriati ve benzerlerinden de duyuyorum. Bu Ali Bey ne yazık ki adı Ali olması da bir garip tezat tabii ki, hakikat ne Hazreti Ali Efendimiz’i anlamış ne bu dini anlamış. Dinin karşısında var olan küfrün adını da bir din demiş. Sözüm ona bunu bir ideolojik kavramsal düzeye getirmek istiyor.
    Kusura bakmayın din komünizm, sosyalizm, kapitalizm gibi bir izm çerçevesine koyabileceğiniz bir değer algoritmasında değil çünkü tanrısal, insanı değil.
    Hatta bu işi biraz derine götürmeye çalışır Ali Şeriati. Battıkça batacağı bir yetmiş sayfayı da bu kurgusu üzerine yapılandırmaya çalışır.
    Öyleyse Habil, insanlık tarihinde hayatın tabiata bağlı, ava ve hayvanları evcilleştirme temelinde sürdüğü yani üretim kaynağının doğa olduğu aşamasını temsil etmektedir. Kabilse üretim kaynağının tekelleştiği, bireysel ve şahsın mülkiyet ve tekelciliği ortaya çıktığı tarih dönemini temsil etmektedir.
    Biliyoruz ki tarihte insan türü için iki merhale tabiatta avlanma aşasıydı, diyen Ali Şeriati burada komünizm düşüncesiyle bugünlerde antikapitalist tırnak içindeki söylemleriyle Müslüman olduğu iddiasıyla gençlerimizi mahvı perişan etmeye çalışan gruba da zannımca çok öncelerden göz kırpmış olur. Kendisi de bu manada bir sol devrimci özelliğini İslam çerçevesi altında örtme çabasındadır. Buna Avrupa’da yaşayan bir Müslüman’ın aşağılık kompleksi de diyebilirsiniz.
    O halde tarihte dinin bütün insanların kalbinde bulunan bir güç olduğunu görüyoruz. Öyle ki hem Kabil’in kalbindeydi hem de Habil’in kalbindeydi, derken Habil’de var olan iman hakikatine karşılık günah işlemiş olmasını Ali Şeriati henüz kavrayamamıştır.
    Tarih boyunca bu hareketin kurucusu ve tebliğcisi, hak Peygamberlerin babası bizim açımızdan İbrahim’dir, derken bu Hazreti Adem Efendimiz nerede kaldı sorusunu bize sorduruyor. Ama cevabı bizde.
    Fransız ekolü bütün dinlerde Tevhid İnancı’nın İbrahimi olduğunu beyan eder. Bu Fransız ekolü ise bir Yahudi teşkilatlandırmasının sonucu bu hale gelmiştir. Çünkü İncil ve Tevrat’ın anlaşabildiği tek alan Hazreti İbrahim’dir. Halbuki bizler İbrahimi olan bir dinler kavramını bizim dinimizin içerisine yediremeyiz. Biz Hazreti Adem Efendimiz’den beri Tevhid İnancı’yla yaşamış ve bunun üzerine tek bir din olan indallahil İslam, Allah’ın katındaki tek din İslam’ı yaşamış olanlarız.
    Ali Şeriati burada göz kırparken gözüne gözüne ben sizden değilim sevgili gençler der de o devrimci duruş pompası altında sevgili, önemli, cihatçı bir adam gibi gösterilir. İngilizler tarafından İran savağına haber edilip öyle öldürüldüğü iddia edilir.
    Tarihsel geçmişlere girmeyeceğim. Ama hakikat İngiliz, işine yarayacağı adamı başkasının avuncuna çok da bırakacağını düşünemeyiz. İşin içinde bir şey var da hadi geçtik.
    Geriye kalan her şey bunun üzerine bina edilecektir diyen Ali Şeriati şimdi İslam Dini’nin yeni şartlarını sayar. Bu da bize söylenilenin aksine inanç ilkelerinin, hani biz diyoruz ya İslam’ın şartları, imanın şartları diye. Şimdi sayıyor. Bir diyor Tevhid, iki adalet, üç nübüvvet, dört imamet, beş ahiret.
    İmamet meselesine hiç girmeyeceğiz. Bu noktadaki mesele apayrı bir konu. Ama işin hakikati İslam’ın özüne ait olan bir değeri şimdi kendi saydıklarıyla yeni bir değer algoritmasına çekiyor ve bunu şöylelikle örtmeye çalışıyor.
    Yani diyor itikadi yapımızın şeklini zihnimizde tasavvur etmeliyiz. Hani ben diyor kötü bir şey yapmıyorum ki, yeni bir din getirmiyorum ama yeni bir algıya ihtiyacımız var.
    Bu yeni lafıyla gelen herkese iyice gıcık olmamızın sebebi de bu zaten. Çünkü din yenilenmeye muhtaç olan değil, din zaten her dem yeni olandır. Eskiyen insanın nefsine müptela olup ruhuyla yenilenme talebine uzak durmasıdır. Beş tane temel ve sütun yan yana dizilmemiştir. Bir sütun alt yapı olarak vardır. Sembolü Hacerül Esved derken burada zannımca yıllar sonra gelecek Dücanecilere de göz kırpmaktadır.
    Tanıdığımız bu büyük Peygamberimizden hiçbirinin toplumlarda tanrıya tapmayı tebliğ etmek için gelmedikleri sonucuna varabiliriz, derken bize yeni bir din tarihi anlatır Ali Şeriati. Tanrıya tapmayı tebliğ etmek için gelmedikleri sonucuna varabiliriz çünkü bütün toplumlar hiç tereddütsüz tanıdığımız Peygamberler gönderilmeden önce zaten tanrıya tapıyorlardı. O halde ne yapmak üzere gelmişlerdi?
    Hiç doğru bir soru değil ama bakalım cevabı ne olmuş Ali Bey’in?
