Semrâ Sultân, bir alıntı ekledi.
16 May 20:12 · Kitabı okudu · 9/10 puan

Günümüzde Aka Gündüz diye bir yazarı tanıyan kaldı mı bilmiyorum. 1930'larda Dikmen Yıldızı adlı romanı ile şöhret basamaklarından aniden çıkan bu velut yazarın kısa hayat hikâyesini şöyle veriyor Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi:

1886'da Selanik'de, Katerin'de doğdu, 1958'de Ankara'da öldü. Asıl adı Enis Avni'dir. (İbrahim Alâettin Gövsa, Türk Meşhurlarına babasının Binbaşı Kadri Bey olduğunu not düşüyor.) İlk öğrenimini Serez ve Selanik'de tamamladıktan sonra İstanbul Eğrikapı'daki 'Sırp Rüşdiyesi'ne devam etti. Daha sonra Galatasaray, Edirne ve Kuleli askeri idadilerinde okudu. Harbiye'nin ikinci sınıfındayken hastalanarak tahsilini yarım bıraktı. Paris'e gitti, hukuk ve güzel sanatlar okumaya başladı. Ancak okulunu yine yarım bırakarak İstanbul'a döndü. Sürgün olarak Selanik'e gönderildi. 31 Mart Vak'ası üzerine (ansiklopedide 1908 yılında diye geçiyor ama doğrusu 1909 yılı olacak!) İstanbul'a yürüyen Hareket Ordusu'na gönüllü olarak katıldı...

Biyografiler aptalları kandırmak için yazılır sözü bu örnekten daha iyi doğrulanabilir mi? Bir hayatın böylesine düz akmış, böyleşine 'sorunsuz' yaşanmış olması mümkün müdür? Selanik'de doğan, orada okula başlayan ama İstanbul'a geldiğinde "Sırp Rüşdiyesi"ne giden bir Binbaşı oğlu olmak Osmanlı toplumunda hangi anlama gelmektedir? Biyografiler bu noktada zinhar ses vermiyor. Sonra birdenbire aynı çocuğu askeri liselerde okurken görüyoruz. Hastalanıyor ve bu yüzden askeri okuldan ayrılıyor.

Sonra fikir değiştirip Paris'e gidiyor, orada da bir baltaya sap olamadan yurda dönüyor ve nihayet gazetecilik hayatına atılıyor. Yazarımızın hayatını bir zar gibi kuşatan bu 'başarılı istikrarsızlık' nedendir?

Yine suskundur tercüme-i hal kitaplarımız.

Sonra sert ve muhalif yazılarından dolayı Sultan Abdülhamid döneminde kendi memleketine sürgüne gönderildiğini öğreniyoruz yazarımızın (bu nasıl sürgünse artık!). Nihayet onu, 1909'da Padişah'ı tahttan indirmek için İstanbul'a yürüyen ordunun saflarına gönüllü olarak karışmış buluyoruz. Neden gönüllü olmuştur? Cevap yok...

Abdülhamid'in Kurtlarla Dansı, Mustafa ArmağanAbdülhamid'in Kurtlarla Dansı, Mustafa Armağan
Semrâ Sultân, bir alıntı ekledi.
13 May 17:16 · Kitabı okudu · 9/10 puan

"Hz. Muhammed aleyhisselatü vesselam hazretlerinin nânvı kudsiyelerine karşı tertip olunan oyuna dair"dir. Bu başlık bile aslında maksadın sanat olmadığına, gerçek bir "oyun"Ia karşı karşıya bulunulduğuna işaret etmektedir. Fransa'nın İstanbul Büyükelçisi Kont Montbel'a aracılığıyla Fransa hükümetine sert uyarılarda bulunan Sultan Abdülhamid, oyunun sahneye konulması halinde Osmanlı-Fransız ilişkilerinin biteceği ültimatomunu göndermişti.

Diplomatik tehditler Fransa'da işe yaramıştı ama bakalım diğer ülkelerde nasıl sonuç verecekti?

Abdülhamid'in Kurtlarla Dansı, Mustafa ArmağanAbdülhamid'in Kurtlarla Dansı, Mustafa Armağan
Semrâ Sultân, bir alıntı ekledi.
10 May 08:20 · Kitabı okudu · 9/10 puan

... sıkıntılı döneme rastlamasına rağmen, Herzl'in teklifi Sultan Abdülhamid tarafından gösterilebilecek en sert tepkiyle reddedilir. Cevabın tonu, gerçekten de serttir: Eğer bay Herzl benim arkadaşım olduğun gibi bir arkadaşınsa ona söyle: Bu meselede ikinci bir adım daha atmasın. Ben bir karış dahi olsa toprak satmam. Zira bu vatan bana değil, milletime emanettir.

