• Yavuz Sultan Selim o kadar sert padişahtır ki, ona vezir olanların hemen hepsi kellesini vermiştir. Zamanın şairi de şu mısraları söylemişti.
    Rakibin ölmesine çare yoktur;
    Vezir olsun meğer Sultan Selim'e...
    Şimdi Yavuz yerine günün yıldırım kırbaçlı kasırgasını koyacak olursanız ikinci mısraı şöylece değiştirebilirsiniz;
    Rakibin ölmesine çare yoktur; Meğer geçsin şu anda iktidara...
  • İbn Arabi kimdir? ve Okuyacaklara tavsiyeler:

    1- İbn Arabi Diriliş Ertuğrul isimli dizide kurgulanan karaktere benzememektedir. İlk kez tv de gördüğümde (tv izlemiyorum tevafuken gördüm) elimdeki çayı döküyordum :) Kendisi sarışın, altın sarısı renkte saçları olan birisidir. Gözlerinin çok yorgun bakması en temel karakteristik özelliğidir. Yumuşak sözlü ama sert mizaçlıdır.

    2- İbn Arabi Endülüs Mutasavvıflarından'dır. Yani bugünkü İspanya topraklarında doğmuş, büyük velilerden Ebu Medyen Mağribi'den ders almıştır. İki yıl ders aldığı yaşlı kadın bir veli kişiden -velime- de bahseder, bu kadın veliden de perde arkasından görüşmüştür. Bu kişiye "manevi annem" olarak hitap etmiştir.

    3- İbn Arabi'ye göre Allah'ın yarattığı en güçlü varlık kadındır. Kadınlara çok hürmet etmiştir. Yalnız bazı ham'ların iddia ettiği gibi kadına saygıyı kutsileştirmemiştir. Ama dersek ki kadın ruhunu dünyada anlayabilmiş en nadir üç beş kişiden birisidir.... Sanırım doğru olur.

    4-İbn Arabi tüm müslüman diyarları ve o günkü keşfedilmiş dünyanın büyük kısmını yürüyerek gezmiştir.

    5- İbn Arabi Osmanoğullarını görmemiştir. İbn Arabi Anadolu'ya geldiğinde henüz Mevlana bile çocuktur. Selçuklu döneminde Anadoluya gelmiştir. Ama Osmanlıyı görmeden Osmanlı hakkında yazdığı bir risalesi vardır.. Orayı karıştırmayalım ;) Hatta Konya'ya gelen İbn Arabi, kendisi de büyük bir alim olan Mevlananın babasının ardından yürüyen ve o dönem küçük bir çocuk olan Mevlana'yı görmüş ve "şuna bakın koca deniz, nehirin ardından gidiyor" diyerek, Mevlananın ileride babasını geçecek bir şahsiyet olacağına işaret etmiştir.

    6- Sin şın'dan çıkınca sırrım ifşa olacak vesaire artık tam hali neyse bir hikaye anlatılıyor, Yavuz Sultan Selimle alakalı... Bu külliyen yalandır. İbn Arabi hastalıktan dolayı eceliyle ölmüştür. İdam edilmemiştir.

    7- İbn Arabi'nin tartışmalı eseri Füsus'dur. İbn Teymiyye dahi bu eser yazılana kadar İbn Arabi okumuş, bu eseri okuduktan sonra İbn Arabi'yi tekfir etmiştir.

    8- İbn Arabi Devlet ve İdare yanlısı birisi değildir. Devletlerin, hükümdarların yanında durmaz. Kendisinin İnsan anlayışı, bugünün hümanistlerini bile cepten çıkarır. Değil kendi çağına bugünün medeniyetine göre bile aşmış bir şahsiyettir.

    9- İbn Arabi'nin okunması ile alakalı görüşüm okunmamasıdır :)
    Zira kendisi dahi eserlerinin okunmasını istememiştir. eee o zaman bu eserleri neden yazdı? diye sorarsanız, sormayın :)
    Ama illa ki okuyayım derseniz, Futuhattı Mekkiyye ile başlamanızı öneririm. Ama ciltli olan (8-10) versiyonu olsun. Muhtasar okumanızı tavsiye etmem.
    Sonraki sıralamaya siz karar verin.

    10- İbn Arabi'nin çoğu eseri kendisine izafe edilmiştir. Kendisiyle alakası yoktur. Bilhassa hululiyeye yakın birisi kesinlikle değildir. İbn Arabi mutlak manada şer-i şerife hürmet eden birisidir. Kendi döneminde Hristiyanların Müslümanlar üzerine imtiyazlar almasına şiddetle karşı çıktığı mektupları vardır. Hatta, dünyada İslam beldeleri varken Müslümanların, Hristiyan diyarlarında yaşamasını, islam'a hakaret olarak görmüştür. Sıkı bir Sünnet-i Seniyye takipçisidir.

    11- İbn Arabinin tekfir edilme, kınanma, red görme gibi takıntıları yoktur. İsteyen istediğini söyler, İbn Arabi hayatta ve kendinden sonra kendisine itiraz edenlere cevap vermeyi dahi lüzumlu görmemiştir. Kendisini reddedenleri ahirette affedeceğini beyan etmiştir.

    12- İbn Arabi Vahdetten ziyade, Şuhud'u hedeflediğini beyan eder.

    13- Nostradamus'un İbn Arabi'den etkilendiği yönünde ciddi görüşler vardır.

    14- İbn Arabi'nin, arketip kavramının ayna aksi denilebilecek görüş ve açıklamaları vardır. Arketipin çıktığı noktadan çıkmamış ve vardığı yere varmamıştır. Ama görüşleri oldukça paraleldir. Adına psikoloji denmese de ruh bilimiyle ilgilenmiştir.

    15- ibn Arabi, insanlara tasavvufun inceliklerini öğrettiği "satranç-ı urefa" isimli bir oyunun mucididir. Kağıt üzerinde monopoly tarzında oynanan, ilerlemeli bir oyundur.

    vesaire... Zamanla eklemeler yapacağım.
  • Minâreden Okunan Şiir
    Nabi’nin nağmeleri Peygamberimizin emriyle, Medine semalarında yankılandı.

    Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbub-ı Hüdâdır bu
    Nazargâh-ı ilâhidir Makâm-ı Mustafâdır bu
    Murâat-ı edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha
    Metâf-ı kudsiyândır büsegâh-ı enbiyâdır bu.

    Büyük çoğunluğu yüksek rütbeli Osmanlı devlet adamla­rından meydana gelen Hacc kafîlesi alemlere rahmet ola­rak yaratılan, mutluluk rehberi Pey­gamber Efendimizi ziyaret yolunda. Çölde günlerdir süren yorucu yolcu­luk bitmek üzere. Medine’ye yaklaş­tıkları bir gecede son kez mola verdi­ler. Kafiledekiler kısa bir süre içinde yorgunluktan uykuya daldılar.

    Ancak biri var ki günlerdir uyku görmeyen nemli gözleri ile uzaklara dalmış;İki cihan güneşi Peygamber Efendimizin hasreti ile yanmış ve kavrulmuş. Yusuf Nâbî bu. O gece de Resulullâh’a bu kadar yakın olmanın hazzı içerisin de yerinde duramayıp gezerken…

    O da ne!

    Devlet büyüklerinden birisi ayağını kıbleye doğru uzatmış uyumuyor mu!

    Yusuf Nâbî’nin gözü karardı. Yet­kiliyi uyandıracak ve uyaracak tarzda şu sözler ağzından inci gibi saçılmaya başladı:

    Nâbî’nin, yüreği yanarak söylediği nâ’tının manası şu şekildeydi.

    “Edebi terketmekten sakın. Zira burası Allahü Teâlâ’nın sevgilisi olan Peygamber Efendimizin bulunduğu yerdir. Bu yer Hak Tealının nazar evi. Resûl-i Ekremin makamıdır. Burası Cenahı Hakkın sevgilisinin istirahat ettikleri yerdir, fazilet yönünden düşünülürse Allahü Teâlâ’nın arşının en üstündedir. Bu mübarek yerin mukad­des toprağının parlaklığından yokluk karanlıkları sona erdi. Yaratılmışlar iki gözünü körlükten açtı. Zira burası kör gözlere şifa veren sürmedir. Gökyü­zündeki yeni ay Onun kapısının yüre­ği, yaralı aşığıdır Bunun kandili dahi, ışığının nurunu ondan almakta­dır. Ey Nâbî! bu dergâha ede­bin şartlarına riayet ederek gir. Zira burası büyük meleklerin etrafında perva­ne olduğu ve peygam­berlerin hürmetle eğilerek öptüğü tavaf ye­ridir.”

