• Romanos Diogenes'in ordusuyla Doğu-Anadolu yönünde ilerlemekte olduğunu haber alan Alp Arslan, sert bir cevapla elçiyi geri gönderdi. Bu durum karşısında Mısır seferini yarıda bırakan sultan, Urfa, Diyarbakır ve Bitlis boğazı yoluyla Ahlat'a geldi.
    Ali Sevim
    Sayfa 27 - Türk Tarih Kurumu
  • Tih Sahrası alışıktı insan yemeye; kervanlar, ordular yutmaya. Kendisini kolay çiğnetmezdi. Âdeta diklenir, ordulara mukavemet ederdi. Yolcularla çöl arasında zorlu mu zorlu bir muharebe başlardı. Çöl kazanırdı çoğunluk; kazandıktan sonra çömelir, sakinleşir, yaptığından utanmışçasına büzülürdü. Ve deli rüzgâr durulur, ince kum taneleri hafiften savrularak cesetlerin üstüne örtülürdü. Bu neticeyi göze almak her kumandanın harcı değildi. Ama Sultan Selâhaddin Eyyûbî, her kumandana benzemezdi ki. Biraz Tih Çölü gibiydi. Yeri geldikte sert, haşin, öfkeli. Yeri geldikte sakin, müşfik, merhametli.
  • Kamusu'l Alam ("Yer Adları Sözlüğü") Türkçenin ilk modern resimli coğrafya ansiklopedisidir. Yazarı, yorulmaz sözlükçü Şemseddin Sami Bey, yayın tarihi 1888-1891'dir. Arkadaşımız Kostas Nouros yeni harflere çeviriyor. "Kürdistan" maddesini göndermiş.

    Kürdistan

    Asya-yi Garbi’de kısm-ı azamı Memalik-i Osmaniyye’de ve bir kısmı İran’a tabi büyük bir memleket olub, ekseriyet üzere ahalisi bulunan Kürd kavminin ismiyle tesmiye olunmuşdur. Bu isim taksimat-ı mülkiye ve siyasiyeye dahil olmayıb, vaktiyle bizde Kürdistan Valiliği ve şimdi İran’da Kürdistan Eyaleti bu isimle müsemma memleketin bütününü ihata etdiği gibi, Kürdler dahi dağınık ve sair akvamla karışık bulunduklarından, Kürdistan’ın hududunu tamamıyla tayin etmek müşküldür. Ancak takribi olarak diyebiliriz ki: Kürdistan Urmiye ve Van göllerinin sevahilinden Kerha ve Diyala nehirlerinin menbaına ve Dicle’nin mecrasına dek mümted olub, garb-i şimaliye doğru hududu Dicle’nin mecrasını takible Fırat’ı terkib eden Karasu mecrasına ve oradan şimale doğru (Aras) havzasını Fırat ve Dicle havzasından ayıran taksim-i miyah hattına kadar vasıl olur. Bu itibarla memalik-i Osmaniyyede Musul Vilayeti’nin kısm-ı azamı yani Dicle’nin solunda bulunan yerleri ve Van ve Bitlis vilayetleriyle Diyarbekir ve Mamuretülaziz vilayetlerinin birer parçası ve Dersim Sancağı Kürdsitan’dan madud olduğu gibi, İran’da dahi Kürdistan namıyla maruf olan eyaletle Azerbeycan Eyaleti’nin nısfı yani cenub-i garbi kısmı Kürdistan’dır. Bu vechile Kürdistan şimal-i şarki cihetinden Azerbeycan, şarken Irak-ı Acemi, cenuben Loristan ve Irak-ı Arabi, garb-i cenubi cihetinden Cezire, garb-i şimali tarafından dahi Anadolu ile mahduddur. Bu hudud dahilinde 34° ile 39° arz-ı şimali ve 37° ile 46° tul-i şarki aralarında mümted olub, büyük bir müselles ve daha doğrusu sivri tarafı garb-i şimaliye doğru dönmüş bir armud şeklini ibraz ediyor. Fırat’ı teşkil etmek üzere Karasu ile Murad Çayı’nın mültekasında olan en şimal-i garbi noktasından Loristan’ın hududuna dek olan tul-i azamı takriben 900 kilometre ve arzı 100 ile 200 kilometre aralarındadır.

    Kürdistan’ın medar-ı tefriki ahalisinin cinsiyeti olduğu halde, Kürdler yalnız bu memlekete münhasır olmayıb, Cezire’nin kısm-ı şimalisinde, Şam ve Haleb cihetlerinde, Anadolu’nun her tarafında, Rusya’ya tabi olan Mavera-i Kafkas eyaletlerinde ve İran’ın her tarafında hatta Horasan’da ve Afganistan’da ve Belucistan’da bile bir çok Kürd aşiretleri bulunuyor. Bir tarafdan dahi hududu zikr olunan Kürdistan dahilinde Arab, İrani, Türk ve sair cinsiyetlere mensub ahali vardır. Yalnız ekseriyete itibarla hudud-u mezkure tayin olunabilir. İran’ın Loristan Eyaleti ahalisi olan Lorilerin dahi Kürdlerle münasebet ve karabet-i cinsiyeleri olduğu halde, lisanlarında bir dereceye kadar mugayeret ve beynlerinde münaferet bulunduğundan, Loriler kendilerini Ekraddan saymak istemiyorlar; ve Kürdler dahi Lorileri kendi cinslerine kabul etmeye meyl göstermiyorlar. Alelumum Kürdlerin mikdarı iki buçuk milyona karib tahmin olunub, bir buçuk milyonu memalik-i Osmaniyyede, 750000’i İran’da, 13000 Rusya’nın Mavera-i Kafkas eyalatında, küsuru dahi Afganistan ve Belucistan’da ve sair taraflarda dağınık bir halde bulunuyorlar.

    Kürdistan’ın her tarafı dağlık ve mürtefi olub, yalnız enharın ve vadilerin bazı dar ovaları vardır. En düz ve alçak hattı cenub-i şarki kısmı yani Şehr-i Zor ve Süleymaniye sancaklarıyla İran’daki Kürdistan olub, o cihetde dağlar daha alçak, vadiler daha geniş ve ovalar daha çokdur. En mürtefi yerleri müntah-yi şimalinde Bahr-i Hazer ile Basra Körfezi maileleri arasında bir taksim-i miyah hattı teşkil eden dağlardır. Ancak bunların ormanlar ve meralarla mestur güzel yayla ve etekleri ve ziraate salih vadileri çokdur. Memalik-i Osmaniyye’yle İran hududunu teşkil eden ve şimal-i garbiden cenub-i şarkiye doğru bir kaç sıra teşkil ederek mümted olan dağlar ise mürtefi olmakla beraber, ekseri taşlık ve çıplakdır. Kıta-i mezkurenin o ciheti hakikaten kabil-i sekeni olamayacak derecede sert ve çetin bir yerdir. Kıta-i mezkurenin miyah-ı cariyesi çok olub, Fırat’ın en büyük kolu olan Murad Çayı ve Dicle kıta-i mezkure dağlarından nebean etdikleri gibi, Dicle’ye munsab olmak üzere dahi şimalden başlayarak Batman Suyu, Bitlis ve Siird çayları, Habur, Zab-ı Ula, Zab-ı Esfal, Edhem ve Diyala nehirleri cenub-i garbiye akarak mezkur ırmağa dökülürler; ve kıta-i mezkure dağlarından inen bir çok çayların sularını cem ederler. İran’daki kıta-i mezkurenin yalnız şimal cihetindeki (Kotur) Nehri Gor vasıtasıyla Bahr-i Hazer’e munsab olan Aras Nehri’ne ve pek çok olan enhar-ı sairesi Urmiye Gölü’ne dökülür. Van Gölü’ne munsab olur bir hayli enharı dahi vardır.

    Kıta-i mezkure arzen hayli sıcak olacak bir derecede iken, mevkiinin irtifaından dolayı, havası umumiyet üzere soğuk olub, kışları uzun ve pek sertdir; ve kar aylarca dağlarını örter. Yalnız Dicle vadisine karib olan alçak yerlerinde kışın hava mülayim ve latif ve yazın hayli sıcakdır. Yüksek yerlerinin yazın meraları pek güzeldir, ve bazı dağları çam ağaclarını havi ormanlıkdır. Daha alçak taraflarında meşe, kestane ve çınar ağacları ve daha aşağıda arpa, buğday, keten, kenevir, mısır, tütün, üzüm ve meyvelerin envaı ve en alçak yerlerinde, pamuk, pirinç ve saire hasıl olur. Bir nevi bodur meşe yapraklarından alınan kudret helvası şeker yerine kullanılır. Kürd aşiretleri külliyetli koyun, at, deve ve keçi sürüleri beslerler. Dağlarda ayı, domuz, pars, vaşak, geyik, yabani keçi, karaca, çakal, tilki ve sair hayvanat-ı vahşiye ve küçük av hayvanları kesretle bulunur. Şimal cihetindeki dağlarda demir, bakır, kurşun ve sair madenler bulunduğu tahakkuk etmiş ise de, ihrac olunanları yokdur. Cenub cihetlerinde neft ve taş yağı bulunuyor. Kürdler mazı, fıstık ve yağ çıkarmaya yarar hububat-ı mütenevvie ile yapağı ve tiftik gibi mahsulat ihrac ederler. Kürdler ekseriyet üzere aşiret halinde yaşayıb, mevsime göre mera talebiyle mahal değişdirdiklerinden, ziraatle pek de iştigal etmeyib, başlıca medar-ı taayyüşleri hayvanat-ı ehliyeleri ve sanatları çobanlıkdır; koyun ve tay satışından kazandıkları akça ile geçinirler. Bunun için kışın köylerinde kalıb, haneleri ve tarlaları var ise de, yazın ziraate çok ehemmiyet vermeyib, ekseri çadırlarla sürüleri arkasından yaylalara çıkarlar. Kıta-i mezkurede sanayi-i mahalliye kilim ve halı ile kaba bez ve keçe kabilinden çul ve saire imalinden ve ticaret-i mahalliye zehair ve hayvanat ahz ve itasından ibaretdir. Vesait-i nakliye-i dahiliye işletdirilen kelekden ibaret olub, bu da pek külfetlidir, ve kışın üç ay muvaredat büsbütün münkati bulunur.