Abdülhamid'in Kurtlarla Dansı, Mustafa ArmağanAbdülhamid'in Kurtlarla Dansı, Mustafa Armağan
Semrâ Sultân, bir alıntı ekledi.
09 May 19:32 · Kitabı okudu · 9/10 puan

Ya bu korkunç manzara karşısında adı "korkak"a çıkartılan Sultan Abdülhamid nasıl davranmıştır dersiniz? Tam bir Osmanoğluna yaraşır şekilde. Olayı soğukkanlılığını asla yitirmeden sükûnetle izlemiş, telaşa ve paniğe kapılmış olan yetkilileri ise "Korkmayın!" diye yatıştırıp gerekli emirleri verdikten sonra sert ve vakur adımlarla saltanat arabasına yönelmiş ve patlamadan ürkmüş olan atların dizginini ele alarak arabasıyla dörtnala Yıldız Sarayı'nın yolunu tutmuştur. Onun bu metanetine yerli ve yabana seyirciler, bu arada Amerikalı Bahriye Generali Bucknam (Bagnam) Paşa da hayran kalmış ve misafirler arasından "Yaşa Sultan!" sesleri yükselmiştir.

Abdülhamid'in Kurtlarla Dansı, Mustafa ArmağanAbdülhamid'in Kurtlarla Dansı, Mustafa Armağan

İbn Arabi kimdir? ve Okuyacaklara tavsiyeler:

1- İbn Arabi Diriliş Ertuğrul isimli dizide kurgulanan karaktere benzememektedir. İlk kez tv de gördüğümde (tv izlemiyorum tevafuken gördüm) elimdeki çayı döküyordum :) Kendisi sarışın, altın sarısı renkli saçları olan birisidir. Gözlerinin çok yorgun bakması en temel karakteristik özelliğidir. Yumuşak sözlü ama sert mizaçlıdır.

2- İbn Arabi Endülüs Mutasavvıflarından'dır. Yani bugünkü İspanya topraklarında doğmuş, büyük velilerden Ebu Medyen Mağribi'den ders almıştır. İki yıl ders aldığı yaşlı kadın bir veli kişiden -velime- de bahseder, bu kadın veliden de perde arkasından görüşmüştür. Bu kişiden "manevi annem" olarak bahseder.

3- İbn Arabi'ye göre Allah'ın yarattığı en güçlü varlık kadındır. Kadınlara çok hürmet etmiştir. Yalnız bazı ham'ların iddia ettiği gibi kadına saygıyı kutsileştirmemiştir. Ama dersek ki kadın ruhunu dünyada anlayabilmiş en nadir üç beş kişiden birisidir.... Sanırım doğru olur.

4-İbn Arabi tüm müslüman diyarları ve o günkü keşfedilmiş dünyanın büyük kısmını yürüyerek gezmiştir.

5- İbn Arabi Osmanoğullarını görmemiştir. İbn Arabi Anadolu'ya geldiğinde henüz Mevlana bile çocuktur. Selçuklu döneminde Anadoluya gelmiştir. Ama Osmanlıyı görmeden Osmanlı hakkında yazdığı bir risalesi vardır.. Orayı karıştırmayalım ;) Hatta Konya'ya gelen İbn Arabi, kendisi de büyük bir alim olan Mevlananın babasının ardından yürüyen ve o dönem küçük bir çocuk olan Mevlana'yı görmüş ve "şuna bakın koca deniz, nehirin ardından gidiyor" diyerek, Mevlananın ileride babasını geçecek bir şahsiyet olacağına işaret etmiştir.

6- Sin şın'dan çıkınca sırrım ifşa olacak vesaire artık tam hali neyse bir hikaye anlatılıyor, Yavuz Sultan Selimle alakalı... Bu külliyen yalandır. İbn Arabi hastalıktan dolayı eceliyle ölmüştür. İdam edilmemiştir.

7- İbn Arabi'nin tartışmalı eseri Füsus'dur. İbn Teymiyye dahi bu eser yazılana kadar İbn Arabi okumuş, bu eseri okuduktan sonra İbn Arabi'yi tekfir etmiştir.

8- İbn Arabi Devlet ve İdare yanlısı birisi değildir. Devletlerin, hükümdarların yanında durmaz. Kendisinin İnsan anlayışı, bugünün hümanistlerini bile cepten çıkarır. Değil kendi çağına bugünün çağına göre bile aşmış bir şahsiyettir.