    Sakın kimse duymasın!

    Bu mısraları işiten o yüksek rütbeli kişi hemen ayaklarını toplayarak doğruldu ve:

    – Ne zaman yazdın bunu? Sen­den ve benden başka duyan oldu mu? diye sordu. Yusuf Nâbî de:

    – “Daha önceden hiç söylememiştim. Su anda sizi bu halde uzanmış görünce elimde olmayarak yüksek sesle söylemeye başladım, ikimizden başka bilen yok” dedi.

    Bu sözler üzerine o kişi rahat bir nefes alarak:

    – Madem ki bu şiiri burada söyledi burada kalsın. İkimizden başkası duyarsa, senin için iyi olmaz” diye ikaz etti.

    O böyle tehditler savuradursun, Cenab-ı Hak, habibinin aşkıyla söyle­nen bu gönül açıcı ifadeleri hiç gizli bırakırmıydı? Bu İfadeleri kıyamete kadar unutulmayacak bir şekilde açığa çıkardı.

    Na’tı Şerif Medine sefalarında

    Kafile yoluna devam ederek sabah namazına yakın Mescidi Nebi’ye vardı. Onlar Mescid-i Nebi’ye girerken minareler­den yanık sesli müezzinler Ezan-ı Muhammedî’den evvel Nâbî nin

    Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbub-ı Hüdâdır bu
    Nazargâh-ı ilâhidir Makâm-ı Mustafâdır bu

    diye başlayan na’tını okuyorlardı.

    Nâbî ve o yüksek rütbeli kişi hayretten dona kaldılar. Sabah namazını kıldıktan sonra Nâbî ve öbür zat namaz kıldıkla­rı camiin müezzi­nini buldular. Nâbî müezzine;

    – Allah aşkı­na, Peygamber aşkına ne olur­sun söyle. Ezan­dan önce okudu­ğun na’tı kimden nereden ve nasıl öğrendin? diye sordu. Müezzinde büyük bir heyecan içeri­sinde sunları anlattı: Resul-i Ekrem Efendi­miz bu gece Mescidi Nebi’de ki bütün müezzinlerin rüyasını şereflendirerek: “Ümmetimden Nâbi isimli biri benî ziya­rete geliyor.

    Bana olan askı herşeyin üstündedir.

    Bugün sabah ezanından önce, onun benim için söylediği bu şiiri okuyarak Medi­ne’ye girişini kutlayın” buyurdu­lar. Biz de Resulullâh Efendimi­zin emirlerini ye­rine getirdik.

    Nâbî müezzi­nin son sözlerini işitmez olmuştu. Gözyaşları içerisinde: Sahiden Nâbî mi dedi. 0 iki cihanın peygamberi Nâbî gibi bir zavallıyı, günahkârı üm­metinden saymak lûtfunu gösterdi mi? dedi. Evet cevabı­nı alınca da sevincinden bayıla­rak kendinden geçti.

    Yusuf Nâbî

    Bu mutlu olayın sahibi Yusuf Nâbî Osmanlı Devleti zamanında yetişen şair ve velilerdendir. 1642 senesinde evliyalar ve enbiyalar şehri olarak bilinen Urfa’da doğdu. Çocukluğunda Arapça ve Farsça’yı anadili Türkçe ile birlikte en iyi şekilde öğrendi. Daha sonra Yakub Halife isimli bir Kadiri şeyhine talebe oldu. Ondan dînî ilimleri tahsil etti ve ta­savvuf yolunda ilerledi. Yusuf Nâbî’deki kabiliyeti gören hocası bir müddet sonra onu yüksek ilimlerin merkezi İs­tanbul’a gönderdi.

    Nâbi istanbul’a gelince di­van kâtipliğinde vazife aldı. Bir taraftan burada çalışırken diğer taraftan da gönül ehli alimlerin soh­betlerinde bilgisini genişletiyor, yaşayışını güzelleştiriyordu.

    O, Allahü Teâlâ’nın dinini yaymak için yapılan cihad hareketlerine katılmaktan da geri durmadı. 1672 yılında Lehistan seferine iştirak etti Kameniçe’nin zaptı dolayısıyla yazdığı siir Sultan IV. Mehmed Han tarafın­dan beğenilerek şehrin kapısına işlendi. Padişahın takdir ve iltifatına mazhar oldu. Ebced hesabıyla fetih tarihini de kapsayan şii­rin son beyti şöyledir

    Tarihini felekde melek yazdı Nâbî’yâ
    Düşdü Kamençe hısnına nûr-ı Muhammedî

    1678 senesinde, girişte de bahsettiğimiz şekilde hacc farizasını yerine getirdi. Dö­nüşte Musahip Mustafa Pasa’yakethüda ol­du. Mustafa Paşa’nın vefatından sonra Baltacı Mehmed Pasa’nın yanında Haleb’e git­ti. Baltacı sadrâzam olunca İstanbul’a dö­nerken Nâbî’yi de yanına aldı.

    Bundan sonra Darphane Eminliği ve Anadolu Muhasebeciliği gibi görevlerde bu­lunan Nâbi 1712 yılında vefat etti. Üsküdar’daki Karacaahmed kabristanına defn edildi. Kabri Sultan II. Mahmud ve Sultan II. Abdülhamid Han devirlerinde ta­mir görmüştür.

    Hikmet şairi

    Yusuf Nâbî devlet va­zifesinden artan zamanla­rında siir ve ceşitli eserler yazmıştır. Şiirlerinde hep iyiyi ve doğruyu vermeye çalışmıştır. Bu yönüyle o bir düşünce ve hikmet şai­ridir. Şahsi duyguları, gö­nül arzularının aşmış, haki­ki bir Müslümanın hayatı­nı hem yaşamış hem de şi­irlerinde yaşatmıştır. Geçi­ci, fani dünyanın lezzetle­rine, hallerine aldanma­mak, kimseye haksızlık etmemek, zulmetmemek, hep müşfik ve merhametli olmak, gurur ve kibirden sakınmak şiirlerindeki nasihatlerinden en çok rastlananlarıdır. Nâbi’ye göre iyi bir insan olmanın ilk şartı her işte ve her mevzuda her zaman Allahü Teâlâ’yı hatırında tutmaktır.

    Nâbî rubailerinde, yoksulların hali, acı ve elemler karşısında sabırlı olma, kanaat­kârlık, her kemâlin bir zevalinin olacağı bu sebeple Allahü Teâlâ’dan hiçbir zaman ümit kesmemek gerektiği gibi günümüz insanına da ışık tutan konuları birbirinden güzel anlamlı mısralar ile dile getirmiştir.

    İctima eylemese merd ile zen âlemde
    Edemez sureti mevlûd kabül-i peyvend
    İftirak eyler ise birbirisinden amma
    Hem peder ferd kalır zayi olur hem ferzend

    İzahı: ”Alemde erkekle kadın bîr araya gelme­se çocuk meydana gelmez. Şayet eşler birbirinden ayrılırlarsa hem baba tek olarak kalır çocukda perişan olur.”

    Ayb-ı fukara eder ale’l-fevr zuhur

    Mestûr kalır hayli zaman ayb-ı kibar

    Pinhan olamaz az ise de bahye-i kefş

    Pûşide kalır hezâr çâk-ı destâr.

    İzahı: “Yoksulun ayıbı anında ortaya çıkar. Ekâbirin ayıbı ise uzun süre örtülü kalır. Nasıl ki pabuçtaki yırtık az da olsa gizlenemez. Oysa sarıkta binlerce yırtık bile olsa gizli kalır.”

    Erzan metâ-ı fazl ü hüner ta o denlû kim

    Bin marifet zamânede bir âferinedir

    Ebn-âı dehr her hünere âferin verir

    Yâ Rab bu âferin ne tükenmez hazîne­dir.

    İzahı: “Fazilet ve hünerin metaı o denli ucuz ki bu zamanda, bin marifet bir aferinle karşıla­nır. Çağın adamları da her hünere bir aferin verirler. Allahım, bu aferin ne tükenmez ha­zine imiş.”