    Kürdlerin asl ve menşei ve ne vakitden beri oralarda sakin bulundukları tarihce mechul ise de, ezmine-i kadimede kıta-i mezkurenin kısm-ı cenubisi (Asuriye) ismiyle maruf idi, ve şimal-i şarki ciheti (Midya)’dan madud idi. Eski Midyalıların cinsiyetleri mechul olub, akvam-ı Turaniyeden yani Türk cinsinden oldukları maznun, ve Asurilerin ise akvam-ı Samiyeden bulunmuş oldukları ve Keldanilerle karabetleri malum ve muhakkakdır. Halbuki Kürdler akvam-ı Aryaniyeden olub, İranilerle pek yakın karabetleri olduğu lisanlarından ve sair ahvallerinden anlaşılıyor. Binaenaleyh, Kürdlere ne Midyalıların ve ne de Asurilerin ahfadı nazarıyla bakılıb, şark cihetinden yani Horasan ve Herat taraflarından oralara gelmiş bir kavim olduklarında şübhe yokdur. Ancak şimdi bulundukları yerlere ne vakit hicret etdikleri malum değildir. Milad-i İsa’dan 401 sene evvel yani bundan iki bin üç yüz sene mukaddem askerle o tarafa azimet ve badelmağlubiye perişan bir halde avdet etmiş, ve sefernamesini yazmış olan Yunan-ı kadim meşahir-i muharririnden (İksenefon) elyevm kıta-ı mezkure Diyarbekir ve Mamuretülaziz ve emsali yerlerin her tarafında (Kurduh) tesmiye tdiği kavme mensub ahaliye rast geldiğini beyan ediyor. (Kurduh) isminin ise (Kürd) isminin bir Yunanlı ağzında aldığı tebeddülden hasıl olmuş galatı olduğunda şübhe yokdur. Binaenaleyh iki bin üç yüz sene evvel dahi oraları Ekradla meskun idi. Bu halde diyebiliriz ki Ninovi’de ve Dicle vadisinde şübhesiz Babil cihetlerinden gelmiş olan Asuriler ve Midya’da yani Azerbeycan ve Irak-ı Acemi cihetlerinde belki Ceyhun ve Seyhun vadilerinden gelmiş olan Midyalılar hükm sürmekde iken, yine dağlarda Kürd aşiretleri cevelan ederek, nim müstakil bir halde bulunuyorlardı. Nitekim bu gün dahi Musul ve Diyarbekir’de Arablar Tebriz ve Hamedan’da İraniler bulunduğu halde, iç tarafları hemen sırf Kürdlerle meskundur. Kürdler, akvam-ı Aryaniyeden oldukları halde, ne Asurilerin ve ne Midyalıların ahfadı olabilirler. Bu hususda şahid-i adil addolunmaya şayan olan lisanlarına bakdığımızda, vakıa Asuri ve Keldani lisanlarından mehuz oldukları anlaşılan bir çok kelimeler görüyorsak da, lisan-ı Pehlevide dahi bulunan bu kelimeler Asurilerle Keldanilerin hükumetleri zamanında ve bunların medeniyeti tesiriyle kabul olunub, badel İslam Kürdce ve Farsinin ahz eyledikleri kelimat-ı Arabiye mümasildir; esasen lisan ise Farsiye müşabihdir. Bu kelimelerin vücudu Kürdlerin Asurilerin neslinden olduklarına değil, belki o vakitden beri oralarda sakin bulunmuş ve Asurilerle birlikde yaşamış olduklarına delalet ediyor.

    Kürd lisanı Farsiye ve belki ondan ziyade eski Pehleviye müşabihdir; ancak telaffuzu Farsininki gibi latif olmayıb, dağ adamlarına ve öyle bir hal-i bedeviyetde yaşayan aşaire yakışacak suretde sert ve dürüştdür, ve boğazdan telaffuz olunur harfleri çokdur. Her ne kadar Kürdlerin uleması öteden beri Arabi ve Farsi ile iştigal edib, kendi lisanlarına ehemmiyet vermediklerinden, Kürdcenin edebiyatı bulunduğu iddia olunamazsa da, eskiden beri bu lisanda dahi bir hayli eşar söylenmişdir; ve bu lisanın dahi Farsi gibi huruf-u Arabiye ile tahriri kolay olduğundan, bazı divanlarıyla sair kütb-ü edebileri vardır. Avrupalılar Kürdcenin kavaid-i sarfiyesini ve lugatini dahi muhimuh imkan zabt etmiş; ve kendi lisanlarına mütercim kavaid ve lugat kitabları neşr eylemişlerse de, elsine-i İslamiyemizde henüz bu lisanın kavaid ve lugat ve edebiyatına dair hiç bir şey yazılmamışdır.

    Kürdler umumiyetle cesur ve cengaver ve süvarilikde pek mahir adamlar oldukları gibi, ilim ve terbiye ve medeniyetde fevkalade isitidadları vardır.

    (Kürd) isminin Farside «yiğit, kahraman, bahadır» manasıyla kullanılır bir sıfat olub, Şahname’de bu mana ile pek sık istimal olunduğu malumdur. Bu ismin Kürdlere, cesaret-i tabiyelerine binaen, ibtida bu mana ile verilib, badehu alem olduğu anlaşılıyor.

    Kürdler hemen umumiyet üzere Müslim ve Sünni olub, ekseri Şafi-ül mezhebdirler. İçlerinde yalnız 50000 Yezidi vardır. Pek az mikdarda Kızılbaş bulunuyor. O mevkilerde Nasturi ve Keldani cemaatlerine mensub bir mikdar ahali dahi bulunuyorsa da, bunlar eski Keldanilerin ve Süryanilerin ahfadından olub, Kürd cinsiyetine mensub değillerdir. O cihetde bulunan büyük şehirler mesela Diyarbekir, Musul, Bağdad, Hamedan, Tebriz Kürdistan’ın kenarlarında ve haricinde tesadüf edib, asıl mevki-i mezkurenin dahilinde olan ve Kürdlerle meskun mamurelerin başlıcaları: Süleymaniye, Kerkük, Revandiz, Erbil, Siird, Bitlis, Van, Urmiye, Kirmanşah ve sairedir.

    Tarihin zabt edebildiği zamanların en eskisinde Ninovi’deki Asurilerin taht-ı hükmünde görülüb, Asurilerin hitamında Ninovi ile beraber Midya hükumdarlarının ve badehu Keyhüsrev’in zabtına geçmişlerdir. Hatta Keyhüsrev’e yardım edib, sair memaliki zabtında askerin meyanında hizmet etmiş oldukları mervidir. Kiyaniyan Devleti’nin sükutunda İskender’e ve halefleri olan Makedonyalı tavaif-i müluka, badehu Eşkaniyan’a ve nihayet Sasaniyan’a tabi olub, Kadisiye muzafferiyetinden sonra, hilafet-i İslamiyyenin taht-ı itaatine gitmiş; ve din-i İslam’ı kabul etmişler idi. Hilafet-i Abbasiyenin zaafa duçar olmasıyla, memalik-i İslamiyyenin her tarafında bir takım ümera ve müluk zuhur etmeye başladığı sırada, Kürd rüesasından bir çok adamlar dahi Musul ve Diyarbekir ve Cezire cihetlerinde birer kale veya memleket ele geçirib, bir çok hükumat-ı sagire teşkil etmişlerdiyse de, umum kıta-i mezkureyi idareye alarak, cinsiyet esasına müstenid bir hükumet teşkilini düşünmemişlerdi. Nihayet bu cinsiyete mensub olan meşhur Selahaddin Eyyubi Mısır’da devlete nail olub, kendisi ve evladı Şam ve Haleb ve Hicaz ve Yemen’de hüküm sürdükleri ve evlad-ı vakr-ı bakiyelerinin taht-ı idaresinde bir çok hükumat-ı mümtaze teşkil etdikleri vakit dahi hükm ve nüfuzları haricinde kalmış idi. Çengiz hürucunda dahi sair memalik-i İslamiyye gibi Moğolların paymal-ı zulm ve tadisi olmuş; ve badehu bir çok Türk ve Türkman aşiretleri gelerek, bazı taraflarına sokulmuş; ve Akkoyun ve Karakoyunlar herc-ü mercünden hepsine kapak koyan Timur’un hürucundan sonra kısm-ı azamı Şah İsmail Safavi’nin eline geçmiş iken, Yavuz Sultan Selim Han’ın şah-ı müşarünileyhin üzerine vaki olan seferinde Kürd rüesası, Sünni-ül mezheb olmak saikiyle, ve meşhur İdris-i Bitlisi’nin say ve himmetiyle, dava-yi taraf-ı Devlet-i Osmaniyye’ye dönüb, o vakitden beri kısm-ı azamı devlet-i müşarünileyhin idaresinde bulunmakda, ve yalnız kısm-ı şarkisi muahharen tayin olunan hatt-ı hududun ötesinde kalıb, mugayeret-i mezhebiyeden dolayı, İranilerle beynlerinde bulunan münaferetle beraber, İran’ın taht-ı hükmünde bulunmakdadırlar. (5 - 3840)
  • Şehzade Mehmet, babası Sultan İkinci Murat'ın vefatından sonra tahta geçmişti, ilk işlerinden birisi, ona bilgi sarayının kapılarını aralayan Molla Güranî'ye vezirlik teklif etmek oldu. Molla Güranî, öğrencisi olan genç padişahın teklifini:

    - Teklif ettiğiniz rütbe, bize uygun değildir. Çünkü devlet işlerinin içinde bulunan kimseler, vezirlik rütbesine ulaşmayı amaç edinmişler; bu uğurda gece-gündüz çalışmışlardır. Hâl böyle iken bizim gibi bir ilim adamını dışarıdan böyle bir makama getirmek onları incitir. Bu görev, lâyık olan kimselere teklif edilmelidir, diyerek kabul etmez. Sultan

    İkinci Mehmet, otoriter ve tavizsiz bir kişiliğe sahip olan hocasının söylediklerini haklı buldu. Bu defa ona kadıaskerlik teklif etti. Molla Güranî, mesleğine uygun olan bu teklifi kabul etti. Kadıaskerlik görevini yürütürken kendi başına hareket eden, yaptığı işlerde kendisine danışmayan hocası, Sultan Mehmet'i zor durumda bıraktı. Bunun üzerine ustaca bir plan uyguladı ve Molla Güranî'ye vakıflarla ilgili bir görev vererek Bursa'ya gönderdi.

    Sert bir karaktere sahip olan Molla Güranî, öncekine göre daha mütevazi bir görev olan yeni işine büyük bir istekle başladı. Ancak, padişahın referansıyla kendine gelen birisinin elindeki fermanı, yapılan istek hukuka aykırı diyerek yırtıp attı. Bu olayı haber alan padişah, hocasına çok kızdı. Ama saygısından dolayı hoşgörülü davrandı. Hocasını sadece görevinden aldı. Bunun üzerine kırılan Molla Güranî, geldiği yer olan Mısır'a geri döndü.

    Bir zaman sonra Sultan Mehmet, yaptığına pişman oldu ve hocasına ricacılar göndererek, tekrar İstanbul'a davet etti. Molla Güranî, Mısır sultanının burda kal ısrarlarına rağmen öğrencisinin davetini kabul ederek İstanbul'a döndü. Tekrar Bursa'ya kadı olarak görevlendirildi. Fatih'in vefatına kadar bu görevde kaldı.

    Sultan Mehmet ve Molla Güranî kararlı ve otoriter kişilikleriyle sık sık karşı karşıya gelmişlerdir. Ama hocaya ve ilim adamına saygı her zaman daha ağır basmış ve Sultan Mehmet, hocasının karşısında geri adım atmasını bilmiştir. Padişah fermanını yırtmanın, emirlerini yerine getirmemenin cezası kati (ölüm) olmasına rağmen bu ceza, Molla Güranî'ye uygulanmamıştır.

    Bunun izahı; ilme, ilim adamına ve hocaya saygıdan başka bir şey değildir.
  • Şehzade Mehmet, çocukluğunun ilk zamanlarında biraz yaramazdı. Derslerini ihmâl ediyordu. Hırçınlıkları yüzünden hocalarını sıkıntıya sokuyordu. Bu durumu öğrenen babası Sultan İkinci Murat, bu duruma üzüldü ve onu disiplin altına almak için gecikmeden harekete geçti. Bilgisine hayran olduğu, disiplini ve otoriter kişiliği ile tanınan Molla Güranî'yi Şehzade Mehmet'in hocalığına tayin etti. Molla Gürani, şehzadeye ders verecek, aynı zamanda disiplinli bir şekilde yetişmesini sağlayacaktı. Bunun gerçekleşmesi için de Sultan İkinci Murat ile Molla Güranî bir plan hazırladı. Plana göre; Molla Güranî, öğrencisine ders verirken yanında bir de sopa bulunduracaktı. Molla Güranî, daha ilk derste, kendine gelecek öğrencisi Şehzade Mehmet'i yanında bu sopa olduğu halde beklemeye başladı. Şehzade Mehmet, ilk ders için hocasının huzuruna girdi. Yeni hocasının yanındaki duran sopayı gördü. Bu sopanın, hocanın yanında işi neydi? Merakla sordu:
    - Hocam! O yanınızdaki sopayla ne yapacaksınız?

    Molla Gürani, gayet ciddi bir ses tonuyla:
    - Babanız, sizin çok yaramaz olduğunuzu ve derslerinizi ihmâl ettiğinizi öğrenmiş. Eğer hocalarına sorun çıkarmadan derslerine düzenli çalışırsan herhangi bir mesele yok. önceki gibi sorun çıkarmaya ve derslerine çalışmamaya devam edersen ne yazık ki bu sopayı kullanmak zorunda kalacağım...

    Şehzade Mehmet, hocasının bu kararlı tutumdan korkmuş ve şaşırmıştı. Koskoca padişahın oğlu hiç sopayla tehdit edilir miydi? Hemen hocası Molla Güranî'yi babasına şikayet etti. Sultan İkinci Murat, plan gereği, derse Şehzade Mehmet'le beraber gitti. Güya oğlunu korkuttuğu için hocaya kızacaktı. Molla Güranî, yanında sopa olduğu halde ders için öğrencisini bekliyordu. Padişah ve şehzade dershaneye geldiler.

    Kısa bir hâl-hatırdan sonra padişah:
    - Benim oğlumu sopayla yola getirmek için korkutmuşsun... diyecek oldu.

    Sertliği ile tanınan Molla Güranî, padişah sözlerini tamamlamadan sopayı eline aldı ve padişaha çıkıştı:
    - Hünkârım! Siz de vazifenizi ihmâl ederseniz, gerekirse sizi de yola getirmek için bu sopayı kullanırım.

    Padişah korkar gibi yaparak konuyu konuşmaktan vaz geçti. Oğluna, şunları söyledi:
    - Oğlum! Senin bu hocan çok sert birisi. Değil seni, neredeyse beni dövecekti! Sakın derslerini ihmal etme; şımarıklık yapayım deme, babanın padişah olduğunu unut!... Benim yapabileceğim bir şey yok!...

    Babasının bu sözleri üzerine, avcı elindeki arslan yavrusu gibi çaresiz kalan Şehzade Mehmet, tamamen Molla Güranî'nin disiplini altına girmiş oldu.
  • İslam düşünce tarihinde leh ve aleyhinde en fazla konuşulan isimlerin başında Takiyyuddin İbn Teymiyye (v. 728/1328) gelmektedir. 661/1263 yılında Harran’da doğan İbn Teymiyye, Hanbeli mezhebinin güçlü alimlerini içerisinde barındıran bir ailey mensuptur. Dedesi Mecdüddin İbn Teymiyye pek çok alanda eser veren bir alimdir. Babası Abdulhalim’de, Harran yöresinde etkin olan bir Hanbeli fakihidir.
    Moğolların Bağdat’ı işgal etmeleri ve Bağdat merkezli saldırılarını Harran’a kadar genişletmeleri üzerine İbn Teymiyye ailesi 667/1269 yılında Dımaşk’a göç eder. Babası başta olmak üzere bir çok hocadan ders okuyan İbn Teymiyye, 683’te Sükkeriyye Darulhadisine hoca olarak atanır. Bir yıl sonra da Emeviyye Camii’nde tefsir dersleri vermeye başlar.

    Kısa zamanda şöhreti Dımaşk başta olmak üzere mücavir şehirlere de yayılan İbn Teymiyye VIII/XIV. yüzyılın başlarından itibaren kendisini ilmi ve fikri tartışmaların içerisinde bulur. Ehl-i Sünnet’in itikadi mezheplerine özellikle de Eş’ariliğe sert tenkitler yöneltir. Sıfatlar ve müteşabihat meselesinde selef-i salihinin usulünü benimsediğini iddia ederek ayet ve hadisleri zahiri anlamlarında anlar. Verdiği fetvalarla da bir çok konuda mezhepler arası icmaya muhalefet eder.

