• 196 syf.
    EVLİLİK AŞKI ÖLDÜRÜYOR GÜZELİM (SPOILER OLACAKTIR)

    https://www.youtube.com/watch?v=9RUThN5wWOE

    "Zannederim ki bu romanı şimdi okuyanlar önce merak duyacaklar -tüm bu yaygara neden kopmuştu?- sonra da Savaş ve Barış'ı, Anna Karenina'yı, Diriliş'i yazan gözde yazarlarının böyle bir şey de yazabilmiş olmasını huzursuzluk, çaresizlik ve şüpheyle karşılayacaklar." diyor Doris Lessing, önsözde. Bu kült eserlerin hiçbirini henüz okumadım, fakat "böylesi düşünce yapısına sahip bir romanı hangi kafayla yazdın be üstat" demeden de edemedim doğrusu. Nitekim bu durumun gerekçeleri de önsözde ve sonsözde net bir şekilde anlatılmış. Tolstoy, fanatik bir Hristiyan anlayışla bezemiş kurgusunu. Gelgelelim, günümüz koşullarıyla değerlendirildiğinde hem birçok absürt davranışa hem de onca devir ve kültür farklılıklarına rağmen birçok da benzerliğe şahit oluyoruz okurken.

    Kitap yayınlandığı dönemde baskı ve sansür tehlikesiyle karşı karşıya kalmış, hatta romanın sıradan insanların alamayacağı kadar pahalı bir edisyonla basılmasına karar verilmiş. Fakir kitleyi böylesi "zararlı" fikirlerden korumak lazım gelir elbette. Roosevelt'in Tolstoy'a "cinsi ve ahlaki sapık" ithamı ise işin tuzu biberi. Eee... Rejimlerin, hükumetlerin böylesi fikirlerle dolu bir kitabı eleştirmesi gayet doğal. Nitekim evlenmek, dolayısıyla çocuk doğurarak nüfusu artırmak, devletlere külfetin yanında ucuz iş gücü, oy kullanacak seçmen ve de cepheye sürecek asker de sağlar. Önsöze dair son olarak da şunu söylemeliyim, resmen ters köşe oldum. Kitaba dair spoiler yememek adına, kurguyu bitirdikten sonra dönüp önsözü okudum ama hiç beklemediğim bir anda, Anna Karenina romanından spoiler yemiş oldum. Aklınızda bulunsun.

    Konuya gelecek olursak, bir tren yolculuğuyla başlıyor her şey. Yolculukta birkaç kişi arasında kadın-erkek ilişkileri ve sevginin bahsinin açılması, Pozdnişev'in evlilik hayatını ve karısını öldürmesine varan süreci anlatmasına sebep oluyor. Hoş, böyle dertli tasalı insanların bir fırsat bulup size bir şeyler anlatması için bir şeylerin fitili ateşlemesine de gerek yoktur. Yeter ki onlar anlatacak olsun, siz de birazcık da olsa dinleyici yanınızı gösterin yeter. Ana karakterimiz Pozdnişev olsa dahi, anlatıcımız başka biri. Bu kişi, yazarın kendisi de olabilir. Fikrim yok. Anlatıcı başka olsa dahi, kitap boyunca Pozdnişev'i dinliyor olacağız.