    Devlet anın ki bezm-i âlemde

    Eyleyüp kendi haline dikkat

    Kendi aybın tecessüs eylemeden

    Bulmaya gayre bakmağa fırsat

    İzahı: “İkbal ve mutluluk o kimseye ki; bu dünyada kendi durumuna dikkat ederek, kusurlannı araştırmak yüzünden başkaları­nın hata ve ayıplarına bakmağa fırsat bula­maz.”

    Nâbi’nin manzum eserleri;
    Türkçe Müretteb Divan,
    Farsça Divançe,
    Hayriye,
    Tercüme-i Hadis-i Erbain,
    Hayrâbâd
    Sur-nâme’dir.
    Mensur olanları ise;
    Fetih­name-i Kamaniçe,
    Tuhfetü’l Haremeyn,
    Zeyl-i Siyer-i Veysi
    Münşeat.

    Ey Gözümün Nuru!

    Ey nihâl-i çemen-ârâ-yı edeb

    Nûr-bahsâ-yı dil ü dîdei eb

    Varma gayrın evine bî-davet

    Ola amma o da ehl-i hirfet

    Vardığın meclis ola ehl-i reşâd

    Olmaya encümen-i fısk ü fesâd

    Olma meclis de ne pürgû ne hamûş

    Vakt ile gah zeban ol gehi gûş

    Olur insanda zeban bir, iki gûş

    Sen dahî söyle bir, ol iki hâmuş

    Kimseye verme huşunetle cevâb

    Lutf ile izzet ile eyle hitâb

    Kimsenin aybını urma yüzüne

    Gûşunu bâb-ı kabul et sözüne

    Eyleme kimseyi ta ‘a techîl

    Etme mahlûk-ı Hudâyı tahcîl

    Hele neylersen et ey ruh-ı revân

    Olma hatır-şiken ü tûnd-zebân.

    Açıklaması:

    Ey edeb ve terbiye çimenini süsleyen fidan. Ey babasının gözüne ve gönlüne nur bağışlayan oğul!

    Başkasının evine davet edilmeden gitme. Davet eden kimse de gönül ehli olmalıdır.

    Gittiğin meclis doğru yolda olanların toplandığı bir yer olmalı. Fısk ve fesat cemiyeti olmamalıdır.

    Bir mecliste ne fazla konuş ne de sus. Zamanı gelince konuş ve dinle.

    İnsanda dil bir kulak ikidir. Sen dahi bir söyle iki dinle.

    Kimseye sertlik ve kabalıkla cevap verme. İyilik ve saygı ile insanlara hitap et.

    Kimsenin ayıbını yüzüne vurma. Kulağını insanların doğru sözüne kabul kapısı yap.

    Kimsenin bilgisizliğini asla ortaya çıkarma. Allah’ın yarattığı bir kulu utandırma ve küçük düşürme.

    Ey canınım canı, bilhassa ne yaparsan yap, kalp kırma, gönül yıkma, sert sözlü de olma.
  •  

    Êşîra Qoçgîrî(Koçgiri Aşireti), çoğunlukla Sivas ilinde yaşayan Kürt olan ve Alevi mezhebine menzup kişilerin oluşturduğu aşiretler topluluğudur. Büyük çoğunluğu Kurmancî konuşmakla birlikte Zazakî konuşanlarda bulunmaktadır.Türkiye'de bir çok ilde topluluklar haline yaşamaktadırlar.Bu yazımızda Sivas da yaşayan Koçgirilerden bahsedeceğiz.

     


    Sivasda yaşayan Koçgiri Kürtleri ,  Zara, İmranlı, Divriği, Hafik, Kangal, Gürünyörelerinde yerleşik olarak yaşamlarını sürdürmektedirler. Sivas nüfusu  yaklaşık 700.000 civarındadır ve Sivas'ta 150.000-200.000 arası Koçgiri - Kürt nüfusu bulunduğu tahmin edilmektedir.

     

    Koçgîrî İsminin Kökeni

     

    Yaşlıların anlatımı ile Koçgiri adı Kürtçe "Büyük göç" kelimesinden gelmektedir.Bu kelime Dersimde büyük boynuz anlamına da gelmektedir. Koça Gir büyük göçün Kürtçe de ki karşılığıdır.Aşiretler bu isim altında toplanmışlar ve Koçgiri Aşireti Federasyonunu oluşturmuşlardır. 

     

    Dersim Aşiretlerinin, özellikle Batı Dersimdeki Kabilelerin Erzingan (Erzincan) ve Sêvaz(Sivas) arasına çeşitli nedenlerle göç edip yada sürgün edilip, zamanla Koçgiri adı altında bir konfederasyon oluşturduğu bir birliktir Koçgiri Aşireti.

     

    Koçgiri İsyanı ve Katliamı
     

    Türkiye Cumhuriyeti resmen kurulmadan önce Temmuz 1920 - Haziran 1921 tarihleri arasında gerçekleşmiş, özünde Kürt haklarını talep eden bir isyan hareketidir. 

     

    1916 yılınca Kangal'ın Yellice nahiyesinin Hüseyin Abdal Tekkesi'nde Nuri Drsimi'nindüzenlediği ve Koçgiri aşiretinin ileri gelenlerinin katıldığı bir toplantı yapıldı. Bu toplantıda genel hatlarıyla Kürtler'in memleketin içinde bulunduğu durumda takınacakları tutum ve Kürtler'in talepleri tartışıldı. Sonrasında 1918 ve 1919 yıllarında Nuri Dersimi bu bölgeyi tekrar ziyaret edipKürt Teali Cemiyeti'nin şubelerini açmıştır.

     

    Bu arada Mustafa Kemal yeni devletin kuruluşu için Erzurum ve Sivas'ta kongreler düzenliyordu. Mustafa kemal 1919'da Sivas'ta görüşmelerini sürdürürken Sivas valisi Reşit Paşa aracılığyla Koçgiri'nin önde gelen liderlerinden Alişan Bey ve Dersimli Mehmet Nuri Dersimi(Baytar Nuri Bey)'le görüşmek istedi. Davete iştirak etmesi için Alişan Bey yollandı. Mustafa Kemal , Alişan Bey'e Zara, Nuri Dersimi'ye ise Dersim mebusu olmalarını teklif etti. Alişan Bey her ikisi adına da bu teklifi Kürtler'in hak ve taleplerinin karşılanması gerektiğini, bu yönlü gelişmeler olmadıkça mebus olmalarının sözkonusu olmayacağını öne sürerek reddetti.

     

    Bunun üzerine Koçgiri aşireti liderleri toplanarak bir durum değerlendirmesi yaptılar. Burada çıkan sonuca göre Kürtler bu yeni durumda özerk siyasal durumlarının devamını talep etmeye, gerekirse bu amaçla ayaklanma dahil her yola başvurmaya karar verdiler. 

     

    Öte yandan merkezileşmeye çalışan yeni siyasal yapılanma Koçgiri'yi askeri ve siyasal açıdan kontrol altına almaya yönelik hazırlıklara başlamıştı. İlk askeri birlikler 1920'de bölgeye yollanmaya başladı.

     

    Merkezi siyasal yapının Koçgiri'ye askeri birliklerle girerek egemenlik kurmaya çalışmasını kabul etmeyen Koçgirili Mısto'ya bağlı birlikler Temmuz 1920'de Zara'nın Culfa Ali Karakolu'nu bastı. Bu, bugün isyanın başlangıcı kabul edilir. Kürt isyancılar benzer baskınlarla kısa sürede bölgenin kontrolünü ellerine aldılar. İsyan genişlemeye başladıkça Dersim, Malatya ve o zamanki adı Arga olan Akçadağ'da bulunan Drejan ve Atma aşiretleri de isyana ilgi göstermeye başladılar. Ankara hükümeti durumu kontrol altına almak adına Sivas Ümraniye Nahiye müdürü olan Alişan Bey'i Refahiye kaymakam valiliği'ne kardeşini de Ümraniye Nahiye müdürlüğü'ne getirdi. Ancak isyan kararlılığından olan Koçgiri aşireti önderleri bundan etkilenmedikleri gibi ataklarını artırmak adına yeni planlar yapmaya koyuldular. Dersim aşiretleri'ni de isyana katmak için Alişan bey bizzat Dersim'e giderek Hozat'ta aşiret liderleriyle bir toplantı yaptı. Toplantıdan çıkan 3 temel karara göre Koçgiri aşiretler'i Dersim'deki aşiretler tarafından desteklenecek, bu durum Ankara hükümeti'ne bildirilecek ve Kürtler'in isteklerini içeren bir mektup Ankara'ya iletilecekti. 