    Mevcut İslami disiplinlerin hemen tamamına itirazları olan İbn Teymiyye en sert eleştirilerini tasavvufa yöneltir. İbn Arabi’yi ve onun görüşlerini benimseyen mutasavvıfları açıkça tekfir eder.

    Çeşitli devlet adamları ve kadıların katıldığı meclislerde çok defa muhakeme edilen İbn Teymiyye Kahire’de dört kâdi’l-kudât’ın katıldığı bir mahkemede Allah Teala’yı insan suretinde algılama cürmünden dolayı Kahire kalesine hapsedilir. Ehl-i Sünnet akidesine muhalif görüşlerinden ve icmaya aykırı fetvalarından dolayı farklı zamanlarda defaatle yargılanıp hapisle cezalandırılır.

    İbn Battuta, İbn Hacer el-Heytemi, Takiyyuddin es-Sübki, Tacüddin es-Sübki, Kemaleddin İbnü’z-Zemlekâni, Şihabuddin İbn Cehbel ve Ebu Hayyan gibi muasırı olan alimler tarafından görüşleri tenkit edilen İbn Teymiyye, hakkında yazılan reddiyelerin de etkisiyle –zamanla- ilk yıllardaki itibarını kaybeder. Osmanlı’nın son dönemlerinde Hicaz’da ortaya çıkan Muhammed b. Abdulvahhab’ın başlattığı hareket, İbn Teymiyye’nin fikirlerinin yeniden canlanmasına zemin hazırlar. İbn Abdulvahhab’a nisbetle Vehhabilik olarak tanınan ve zamanla siyasi bir boyut kazanan hareket Suudi Arabistan Krallığı’nın kurulmasında da etkili olur.

    Kendisini selefiyye olarak tanımlayan “vehhabilik” hareketi zamanla Suudi Arabistan başta olmak üzere İslam coğrafyasının önemli bir bölümünde nüfuz elde eder.

    Selefilere/vahhabilere göre içtihatlarıyla İslami ilimlerin gelişmesine katkıda bulunan bir müçtehit olan İbn Teymiyye, İmam Subki başta olmak üzere Ehl-i Sünnet hassasiyetine sahip bir çok alime göre ise asırlar sonra teşbih ve tecsim akidesini canlandıran bir Haşevi’dir.

    İslam düşünce tarihinde derin izler bırakan, günümüz İslami anlayışları üzerinde de belirgin etkinliği olan İbn Teymiyye’nin itikadi görüşleri sürekli tartışılır olmuştur. İslami anlayış ve yaşayışlarını onun belirlediği esas ve verdiği fetvalar üzerine bina edenler, Ona dayanarak Maturidi ve Eşari mezhebine müntesib Müslümanları “ehl-i zeyğ” olarak nitelemekten çekinmemişlerdir. Bu durum, İbn Teymiyye’nin itikadi görüşlerini ve tevhit anlayışını tahlil etmeyi gerekli kılmıştır.

    İslam’da Tevhit Tasavvuru

    Bölünmeyi kabul etmeyen varlıklara “tek” denir. Allah Teala da zât, sıfat ve fiillerinde “tek”tir. İslam dini, O’nun bir olduğunu kabul etme esası üzerine ibtina etmiştir. Mümini, kafir ya da müşrikten ayran temel özellik O’nun birliğini kabul etmesi yani muvahhit olmasıdır.

    Müminler yalnız Allah Teala’ya ibadet ederek ubudiyette, eşi ve benzeri olmadığını ikrar ederek de zatında O’nun tek olduğuna iman ederler. Rabb’ı, Rabb, insanı da insan olarak algılarlar.

    Cenab-ı Hakkı’ın eşi ve benzerinin olmaması, yaratılmışlar gibi belli bir mekanda bulunmaması, yönlerle ifade edilmemesi gibi hassasiyetler zâtındaki vahdaniyetin esasını teşkil eder.

    Ehl-i Kıblenin Kırılma Noktası: Sıfatlar

    İslam’ın temelini oluşturan ibadetleri kabul etme noktasında birbirlerine yakın duran “ehl-i kıble”, Allah Teala’nın zatı ile alakalı meselelerde aynı yakın duruşu gösterememiştir.

    İslam’ın erken asırlarında başlayan müteşabihat ve Allah Teala’nın sıfatları ile alakalı tartışmalar kısa zamanda mezhepleşerek kurumsal bir statü kazanmış ve günümüze kadar devam etmiştir.

    Zaman zaman “tekfir” ifadelerinin de duyulduğu tartışma sürecinde genellikle taraflar birbirlerini dalalet ve bidat ehli olmakla itham etmişlerdir.

    İbn Teymiyye’nin Mezhebi

    Ehl-i Sünnet akidesini benimseyen kelam alimlerinin üstün gayretleri sonucu canlılığını yitiren kelami münakaşalar, İbn Teymiyye’nin Allah Teala’nın zatıyla alakalı serdettiği görüşlerin etkisiyle yeniden alevlenmiştir.

    Kendisi gibi inanmayan/düşünmeyen fırka mensuplarını “ehl-i zeyğ” olarak isimlendiren İbn Teymiyye, Allah Teala’nın zatı ile alakalı meselelerde batini, sufi (İbn Arabi çevresi), mu’tezili, eşari kelamcıları ve filozofları sert ifadelerle tenkit etmiştir.

    İbn Teymiyye’ye göre, tevhit akidesini Kur’an ve Sünnet’te var olduğu şekilde anlayanlar yalnız selef alimleridir. Bu yüzden imani meselelerde de onların görüşleri benimsenmelidir. “Selefin, Cenab-ı Hakk’a, Onun kendisini tavsif ettiği şekilde iman ettiğini” söyleyen İbn Teymiyye, isim ve sıfatlar noktasında şu ayetlerin selefi akidenin temelini oluşturduğunu ifade eder: “Allah kendisinden başka ilah olmayandır. Diridir, kayyumdur.”[1], “De ki: ‘O, Allah’tır, bir tektir. Allah Samet’tir (her şey O’na muhtaçtır, O hiçbir şeye muhtaç değildir.). Ondan çocuk olmamıştır. Kendisi de doğmamıştır. Hiçbir şey O’na denk ve benzer değildir.”[2]” [3]

    Ayet ve hadislerin Allah Teala’nın zât ve sıfatları ile alakalı ayrıntılı bilgiler verdiklerini, ayrıca temsili/teşbihi de reddettiklerini söyleyen İbn Teymiyye, savunduğu akidenin Peygamberlerden tevarüs ettiğini belirtir.[4]

    Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarını reddeden mu’tezile ile, Ona cismiyet isnat eden mücessime arasında orta yolu benimsediğini iddia eden İbn Teymiyye, mezhebini “münezzihe/tenzih eden” olarak isimlendirir. Seleften tevarüs ettiğini iddia ettiği “Münezzihe” meşrebinin çerçevesini çizerken de şunları söyler: “Selefin itikatta mezhebi, sıfatları reddetme ile Allah Teala’yı insanlara benzetme arasındaki orta yoldur. Onlar, Cenab-ı Hakk’ın zatını yaratılmışlara benzetmedikleri gibi, sıfatlarını da onların sıfatlarına benzetmemişlerdir.[5]

    Cenab-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarını inkar edenlerle, onları yaratılmışların sıfatlarına benzeten mücessime ve müşebbihe meşrebi müntesiplerini “Allah’ın ayetlerini tahrif etmekle” itham eden İbn Teymiyye, eserlerinde Cenab-ı Hakk’a mekan isnat ederek inkar ettiği tecsim akidesini savunmuştur.

    İbn Teymiyye’nin Uç Görüşleri

    Eserlerinde açık bir şekilde müşebbihenin etkisi hissedilen İbn Teymiyye’ye göre Allah’ın kitabı, Resulü’nün sünneti, sahabe, tabiun ve müçtehit imamların eserleri direkt ya da dolaylı olarak Cenab-ı Hakk’ın her şeyin üstünde olduğunu anlatmaktadır. Şu ayetler O’nun (celle celaluhu) mekansal olarak arş ve semanın üzerinde olduğunu göstermektedirler: “Güzel sözler ancak O’na yükselir.”[6], “Ey İsa! Şüphesiz seni kabz edecek ve kendime yükselteceğim.”[7], “Göktekinin sizi yere geçirivermeyeceğinden emin mi oldunuz?”[8], “Fakat Allah Onu (İsa’yı) kendisine yükseltmiştir.”[9], “Rahman, Arş’a istiva etmiştir.”[10]

    İbn Teymiyye, “Rabbimiz, gecenin üçte biri kaldığında (keyfiyeti bize meçhul bir halde) her gece dünya semasına inerek buyurur ki ‘Bana kim dua eder ki, duasına icabet edeyim. Kim bir şey ister ki, ona dilediğini vereyim. Kim de affını talep eder ki, onu mağfiret edeyim.”[11] mealindeki hadisin de açık bir şekilde Cenab-ı Hakk’ın semada bulunduğunu ifade ettiğini söyler.[12]