9- İbn Arabi'nin okunması ile alakalı görüşüm okunmamasıdır :)
Zira kendisi dahi eserlerinin okunmasını istememiştir. eee o zaman bu eserleri neden yazdı? diye sorarsanız, sormayın :)
Ama illa ki okuyayım derseniz, Futuhattı Mekkiyye ile başlamanızı öneririm. Ama ciltli olan (8-10) versiyonu olsun. Muhtasar okumanızı tavsiye etmem.
Sonraki sıralamaya siz karar verin.

10- İbn Arabi'nin çoğu eseri kendisine izafe edilmiştir. Kendisiyle alakası yoktur. Bilhassa hululiyeye yakın birisi kesinlikle değildir. İbn Arabi mutlak manada şer-i şerife hürmet eden birisidir. Kendi döneminde Hristiyanların Müslümanlar üzerine imtiyazlar almasına şiddetle karşı çıktığı mektupları vardır. Hatta, dünyada İslam beldeleri varken Müslümanların, Hristiyan diyarlarında yaşamasını, islam'a hakaret olarak görmüştür. Sıkı bir Sünnet-i Seniyye takipçisidir.

11- İbn Arabinin tekfir edilme, kınanma, red görme gibi takıntıları yoktur. İsteyen istediğini söyler, İbn Arabi hayatta ve kendinden sonra kendisine itiraz edenlere cevap vermeyi dahi lüzumlu görmemiştir. Kendisini reddedenleri ahirette affedeceğini beyan etmiştir.

12- İbn Arabi Vahdetten ziyade, Şuhud'u hedeflediğini beyan eder.

vesaire... Daha yazacaktım erindim açıkçası.

Semrâ Sultân, bir alıntı ekledi.
30 Nis 01:01 · Kitabı okudu · 9/10 puan

Yeni bir Yavuz Sultan olmalıydı. Onun kadar sert, haşin, kararlı ve imanlı! "Olacağım!" Aksi halde devlete çeki düzen vermek mümkün değildi. Bu çarklar onu da öğütürdü. Sultan Osman'ın düştüğü hataya düşmeyecekti. Yeterince kuvvet kazanacak, ondan sonra alabildiğine sertleşecekti. Diz çöktü: "Allah'ım, beni adalet ve din yolundan ayırma!"

IV. Murad, Yavuz BahadıroğluIV. Murad, Yavuz Bahadıroğlu
Semrâ Sultân, bir alıntı ekledi.
30 Nis 00:50 · Kitabı okudu · 9/10 puan

Kösem Sultan, oğlunu o zamana kadar hiç görmediği biçimde sert ve kararlı bulmuştu. Geleceğin demir yumruğunu sezmiş ve ürkmüştü. Daha sonra yumuşatabilme ümidiyle yanından ayrıldı.

IV. Murad, Yavuz BahadıroğluIV. Murad, Yavuz Bahadıroğlu
Kadim Tataroğlu, Kanunî Sultan Süleyman'ı inceledi.
 05 Nis 11:53 · Kitabı okudu · 16 günde · Beğendi · 9/10 puan

Güzel bir kalemin elinden hangi sayfalar kurtulur ki.
Eser xe kanuniden evvala öncesi var belki de ondan sonrası da.Osmanli harbe girerene kadar bende kital ile bir o kadar harp etmedim değil . Savaşarak 179. Sayfaya kadar geldim. Kital iyice tatlandı.bazı sayfalar da orada yaşamiş gibi hissettiğim anlar oldu.ve de gerildiğim anlar oldu. Başta kitap sayfalar dolsun diye baktiğim bazen de haz aldığim anlar oldu. Savaşmak isteyenlere tavsiye ederim. Ben açikcaşi begendim diyebilirim...
Son kalpte attı ..
Ve savaşı Yavuz Hocamla kazandik.
Yavuz Hocam beni bu eser ile bayağı bir yordu. Lakin inat ettim sabrettim sabrımın meyvesini de almadim değil.
Tarih ask kokuyor bunu da zor sert inatçı dikkatli acımasız edepli adaplı uslubu ile sanırım yeteri kadar veriyor. Belki başka hülyalardayım belki başka alemler de lakin Yavuz Bahadıroğlunun anlatim tarsi belki de köklü bilgisi beni fazlası ile doyuruyor...