     

    "Batı dersim aşiret reisleri" , imzalı bu mektupta Kürtler'in varlığının ve özerk durumlarının kabulü, Kürt tutsakların serbest bırakılması, bölgeye gönderilen askeri gücün geri çekilmesi ve bölgede Kürt memurların görevlendirilmesi talepleri yer alıyordu. Ankara bu talepleri kabul edecek değildi ancak isyanı bastırmak için de zamana ihtiyacı vardı. Bu sebeple isyan önderleriyle görüşme amacıyla Koçgiri'ye bir 'Nasihat Heyeti' gönderdi. Bu oyalama taktiği işe yaradı zira kış gelmiş, dağlar isyancılara geçit vermez olmuştu. isyancılar ilkbaharı beklemek zorunda kaldılar. 
     

    Bu sırada Mustafa Kemal, Diyap Ağa'nın da içinde bulunduğu bir grup Kürt ileri gelenini mebusluğa ikna etti. Bu Koçgiri İsyanıaçısından olumsuzdu. Ayrıca aralık 1920'de isyanın önderlerinden Nuri Derismi bir tertip sonucu tutuklandı. Ancak Koçgiri ve Dersim aşiretleri'nin ileri gelenlerinin baskıları sonucu serbest bırakıldı.

     

    Ayaklanmayı bastırmak üzere 2.bir ekip olarak Nurettin Paşa görevlendirilmiştir. Ayrıca bir çete reisi olan Laz Osman(Topal Osman) da çetesiyle birlikte Sivas’a gönderilir. Topal osman’ın hem Alevi, hem Kürt düşmanı olduğu halkın sözlü öykülerinden aktarılmaktadır. Koçgiri aşireti’ne bağlı onlarca köy yağmalanarak yakılır, binlerce insan öldürülür. Kadın ve kızlara tecavüz edilir. Koçgiri köylerine ve halkına yapılan bu zulüm Millet Meclisi’nde sert eleştiri ve tartışmalara neden olmuştur.

     

    Katliamdan sonra Sivas'a vali olarak giden Cumhuriyet Gazetesi yazarlarından Oktay Akbal'in dedesi Ebubekir Hazım Tepeyran, yakın dönemde yayımlanmış anılarında o dönemde yaşananları 'orada komutanlık yapan Nurettin Paşa'nın acımasız bir katliamı olduğunu' belirtmişti.

     

    "Ümraniye bucağına ve Zara ilçesinin merkezine bağlı köylerden 76'sı ve Divriği ilçesindeki 57 köy savaştaki düşman istihkamları gibi yıkılmış ve yüzlerce insan öldürülmüştür. Binlerce nüfus da dağlarda, kırlarda açlıktan, sefaletten ölüme mahkum edilmiştir.Nurettin paşa yarattığı facialarla yetinmemiş, Koçgiri ileri gelenlerinden öldürülen ya da can korkusuyla dağlarda saklanan kişilerin ailelerini de Sivas'a sürmüştür ", şeklinde açıklamıştır.

     

    Koçgiri Kürtçesi

     

    Koçgiri Kürtçesi kendine göre has ve saf bir Kürtçedir. Bunun en güzel örnekleri türküleri ve şiirleridir. Parmakla sayılacak kadar az Türkçe içeren Kürtçeleri; Kuzey-doğu Amed(Diyarbakır), Çewlîg(Bingöl), Xarpêt(Elazığ) ve güney Dersim(Tunceli) - Pertek , Kürtçesine benzemektedir. Hem kelime anlamıyla hemde gramatik anlamıyla bu saydığımız şehirlerin Kürtçesi ile hemen, hemen birdir.

     

    Dersime yerleşmek isteyen ama Dersimlilerin yoğun şikayetler üzerine Osmanlı kayıtlarında 1536 tarihinde Koçgiri Aşireti Kanuni Sultan Süleymanın emiri üzerine Sivas Zaraye yerleştirilir. 1856 yılında “Koçgiri” adıyla nahiye, 1870 yılında ise “ZARA” adıyla kaza merkezi olmuştur. 

    Kaynaklar

    Kürdistan 1919 - Edward William Charles Noel

    Koçgiri Halk Hareketi - Komal

    Türk Kurtuluş Savaşı'nda İrticai Olaylar ve İç İsyanlar -  Necati Çankaya

    Hatıratım - Doktor Nuri Dersimi
  • Yazardan geçende de bahsetmiştim. Öncelikle bulduğum en iyi resimlerini yapabildiğim en iyi görüntü kalitesiyle sizlere ulaştırmak istedim. Maalesef resim değiştirme yapamıyorum ama site yöneticilerimiz daha net bir resim koymak isterse bu linkteki resimlerden birisini kullanabilirler. Benim tarafımdan zerre problem olmayacaktır. Hatta mümkünse ben 3. resmin kullanılması taraftarıyım.
    https://i.hizliresim.com/Z3yzEk.jpg
    https://i.hizliresim.com/oVMNk7.png
    https://i.hizliresim.com/lZgNWE.jpg
    İlk bölümümüzde Senusilik hakkında bilgi alıyoruz. Senusilik ve Seyyid Muhammed Senusi hakkında izahat veriliyor. Ne yaptığı, nasıl eğitimden geçtiği ve din adına hangi çalışmalarda bulunduğu; Senusilik kökenine indiğimiz bir giriş aslında.
    Bunun hemen akabinde Muhammed El-Mehdi ve Abdülhamid-i Sani isimli bölümümüze giriyoruz. Bu bölümde Kuzey Afrika ve Emperyalist Emeller başlığı altında mühim bir konuya değiniyoruz.
    Kitabımızda oldukça sert bir Abdülhamid eleştirisi görüyoruz. Gerçi o kadar sürgün sonrası farklı bir şey beklememek gerekirdi ama bahsettiği konular tamamı ile dini konular olup; kendisi zaten en büyük sorunu özetler aslında. Dünyaya ilimi fenni öğreten İslam alemi ne oldu da bu kadar geriledi? Yazdığı tüm kitapları bu konuda yazmıştır aslında.
    Bir de şu var ki Osmanlıcadan direkt çeviri. Yani günümüz değil de 100 yıl öncesinin Türkçesi ve bazı kelimelerde öyle zorlandım ki, beynim şuan istirahate çekildi gibi hissediyorum. Kafam kendine gelene kadar ben de gidiyorum. Esen kalın, mutlu kalın, bol bol okuyun efendim..
  • MİMAR SİNAN KİMDİR?

    Devrinin tâbiriyle “ser-mîmârân-ı hâssa”, yani pâ­di­şah mîmarlarının başıdır. Bir kısım kaynaklara göre babası Abdülmennân, dedesi de Dülger Yûsuf isimli şahıslardır. Sinan, Sultan Selîm’in tahta çıktığı günlerde Rumeli’ye ilâveten Anadolu’dan da devşirme alınmaya başlanması üzerine Kayseri’nin Ağırnas Köyü’nden devşirilmiştir. Nitekim kendisi de Yavuz’un vefâtıyla alâkalı olarak söylediği mısrâlarında bunu tebârüz ettirir:

    Anın devşirmesiyem ben kemîne

    Gülistân-ı cinân ola mekânı…

    MİMAR SİNAN’I ANLAMAK...

    Ancak ifâde etmelidir ki müslüman Anadolu’nun bağrında yetişen samimî ve ihlâslı bir mü’min olan Sinan’ın bu devşirmeliğinden yola çıkarak onun şu veya bu milletten olduğu husûsundaki iddiâlarla uğraşmak yersizdir. Doğru olan, bugünkü mîmârîyi Sinan’ın ufuklarıyla değerlendirebilmek, yani Türk mîmârîsini yeniden Sinan’ın o mükemmel sanat ve üslûbu istikâmetinde geliştirebilmektir.

    SİNAN’I MİMAR SİNAN YAPAN NE İDİ?

    Yedi yıllık bir tahsilden sonra yeniçerilerin arasına katılan Sinan, iştirâk ettiği muhârebeler dolayısıyla gidip gördüğü yerlerdeki sanat âbidelerini inceleme ve kendisindeki o üstün kâbiliyet potasında eritip yeni terkipler vücûda getirme imkânına kavuştu.