    Selefi salihinden hiç kimsenin Allah Teala’nın semada olduğuna itiraz etmediğini, ne Kur’an-ı Kerim, ne Sünnet, ne sahabe, ne tabiun ve ne de sonraki dönemlerde yaşayan müçtehit imamların bu gerçeğe aykırı direkt ya da dolaylı tek bir ifadelerinin olmadığını söyleyen İbn Teymiyye, onların Allah Teala’nın (mekansal olarak) semada, arşta ve her yerde olduğunu kabul ettiklerini iddia eder.[13]

    Selefin Allah Teala’yı Kur’an ve Sünnet’in ifade ettiği şekilde vasıflandırdığını, bu noktada bir değişiklik ya da inkar içerisinde olmadıklarını, sıfatların keyfiyetini açıklama ya da onları insanların sıfatlarına benzetme yoluna da sapmadıklarını söyleyen İbn Teymiyye (te’vil yoluyla) sıfatların bir kısmını inkar edenlerin Allah Teala’yı hakkıyla bilemediklerini dolayısıyla da şu ayetin muhatabı olduklarını iddia eder[14]: “Allah’ın kadrini gereği gibi bilemediler.”[15]

    Allah Teala’nın yüzü, eli ve gözü olduğunu iddia eden İbn Teymiyye[16] bu anlayışı, O’nun insana benzetilmesi (teşbih) şeklinde telakki eden Ehl-i Sünnet kelamcılarını Cenab-ı Hakk’ın ezeli sıfatlarını reddeden “muattıla” ile aynı görüşü benimsemekle itham eder.[17]

    Allah Teala’yı yaratılmışlara benzetmekten tenzih edebilmek için müteşabih ayetleri te’vil eden kelamcıları Yahudilerden daha tehlikeli gören İbn Teymiyye[18] savunduğu fikirlerin sahabe, tabiun, hadis hafızları ve Ahmed b. Hanbel’e ait olduğunu söyler.[19]

    Müşebbihe ve mücessimeyi “ehl-i zeyğ” olmakla itham eden İbn Teymiyye, Allah Teala’nın semada arş üzerinde oturduğunu söyleyerek Ehl-i Sünnet kelamcılarından ayrılır ve tenkit ettiği mücessime ile aynı akideyi paylaşır.

    İbn Teymiyye’nin Allah Teala’ya isnat ettiği el ve yüz gibi uzuvların keyfiyetlerinin insanlar tarafından bilinmediklerini söylemesi, kendisini teşbihten kurtarmaz. Zira müşebbihe ekolüne müntesip olanlar da Cenab-ı Hakk’a isnat ettikleri uzuvların keyfiyetlerini bilmediklerini söylemektedirler.

    Müteşabih ayetleri zahiri anlamlarında tefsir eden İbn Teymiyye’nin benimsediği tefsir usulünün seleften tevarüs ettiğini söylemesi de iddiadan öte bir anlam ifade etmemektedir. Zira Malik b. Enes, Mukatil b. Süleyman, Davud b. Ali el-Isfehani ve Ahmed b. Hanbel’in de aralarında yer aldığı selef alimleri Allah Teala’nın yaratılmışlardan hiçbir şeye benzemediğini söylemektedirler. Aşağıdaki açıklama İbn Teymiyye’nin görüşlerine ittiba ettiğini söylediği selef alimlerinin teşbih noktasında ne derece tavizsiz olduklarını göstermektedir: “Bir kişi ‘Ey İblis! Ellerimle (kudretimle) yarattığıma saygı ile eğilmekten seni ne alıkoyuyordu?”[20] ayetini okurken elini hareket ettirse ve bu hareketiyle Allah Teala’nın elinin olduğunu ima etse, o adamın elini kesmek gerekir.”[21]

    Selef, Allah Teala’nın kudretine işaret eden “el” kelimesinin okunduğu sırada karinin parmaklarını oynatmasını dahi doğru kabul etmezken, Cenab-ı Hak’a el, ayak gibi uzuvlar isnat eden İbn Teymiyye’nin Onlarla aynı esasları kabul ettiğini söylemesi güvenilirliğini yaralamaktadır.

    Müfessirler ve İbn Teymiyye

    Müteşabihat ve sıfatlarla alakalı görüşünün selefe ait olduğunda ısrar eden İbn Teymiyye, okuduğu yüzden fazla tefsirin hiçbirisinde sahabenin sıfatlarla ilgili ayet ve hadisleri zahiri anlamlarının dışında bir mana ile te’vil ettiklerini görmediğini söyler.[22]

    İbn Teymiyye’nin bu beyanı selefe ait tefsirler içerisinde en güvenilir olduğunu söylediği Taberi’nin nakilleri ile çelişmektedir.[23] Nitekim Taberi, -İbn Teymiyye’nin sıfatlarla alakalı ayetlerin en önemlisi olarak gördüğü- “ayetü’l-kürsi”deki “O’nun -celle celalühü- kürsüsü (ilmi) bütün yerleri ve gökleri kaplayıp kuşatmıştır.”[24] kısmını tefsir ederken İbn Abbas’a -radiyallahu anhuma- isnat ettiği bir rivayette kürsü kelimesinin “ilim” olarak te’vil edildiğini nakletmektedir.[25] Halbuki İbn Teymiyye “kürsü” kelimesini –haşa- Allah Teala’nın üzerinde oturduğu bir mekan olarak anlamaktadır.

    “Tercümanü’l-Kur’an” diye şöhret bulan İbn Abbas’ın müteşabihattan olan “kürsü” kelimesini, “ilim” olarak te’vil etmesi, İbn Teymiyye’nin ilk dönem müfessirleri ile alakalı genellemesinin gerçeğe aykırı olduğunu göstermektedir.

    Firavun Örneği

    Allah Tela’nın “yüce/el-Aliyy”[26] olmasını mekansal olarak semada bulunmak şeklinde anlayan İbn Teymiyye, Kur’an-ı Kerim’de zikredilen Firavun’a ait şu sözü iddiasına delil olarak kullanır: “Firavun dedi ki: ‘Ey Haman! Bana yüksek bir kule yap, belki yollara, göklerin yollarına erişirim de Musa’nın ilahını görürüm(!) Çünkü ben, Onun yalancı olduğuna inanıyorum.’ Böylece Firavun’a yaptığı iş kötü gösterildi ve doğru yoldan saptırıldı.”[27]

    İbn Teymiyye’nin ayetten Firavun’un Allah Teala’nın –haşa- göklerde olduğunu Musa –aleyhisselam-dan öğrendiği sonucunu çıkarması gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Çünkü ne ayet ne de hadislerde buna işaret eden bir kanıt vardır. Muhal farz, Musa -aleyhisselam- böyle bir şey söylemiş olsa dahi Onu yalancı olarak gören[28] Firavun’un, Hz. Musa’nın sözüne itimat etmesi düşünülemez. Ayrıca Firavun Musa –aleyhisselam-ın sözüne göre amel etseydi öncelikli olarak Allah Teala’ya iman etmiş olurdu.

    Nüzul Hadisi

    Allah Teala’nın semada karar kıldığını savunan İbn Teymiyye’nin delil olarak kullandığı “nüzul hadisi” hakkında Buhari Şarihi Ayni şunları söylemektedir: “Bu hadis ile alakalı dört farklı kanaat oluşmuştur. Bir grup, bu hadise dayanarak Allah Teala’ya yön isnat etmiş, Mu’tezile bu bapta rivayet edilen hadisleri inkar etmiş, başka bir grup tahrif sayılabilecek ölçüde te’villerde bulunmuş, meşhur dört mezhep imamının da aralarında yer aldığı cumhur ise hadisi kabul etmekle beraber şerh ederken Cenab-ı Hakk’ı kullara benzemekten tenzih etmiştir.

    Ehl-i Sünnet kelamcıları Allah Teala’yı, “yüksek bir yerden daha alçak bir yere intikal etmek”[29] anlamına gelen “nüzul” kelimesinin zahiri anlamıyla ilişkilendirmekten sakınmışlardır. Zira hareket, durmak ve intikal gibi fiiller bir yerden ayrılıp başka bir yerde bulunmak anlamına gelir.[30] İnsanlarda görülen ve bir yerde olunduğu bir anda başka bir yerde olamamayı gerektiren bu durumların Cenab-ı Hakk’a isnat edilmesi Kur’an ve Sünnet’e aykırıdır. Zira ayetler Onun insanlara benzemesini açıkça nefyetmiştir: “Onun benzeri hiçbir şey yoktur.”[31], “Allah Samed’dir.(Her şey Ona muhtaçtır, O hiçbir şeye muhtaç değildir.)”[32] Buna göre “nüzul” kelimesine zahir anlamı verildiğinde hadis, Kur’an-ı Kerim’le çelişecektir. Sahih bir hadis için böyle bir durum söz konusu olmayacağına göre “nüzul” kelimesi mecaz anlam çerçevesinde anlaşılmalıdır.