Metin Özdemir, bir alıntı ekledi.
23 Mar 00:13 · Kitabı okudu · Beğendi · 7/10 puan

Mühendislerini çevresine toplayarak her şeyi en ince ayrıntısına varıncaya kadar gözden geçirir, ancak durum hiç de iç açıcı değildir: Askerî uzmanları, o zamana kadar bilinen toplarla bu Theodosius Surları'nın yıkılamayacağı sonucuna varmışlardır. O halde daha güçlü, savaş teknolojisinde o zamana kadar bilinen toplardan daha uzun menzilli ve daha etkili topların dökülmesi gereklidir, daha sert taşlardan yapılması gereken, daha ağır ve tahrip gücü daha yüksek güllelere gereksinim vardır. Bu aşılması olanaksız surlara karşı koyacak yeni toplar geliştirmek zorunludur ve Mehmet, her ne pahasına olursa olsun bu yeni saldırı aracını bulmak kararındadır.

Her ne pahasına olursa olsun bu sözde tam bir yaratıcılık ve kararlılık ifadesi vardır. Savaş ilanından hemen sonra Sultan'ın huzuruna, zamanın en deneyimli ve zengin buluşlu top dökümcüsü olarak bilinen bir adam getirilir. Urbas ya da Orbas adında bir Macar. Bu adam gerçi bir Hıristiyan'dır ve kısa bir süre önce İmparator Konstantin'e hizmet sözü vermiştir, ancak Mehmet'ten daha yüksek bir ücret alacağını ve bu işin sanatsal yeteneğini ortaya koyabileceği bir görev olduğunu düşünerek, istediği her türlü olanak kendisine sağlandığı takdirde, yeryüzünde benzeri şimdiye kadar hiç görülmemiş büyüklükte bir top dökmeye hazır olduğunu bildirir. İstanbul'u almayı kafasına kesin olarak koymuş olan Sultan için ücretin yüksek olması hiç önemli değildir, adamın emrine istediği sayıda işçi hemen veriliyor ve binlerce arabayla Edirne'ye demir cevheri taşınmaya başlanıyor. Top dökümcüsü. üç ay süren zorlu bir çalışmayla ve gizlilik içinde yürütülen sertleştirme yöntemiyle sonunda kalıbı hazırlıyor. Artık döküm başlamıştır. Dünyanın o zamana kadar hiç tanımadığı dev top, kalıptan çıkarılır ve soğutmaya bırakılır; ilk deneme atışı yapılmadan önce Mehmet, tellallarını kent içinde dolaştırarak hamile kadınları bundan haberdar eder. Müthiş bir gürültüyle, şimşekler çakarak patlayan topun namlusundan çıkan korkunç gülle, bu ilk deneme atışıyla hedef duvarı yerle bir edince, Sultan hemen bu dev topların üretimine devam edilmesini buyurur.

İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar, Stefan Zweigİnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar, Stefan Zweig
Oğuzhan Afacan, bir alıntı ekledi.
11 Mar 00:36 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Abdülhamit'in Enver Paşa'ya Nasihatleri
Veliaht Yusuf İzzettin Efendi, Enver Paşa’nın damat olmasına sert bir şekilde karşı çıkmıştı. Abdülhamit burada durmuş, Enver Paşa’nın yüzüne bakmış, onun dikkatle kendisini dinlediğini görünce sözüne devam etmişti.

“Oğlum Enver, otuz üç sene saltanat sürdüm, padişahlığım süresince bireyin özgürlüğüne, kişiliğine daima saygılı oldum. Fakat herkesin gönlünce bir özgürlüğü, gelişigüzel bir serbestliği de hiçbir zaman hoş görmedim. Hele basında çok geçerli olan açık saçık resim ve yazılara, sinsi düşüncelerin egemen olmasına asla izin vermedim. Milli değerlerimizin bozulmasına da taraftar olmadım. Avrupalıların uygarlığına daima saygı duydum. Fakat Hristiyanlığı hiçbir zaman Müslümanlığa yeğlemedim ve üstün tarafını da görmedim. Başkalarını gelişigüzel taklit etmekten hoşlanmam. Ustalık bu uygarlığı kendi bünyemize uydurabilmektir. Ben de bu uygarlığın iyi yönlerini sarayıma getirdim. Yıldız’da cuma ve pazartesi geceleri temsiller, konserler verilmesini emretmiştim. Batının sanatçılarını bizzat sarayda hem izledim, hem de müziklerini dinledim. Bu toplantılara haremi, sultanları, damatları, hatta haremağalarımla kalfalarımı dahi davet ettim. Ben de güldüm, onlar da güldüler; ben de dinledim, onlar da dinlediler, izlediler, neşelendiler veya hüzünlendiler. Amacım saray, halka örnek olsun, batının gelişmesi yukarıdan aşağıya ülkeye kontrollü girsin diyeydi. Dileğim Rumeli ve Anadolu halkının sosyal hayatının gelişmesini sağlamaktı.