    Kitabı hikayesi üzerinden değil de, not aldığım yerleri üzerinden değerlendirmek istiyorum. Kitapta geçen "bedensel tutkunun, insanlığın iyilikte birleşmesine engel oluşu" savına katılmıyorum. Hatta tamamen aksini iddia ederek, bedensel tutkudan nasibini almamış insanları, insanlığın iyilikte birleşmesine engel olan sebepler olarak görüyorum. Fakat bedensel tutkudan arınmış insanlığın, dünyadan silinip gideceğine hak verebilirim. Ne de olsa soyun tükenmesine kadar gider bu süreç. Fakat bu, Pozdnişev'in belirttiği gibi mutlu mesut bir siliniş olmayacaktır. Ben olsam, daha dramatik bir son yazardım, tabii günümüz şartlarından da beslenerek... İnsanoğlunun kadın ve erkek bireyleri, birbirlerinden ölesiye nefret ederler, birbirlerine duydukları tutkudan eser kalmaz, tutkunun yanında birbirlerine duydukları hiçbir iyi duygu da kalmaz. Böylelikle nesil devam etmez, ya da ne bileyim, yapay rahimler, suni sperm sağlayıcılar, üreme kapsülleri icat edilir, ya da robotlar (veya uzaylılar) dünyayı istila edip bizleri soyumuz kuruyana dek köleleştirir... Demem o ki, kadınlar ve erkekler! Birleşiniz! Birbirinizden soğumadan, birbirinize karşı anlayışlı olunuz! Karşılıklı anlayıştan besleniniz! Daha ne diyelim?

    Pozdnişev'in evlilik kararını bu kadar çabuk alışı ve bunu da sadece cinsel çekimle yapışı, sonrasında çektiği (ve de çektirdiği) sıkıntıları göz önünde bulunduracak olursak, bizlere flört veya sözlülük-nişanlılık evrelerinin ne kadar da gerekli olduklarını gösterir nitelikteydi. Çiftlerin aralarında, onları sadece kısa süreliğine bir arada tutabilecek parametreler varsa ve evlilik kurumu da bu sallantılı parametreler üzerine inşa edilirse, o kurumun sallanması ve nihayetinde de yıkılması kaçınılmaz olacaktır. Yıkılması muhtemel bir evlilik üzerine konulan her tuğla ise, yıkımın dramatikliğini üst seviyeye taşıyacaktır.

    Tuğlalardan bahsetmişken, tabii çocuklardan bahsediyorum. Evvelden beri süregelen, fakat benim bir türlü dayanağının ayırdına varamadığım bir düşünce var: Kötü giden bir evliliği, çocuk yaparak kurtaracağını sanmak. Tam bir şehir efsanesi. Burada da şöyle bir hisse kapıldım, iyi bir eş değil sadece kavga etmedikleri zamanlarda iyi bir yatak arkadaşı olan eşini Pozdnişev, çocukları sayesinde bir kimliğe daha bürüyebiliyor: İyi bir anne. Gelecek neslin devamlılığı adına gerekli bir şey bu. Belki de bazı evlilikleri devam ettiren sebep budur fakat evlilikleri kurtaran sebep bu olamaz. Ortada bir çocuk olmadıktan sonra, iyi olmayan bir eşi de iyi bir anne veya iyi bir baba olarak tekrardan değerlendirmeye lüzum kalmaz.

    Çocuklarla paralel gelen bir başka konu ise, gebe bir kadının arzulanabilir olup olmaması ya da gebe kadının kendini çekici bulup bulmaması. Bu durum, Pozdnişev'in kıskançlığını bir nebze de olsa törpüleyebiliyor. Ne de olsa karısı artık, o "aşık" olduğu bedene sahip değil. Başka erkekler de bu şişmanlamış, göğüsleri sarkmış, kalçası genişlemiş kadını arzulanabilir görmeyeceklerdir. Bu onu biraz rahatlatır. Fakat doktorların müdahalesi ile artık çocuk doğuramayacak olan karısı, yenilenmiş, eski güzelliğine ve alımlılığına yaklaşmış bir hale gelmiştir. Bu durum kadın açısından güzeldir, beğenilmek ve güzel hissetmek hemen her kadının hoşuna gider. Fakat paranoyak ve de kıskanç bir koca için bu hiç de istenebilecek bir şey değildir.

    Karakterler bazında son olarak şunu söyleyecek olursak, Pozdnişev, evliliğin başında cinsel dürtülerle donanmış hızlı bir aşık, sonrasında anlaşmazlıklarla yoğrulmuş bir ilişkide debelenen kıskanç bir koca, karısını kıskanacağı adamı dahi kendi eliyle evine sokan bir ezik, fakat çorapla olmaktansa en azından terliklerini giymeyi dert edinen bir aciz. Bir insanı, daha da önemlisi karısını öldürmüş bir adamın, böylesi güç istenciyle ve dış görünüşüyle dertlenmiş olması, onun anca komple bir aciz olduğunu gösterir.