    Şarih Ayni, “nüzul” kelimesinin zahir ve mecaz olarak 5 farklı anlamının olduğunu, Kur’an-ı Kerim ve Arap dilinde hepsinin de kullanıldığını ancak hadis bağlamında düşünüldüğünde en uygun anlamın “Allah Teala’nın rahmetini kullarına yöneltmesi”[33] şeklinde olacağını söylemektedir.[34]

    Ayrıca hadisin zahir anlamda anlaşılması coğrafi gerçeklerle de çelişmektedir. Çünkü bir bölgede zaman, gecenin son üçte birine ulaştığında başka bir yerde gündüz vaktidir. Bütün yeryüzü için düşünüldüğünde “gecenin son üçte birleri” 24 saati kaplamaktadır. Bu durumda, “istiva” ve “semada bulunma” kelimelerini zahir anlamlarında kabul eden İbn Teymiyye’nin, Allah Teala’ya hangi zamanı tahsis ettiği problemi ortaya çıkmaktadır. Ayet ve hadislerde bir tahsis söz konusu olmadığına göre, bunu yapacak kişi İbn Teymiyye olacaktır. Sınırlı kudrete sahip olan insanın, Allah Teala’yı belli bir zamanla sınırlaması, sınırsız gücün üzerinde tasarruf iddia etmesi anlamına gelecektir. Bu ise, tevhit akidesi açısından bakıldığında tehlikeli bir durumdur.

    Mecaz ve Hakikat Telakkisi

    İbn Teymiyye, müteşabihatı mecazi anlamlarıyla tefsir eden Ehl-i Sünnet kelamcılarını sert bir üslupla tenkit etmesine rağmen, Kur’an-ı Kerim ve hadislerde adı geçen cennet nimetlerinin tamamını “mecazi” kabul eder.

    “Sadece ben yaparsam olur.” anlayışının hakim olduğu bu yaklaşımı daha yakın bir planda anlayabilmek için İbn Teymiyye’nin “mecaz” ile alakalı ifadelerine göz gezdirmek gerekir: “İbn Abbas radiyallahu anhuma ‘Cennette olan nimetlerin dünyada sadece adlarının olduğunu’ söylemektedir. Allah Teala cennette şarap, süt, su, ipek, altın, gümüş ve diğer nimetlerin olacağını haber vermektedir. Bunların, dünyadaki karşılıkları ile bir takım benzerlikleri olmakla beraber büyük farklılıkları da vardır.” Nitekim cennette kendilerine nimet verilenler “Bu tıpkı daha önce dünyada iken bize verilen rızık gibidir” dediklerinde “Bu rızık onlara dünyadakine benzer olarak verilmiştir.”[35] denilecektir. Cennet nimetleri dünyadakilere benzeseler de onların aynıları değillerdir. Tıpkı belli açılardan bazı unsurlar birbirlerini çağrıştırdıkları gibi bazı nimetlerin isimleri de birbirlerine benzemektedirler.”[36]

    Sonraki dönem alimleri tarafından kaleme alınan tefsirlere bakıldığında Cenab-ı Hakk’ın zat ve sıfatlarından bahseden ayetlerin mecazi anlamları çerçevesinde anlaşıldıkları görülmektedir. Buna göre “istiva” kelimesine kurulmak, galebe çalmak, güç sahibi olmak, “vech”e zat, “el”e güç, kuvvet, “gelmeye” Allah Teala’nın emrinin gelmesi, “semada/üstte olmaya” derece ve mekan itibariyle yüksekte bulunmak gibi anlamlar verilmiştir.

    Mecaz, Kur’an-ı Kerim’in anlaşılmasında o derece önemsenmiştir ki ulema, “Eğer mecaz, Kur’an-ı Kerimden gitmiş olsaydı, Onun güzellik ve i’cazının yarısı da kaybolurdu.” demiştir.[37]

    Sıfatlar ve müteşabihatın, zahiri anlamları çerçevesinde anlaşılmalarında ısrar eden İbn Teymiyye, aksi bir anlama usulüne (mecazi) dair ne sahabe ne de tabiundan nakledilen bir rivayet olmadığını, akılla bu işi yapmaya kalkışmanın ise onu, nasslar üzerinde bir otorite olarak kabul etmek anlamına geleceğini söyler.[38]

    Müteşabihatı mecazi manada anlamayı aklın nasslar üzerinde hakimiyet kurması olarak algılayan İbn Teymiyye, cennet nimetlerini kıymetlendirme babında İbn Abbas’tan yaptığı rivayeti ise aklıyla Ahiret Hayatı’nın belli bir konusuna tahsis etmekten geri durmaz. Halbuki Allah Teala’nın sıfatları, cennet nimetleri gibi “semiyyat” bahsine dahildirler, dolayısıyla her ikisi de aynı usul çerçevesinde anlaşılmalıdırlar. Ayrıca sahabe, sıfatlar hususunda sessiz kalmış, müteşabihata mecazi mana verilmeyeceğine dair de bir kanaat belirtmemiştir. Onlar müteşabih ayetlerin anlamlarını Allah Teala’ya havale etmişlerdir. İbn Teymiyye gibi müteşabihatı zahir anlamlarında alıp Cenab-ı Hakk’a cihet isnat etme yoluna sapmamışlardır.

    Tefvîz Ve Te’vil Sistemi

    Selef, “Şari’nin kelamından neyi kastettiğinin kullara gizli olması” anlamına gelen “müteşabihat”ı anlarken iman ve tasdikle yetinmeyi yeterli görmüş, keyfiyeti beyan etmekten uzak durmuştur.[39] Nitekim İmam Malik kendisine “Rahman, Arş’a istiva etmiştir.”[40] ayetindeki “isteva” kelimesinin tefsirini soran kişiye, “İstiva malumdur. Keyfiyeti ise bilinmemektedir. Bu konuda soru sormak bidattır. Zannederim ki sen kötü niyetli bir adamsın.” dedikten sonra çevresindekilere “Onu yanımdan çıkarın”[41] diye emretmiştir. İmam Malik, mücessime meşrebinden olduğunu düşündüğü kişiye “istiva” kelimesinin Arap dilinde hangi anlamlara geldiğinin bilindiğini, fakat Allah Teala’nın ayetten neyi kastettiğinin meçhul olduğunu, bu noktada sorular sormanın ise sapık akidelere bilgi toplama anlamına geleceğini ihsas etmiştir.

    İmam Malik örneğinde de görüldüğü gibi selef, müteşabih ayetlerin manalarını Allah Teala’ya havale etmek anlamına gelen “tefvîz” usulünü kullanmıştır.[42] Bunu yaparken ayetlere, insanın uzuv ve hareketlerinin karşılığı olan zahir anlamları vermekten şiddetle kaçınmışlardır. Onlar, yaşadıkları dönemin fikri ve itikadi yapısı gereği müteşabih ayetlerle alakalı derin tefsirlere de girmemişlerdir.

    Farklı ideoloji ve meşreplerin ortaya attığı şüpheler karşısında müslümanların müstakim kalabilmeleri için sonraki dönem alimleri sıfatlar ve müteşabihat ile alakalı rivayetleri Arap dili ve edebiyatının müsaade ettiği anlam ve kurallar çerçevesinde “te’vil” ederek murad-ı ilahiyi ortaya çıkarmaya çalışmışlardır. Onların yaşanan fikri tartışmalar ve İslam’a yöneltilen eleştiriler karşısında böyle bir yolu benimsemeleri zorunluluk arz etmiştir.

    İmamu’l-Haremeyn, meslekleri her ne kadar farklı görünse de selef ve halef alimlerinin “tefvîz” ve “te’vil” sistemlerinin, Allah Teala’yı tenzih etmeleri ve yaratılmışlara benzetmemeleri itibariyle aynı olduklarını söylemektedir.[43]

    “Tefvîz” ve “te’vil” mesleklerinin her ikisini de reddeden, buna mukabil müteşabihatı zahiri anlamları çerçevesinde anlayan İbn Teymiyye, sözde selefe hakikatte ise mücessimeye yakın durmaktadır. Onun, cennet nimetlerini “mecazi”, müteşabihatı ise “zahiri” manalarıyla tefsir etmesi kendi anlayış usulü açısından bakıldığında çelişkilerle doludur. İddiasını desteklemek için kullandığı Kur’ani deliller ise selef tarafından “tefvîz” halef tarafından “te’vil” sistemiyle anlaşılmıştır.

    Teşbihin Tanıkları

    İbn Teymiyye’nin, tecsim akidesini zaman zaman konuşmalarına taşıdığı, minber ve kürsülerde savunduğu bilinmektedir. Çağının tanıklarından İbn Battuta, Ebu Hayyan ve İbn Cehbel’in şahadetleri bu noktada önem arz etmektedir.

    İbn Battuta’nın seyahat ettiği ülkelerdeki gözlem ve hatıralarını anlattığı “Tuhfetu’n-nuzzar fî ğaraibi’l-emsar” adlı eseri, İbn Teymiyye ve Onun tecsim akidesi ile alakalı ilginç bilgiler vermektedir:

    Dımaşk şehrinde çeşitli konularda konuşan fakat aklından zoru olduğu anlaşılan Hanbeli fakihlerinin ileri gelenlerinden Takıyyuddin İbn Teymiyye adında biri vardı. Halka vaaz verir, insanlarda Ona karşı ileri derecede saygı gösterirlerdi.