    Bir tek işi yapmak için geldiler. Başka hiçbir şey için değil. Bundan başka yaptıkları her iş o temel işin gerçekleşmesi içindir. Yaptıkları iş Tevhid’i şirkin yerine geçirmektir. Bak burası doğru. Ama anlattığımız temel mesele bu sevgili gençler. Bir doğrunun arka planında size öyle bir iğrençliği veriyor ki bu paragraftaki doğru sebebiyle zihniniz bu alanı kabul ediyor.
    Peygamberler medeniyet kurmuştur. Peygamberler sosyolojiyi etkilemiştir. Peygamberler insanı Ahseni Takvim üzere geri döndürmüştür. Dolayısıyla onların Tevhid akidesi üzerine bina ettikleri sistem Hazreti Adem’den beri aynıdır. Size sonra doğruyu söyleyip arkada öyle bir kazığı sokar ki siz ömrünüz boyunca çıkartamazsınız bunu. Aklınıza giren bu çivi ne yazık ki pas tutar, bir gün sizi imanınızdan alıkoyar.
    Şirkin tanımına gidecek ve şöyle diyecek; insanın her zaman ve hep mevcut olmuş umumi dinidir.
    Şirkin adını bir din koydu. Dini bir yaşam biçimi olduğu için açmadı orayı, kapalı bıraktı. Sen öyle anlıyorsun şimdi. Veriyor şimdi inceden inceden.
    Sonra da insanlığın toplumsal düzeninde insanlar arasındaki ilişki Habil suretinden Kabil suretine dönüştüğünde din de Tevhid’den şirke döner.
    İyi ama günaha düşen şirke düşmez Ali Bey. Bu konudaki akide probleminiz ne yazık ki Ortadoğu coğrafyasındaki bütün savaşların temelinde. Bugün Ortadoğu’da siyah sarıklar takarak gezen o Müslüman diyemeyeceğimiz kadar vahşileşmiş tipler aynı şeyi söylüyorlar. Sizler o vahşetin ağa babaları olduğunuz için farkında mısınız? Bu zulümden etkilenen halkınızın o gün temelini oluşturuyordunuz. Eh ne demişler men dakka dukka.
    Efendim meselesi uzun Ali Bey’in. Hep özet özet gidiyoruz. İnanın bana kaldırılası şeyler değil. Hepsini genç kardeşlerimiz için tek tek okuyoruz, en önemli kısımlarını anlatıyoruz.
    Bugün arz etmek istediğim şey ideolojidir der, Ali Bey sahneye çıkar. Fransız yazarlardan birinin ifadesiyle insanlar arasında özellikle de gençlerde, bilhassa eğitimli gençler arasında hayat ve düşünce vesvesesini icat eden ve onları kendilerini yok etmeyi bile çağırabilen büyülü bir kelimedir, diyen ideolojiyi böyle adlandıran Ali Şeriati zannedersem kimin suyunu içtiğini anlatıyor. Çünkü birazdan bize kaktırmak isteyeceği anlayış yine felsefe.
    Öyleyse felsefe bilimdir. E öyle ya Fransızla yatarsan kalkarsan İslam Dini’ndeki felsefe algoritmasını beyan edeceksin.
    Nihayetinde bilim ötesi bir bilim ululaştırdı şimdi. Yani bilinmeyenlerin ve gerçeklerin ardındadır. Jochman Defaitenin peşindedir ve foyteler bilimin laboratuvarlarda incelediği fayteler ve gerçekliklerden daha yüksekteki faytelerdir. Dolayısıyla felsefe bir bilimdir. Sonuçta daha temel ve daha genel meselelerle ilgili olarak daha yüksek aşamadaki bilim der.
    Buna olan müptelalığını bir sarhoş edasıyla ifade eder. Hepsi aynı, aynı. Bir takoz gibi aynı makineden çıkmışlar.
    Ama ideoloji inançtır, der.
    Allah Allah.
    İdeoloji dediğiniz şahsidir. Dini değil ki. Dinde ideolojiye yer yoktur. Din ideolojileri altüst etmiştir derken o da inancı bu sefer ideolojileştirir. Hoş, İran için normal bir durum. Daha doğrusu İran’ın derin Pers yapılanmasında Şiacılık oyunu oynayıp hakiki Ehli Beyt sevdalılarının da kendi postalı altında ezenlerden bahsediyoruz.
    Bu cümleyi birkaç defa dinlemeniz lazım ama neyse geçtim şimdi.
    Dünya, hayat ve insan hakkında sahip olduğumuz tasavvur türüdür, der.
    Hayır, inançta tasvir yoktur.
    İki, bu esasa göre irtibatta olduğumuz toplumsal ve fikri çerçevemizde inşa eden meselelerle ilgili kendine özgü algı ve değerlendirmemiz türüdür, der.
    Bu da yanlış. Algıladığımız nasıl yaşayacağımız üzerinedir. Emirde algı olmaz.
    Geçiyoruz çünkü üçüncü aşamada şöyle diyor; önermeler, çözüm yolları ve aynı şekilde ideal örnekleri göstermektedir. Şimdi ideal olmayan ve kabul etmediğimiz şeyi o esasa göre değiştirmemiz için.
    Bundan daha açık ne söyleyebilir ki Ali Şeriati? Değiştirmek zorundayım diyor. islam’ı önce bir ideoloji yapacağım diyor. Sonra bu ideolojiyi modernize edeceğim diyor. Peki bu modernizm için komünizmin sınırlarına, kıyılarına varıyor. Kimisi ülkücülükte geliyor kimisi komünizmle geliyor kimisi oradan geliyor, buradan geliyor da kimse hakkıyla Ehli Beyt’in, sünnetin ve şeriatin esasından çıkıp gelmeyi bilmiyor. Bahsettiğimiz isimler için söylüyorum tabii ki.
    Bu yüzdendir ki ideolojinin en seçkin ve en yapıcı önderleri, planlayıcıları ve mesaj getirenleri Kuran’ın izahına ve tarihin teyidine göre halk kitleleri arasından çıkmış olan Peygamberlerdir diyor. Peygamberleri de halk hareketinin merkezine koyuyor.