    Sinan’ın sanat hayatı için bütün bu seferler, dehâsını besleyen bir büyük tecrübe ve müşâhede zemini oldu. Onun yaklaşık elli yılı, bu şekilde bir bilgi ve tecrübe biriktirme, eşsiz bir estetik kâbiliyeti kazanma ve bunları o müthiş muhayyilesinde yoğurmakla geçti.

    Osmanlı Devleti’nin reâyâ çocukları olan bu devşirmeler, tamâmen âilelerinin rızâsı ile alınır ve kâbiliyetlerine göre yetiştirilirlerdi. Ayrıca o zamanlar yalnız hris­ti­yanlardan değil müslüman çocuklarından da devşirme alınmaya başlanmıştı.[1]

    DÜNYA MİMARLIĞININ ZİRVESİ

    Osmanlı mimarisini farklı bir kavrayışla ele alarak dünya mimarlığının zirvesindeki gelişme noktasına taşıyan tek isimdir. Şehircilik, işletme yönetimi ve en genel anlamda yapı alanının örgütlenmesinde adını en çok duyuran kişi olması, beslenip dayandığı toplumsal alt yapı ve kurumlar kadar kişisel dehasıyla da bağlantılıdır.

    Bu bakımdan sadece biyografisinin dar çerçevesinde incelenirse mimari alanında Sinan’a kadarki gelişmeler anlamsız kalacağı gibi Osmanlı mimarisinin gelişme mantığı da anlaşılamaz. Sinan gerçeğini kendinden önceki üslûpları nasıl aştığını, mimarlık sanatına getirdiği dünya ölçeğindeki yenilikleri, kendisini kuşatan kültür çevresini olaylar dokusu ve örneklerle birlikte düşünmek bu bakımdan kaçınılmazdır. Mimar Sinan’ın hayatı ve eserleri hakkındaki yayınlar, belgelerle kanıtlanmış araştırmalar, polemik ve efsaneler, çok farklı düzeylerdeki yaklaşımlarla küçük bir kütüphaneyi doldurabilecek birikime ulaşmıştır. Le Corbusier ve Frank Lloyd Wright gibi çağdaş mimarlık kuramcılarının zaman zaman onun adını hayranlıkla anmaları yanında V. da Osa adlı yazarın Sinan: The Turkish Michelangelo başlıklı romanı da (New York 1982) bunlara eklenirse büyük ustanın dünya ölçeğinde yeterince tanınmış olduğu söylenebilir.

    RİSALE-İ MİMARİYYE

    Mimar Sinan’ın hayatıyla ilgili en geniş bilgiler, çağdaşı ve yakın dostu olan şair Sâî Mustafa Çelebi’nin kaleme aldığı Tezkiretü’l-bünyân’da bulunur. 994-995’te (1586-1587) kaleme alındığı düşünülen bu tezkire, Mimar Sinan’ın anlattıklarından derlenmiş hayat hikâyesi ve eserlerinin dökümünden oluşmaktadır. Yine Sâî Çelebi tarafından yazılmış olan Tezkiretü’l-ebniye, benzer içerikte bilgilerle geliştirilmiş olmakla birlikte her iki kaynakta verilen yapılar listesinin birbirini tutmadığı, ancak kısmen birbirini tamamladığı görülür. Ayrıca bizzat Mimar Sinan’ın kaleme aldığı ileri sürülen taslak halinde kalmış üç eser daha vardır. Bunlardan Adsız Risâle olarak bilinen nüsha muhtemelen Mimar Sinan’ın yazmayı düşündüğü biyografisinin fihristi niteliği taşır. Risâle-i Mi‘mâriyye adlı eser ise Adsız Risâle’nin biraz daha geliştirilmiş, fakat yarım bırakılmış şekli olmalıdır. Tuhfetü’l-mi‘mârîn de bu ikisine benzerlik gösterir ve Risâle-i Mi‘mâriyye’nin geliştirilmiş edisyonu niteliğindedir (bu üç nüsha da TSMA, nr. D. 1461’de bir arada bulunmaktadır).

    Sinan’ın Sâî Mustafa Çelebi’ye yazdırdığı kabul edilen ve biyografisini ayrıntılı biçimde veren Tezkiretü’l-bünyân’da onun ağzından şunlar anlatılmaktadır: “Bu hakir, Sultan Selim Hân-ı Evvel’in gülistân-ı saltanatının devşirmesi olup Kayseriye sancağında ibtidâ oğlan devşirmek ol zamanda vâki olmuştur.” Yavuz Sultan Selim döneminde yalnız Rumeli’den değil Anadolu’dan da devşirme yapılabileceği konusunda karar alınmıştır. Ayrıca bu sultanın ölümü üzerine bizzat Sinan’ın yazmış olduğu bir şiirde devşirmelik durumu şöyle tekrarlanır: “Anın devşirmesiyem ben kemîne / Aceb lutf eylemiştir bu hazîne.” Daha sonraki yıllarda Sinan’ın Kayseri’deki akrabalarıyla yazışmaları ve ilişkileri devam ettiğinden belgelerle de desteklenen Kayseri-Ağırnas kökeni gerçeğe uygundur. Bu verilere göre Sinan’ın Hırvat, Slav, Acem veya Bosna kökenli olmadığı açıktır. Ayrıca çokça tekrarlandığı gibi dönme (mühtedi) değil devşirmedir. Onun hırıstiyan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş olması ailenin etnik kökenini açıklayabilecek yeterli ipucunu vermemektedir. O dönemdeki Kayseri müslüman Türk, hırıstiyan Türk, hatta Moğol kalıntılarının yayıldığı bir alan olduğundan inanç sistemine dayalı ayırımlarla sağlıklı sonuçlara varmak mümkün değildir. Bu bakımdan onu belirli bir etnik grup, ırk ya da cemaate bağlama çabaları, kuşkusuz Osmanlı mimarisini de töhmet altına sokan polemiklere alt yapı hazırlamak anlamına gelmektedir.

    Bütün belgelerde rastlanan Sinan adı geçerlidir. Ancak eseri olan Büyükçekmece Köprüsü’ne kazınmış kitâbede “amilehû Yûsuf İbn Abdullah” olarak farklı bir isimle karşılaşılmakta, Dâyezâde’nin Risâle-i Selîmiyye’deki bir derkenarda ise Sinâneddin Yûsuf şeklinde farklı bir isimlendirme görülmektedir. Devşirmelerin babaları için genellikle Abdullah adı kullanılır. Baba adının Abdullah, Abdülmennân, Abdülkerim veya Abdurrahman gibi farklılıklarla yazılmış olması doğaldır. Bunlar doğumla birlikte verilmiş özel adlar olmadığından ufak değişiklikler önemsenmemiştir. Etnik köken konusunda kesin bir sonuca varılmış, meselâ onun Ermeni ya da bir başka kökenden geldiği belgelenmiş olsaydı Osmanlı toplumsal örgütlenme tarzı hakkında bilinenler değişmeyecek, “Osmanlılaştırma” sürecinin işleyişi yeni bir örnekle bir defa daha doğrulanmış olacaktı.

    Âdet olduğu üzere devşirilen çocuk bir ön eğitimden geçmek üzere köklü Osmanlı ailelerinden birinin yanına verilir, bu beraberlik sırasında İslâm dini kadar Türkçe’yi de öğrenmesi sağlanırdı. İlginçtir ki Sinan’ın bir aile yanına verildiğini gösteren hiçbir kayıt yoktur. Ayrıca daha erken yaşlarda şiir yazdığı açıktır. Bir başka deyişle onun konuştuğu dil baştan beri Türkçe idi. Karaman bölgesinde Türkçe konuşan Ortodoks kitlenin büyük bir kısmı Kayseri ve çevresinde yaşamaktaydı.

    Bunların Türkleşmiş Bizanslılar oldukları yolunda iki görüş vardır. Sinan’ın çocukluk arkadaşları ve akrabaları arasında rastlanan İnci, Kumru, Suna, Kaya, Karaç, Budak, Yahşi, Bahadır, Gülistan ve Tanrıverdi gibi isimler birkaç yönden dikkat çekicidir. Öncelikle bu isimlerin İslâmî olmadığı çok açıktır. Öte yandan bunlar arasında Niko, Yani, Kirkor, Ohannes gibi isimlere de rastlanmamaktadır. Sinan’ın öteden beri bölgede yerleşik Ortodoks-Türk ailelerinden birinin çocuğu olması akla en yatkın ihtimal gibi görünmektedir. Pek çok örnekte olduğu gibi sonuçta hıristiyan bir ailenin çocuğu olan Sinan’ın Osmanlı kültüründe yıkanmış bir müslüman tasarımcı olarak bütüne katılabilmesi için yeterince kabiliyetli olduğu farkedilmiş, böyle bir çocuğun köyündeki kaderine terkedilmesi yerine onu Osmanlı seçkinlerine dahil etmek üzere gerekli işlem başlatılmıştı. Çocukluğundan beri Türkçe konuşulan bir aile çevresinde büyümüş olan Sinan daha çok Karamanlı cemaatine yakın veya mensuptu.