    Gelelim sonsöze ve Tolstoy ustaya karşı tezler sunmaya... Fanatik bir Hristiyanlık anlayışıyla bezeli fikirleri, müritleri tarafından dahi tam anlamıyla benimsenemeyecek düzeyde bana kalırsa. Öncelikle bedensel aşk, hayvani bir düzeye indirgenmesi gereken bir durum değildir. Hele ki daha evvelden de dediğimiz gibi, evlilik hayatında elzem bir durumdur. Evlilikte seksi aşağılık bir durum olarak görmek, eşlerin birbirinden soğumasına ve doğal olarak ihanete kadar sürükler. Sadakatsizlik konusunda ise, günümüzde dahi yüceltildiği ve matah bir şeymiş gibi gösterildiği ortada. Lakin sadakatsizliğe karşı maddi bir cezadan söz edecek olursak, bunu çoğunlukla erkeğin çektiği aşikar. Özellikle boşanmalardan sonra verilen süresiz nafakalar, insanların evlilikten korku duymalarında önemli etkenlerden.

    Gebelik ve emzirme sürecinde cinsel ilişkiye girmenin kadın açısından ne gibi sorunlara yol açabileceği ya da açıp açmayacağı konusunda bir fikrim yok. Ama her cinsel hazzın da bir çocukla neticelendiğini düşünecek olursak, günümüzdeki hayat pahalılığında ve işsizlikte bu işin sonu vazektomi operasyonlarının tavan yapmasına kadar varırdı.

    "Şöyle ki, ana babalar çocuklarını insan gibi insan olacak biçimde yetiştirmek kaygısını taşıyacak yerde..." Burada Tolstoy'un tezini çürütmek gerek. Doğum kontrolünden ve zevk için seksten hazzetmeyen yazarımıza uyacak olursak, evin içi, özellikle de erken evlenen çiftlerde bolca çocukla dolacak ve bu da onlara insanca bakmaya engel teşkil edecektir. Tabii zengin veya aileden varlıklı değilseniz.

    Bedensel aşk ve nikah, insanın kendisine hizmettir ve Tanrıya, insanlara hizmetten alıkoyar diyor Tolstoy usta. Daha sonrasındaki yaklaşımı ise tam bir tezat. Tanrıya ve insanlara hizmetten alıkoyan bir kurumdan, Tanrıya ve insanlara hizmet edecek nesiller yetişmesini bekliyor. Anlayan beri gelsin.

    "Yalnızca ideal olarak ahlakı alın; kimin kiminle olursa olsun, her düşüşün, tek, ömür boyu sürecek bir evlilik olduğunu varsayın..." Vay Tolstoy'um vay... Yanlış evliliklerin yani senin deyiminle "düşüşlerin", ömür boyu sürdürülmesini dayatan bir yaklaşım bu. Günümüz koşullarında, özellikle de şiddeti çözüm gören zihniyetlerde bunun karşılığı kadın cinayetleri gibi toplumsal sorunları doğurmakta. Bana sorarsan evlilik kadar boşanmak da bir haktır. Ama tabii inancın doğrultusunda sen de bunu söylüyorsun, sen de kendince haklısın ne diyelim...
  • 558 syf.
    ·21 günde·Beğendi·9/10
    Bazı türküler var.Bakın türkü diyorum şarkı değil ikinci seçenek denince benim kafamın içinde,"o sen olsan bari"çalıyor.Ama dediğim türkü(ler),insan nerede duysa,hangi ruh halinde olursa olsun, boğazını düğümleyip,içe işleyen kuvvetli bir hakimiyeti oluyor.Daha girizgahındaki ezgiler sizi ele geçiriyor,direkt canınıza kast ediyor.Bazı kitaplarda öyle."Devletin derinlikleri,toprağın derinliklerinden daha derindir."cümlesini Ahmet Ümit kullanıyorsa elbette sizi bu söylediğine ikna edecektir.Her ne kadar beşyüz sayfa civarı olsa da,puntoları gereği bence daha fazlaydı.Fakat öyle akıcı ve sürükleyici bir dili vardı ki,(çok yersiz uzunuza diye çekiştirdiği tasvirler hariç)kitabı elinizden bırakamıyorsunuz.