    Beyefendiler Peygamberler devrimci değildir. Onlar zaten devri değiştirenlerdir. Devri değiştirene devrimci denmez. Devrimci, değişmiş devri kabul eden ya da reddeden adamdır.
    Geleneksel din kelimesi ağızlarından düşmez. Bakın tarihte nerelere gittik hala aynılar. O yüzden söylüyorum size ne Dücane orijinal ne Elif Şafak orijinal ne ondan öncekiler ne bundan sonra sayacaklarımız orijinal. Hepsi tıpatıp, birebir aynı. Özne, fiil, yüklem, sıfat değişiyor.
    Geleneksel din bir toplumun kolektif grup ruhunun tecellisidir. Geleneksel din, bir toplumun birkaç nesil, birkaç yüzyıl ve birkaç devre boyunca milli sürekliliğini gerçekleştiren bağdan ibarettir diyor.
    Keşke sen de İran’a gidip o hücrede yatmadan önce o bağları bir kontrol etseydin Ali.
    Ama ideoloji olarak din, bakın artık dini ideolojileştirdi. Bilinçli biçimde, mevcut ve nesnel ihtiyaçlar ve anormallikler temelinde ve bu birey, bu grup ve bu sınıfın gitmeye daima aşk duyduğu ideallerin tahakkuku için seçilen akidedir diyor.
    Akidede bir farklılığımız var.
    Efendim biraz ilerleyeceğim çünkü bu ideoloji kısmı gerçekleri anlamanız için kafi.
    İman hakikati için şöyle diyor mesela, çok komik bir ifadeyle.
    Bu imanların bütün liderleri de ümmiydi. Halk kitlesi içinden çıkmıştı, çobanlardandı. Geçmişte egemen düzenlerin kurbanı olmuş en mahrum sanayi işçilerindendi diyor.
    Evet komünizmi okuyoruz Ali Bey’den ama din motifleriyle.
    Bakı öyleyse diyor bizzat kendim batılı birikimim ve tarihsel mirasım arasından hemen şu anda seçim yapmalıyım.
    Bak çok güzel söyledi. Bu sefer itiraf ediyor. Benim diyor bir batılı birikimim var, bir de tarihsel mirasım var. Mirasının tarihsel değil gerçek, birikiminin batıdan gelen pislik olduğunun birebir farkında olan Ali bilinçli bir şekilde zerk ediyor zehrini. Ve şöyle diyor; bugünün dünyası ve günümüz ideolojilerinin görüş ve tecrübesiyle kendi geleneksel kültürüm ve dinimin içindeki öğe ve konulardan bilinçli ideolojimin öğelerini bulmalıyım. Bulup çıkarmalıyım. Son nefesini vermek üzere olan bu yüzyılda ve inançsız nesilde yeni bir bilinç yaratmalıyım.
    Teşekkürler. Lütfen ama lütfen gençlerimize dokunmayın. Allah’tan yaşamıyor Ali Şeriati ama temsilcileri burada, sevenleri burada. Onlar da aynı kafada.
    İslam, daha başlangıcında iki kanada ayrıldı diyerek işte Pers Derin Devleti’nin zihniyetini veriyor şimdi.
    Dikkat, Şia’nın değil Pers Derin Devleti’nin. Şia’daki aksilikler zaten hepimizce malum. Ama burada Pers Derin Devleti’nin içindeki garezi göreceğiz.
    Bir kanat sağa eğilim gösterdi diyor. Ebubekir ve Ömer’le başladı. Osman’la zirveye ulaştı. Sonra Beni Ümeyye ve Beni Abbas biçiminde tarihin geleneksel sınıfının düzenini kabul etti. Ama devrimci İslam Ali’yle başladı.
    Hazreti Ali Efendimiz’e hakaret etti ne yazık ki.
    Devrimci kaldı, devrimci kimliğini bin yıl korudu ve Safavi devrinden itibaren irticai ve devletçi şekle büründü.
    Evet biz de ondan bahsediyoruz. Sizler Hazreti Ali’yi değil, Hazreti Ali Efendimiz’in örtüsü altındakini, onun örtüsü altındaki hakikati değil, onun tabelasıyla, onun ismiyle kendi Pers Derin Devletinizin üstünü örttünüz. Ateşperestliğini örttünüz. Oraları İslam’a kavuşturan Hazreti Ömer Efendimiz’e, canımıza, ciğerimize, Hazreti Osman’a, Hazreti Ebubekir Efendimiz’e halkınıza değil kendiniz küfrettiniz.
    Bu hakikat dairesinde bir şeyin altını çizmek lazım. Şia kafirdir diyenler bambaşka bir berbatlıktalar. Bu bambaşka bir berbatlıkta. Biri ifratta, biri tefritte. Hakikat, orta olanda. Orta olan şu ki, Ehli Beyt’in sevgisi olmadan bir adamda hakikaten iman olmaz. Ama Hazreti Ebubekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman gibi başımızın tacına laf edenden de bu dinde hayır beklenmez.
    Burada fikri ve ruhi bakımdan meydan okuyan bir devrime, takılmış bir kere devrime, ihtiyacımız var diyor.
    Hadi bakalım ne yapacağız? Kendimize karşı ayaklanmaya, bu işte mutlak ihlasa sahip olmak gerekir diyen Ali Şeriati kitabının neredeyse tamamı boyunca bunu yapacak isimlere karşı saldırıda.
    Hakikatin dosdoğru merkezi gerçekliktir der. Heh ne güzel. Bu gerçeğe nasıl kavuşacağız? Gel de bak şimdi.