    22 YAŞINDA İSTANBUL’A GELDİ

    Hangi tarihte devşirildiği bilinmemekle birlikte İstanbul’a geldiğinde yirmi iki yaşında olduğu ileri sürülür. Bu bakımdan onun 896 (1491) yılından önce doğduğu kabul edilir. Sinan’ın hayranlık uyandıran büyük yapılarla süslü İstanbul’un en canlı noktasında, sultanın sarayına ve Ayasofya Camii’ne yakın bir yerde Atmeydanı’na bakan bir okulda eğitimine başladığı anlaşılmaktadır. Bu eğitiminin de ne kadar sürdüğü belli değildir. Bu sırada kendi isteğiyle neccarlık sanatına eğilim gösterdiğini bizzat kendisi belirtir. Yavuz Sultan Selim döneminde orduyla birlikte Çaldıran’da bulunduğuna dair bilgiler şüphelidir. Kendisinin bir süre padişahın hizmetinde Arap ve Acem diyarlarını gezip dolaştıktan sonra yine İstanbul’a döndüğü yolundaki ifadeleri böyle bir kanaate yol açmıştır. Ancak Mısır seferine katıldığı ve mimari çevreyi tanıdığı, Selçuklu ve Safevî dönemi yapıları kadar antik yapılar ve Mısır piramitlerinin onu çok etkilediği, mimari-şehir ilişkileri konusunda zengin bir birikim kazanmış olduğu açıktır.

    KATILDIĞI SEFERLER

    Kesin şekilde katıldığını belirttiği ilk iki sefer Kanûnî Sultan Süleyman’ın Belgrad (927/1521) ve Rodos (1522) seferleridir. Bu seferlere yeniçeri piyadeleri arasında katılmış, hizmetleri karşılığında atlı sekbanlar arasına girmiştir. Hemen ardından Mohaç Savaşı’nda bulunmuş ve acemi oğlanları yayabaşılığı görevi kendisine verilmiştir. Daha sonra kapı yayabaşısı (kapıkulu yayabaşı) olmuş ve zemberekçibaşılığına tayin edilmiştir. 1532’de Alaman ve 1534’te Irakeyn seferlerinde gösterdiği başarıları ile dikkat çekmiş, kendi ifadesine göre bu sonuncu sefer sırasında Lutfi Paşa’nın emriyle Tatvan’da üç kadırga yapmış ve bu gemileri top, tüfek gibi silâhlarla donatıp idaresini üstlenerek Safevî birliklerinin durumu hakkında bilgi toplamıştır. Ardından yine kendi anlatımına göre haseki olarak Pulya / Körfüz (Korfu) seferine iştirak etmiş (944/1537), hemen sonra 1538’deki Boğdan seferi sırasında Prut nehri üzerinde bir köprü kurularak ordunun karşı yakaya geçirilmesi istendiğinde Lutfi Paşa’nın tavsiyesi üzerine bu iş kendisine havale edilmiştir.

    Kırk sekiz yaşında olduğu bir sırada su üzerinde uyguladığı ahşap inşaat teknolojisindeki ustalığını gözler önüne seren Sinan’ın on üç günde yaptığı köprü âdeta efsane olmuştur. Bu inşaatın ardından köprüyü korumak için bir kule yapılması teklifine karşı çıkmış, hatta bu sebeple Lutfi Paşa ile tartışmış, bundan dolayı başına bir iş geleceği hususunda endişe içine dahi düşmüştür. Fakat umduğunun aksine Lutfi Paşa onu takdir etmiş, “Acem Alisi” adıyla tanınan mimarbaşının ölümünden (1537) sonra Sinan’ı bu göreve getirmiştir. Kendisi de birçok seferde padişahın yakınında bulunup hizmet ettiğini, çeşitli rütbeler aldığını, fakat asıl amacının mimarlık olduğunu belirtir. Bundan sonraki yıllara ait belgelerde imza ve mührüne rastlanmaktadır. İmzası “el-fakīr Sinan sermi‘mârân-ı hâssa” ifadesini taşırken elips biçimli mührünün ortasında, “el-fakīrü’l-hakīr Sinan”, çevresinde ise “bende-i miskîn kemîne derd-mend-i ser-mi‘mârân-ı hâssa-müstmend” ifadesi kazınmıştır. Kısacası ölümüne kadar “reîs-i mi‘mârân” olarak kalmıştır.

    MİMAR BAŞI OLMASI

    Mimarbaşılık görevini kırk sekiz yaşında üstlenen Sinan mesleğinde kaydettiği aşamaları üç ayrı yapıyla somutlaştırarak tanımlar: “Çıraklık eserim” dediği Şehzade Camii ile (955/1548) ilk büyük sultan camisini tamamlamıştır. Kanûnî Sultan Süleyman ölen şehzadesi adına bir külliye yaptırmak istemiş, bu inşaat o sırada elli dört yaşında bulunan Sinan’a verilmiştir. Bu yapının tamamlanmasından birkaç yıl sonra sultanın adıyla yeni bir cami ve külliyenin inşasına başlamış ve yedi yıl içinde İstanbul’un ve bütün imparatorluğun en görkemli yapılarından biri tamamlanmıştır (1557). Süleymaniye’yi “kalfalık eserim” diye nitelendiren ustanın II. Selim adına, bu defa Edirne’de inşa ettiği cami Sinan’ın en büyük eseri olarak gösterilir. Bu yapı tamamlandığında seksen üç yaşındaydı ve yaşlılığından dolayı artık “Koca” lakabıyla anılıyordu. 992 (1584) yılında hacca giden Sinan kendi yerine Mehmed Subaşı adıyla tanınan mimarı vekil olarak bırakır. Hac dönüşünde ve 100 yaşı civarında olduğu halde görevini büyük bir coşkuyla sürdürerek 996’da (1588) vefat eder. Yakın arkadaşı Sâî Mustafa Çelebi, bu dünyadaki yol arkadaşlığının son bulduğunu görerek onun mezar kitâbesini şu satırlarla bitirir: “Geçti bu demde cihandan pîr-i mi‘mârân Sinân.” Bugün Süleymaniye Külliyesi’nin bir köşesindeki küçük toprak parçasında yatmakta olan Sinan’ın hayat süreci ve ortaya koyduğu mimari, etnik kökeni üzerine açılan tartışmaları anlamsız kılmaktadır. Onun başarısı, doğduğu köy ya da mensubu olduğu aileden çok belirli bir uygarlıkla bütünleşen sanatçının başarısından başka bir şey değildir. Tarihsiz olan vakfiyesine göre hanımı Mihrî kendisi hayattayken ölmüş, ayrıca oğlu Mehmed Bey şehid olmuştur. Vakfiyede iki kızının ve iki torununun adına rastlanır. Vakfiyesinde on sekiz ev, otuz sekiz dükkân, araziler, ev yerleri, bahçe, kayıkhâne, su yolu, değirmen gibi mal varlığı zikredilir. Nakit miktarı ise 300.000 akçedir.

    OSMANLI MİMARİSİNDE SİNAN OKULU

    Sinan’ın hayatı boyunca inşa ettiği eserlerin sayısı tartışmalıdır. Döneme ait kaynakların karşılaştırılmasıyla 452 yapıdan oluşan bir liste belirlenirken bazı el kitapları ve ansiklopedilerde 350 civarında eser yaptığı yazılıdır. Mimarın yüzyıla yakın yaşadığı bilinir. Buna rağmen kaynakların verdiği yapı sayısı düşündürücüdür. Ülkenin genişliği ve ulaşımın at sırtında yapıldığı göz önüne alınırsa başmimarın her eseri bizzat inşa etmediği, ayrıntılarla tek tek uğraşmadığı, bazı yapıların sadece planlarını çizdiği, projeyi gözden geçirdiği, yardımcıları vasıtasıyla inşaat süreçlerini denetlediği düşünülebilir. Bu durumun getirdiği bir başka sonuç da yapıların kâğıt üzerine çizilmiş projelere göre inşa edildiğidir. Klasik dönem Osmanlı mimarisindeki üslûp bütünlüğünün geniş bir coğrafyaya yayılmış olması üslûbu tek merkezin belirlediğini ortaya koymaktadır. Şu halde her yere koşuşturan bir Sinan yerine birbirinden uzak yapı alanlarına ulaşan ustalar, kalfalar ve planlardan söz etmek akla yatkın bir Osmanlı çözümü olarak gözükmektedir.