Padişah olarak bu ülkenin tarihinde ilk Vekiller Meclisi’ni ben açtırdım. Fakat milletvekillerinin yeter derecede olgunlaşmamış olduğunu görünce, aynı Meclis’i ben kapattırdım. Bilir misin ki Meclis-i Mebusan’ın verdiği savaş ilanı kararı bize neye mal oldu?

Bu Rus savaşı yüzünden tüm Balkanlar’ı, Rumeli’yi kaybettik. Bu kararı hiç beğenmedim. Fakat önleyemedim. Mithat Paşa bu konuda çok dayatmıştı. Savaşın korkunç sonuçlarını çabuk gördüm. Plevne’nin şanlı savunmasına, Kars’ın kahramanca savaşına rağmen yenildik. Rus orduları Ayastefanos’a kadar geldiler. Su baylar İstanbul’a girdi ve bize onursuz bir antlaşma imza ettirdiler. Bunu imzalarken Hariciye Nazırı (Dışişleri Bakanı) Saffet Paşa’nın hüngür hüngür ağladığını işittiğim zaman son derece kederlenmiştim.

Şimdi sizler de bir savaşa girmiş bulunuyorsunuz. Bu da acele olmuş, duygusal davranılarak ülke tehlikeye atılmıştır. İnşallah devletimiz ve milletimiz için hayırlı ve onurlu sonuçlanır. Fakat Allah korusun yıkımla biterse ister misiniz ki bu da bize bir Anadolu’ya mal olsun, o zaman elimizde ne kalır damat?”

Enver Paşa’yı derin bir düşünce almıştı. Abdülhamit Kızıl Sultan, zalim padişahtı, söylediklerini kısmen kendisini temize çıkarmak gayretiyle değiştiriyor, atlıyor, bazı gerçekleri değiştiriyordu. Fakat uzakları pekala görüyordu. Padişahın sözleri asla yabana atılamazdı. Abdülhamit tekrar sözüne devam etti:

“Hareket Ordusuyla İstanbul üzerine yürüdünüz, başardınız, şehri ele geçirdiniz, saraya kadar dayandınız, beni tahttan indirdiniz, hepsi güzel. Unutmayınız ki emrimdeki kuvvetlere asla ateş etmemelerini, kan dökmemelerin bildirmiştim. Eğer bir direniş görseydiniz bu size çok pahalıya mal olacaktı. Ancak bu sayede hiç kimsenin burnu kanamamıştır. Fakat arkadaşlarınızın gözü hiçbir şeyi görmemişti. Önlemlerimi beğenmediler. Beni kaldırıp bir paçavra gibi sokağa attılar. Üstelik 31 Mart Olayı’nı benden bildiler. Hâlbuki bu olayla hiçbir ilgim yoktu. Ayaklananları kışkırtanlar elbette vardı.

Fakat bunlar asla saraya bağlı kimseler değillerdi. Her dönemde devletin düşmanları olacaktır. Bunları araştırmaksızın, kanıtsız ve asılsız suçlamalarla herkese bulaştırmak vicdani bir hareket değildir. Beni en çok üzen şey, huzurumdan kovduğum bir insanı, beni saltanattan uzaklaştıran kararı bildirmekle görevlendirilen bir kurula katmanız olmuştur. Bu, Emanuel Karasu’dur. Bu Yahudi’yi ne diye karşıma çıkardınız? Bununla hilafet makamı ve saltanatı elin Yahudi’sine aşağılattınız. Selanik’te bir Mason locasının büyük üstadı olan bu kişi ile Hazreti Peygamber’den beri el üstünde tutula gelen hilafet, sonuçta bir Yahudi’nin bildirmesiyle yüce Osmanlı hanedanının elinden alınmış oldu, övünebilirsiniz. Şimdi iktidardasın, neşen yerinde ve rahat içindesin, geleceğin parlak görünmektedir. Fakat bütün bunlara güvenme oğlum, sana son bir öğüt vereyim: ‘Bugün insanı alkışlayanlar, yarın onu paralamasını da bilirler!’ Dikkat et! Allah yolunu açık etsin! Allah millete, devlete yok olmayı göstermesin!”

İki Devrin Perde Arkası, Samih Nafiz Tansu (Sayfa 166 - Parola)İki Devrin Perde Arkası, Samih Nafiz Tansu (Sayfa 166 - Parola)