    Öyleyse kendi zihinselliğimize dayanmak ya da kendi zihnimizde teori ve felsefe üretmek ideoloji, tarih felsefesi ve antropoloji adına bir şey elde etmek ve sonra bu esasa göre insanı anlamlandırmak yerine tarihi yorumlamalı. İnsan türünün gelişiminden söz etmeli ve daha sonra da tercihi sorumluluk, cephe ve ciheti belirlemeyiz. Tam tersine hareket etmeliyiz diyen Ali Şeriati tasavvufçuluk oyunu oynayanların ben de babalarından biriyim demiş olmuyor mu?
    Avrupalılardan örnek veriyor. Medeniyetin içindeki ayrıcalıklı bir taraf olmadığına inanıyor. Yeni medeniyetlere değil zaten bir medeniyet vardır diyor.
    Zannımızca batı medeniyetini kendisine ilah ediniyor ya da önder diyelim daha doğrusuyla. Onlar iftira ediyorlar, biz yanlışa düşmeyelim.
    İrfani ve dini vicdan derken aman biraz hakikat mi anlatacak diye bekliyoruz. Özel bir duygudur diyor.
    Evet, hepiniz aynı şeyi söylüyorsunuz. Yaşamadan hissedilen duygu diyorsunuz.
    Efendim detaylar oldukça fazla. Her bir detay bunu yeniden daha da kötü bir hale getiriyor.
    Bakın kanaatime göre ideoloji alanında ideolojik ve fikri alanda en büyük ve en acil iş İslami ideoloji için kamil bir sima oluşturmaktır diyor. Herhalde bu kitapların simasına da kendisini koymaları bir başka hikmeti beyan ediyor.
    Tekfir, özel bir grubun tekelinde değildir diyor. Teşekkür ediyoruz. Keşke sen de yapmasaydın. Gerçi kitabında net bir şekilde yapmıyor hakkını yemeyelim ama her seferinde ona kapıyı açık bırakıyor. Meşhur Pers Derin Devleti’nin elemanları gibi.
    Biz de öğreniyoruz. Osman gibi yaşayıp, Ebu Zer için gözyaşı döken kimse bu sınırın dışındadır. Şia sınırının dışındadır diyerek Şia’ya kafir demeyen kafir olur diyen zihniyetin Şia tarafını seyrediyorsunuz şimdi. Al bir de buradan yak diyoruz. Sonra bu adamlar medeniyet kurgusunda Müslümanları bir araya getireceklermiş. Gençleri ayağa kaldıracaklarmış.
    Beyefendiler yeter yeter. Gençleri ayağa kaldırmayın. Biz gençleri bir masa başına oturtup tefekkür, tezekkür ve bir hakikat uğrunda mücahede için önce nefisleriyle mücadeleleri için gayret sarf ederken sizlerin hep ayağa kaldıracağız dediğiniz o gençleri yol ortasında gezinen tavus kuşları gibi vurdurma gayretinde olduğunuzu iyi biliyoruz. Ama hakikat, bu iş böyle olmayacak Allah’ın izniyle.
    Diyalektiğe giriyor. Kozmolojiye giriyor. Bu kelimeleri niye söylüyorum hiç detaya girmeden, Dücane’den hatırlayacaksınız. Orijinal değiller diyorum ben her seferinde ama dinleyicisi çok orijinal olduğunu zannediyor çünkü dinleyiciler sadece onu dinliyor. Bizim kadar geniş yelpazeden bakamıyorlar.
    Efendim İslam, yeni bir tarih geliyor şimdi, kendi ifadesiyle bir davettir.
    Ne güzel.
    Davet kelimesinde ne gizlidir ve ne uyumaktadır? Hadi bakalım uyandır bizi Ali.
    İdeoloji, sorumluluk ve hareket.
    İslam’ın içinde ideoloji yok, sorumluluk var. Hareket, kendine karşı var.
    Bu üç öğe davet kelimesini oluşturur derken kendi hayal dünyasında sıçrayıp gelmiş. O üniversitelerde nasıl hoca olmuş bir de onun araştırılması gerekiyor.
    Sadece insan iğrençtir diyor.
    Bilmem kimden bahsediyor.
    İğrenç bir bit yoktur. Bütün hayvanlar güzeldir, kutsaldır, günahsızdır, masumdur. Hatta kurt bile insanı parçaladığında masumdur çünkü fıtratının yapısına göre hareket etmektedir. O cinayeti seçmez, aksine sizin hamburger yerken ki masumiyetinizle sizi yer diyor.
    Hep gençlere bir göz kırpma hikayesi var. Tutuyordu çünkü bu Amerikan karşıtlığı o tarihlerde. Bugün de tutuyor bazen. O yüzden yapıyorlar böyle.
    Salih amel, neymiş?
    Hepsinden önemlisi salihat ve hasenat arasındaki ilişkidir. Hasenat hayırlı işlerdir. Salihat ise devrimci eylemlerdir. Devrimci eylem ve hayırlı eylem. Bir kere de şu eylemi kendinize yapaydınız ya. Göremedik, göremeyiz çünkü başka bir kibir kutusu.
    İnsanın cevherindeki değişim Allah’a ricat, Allah’la buluşma ve Allah’a yaklaşma olan, kendinden başlayıp başka bir kendine doğru değişimdir derler. Her seferinde bu kendilik meselesini anlayamadı bu garipler.
    Kendimizden içeriye var olan kendimizi beyan eden Yunus Emre Hazretleri nefse karşı mücadeleyi anlattı. Bu garibanlar kendi içinde bir tane daha kendini arıyorlar.
    Devam, aramaya devam. Yanlış yerde, yanlış delikte.
    Efendim bu kitabın sonuna gidip öbür kitaptan küçük bir örnek vereceğim. Konuyu da kapatacağım aslında Ali Şeriati mevzusunda çünkü akidede problem, anlayışta problem, Müslüman’ı kirletmekte her türlü bir iğrençlik akıyor.
    Hyderger’in sözündeki gibi insan günah işleyebilen bir melektir diyor.
    Bugünkü deizme de kapı aralıyorsun ya Ali, helal olsun.
  • 160 syf.
    ·7/10
    Zeplin |3+/5|