    "Elveda güzel vatanım"derken o titreyen sesi mutlaka duyacaktır vatanından ayrılması gereken insanların hikayesini dinleyen,bire bir şahit olanlar.
    Ben de duydum.O sesi duyduğum için merak ettim öyküsünü.Vatanını terk etmek zorunda kalmış,her şeyini,herkesi kaybetmiş kafası karışık idealist bir adam olan Selanik'li İttihat ve Terakki üyesi Şehsuvar Sami'nin 1908-1926 döneminde yaşanan ve yaşadığı olayları bir zamanlar sevdiği Selanik'li Yahudi kızı Ester'e mektuplarla anlatıyor.Tarih sevmeyenleri yorabilir ama fazla bilgisi olmayan okuyucuyu bile içine alacak bir anlatımdı.Daha önce Bab-ı Esrar kitabında bu kadar etkilendiğimi hatırlıyorum.
    Günümüz türkçesi ile yazılması yerine o dönemin kelimeleriyle mektup şeklinde kaleme alması bende çok daha güzel etki bıraktı.

    Osmanlı'nın son demlerini,2.Meşrutiyet,31 Mart vakası,Bab-ı Ali baskını,Balkan savaşları,2.Abdülhamid'in tahttan indirmesini ve tüm dünyanın kaderini etkileyen dünya savaşını,Mustafa Kemal'e yapılmak istenen hain suikastı kısacası döneme ait ne varsa sırasıyla en ince ayrıntısına kadar o dopdolu tarih bilgisiyle anlatıyor.Ve anlatırken öyle güzel yerlerden vuruyor ki Ümit,kitabı bırakıp bahsettiği dönemi araştırma hevesi uyandırıyor insanda.Bir çok bilmediğim,araştırınca vay be dediğim,haleti ruhaniyemi şaşırtan bilgiler öğrendim.Misal Truva atını herkes bilir ama Yavuz ve Midilli'nin hikayesini bu sayede öğrendim.