    İbn Teymiyye, yaptığı bir konuşmadan dolayı fakihlerin tepkisini çekmişti. el-Meliku’n-Nasır’ın huzuruna çıkarılıp, kadılar tarafından sorgulandı ve hapse atıldı. Yıllarca hapiste kaldı. Bu müddet içerisinde 40 ciltten oluşan ve adını “el-Bahru’l-muhit” koyduğu bir tefsir kaleme aldı. Annesinin ricası üzerine sultan Onu serbest bıraktı.

    İbn Teymiyye, Dımaşk de bulunduğum sırada –önceden- tutuklanmasına sebep olan ifadeleri tekrar etti: Cuma günü cemaat olarak hazır bulunduğum camide, insanlara vaaz ve nasihatta bulunurken minberin merdiveninden bir basamak aşağıya inerek “muhakkak ki Allah Teala benim buradan indiğim gibi dünya semasına inmektedir.” şeklinde bir cümle sarfetti. Maliki fakihi İbn Zehra söylediklerine karşı çıktı. Cemaatte ayağa kalkıp sarığı başından düşünceye kadar ona dayak attı. Neticede bir daha tutuklandı ve hapsedildiği kalede ölünceye kadar tutuklu kaldı.[44]

    İbn Teymiyye’yi ta’dil eden biyografi yazarlarının reddettiği bu ifadeyi, farklı vurgularla müfessir Ebu Hayyan “el-Bahru’l-Muhît” ve “en-Nehru’l-mâd” adlı tefsirlerinde nakletmektedir. Ebu Hayyan bir çok yerde Onun tecsimi çağrıştıran ifadelerini tenkit etmektedir. Ne var ki elimizdeki matbu nüshalarda bu tenkitlerin bir çoğundan tek bir harf bulmak mümkün değildir. Çünkü baskı sürecinde her iki eserden de İbn Teymiyye’nin tecsimle alakalı görüşleri çıkartılmıştır. İbn Teymiyye’nin açıkça Allah Tealaya cisim isnat ettiğini söyleyen Zahid Kevseri[45] bu noktada şunları söylemektedir: “Ebu Hayyan, ‘O’nun kürsüsü bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır.’[46] ayetini tefsir ederken muasırı olan İbn Teymiyye’nin “Kitabu’l-Arş” adlı -kendi el yazısıyla kaleme aldığı- eserinde şu ifadeleri okuduğunu nakletmektedir: ‘Allah Teala kürsüde oturmaktadır. Yanı başında boşalttığı yerde ise Onunla birlikte Hz. Peygamber oturmaktadır.” Elyazması nüshalarda var olan bu ifadeler kitabın musahhihi tarafından matbu nüshalara alınmamıştır. Musahhih, Kevseri’ye, din düşmanlarının hadiseden nemalanmamaları için böyle bir tercihte bulunduğunu söylemiştir. [47]

    Ebu Hayyan “el-Bahru’l-Muhît”in muhtasarı olan “en-Nehru’l-mâd” adlı tefsirinde de İbn Teymiyye’nin tecsimle alakalı görüşlerini tenkit etmektedir. Kitabı tahkik eden Bûran ed-Dannavî ve Hidyan ed-Dannâvî İbn Teymiyye’ye isnat edilen tecsimle alakalı bölümü tefsirden çıkartmışlardır.[48]

    İmam es-Sübki (v. 756) “es-Seyfu’s-sakîl fî’r-reddi alâ İbn-i zefîl” adlı eserinde, Ebû Hayyan’ın belli bir dönem kendisinden övgüyle bahsettiği İbn Teymiyye’yi “Kitabu’l-Arş” adlı eserini okuduktan sonra ölünceye kadar lanetlediğini yazmaktadır.[49]

    Şafii ulemasından Şihabuddin İbn Cehbel de İbn Teymiyye’nin tecsimle alakalı görüşlerini reddeden bir risale kaleme almıştır.[50] İbn Cehbel eserinin sonunda “İbn Teymiyye’nin sapıklık ve inadının derecelerini açıklamak için tahrif ve fesadından kaynaklanan açıklamalarını bekliyoruz.”[51] demesine rağmen İbn Teymiyye Onun bu meydan okumasına cevap ver(e)memiştir.

    Teşbihin Anlamı

    Bir varlık için “oturdu-kalktı, indi-çıktı, geldi-gitti” gibi fiilleri kullanmak onu bir cisim olarak kabul etmek anlamına gelmektedir. Çünkü bu fiiller bir halden başka bir hale intikali gerektirmektedirler. Bu durum, varlıkların zât ve fiillerinin hâdis oldukları anlamında da gelir. Zira intikalden önce yoktu, sonra oldu. “Hâdis” olan varlıklar için söz konusu olan bu durumu “yaratılmışlara benzemeyen” Cenab-ı Hakk için geçerli kabul etmek açıkça Onu yarattıklarına benzetmek (teşbih) anlamına gelmektedir. “Vacibu’l-vucud” olan Cenab-ı Hakk, hâdis olan varlıklar için geçerli olan bu sıfatlardan münezzehtir. Çünkü varlık itibariyle farklılık arz eden şeylerin sıfatları da farklılık arz etmektedir. Nitekim “alim” ve “cahil” sıfatları insanlar için geçerli iken farklı bir varlık olan “taş” için geçerli değildir. Taş için “alim” ya da “cahil” denmez. Çünkü taşın kabiliyeti bu sıfatları kabul etmez. Aynı şekilde eve “işiten” ya da “sağır”, yeryüzüne “konuşan” ya da “dilsiz”, semaya da “evli” ya da “dul” denmez.

    İbn Teymiyye’nin iddia ettiği gibi, Allah Teala “arş” ya da “sema” da gerçekten duruyorsa bu durumda, “bu ikisini yaratmadan önce nerede ikamet ediyordu?!” problemi ortaya çıkmaktadır. Bu problem ise beraberinde hâdis varlıkların özelliği olan “intikal” sorununu getirecektir.

    Ayrıca Cenab-ı Hakk’ın sema ile münasebetinden bahseden ayetler, Onun mekansal olarak her şeyin üzerinde olduğu anlamında anlaşılırsa bu durumda verilen manalar, “Halbuki O Allah göklerde ve yerdedir.”[52] ayeti ile çelişecektir. Çünkü yer, göklerin altındadır. Bu durumda mekansal üstünlük ortadan kalkacaktır. O’nun her iki yerde de bulunması kabul edilirse, “üst”e “üst” “alt”a da “alt” denmesinin bir anlamı kalmayacaktır. Çünkü üst, alta, altta üste nisbetle bu isimleri almıştır.

    Sonuç

    İslam düşünce tarihinde hakkında en çok söz söylenen isimlerden birisi olan Harranlı İbn Teymiyye, Eşariler başta olmak üzere Ehl-i Sünnet hassasiyetine sahip kelamcılara sert eleştireler de bulunmuş, ulemanın hazır bulunduğu muhakemelerde sorgulanıp teşbih akidesinden ve icmaya aykırı fetvalarından dolayı defaatle cezalandırılmıştır.

    Müteşabihatı tefsir ederken ayetlere zahiri anlamlarını veren, semada yerleşme, bir yere oturma, hareket etme gibi insanlara ait fiilleri Allah Teala’ya isnat eden İbn Teymiyye, Sünnet ve Cemaat Akidesini benimseyen alimler tarafından tenkit edilmiş, görüşleri hakkında çok sayıda reddiye kaleme alınmıştır.

    Geçmişte Takıyyudin es-Subki, İbn Cehbel, İbn Hacer el-Heytemi, İmam Şa’rani, yakın dönemde Zahid Kevseri, Yusuf en-Nebhani, günümüzde ise Muhammed Ebu Zehre ve Said Ramazan el-Buti gibi muhakkik alimler tarafından tenkit edilen İbn Teymiyye, uzun bir aradan sonra Muhammed b. Abdulvahhab’ın faliyetleri ile tekrar ön plana çıkmış, günümüzde ise selefiyye adı altında İslam coğrafyasında etkin bir konuma gelmiştir.

    Muhakkak ki her şeyin en doğrusunu bilen Allah Teala’dır.