    İnsanlık tarihinde yapılmış en ‘garip’ ulaşım araçlarından biri de zeplinler bence. Kocaman olan boyutlarına tezat olarak en fazla bir dolmuş kadar yolcuyu içerisinde taşıyabilmesi açısından ve tüm diğer taşıtlar arasından ürkütücü görünmeyi başaran taşıtlardan biri. Bu öykü kitabının da içerisindeki öykülerin ‘tuhaf’ öyküler olarak adlandırıldığını göz önüne alırsak kitaba böyle bir isim verilmiş olması gayet yerinde ve hoş olmuş.

    Peki kitaptaki kurgular gerçekten ‘Tuhaf’ mı?

    Benim kitapla sorunum bu noktada başlıyor -ve bu noktada bitiyor aslında- çünkü kitabın, tuhaf kurgu kavramıyla adlandırıldığını gördüm birçok yerde, kitabı okumadan önce ve bu bende bir beklenti yarattı. Vakit geldiğinde kitabı edinip öyküleri okuduğum zaman ise beklentim havada kaldı diyebilirim. Kitaptaki öyküler güzel ve akıcı da ama olağanüstü derecede sıra dışı ve alışılagelmişin dışında öyküler değil.

    Kapak tasarımlarında kapağa başka yazarlardan övgüler koymasalar keşke. Bu kitabın kapağındaki Ursula üstadın övgüsü okurun ne derecede beklenti sahibi olması gerektiği konusunda şaşırmasına neden oluyor.