    Her mimari üslûp gibi Osmanlı mimarisi de ilk etkisini dış görünüşünde, insan gözünü hareket ettiren çizgilerde, bir başka deyişle kütle kompozisyonunda dışa vurur. Klasik Osmanlı mimarisi dendiğinde kubbeler ve minarelerin uyum içinde dengelendiği bir dış görünüş akla gelmekle birlikte köprü, su kemeri ve kervansaray gibi yapı tipleri de göz önüne alınırsa mimarideki üslûp sorununun farklı bir genişlikte düşünülmesi gerekecektir. Ancak türbe, medrese ve diğer mimari tipler arasında her anlamda yenilikleri deneyerek büyüyen cami mimarisi daha dikkat çekicidir. Bu bağlamda Sinan’ın Osmanlı mimarisine katkıları birkaç boyutta ilerlemiştir. O güne kadar denenmiş biçimler ve teknikleri yaklaşık aynen uygularken temel olarak mekân kavramını etkili hale getirmiştir.

    Merkezî ve toplu mekân arayışına bağlı olarak dört, altı ve sekiz desteğe oturan strüktür, daha önce hem de oldukça büyük ölçülerde denenmiş olmasına rağmen bu formüller Sinan tarafından ele alınırken giderek yalınlaşmıştır. Bu bağlamda onun inşaat anlayışına bir çeşit “iskelet mimarisi” denebilir. Bu mimaride duvarlar sadece mekânı sınırlamakta, taşıyıcı olmayan bu duvarlar sık sık delinebildiği için iç mekâna ışık sağlayan çok sayıdaki pencere bütün yüzeylere yayılabilmektedir. Bursa, Edirne ve Balkanlar’daki Sinan öncesi camilerde pencere düzeni masif duvarlar üzerinde sınırlı bir işlev taşıyordu. Loş iç mekân özelliği, büyük İran camileriyle İstanbul Ayasofyası başta olmak üzere Bizans mimarisi için de geçerliydi. Sinan, kütlenin sistematik delinmesini sağlayarak hem yüzey tasarımını geliştirmiş hem de içeriye dağılan gün ışığını arttırmıştır. İç mekâna ışık sağlayan pencereler, Fâtih Sultan Mehmed döneminden beri süregelen dıştaki prizmatik yüzeylerin içini boşaltırken büyük kemerlerin içine en akılcı biçimde yayarak istiflediği açıklıklarla aynı çarpıcı ritmi ayrıntıda ve genelde buluşturmuştur.

    MİMARİDE YENİ BAKIŞ AÇISI

    Birkaç yüzyıldır daha sert ve köşeli bir kütle halinde ilerleyen mimarinin yumuşatılması rahatlatıcı yeni bakış açıları kazanırken örtü ile alt yapı arasındaki ayırımlar parçalı, çokgen ve basamaklı geçiş elemanlarıyla daha akıcı bir üslûp sergilemeye başlar. Gözü rahatlatan bütün bu unsurlar arasında özellikle kubbeyi destekleyen ayakların yukarıya uzantısı olan köşe kuleleri Sinan’ın yapılarında değişik formlar gösterir. Gözü hareket ettiren basamaklı çizgi, ana kubbenin kavsini tamamladıktan sonra bu küçük kulelerde bir süre oyalanarak ya da yarım kubbe yaylarından süzülerek inişe devam eder. Kubbeyi çepeçevre kuşatan ve yarım kemer halinde kubbe tabanına yaslanan uçan payandaların kubbeyle ilişkisi ve beden duvarlarını destekleyen payandaların plastik bir değer kazanması Sinan okulunda gerçekleşmiş, daha sonraki yapılarda bütün bu elemanlar mimarinin önemli parçaları olmaya devam etmiştir.

    Sinan’ın Osmanlı cami kütlesine eklediği en önemli unsurlardan biri de yan cephelere yerleştirdiği revaklardır. Tek veya iki katlı olarak narin sütunlarla desteklenmiş çıkıntılı ahşap örtüleriyle göze çarpan yarı açık mekânlar cepheyi hareketlendirmekte, ibadet yapılarına sivil mimarinin çağrışımlarını yüklemektedir. Süleymaniye ve Edirne Selimiye’de ayrılmış bir parça olarak cephelere eklenen bu unsur, daha sonra Sinan’ın öğrencileri tarafından devralınarak Sultan Ahmed Camii ve Eminönü Yenicami’deki uygulamalarıyla devam etmiştir. Selçuklu camilerinin yatay geliştirilmiş kütleleri Beylikler devrinden başlayarak bir yükseliş göstermiş, Sinan yapılarında bu hareket dengesini bulmuş, İstanbul’daki sultan camilerinde olduğu gibi yapı kütlesi bir eşkenar üçgenle örtüşebilen oranlarla tesbit edilmiştir. Yükseliş Sinan’dan sonra devam etmiş, fakat piramidal dengenin yukarıya doğru zorlanışı klasik çağdaki uyumu yok etmiştir.

    Kubbeye göre çok daha vazgeçilmez olan minarenin ana yapı ile olan ilişkisi her zaman ciddi bir sorun olarak belirmiş, minarenin yerini belirleme konusundaki kararsızlık uzun süre devam etmiştir. Sinan’a kadar plandaki yeri kesinleşmeyen minareler, yeni ölçü ve esaslar çerçevesinde klasik tutumun belirleyici unsurlarından biri olmuştur. Tek minareli uygulamalarda genellikle girişin sağındaki köşe, iki minareli uygulamalarda ise her iki köşe kullanılmıştır. İstanbul Beyazıt (1505), Üsküdar Mihrimah Sultan (1547) ve Şehzade (1544-1548) camileri ana cephe köşelerindeki minarelerle klasik denkleme bağlı örneklerdir. Oldukça erken bir tarihte Edirne Üç Şerefeli’de (851/1447) başlayan dörtlü uygulama minarelerin yerlerini ana kütle ve avlu köşeleri olarak belirlemiştir ki bu formül Süleymaniye’de tekrarlanır. Yine dörtlü uygulama olmakla birlikte Edirne Selimiye’de ana mekânın köşelerine yerleştirilen minareler, bu defa merkezî şemayı vurgulamak üzere ana kubbeyi çeviren unsurlar olarak dikkati çeker. Sinan okulunun güçlü izleyicisi Sedefkâr Mehmed Ağa’nın Sultan Ahmed örneği (1609-1617) ilk ve tek deneme olarak altı minareyle karşımıza çıkar. Sinan uygulamalarında minarelerin sayısı kadar bu kulelerin ana kütleyle olan boyut ilişkisi üzerinde özenle durulduğundan yapıların şehrin siluetine katkıları ayrıca önem kazanır.

    Sinan mimarisinde kütle kompozisyonu prizmatik hacimlerle küresel hacimlerin dengesine bağlıdır. Alt yapıda toprağa çizilen plan çizgilerinin yönlendirdiği beden duvarları yükseldikçe çokgen kasnaklar ve yarım kürelere doğru daralır. Sonuçta genel etki, barok ya da rokoko karakterlerde görülen kıvrımlara hiç sapmadan ilerlerken düzgün kesme taşların ağır ve ciddi havası malzemenin kalıcı ve sağlam karakterini dile getirmektedir. Bu bütündeki örtü sisteminin en etkileyici unsuru olan kubbeler Türk mimarisinde öteden beri farklı boyut ve konumlarda ele alınmıştır. Yatay gelişmenin düşey yükselmeye dönüşmesi, çok sütunlu planın daha az sayıdaki desteklerle derlenip toparlanması, yer yer tonoz ve düz çatı kullanılmakla birlikte yarım kubbelerin benimsenmeye başlanması, kubbenin adım adım büyümesi, Osmanlı mimarisinde Sinan okuluna yaklaşmakta olan gelişme çizgisinin son aşamalarını temsil eder.