    Dipnotlar:
    [1] Kur’an, Bakara(2): 255.
    [2] Kur’an, İhlas(112): 1-4.
    [3] Ebu’l-Abbas Takiyyuddin b.Abdilhalim İbn Teymiyye, er-Risaletü’t-Tedmüriyye,Kahire,1954,s. 7
    [4] İbn Teymiyye, et-Tedmüriyye, s. 7.
    [5] İbn Teymiyye, el-Akidetu’l-Hameviyyetü’l-Kübra, Kahire, 1952, s. 249.
    [6] Kur’an, Fatır(35): 10.
    [7] Kur’an, Al-i İmaran(3): 55.
    [8] Kur’an, Mülk(67): 16.
    [9] Kur’an, Nisa(4): 158.
    [10] Kur’an, Taha(20): 5.
    [11] Buhari, Teheccüd 14, 1145, Müslim, 1769, Ebu Davud, 4733; Tirmizi, 446.
    [12] İbn Teymiyye, Mecmu’u’l-Fetava, Beyrut, ty., V, 416.
    [13] İbn Teymiyye, el-Akidetu’l-Hameviyyetü’l-Kübra, 419.
    [14] İbn Teymiyye, et-Tefsiru’l-Kebir, Beyrut, ty., I, 270.
    [15] Kur’an, Zümer(39): 67.
    [16] İbn Teymiyye, el-Fetava’l-Kübra, Beyrut, 2002, VI, 656.
    [17] Saib Abdulhamid, İbn Teymiyye Hayatuhu ve Akaiduhu, Beyrut, ty., s. 120.
    [18] İbn Teymiyye, el-Fetava’l-Kübra, VI, 647.
    [19] İbn Teymiyye, el-Fetava’l-Kübra, VI, 655.
    [20] Kur’an, Sad, (38): 75.
    [21] Muhammed b. Abdilkerim eş-Şehristani, el-Milel ve’n-Nihal, Beyrut, 1992, I, 92.
    [22] Abdulhamid, a.g.e., s. 121.
    [23] İbn Teymiyye’ye Kur’an ve Sünnet’e uygun tefsirlerin hangileri olduğu sorulduğunda “sağlam rivayet zinciriyle selefin sözlerini nakleden, içerisinde bidat olmayan Mukatil b. Bekir ve Kelbi gibi itham edilen şahısların rivayetlerine de yer vermeyen, en sahih tefsir İbn Cerir et-Taberi’nin ‘Camiu’l-Beyan fi Te’vili’l-Kur’an’ adlı esiridir.” Demektedir. Bkz. İbn Teymiyye, Mukaddime fi Usuli’t-Tefsir, Beyrut, 1997, s. 110.
    [24] Kur’an, Bakara(2): 255.
    [25] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Camiu’l-Beyan fi Te’vili’l-Kur’an, Beyrut, 2005, III, 11.
    [26] Kur’an, Bakara(2): 255.
    [27] Kur’an, Mü’min(40): 36-37.
    [28] Kur’an, Mü’min(40): 37.
    [29] Muhammed b. Ömer ez-Zemahşeri, Esasü’l-Belağa, Beyrut, 1998, s. 822.
    [30] Bedruddin Ahmed el-Ayni, Umdetü’l-Kari, Beyrut, Beyrut, 2001, VII, 291.
    [31] Kur’an, Şura(42): 11.
    [32] Kur’an, İhlas(112): 2.
    [33] Ayni, a.g.e., VII, 291.
    [34] Nüzul kelimesinin anlamları: “Gökten tertemiz bir su indirdik.” (Kur’an, Furkan(25): 48) ayetinde intikal, “Onu Cebrail indirmiştir.” (Kur’an, Şuara(26): 193) ayetinde bildirmek, “Allah’ın indirdiğinin benzerini ben de indireceğim.” (Kur’an, En’am(6): 93) ayetinde söz söylemek, “falanca üstün ahlakla dünyasına yöneldi.” ifadesinde bir şeye yönelmek/yöneltmek, “falanca oğulları başımıza geçinceye kadar hayır ve adalet üzere idik.” cümlesinde idare etmek anlamında kullanılmaktadır. Dilciler tarafında bilinen bu anlamlar içerisinde Cenab-ı Hakk’ın zat ve sıfatlarına en uygun olanı “rahmetini kullarına yöneltmesidir.” Bkz. Ayni, a.g.e., VII, 291.
    [35] Kur’an, Bakara(2): 25.
    [36] İbn Teymiyye, el-İklil fi’l-Müteşabih ve’t-Te’vil, Kahire, 1367, s. 12.
    [37] Halit Abdurrahman el-Ak, Usulu’t-tefsir ve Kavaiduhu, Beyrut, 2003, s. 287.
    [38] Muhammed Ebu Zehre, İbn-u Teymiyye, Kahire, 2000, s. 218.
    [39] İmam Malik’in sözü için bkz. Ebubekir Ahmed b. Huseyn el-Beyhaki, Kitabu’l-Esma-i ve’s-Sıfat, (ta’lik. ve tahk. Muhammed Zahid Kevseri), Kahire, t.y., s. 298.
    [40] Kur’an, Taha(20): 5.
    [41] Muhammed Abdulazim ez-Zürkani, Menahilu’l-İrfan, Beyrut, 2001, II, 231.
    [42] Bu yüzden onlara “mufevvida” denir.
    [43] Kevseri, el-Esma ve’s-Sıfat, (d. not: 1), s. 377.
    [44] Muhammed b. Abdillah b. Muhammed İbn Battuta, Tuhfetu’n-Nuzzar fî Ğaraibi’l-Emsar (Rıhlet-u İbn Battuta), Beyrut, 2004, s. 88.
    [45] Kevseri, el-Esma ve’s-Sıfat, (d. not: 2), s. 286.
    [46] Kur’an, Bakara(2): 255.
    [47] Muhammed Zahid el-Kevseri, es-Seyfu’s-Sakîl fî’r-Rreddi alâ İbn-i Zefîl, (el-Akidet-u ve ilm’l-kelam min a’mali’l-imam Muhammed Zahid el-Kevseri içerisinde), (d. not: 1), Beyrut, 2004.
    [48] Bkz. Abdulhamid, a.g.e., (d. not: 1), s. 125.
    [49] Takıyyuddin es-Sübki, a.g.e., s. 477-478.
    [50] Bkz. Tacüddin Abdulvahhab b. Ali es-Subki, Tabakatu’ş-Şafiiyyeti’l-Kübra, t.y., IX, 35-91.
    [51] Tacüddin es-Sübki, a.g.e., IX, 91.
    [52] Kur’an, En’am(60): 3.
  • İstanbul'un manevi mimarlarından olan Yahya Efendi (1494-1571), müderris, şair, alim ve mutasavvıftır ama O'nun adını tarihe yazdıran asıl özelliği Hakkı söylemekteki dirayeti ve şecaatidir. Süt kardeşi olması hasebiyle Kanuni, onun hatırını sayar.

    Osmanlı'nın cihanı titrettiği dönemde, Kanuni Sultan Süleyman'ın, “acaba bir/bu devlet ne zaman yıkılır” sorusunu “Nemelazım!” diye cevaplayıp ardından bunu adeta manifesto gibi izah ettiği şu cümleleri herkesin malumudur:

    “Bir devlette zulüm yayılsa, her tarafta haksızlık alıp yürüse, işitenler de “neme lâzım” deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussa. Fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin, feryadı göklere çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle bir vaziyetten sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimat ve hürmeti sarsılır. Asayişe itaat hissi gider, halkta emanet ve güven duygusu yok olur. Çöküş ve yıkılış da böylece mukadder hâle gelir...”

    Bir defasında medreseye derse giderken karşılaştığı papaz, “Siz alimsiniz, dininizde ölmüş bir gayr-i müslimden devletin vergi alması caiz midir?” diye sorar. “Hayır caiz değildir” der ve hakikaten ihmalle veya başka saiklerle, işgüzar memurların ölen gayrimüslimlerden bile vergi aldığını öğrenince, hemen Kanuni'ye ulaştırılmak üzere şu mektubu yazar:

    “Ey cihân sultanı Süleymân Han! İmdi sana hükümdarlık haram oldu. Senin zulmün ölen şahıslara kadar uzandı demek. Halbuki böyle bir zulmü senin ecdâdın yapmamıştı. Bu mudur din gayreti? Bak, müminleri bir kâfir susturuyor, çâresiz bırakıyor.”

    Sorun, bu sert mektubun ardından çabucak çözülür.  

    Haksızlığı gördüğünde buna kayıtsız kalmak, el, dil ve kalple engel olmamak mademki imanın yokluğuna delildir, o zaman zulüm ve eziyete uğrayan kimse, değil Müslüman, bir papaz bile olsa takınılacak tavır Şeyh Yahya Efendi'nin tavrıdır.

    Bu anlamda hangi siyasi cenahta yüründüğü de önemli değildir.

    Birisinden bahsedilirken; “ibadetine düşkün ancak, çevresindeki zulme müdahale etmez, işlenen melanetlere sesini çıkarmaz” deniliyorsa ya o haberde ve habercide ya da sözü edilen kişide ciddi bir problem vardır.

    Siyaset de eğer bunun için yapılmıyorsa, onun şerrinden Allah'a sığınmak erdemdir. 

    Ve madem ki, hem ıslah etmemek duaların kabulüne engeldir hem de birbirlerini kötülüklerden alıkoymayan israiloğulları, Ayet-i kerimelerin ifadesiyle lanetlenmişlerdir o halde, sırf menfaat hesabına, korkudan, zarardan güvende olmak adına vicdanı tatil etmek insanlıkla bağdaşmaz.

    Bir de bunun için yola çıkanları, kurumlar oluşturanları, ter dökenleri, maddi manevi türlü türlü fedakarlıkta bulunanları alkışlamak gerekirken ve onlara destek olmak gerekirken küçümseyip tahkir etmek de çok büyük bir talihsizliktir.

    Ne diyor koca Yunus:

    “Yol odur ki doğru vara
    Göz odur ki Hak'kı göre
    Er odur alçakta dura
    Yüceden bakan göz değil”

    On bir ayın Sultanı da veda ederken herhalde aynı şeyi söyledi: “Ben şeytanı zincire vurdum. Siz de, şeytanlara, şeytanlıklara karşı susmayın ki, Kur'an sizi kadir kıymet ehli kılsın.”

    Alıntı - Doğruhaber