    On üç öykü var kitapta ve hemen hepsi de fantastik olarak adlandırabileceğimiz öyküler. Kitaptaki ilk öykü, bir zepline aşık olan bir adamın hikayesini anlatıyor ki okuması oldukça keyifli bir öyküydü. Kitaptaki ilk öykü o olunca bende “İlk öykü böyleyse sonrasındakiler ne derece tuhaf olacak bakalım,” diye okudum ama dediğim gibi beklentim havada kaldı.
    Kitaba fantastik ve tuhaf öyküler kitabı yerine Kuzey Avrupalı bir yazarın kaleminden çıkan öykü kitabı olarak bakmamız daha sağlıklı olacaktır bence. Kitabı sevmemi sağlayan şeylerden biri, yazarın yazdığı öykülere kendi kültüründen parçalar yerleştirmesi oldu. Çeviride de yazarın yazdıklarına karşı koruyucu bir tavır sergilenmiş ve yazarın ana dilinde yaptığı kelime oyunları burada aynen bırakılmış ve dipnotlarla desteklenmiş. Bu açıdan takdir ederim çünkü kelime oyunlarını direkt Türkçeye çevirip anlamından yoksun bıraksalardı dahi bir gariplik hissedecek olmama rağmen nedenini anlayamazdım ve bunu çeviriye değil yazarın anlatımından diye düşünürdüm.

    Kitaptaki öykülerin iyi, standart ve kötü olma derecelerini bir grafik haline getirseydik ortaya muhtemelen kalp atışı gibi bir tablo çıkardı. Bir öykü iyiyken sonraki kötü oluyor ama diğeri de iyi oluyor ve tıpkı kalp atışı gibi inişli çıkışlı bir tablo bizleri karşılamış oluyor.

    Ki kitap rezalet derecesinde de kötü değil bence. Modern yazarlardan, içerisinde fantastik öykülerin de olduğu bir öykü derlemesi okumak istiyorsanız tercih edebileceğiniz bir kitap Zeplin.
    Yazarın üslubu ve biçimi hakkında konuşmam gerekirse eğer… “Su gibi aktığını,” söyleyebilirim. Şaka bir yana, yazar betimlemeleri ile bir resim çizmeye kalkışmamış ama bu yazdıklarını ateş başında size anlatıyor olsa ateşin sıcağı sizi yeterince ısıtamıyor olmasına rağmen yazara karşı kulağınızı dört açardınız. Kısacası, öykülerde anlatılmak isteneni karşılayan bir anlatım seviyesi olduğunu söyleyebilirim.

    Öykülerle alakalı bir diğer sevdiğim unsur kararında yazıldığını hissettirmesiydi. Ne olması gerektiğinden kısa ne de uzunlardı. Her ne kadar birkaç öykünün bir kısa roman olma potansiyeli var olsa da yazar öyküleri olması gerektiği kadar yazmayı başarmış. Ki buradan tüm öykülerin kısa olduğu sonucunu çıkarmanızı istemem. İyi ve kötü olmalarının yanında uzunluk olarak da birbirine zıt noktalarda birçok öykü; kimisi dört sayfada bitmiş iken kimisi yirmi iki sayfaya kadar çıkmış ama dediğim gibi, bence hepsi kararında.

    Beklentilerinizi kararında tutarsanız oldukça keyif alabileceğiniz, hatta belki ileri vakitlerde tekrar bile göz atabileceğiniz ve size başka kültürlerden izler sunabilecek güzel bir öykü derlemesi Zeplin.

    Herkesin bir gün Zeplin’e bineceği güzel günler dileğiyle. Kendinize iyi bakın.
  • 48 syf.
    ·Beğendi·10/10
    İzdiham’ın 46. sayısı ellerimde. Birkaç gün önce arkadaşımla –kabul etmesek de- başlarda utana sıkıla sattığımız bir kasa limondan elime geçen yegane şey. Kocaman gözlü bitkin ama bir o kadar da sevimli bir teyze gözlerimizin içine bakarak vermişti parayı avucuma. “Alın siftahınız benden olsun” diyerek. Şu an İzdiham’a bakarken bunlar sürekli aklımda dönüyor, Atatürk Parkı’nın ağaçlarındaki gürültücü sakinlerin naralarıyla birlikte.

    Bana ithaf edilmiş sayıyorum su sayıyı. Çünkü ilk yazısı “Yorgun Görünüyorsun” başlıklı. “Hepimiz yorgun görünüyoruz. Şehirlerimiz bizim, fakat onlar uğruna savaşmaya zorlanıyoruz ve bu çok yorucu. Biraz dinlenmeli, güzel bir uyku çekmeliyiz. Ama yarın, ortalığı karıştırmak üzere erkenden uyanmalıyız” İşte bu sonla beni kaybediyor yazı nedense. İnanmak istiyorum bunun böyle olduğuna ama uyumakla daha doğrusu uyuyup kalkmakla geçecek bir yorgunluğum yok benim bunu da biliyorum.

    Yaşar Ercan “Afişin Sanatsal Babası Henri de Toulese-Lautrec” başlıklı yazısı var bir sonraki sayfada. Afişin yolculuğunun başlangıcından bahsediyor bu yazıda Yaşar Ercan. “Boş bir cadde her zaman insana sıkıntı verir” diyerek.