    MİMAR SİNAN’IN KUBBELERİ

    Osmanlı mimarisinin klasik öncesi aşamalarında plan çeşitliliğine rağmen kubbe ve yarım kubbelerin alt yapıyla kaynaşması sağlanmıştır. Bu bağlamda Bizans-Osmanlı ayırımı örtü unsurlarında da kendini belli eder. Sinan’ın sıkça gözlemleme fırsatı bulduğu Bizans mimarisi bir kubbe mimarisi değildir. Bir başka deyişle bu küresel eleman mimari gelişmede büyük ve etkili olabilecek bir örtü konumuna gelmemiştir. Ayasofya dışında kubbe çapları âdeta ısrarla küçük tutulmuştur. Üstelik sorun yalnızca çap ya da büyüklük sorunu değildir. Kubbe kasnağı çoğu defa kubbenin kendisinden yüksek olabilmektedir. Özellikle son Bizans döneminde bu yükseklik iyice artarak görüntü bir kubbeden çok bir kuleye dönüştürülmüştür. Osmanlı ve hatta Selçuklu kubbelerinde kasnağın hemen daima mâkul bir yükseklikte tutulduğu, kubbe ile ana kütle arasında daha olumlu bir geçiş sağlandığı görülür. Ayrıca bu unsur yarım kubbelere bölünüp üretilmiş, hâkim örtü sistemi olarak ana kubbe ve onun parçaları halinde basamaklandırma da sağlanmıştır.

    MİMAR SİNAN HANGİ CAMİLERİ YAPMIŞTIR?

    Mimar Sinan; 92 cami, 52 mescit, 55 medrese, 7 darül-kurra, 20 türbe, 17 imaret, 3 darüşşifa (hastane), 6 su yolu, 10 köprü, 20 kervansaray, 36 saray, 8 mahzen ve 48 de hamam olmak üzere 365 eser vermiştir.

    Mimar Sinan’ın yaptığı camiler:

    1. İstanbul Süleymâniye Câmii,
    2. İstanbul Şehzâdebaşı Câmii,
    3. Haseki Camii,
    4. Mihrimah Sultan Camii – Edirnekapı
    5. Mihrimah Sultan Câmii – Üsküdar’da, iskelede
    6. Rüstem Paşa Câmii (Tahtakale’de),
    7. Sokullu Mehmed Paşa Câmii (Kadırga Limanında),
    8. Sokullu Mehmed Paşa Câmii (Azapkapısı’nda),
    9. Sokullu Mehmed Paşa Câmii (Büyükçekmece)
    10. Odabaşı Câmii (Yenikapı yakınında),
    11. Hamâmî Hâtun Câmii (Sulumanastır’da),
    12. Ferruh Kethüdâ Câmii (Balat Kapısı içinde),
    13. Kara Camii – Sofya
    14. Kazasker İvaz Efendi Camii
    15. Kılıç Ali Paşa Camii (Tophane’de),
    16. Ahî Çelebi Câmii (İzmir İskelesi yakınında),
    17. Ebü’l-Fazl Câmii (Tophâne üstünde),
    18. Sinan Paşa Camii (Beşiktaş’ta),
    19. Eski Vâlide Câmii (Üsküdar’da),
    20. Ferhad Paşa Câmii (Çatalca’da),
    21. Drağman Yunus Camii
    22. Gazi Ahmet Paşa Camii
    23. Hadım İbrahim Paşa Camii
    24. Abdurrahman Paşa Camii (Kastamonu, Tosya’da)
    25. Molla Çelebi Camii
    26. Nişancı Paşa Çelebi Câmii (Kiremitlik’te),
    27. Piyale Paşa Camii
    28. Rüstem Paşa Câmii – Tahtakale
    29. Selimiye Camii – Edirne
    30. Zâl Mahmûd Paşa Câmii – Eyüp
    31. Çavuşbaşı Camii – Sütlüce
    32. İskender Paşa Câmii (Kanlıca’da),
    33. Şah Sultan Camii – Eyüp
    34. Şehzade Camii – Şehzadebaşı
    35. Şehzâde Cihangir Câmii (Tophâne’de),
    36. Şemsi Ahmed Paşa Câmii (Üsküdar’da),
    37. Osman Şah Vâlidesi Câmii (Aksaray’da),
    38. Sultan Bâyezîd Kızı Câmii (Yenibahçe’de),
    39. Ahmed Paşa Câmii (Topkapı’da),
    40. Sokullu Mehmed Paşa Câmii (Hafsa’da, Trakya),
    41. Sokullu MehmedPaşa Câmii (Burgaz’da),
    42. İbrâhim Paşa Câmii (Silivrikapı’da),
    43. Bâli Paşa Câmii (Hüsrev Paşa Türbesi yakınında,
    44. Hacı Evhad Câmii (Yedikule yakınında),
    45. Kazasker Abdurrahmân Çelebi Câmii (Molla Gürânî’de),
    46. Mahmûd Ağa Câmii (Ahırkapı yakınında),
    47. Hoca Hüsrev Câmii (Kocamustafapaşa’da),
    48. Defterdar Süleymân Çelebi Câmii (Üsküplü Çeşmesi yakınında),
    49. Yunus Bey Câmii (Balat’ta),
    50. Hürrem Çavuş Câmii (Yenibahçe yakınında),
    51. Sinan Ağa Câmii (Kâdı Çeşmesi yakınında),
    52. Süleymân Subaşı Câmii (Unkapanı’nda),
    53. Kasım Paşa Câmii (Tersâne yakınında),
    54. Muhiddin Çelebi Câmii (Tophâne’de),
    55. Molla Çelebi Câmii (Tophâne Beşiktaş arasında),
    56. Çoban Mustafa Paşa Câmii (Gebze’de),
    57. Pertev Paşa Câmii (İzmit’te),
    58. Rüstem Paşa Câmii (Sapanca’da),
    59. Rüstem Paşa Câmii (Samanlı’da),
    60. Rüstem Paşa Câmii (Bolvadin’de),
    61. Rüstem Paşa Câmii (Rodoscuk’ta),
    62. Mustafa Paşa Câmii (Bolu’da),
    63. Ferhad Paşa Câmii (Bolu’da),
    64. Mehmed Bey Câmii (İzmit’te),
    65. Osman Paşa Câmii (Kayseri’de),
    66. Hacı Paşa Câmii (Kayseri’de),
    67. Cenâbî Ahmed Paşa Câmii (Ankara’da),
    68. Lala Mustafa Paşa Câmii (Erzurum’da),
    69. Sultan Alâeddin Selçûkî Câmiinin (Çorum’da) yenilenmesi,
    70. Abdüsselâm Câmiinin (İzmit’te)yenilenmesi,
    71. Kiliseden dönme Eski Câminin (İznik’te)Sultan Süleymân tarafından yeniden yaptırılması,
    72. Hüsreviye (Hüsrev Paşa)Câmii (Haleb’de),
    73. Sultan Murâd Câmii (Manisa’da),
    74. Orhan Câmiinin (Kütahya’da)yenilenmesi,
    75. Kâbe-i şerîfin kubbelerinin tâmiri,
    76. Hüseyin Paşa Câmii (Kütahya’da),
    77. Sultan Selim Câmii (Karapınar’da),
    78. Sultan Süleymân Câmii (Şam, Gök Meydanda),
    79. Taşlık Câmii (Mahmûd Paşa için, Edirne’de),
    80. Defterdar Mustafa Çelebi Câmii (Edirne’de),
    81. Haseki Sultan Câmii (Edirne, Mustafa Paşa Köprüsü başında),
    82. Cedid Ali Paşa Câmii (Babaeski’de),
    83. Semiz Ali Paşa Câmii (Ereğli’de),
    84. Bosnalı MehmedPaşa Câmii (Sofya’da),
    85. Sofu MehmedPaşa Câmii (Hersek’te),
    86. Maktul Mustafa Paşa Câmii (Budin’de),
    87. Firdevs Bey Câmii (Isparta’da),
    88. Memi Kethudâ Câmii (Ulaşlı’da),
    89. Tatar Han Câmii (Kırım, Gözleve’de),
    90. Vezir Osman Paşa Câmii (Tırhala’da),
    91. Rüstem Kethüdâsı Mehmed Bey Câmii (Tırhala’da),
    92. Mesih Mehmed Paşa Câmii (Yenibahçe’de).
  • " Arnavutlara karşı sert davranılmasını katiyen tasvip etmem. "