    Bir sonraki kısımda Gökhan Özcan “Yaşamaya Kıyamadığımız (Sekiz) Şeyler” den bahsediyor. Ben sekizincideyim. Yani “Başlamayı çılgınca aşkla istediğimiz şeyler, bitirmeye kıyamadığımız şeylere dönüşerek zehirliyor bizi zamanla” dediği yerdeyim.

    Sulhi Ceylan “Evde Oturmak İçin 15 Neden”i sayarken ben 8. Maddeye ne kadar katılmıyorsam 10. Maddeye bi’ o kadar katıldım, altına imzamı attım, onayladım, evime artık haciz gelebilir.

    Turan Karataş “Pek Sevdiceği(m) Şiir”den bahsederken ben “Ben acaba şiir bu kadar seviyor muyum, yoksa bu miktardan az mı yoksa daha mı çok, ben şiiri seviyor muyum, yoksa ben onu seviyorum o mu beni sevmiyor, peki Platon’un bu ilişkiye biçecek kaftanı nerede?” diye kendime defalarca sordum. Bu yazıdan sonra tekrar okuyup tekrar soracağım.

    Bülent Parlak “Ey Akşam Beşin ve Kışın En Çok Olduğu Şehir Ankara’nın Sahibi” şiirinden unutulmaya yüz tutmuş bir Erzincan sakini olarak “bizi durduk yere yaralayan erzincan türkülerinin” mısrasını çekip çıkardım. İmkanım olsa Dörtyol’a bu mısrayı asardım.

    Seda Nur Bilici “Öldürmeyen Şiddet Güçlendirir” yazısı öyle benim anlayacağım türden bir yazı değil, okunup kavranması gereken bir yazı. Ama “Benim ne kadar şiddete meylim var?” diye sordurttu bana ve şimdi de şöyle bir replik geldi birden aklıma “Şiddete meyyalim vallahi dertten”

    Bekir Şamil Potur “Hacı” demiş sana bir şey diyip hemen kaçmam lazım. Söyleyeni gittikten sonra bir bankta öyle kala kalınacak bir şey döylemiş.

    Hüseyin Sönmez bunun yanında “Farklı Ülkeden Farklı Mahalleden” bir şiirle “hepimiz perdesi değil miyiz kalbimizin” demiş ve kaçmamış durmuş bir yerde ne kadar uzun süre durulacaksa.

    Tarık taş var daha sonra, “Arşiv”den üzerine eğilerek okuduğum çok güzel gazete küpürleri bulmuş. İlla afili bir söze gerek yok bu eski zaman yapraklarına, güzelin güzel olduğu kadar güzeller.

    Mücahit Gündoğdu’dan “Ahmet Kaya’nın Şairleri”ni okurken “Allah Allah, hadi ya, vay be!” üçlemesi pelesenk oldu dilime.

    Adem Maksatsız “İyiliğin Zifir Karanlığına” işaret ederken dürtükledi beni sürekli, çimdikledi, rahatsız etti. Başta da andığı “Soru İşaretlerinden Biri”ne bir tane daha ekleyip allak bullak etti beni, gitti.

    Emine Şimşek “Zor Günler Zor Geçer” dedi bana Atatürk Parkı’nda bir bankta. İşte şimdi bir anı dökülecek dedim buraya. O anlattı ben dinledim.

    Abdullah Harmancı “Çocuk Oyuncağı” kadar basit(!) bir duygudan bahsetmiş; özlemek.

    Daha sonra Hüseyin Hakan’ın “Doksanlar Derya Olmuş Mustafa Sandal” başlıklı bir yazısı var. İyi bir başlık, dedim okurken. Başlıkta takıl kaldım bir süre. Ben seviyorum böyle kelime numaralarını. Ben olsam ben de böyle bir başlık koyardım yazıma. Yazıda neden mi bahsediyor? Cem Karaca ve Barış Manço var yazıda. Ben de anlatılan o programın arka sıralarında olan “Ya ne oluyor orada, ne diyor o öndeki?” diyen elemanım galiba.

    Ahmet Aslan da bir sonraki kısımda “İnşaat Önünde Bir Ünlem” koymuş. Yazı güzel bir yazı ama bana bir zarı dokunacak bundan sonra. Her inşaatın önünden geçince kafamı daha bir yukarıya kaldırarak bakacağım artık.

    “Övme Seansları” var daha sonra. Ne güzel, hadi biraz beni de övün. Ölürken biraz daha pişman olayım. Ayrıca Mutlu Dalkın, sen övme işinde diğerlerinden bir adım daha öndesin. Umarım bir gün bir yerde karşılaşırız da beni de översin.

    Halil Ecer daha sonra “Kramponlara Bakarak Türkiye’deki Değişimi Anlamak” demiş, dost başa düşman ayağa bakar demişler, aynı derede iki kere yıkanmaz demiş diğerleri. Ama Halil Ecer farklı bir şey demiş, durun demiş ben başka bir şeyden bahsediyorum.

    Serdar Akın “İsimleri Bilinmeyen Bestekarlar”dan Yavuz Taner Drumuş’tan bahsetmiş, onu bunu şunu tanıyorsun da bunu tanıyr musun? Bu adam var ya gölgenin sahibi demek istemiş.

    Onur Albayrak’ın “Kelimeler ve Hisler”indeki “günlük” kelimesini beğendim. Neden mi? Çünkü ben de hep geciken ve kalan biriyim.

    Berat Karataş “Beyaz Masumiyetin Rengi Midir?” diye sordu bana. “Bilmiyorum” dedim. O da “Beyaz Bant” isimli bir film var, izle de öğren dedi. Ben de “Tamam” dedim.

    Hugh Thomas abi de “Kazanmayacaksınız Ama İnandıramayacaksınız” diye bağırdı birden, “Haklısın abi dedim, “Haklısın ama adın en az iki kere bakılmadan yazılmıyor sen de kabul et.”


    Gökçe Yüksel “Çocukken Şeker Hastası Olmak” neymiş onu anlatıyor bana oturduğumuz bankta. Hey, diyor bir şey öğrendim başını eğmeden dinle.

    Tuğba Karademir “Kollarımı Sürürüm Ardımda İz Bırakmam” demiş, ben de bunu seslendirsem ne güzel okurum dedim.

    Mustafa Memiç’in “ Gözlerime Sarılan Uzak” başlıklı bir şiir var daha sonra. Şiir gibi şiir. Okurken aynaya bakıyor hissettim kendimi.

    Yasin Kara “Bahçeli Ev Sahipleri”ne seslenmiş. Annem bahçeli evlerin temizliği zor olur demişti geçen. “Mühür Gözlüm” değil de “Zahide” diyorum ben de.

    Ahmet Enis Gürcan’da “Şili’nin En Büyük Yüreği Pablo Neruda”dan bahsetmiş. “Neruda” isimli var geçen izlemiştim. Okurken onu tekrardan izledim.

    Son noktayı Dilek Kartal “Gülmeyince Gülmüyor” diyor, Hanife Teyze bizim mahallede olsaydı aşure götürürdüm onlara Güler Abla’da halimi hatrımı sorardı “Emir rahat dur oğlum” derken.

    Bütün bunların üzerine ben de genellikle hiçbir şey oluyorum. O limonları taneyle satmasaydık, koliyle pazardan birisine olmayacak paraya satıp gitmeyi düşünüyorduk arkadaşımla. Oturup hepsini ağlayarak yese miydik, bilemedim.

    Şu an aklımdaki tek soru: Ben ne zaman iş bulacağım?


    izdiham.com'dan alıntıdır.
  • 352 syf.
    ·9/10
    Medium adlı uygulamada gezinirken bir haber gözüme takıldı: "Bill Gates'in 5 Yıldız Verdiği Dört Kitap". Ara sıra Bill Gates'in kitap yorumlarına ve kitap tavsiyelerine bakıyorum. Haberde yazdığına göre Bill Gates şu ana kadar Goodreads adlı uygulamada sadece dört kitaba 5 yıldız vermiş. (Bir tanesini eşinin kitabı) Çok da sorgulamadan alıp okumaya karar verdim.

    Kitap alt başlığından da anlaşıldığı gibi kitap dünya hakkında yanılmamızın on nedeni ve neden aslında her şeyin sandığımızdan daha iyi olduğundan bahsediyor.

    Dünya hakkındaki çoğu bilgimizin eskimiş ve günümüz dünyasında geçerli olmadığını belirten Hans Rosling bu eskimiş dünya görüşümüzü düzeltip dünyayı daha iyi anlamamızı sağlamayı vadediyor. Ve bunu son derece akıcı ve sade bir dille yapıp anlatımını akılda kalıcı ve anlaşılır grafiklerle zenginleştiriyor. (Çevirmenin de iyi iş çıkardığını belirtmem gerek.) Son derece keyifle okudum.

    Küçük bir not: Yazar Hans Rosling kitabı yazmaya başladıktan birkaç ay sonra kendisine kanser teşhisi konulmuş ve en fazla bir yıl yaşayacağı söylenmiş. Bu kitabı da o dönemde yazmış ama kitap piyasaya sürülmeden hayatını kaybetmiş.
  • Çevremizdeki acıların tamamını bizim de çekmemiz gerekiyor. Hepimizin ortak bir vücudu yoktur, ama ortak bir büyüme yolumuz vardır; bu ise, şu ya da bu biçimde, acılar içinden çekip götürür bizi. Nasıl ki çocuk belli gelişim sürecinde yaşamın tüm evrelerinden geçer (her evre de, istek ve korku bakımından bir önceki için erişilemez görünür aslında), yaşlanır ve sonunda ölürse, biz de bunun gibi (insanlıkla aramızdaki bağ, kendimizle aramızdaki bağdan güçsüz değildir), yaşadığımız dünyanın tüm acılarından geçerek gelişiriz. Bu konuda adalete yer yoktur, acılardan ürkmeye ya da acıları üstünlük olarak nitelemeye de yer yoktur.