    **************
    *Alıntı*
    -Alman donanmasına ait Goben ve Breslau adlı iki savaş gemisinin Akdeniz’de, İngiliz donanmasının takibi altında önce Çanakkale’ye sığınıp ardından Karadeniz sahillerine gelmesi o sıralarda Alman Genelkurmayı ile görüşme halinde olan Osmanlı Devleti için aslında beklenmedik bir gelişmeydi. Ancak olan olmuş bu iki Alman gemisi Enver Paşa’nın da etkisiyle Karadeniz’deki Rus sahillerini bombalayarak Osmanlı Devleti’ni geri dönülmez bir yola sokmuştu.
    Alman Donanması’na ait Goben (Prusyalı General August Karl Von Goeben adına ithafen) ve Breslau (Bir Polonya şehri olan Wroclaw’in Almanca ifadesi) adlı savaş gemileri büyük savaş öncesi İngiliz ve Fransız donanmalarına karşı bir güç dengesi oluşturabilmek için Akdeniz’de sürekli olarak sefer yapmaktaydı. Bu gemiler hem hız hem de teknik açıdan rakip donanmalara ait gemilerden üstündü. 1914 yılının Ağustos ayında Fransa, Almanya’ya savaş ilan edince Alman Akdeniz Filosu Komutanı Wilhelm Souchon’un komutasındaki bu iki kruvazör Fransa’nın Cezayir’deki üslerini bombalamaya başladı. Bu saldırının ardından aldıkları emir gereği Çanakkale Boğazı istikametine doğru hareket eden gemiler, 4 Ağustos günü İngiliz savaş gemileri ile karşılaşmış ancak aralarında bir savaş durumu olmadığı için sadece birbirlerini takip etmekle yetinmişlerdi. İngilizler 5 Ağustos’ta, Goben ve Breslau’ın kömür ihtiyacını karşılamak için İtalya’nın Messina limanına geldikleri gün Almanlar’a savaş ilan etti. Düşmana görünmeden Çanakkale’ye gitmeye çalışan Alman mürettebat, 6 Ağustos günü Stinners adlı Alman şirketinin önceden getirdiği kömürle ikmal işlemlerini yaptıktan sonra yeniden yola koyuldu. Amiral Souchon, düşmanı şaşırtmak için önce Adriyatik’e doğru bir seyir takip eder gibi yapıp gemilerin yönünü Çanakkale’ye çevirdi. Mora Yarımadası’nda bulunan Matapan Burnu’nda bir ikmal daha yapan gemiler, 10 Ağustos 1914 günü Çanakkale’ye ulaştı. O tarihlerde Osmanlı ve Alman genelkurmayları savaş için henüz bir mutabakat sağlayamadıklarından sahilde bulunan Türk bataryaları Goben ve Breslau isimli gemilerin Boğaz’ı geçmesine müsaade etmemiş ve durum hemen Harbiye Nazırı Enver Paşa’ya arz edilmişti. Bu arada takipteki İngiliz savaş gemilerinin de Çanakkale’ye varmaları an meselesiydi. Alman askeri heyetinden Albay Hans Kannengiesser yaşanan bu olayı şöyle anlatıyor: “Enver Paşa ile Harbiye Nezaretinde bir hususu görüşüyordum. Bu sırada Enver Paşa’nın yaveri içeri girdi ve Alman heyetinden Von Kress’in hemen kendisiyle görüşmek istediğini söyledi. Enver Paşa ‘Şu an bir toplantı halindeyim daha sonra’ deyince yaver meselenin çok mühim olduğunu Von Kress’in acilen görüşmek isteğini bir kez daha tekrar edince Enver Paşa görüşmeyi kabul etti. İçeri giren Von Kress, Enver Paşa’dan iki geminin Çanakkale Boğazı’ndan giriş yapabilmeleri için izin istediklerini aksi takdirde yaklaşan İngiliz gemilerinin kendilerini batıracağını ayrıca bu iki geminin Alman İmparatoru’nun Osmanlı’ya birer hediyeleri olduğunu söyledi. Enver Paşa bunun üzerine gerekli emirleri verdi.”

    Enver Paşa bu oldu-bittiyi akşam vakti Sadrazam Said Halim Paşa’ya “Paşam nur topu gibi iki evladınız dünya’ya geldi” diyerek haber verecekti. İngiliz ve Fransızların bu duruma gösterecekleri tepkiyi en aza indirgemek için gemilerin sancakları değiştirildi, Alman bahriyelilere fes giyilmesi talimatı verildi ve gemilerin satın alındığı açıklaması yapıldı.

    Hatta Goben’e Yavuz; Breslav’a Midilli adı verildi. Aslında bu açıklama İngiltere’ye daha önce sipariş edilen üstelik parasını ödediğimiz ancak alamadığımız savaş gemilerine karşı bir tepki niteliği de taşıyordu. 27 Ekim 1914 tarihinde Enver Paşa’nın yardımları ile Çanakkale’den Karadeniz’e de geçmeyi başaran Yavuz ve Midilli, diğer Türk savaş gemileri ile birlikte Amiral Souchon komutasında tatbikat bahanesiyle Rus sahillerini bombaladı ve böylece Osmanlı Devleti faturasını çok ağır ödeyeceği bir savaşa girmiş oldu.-
    ************
    Belki bu civarda tek bilmeyen benimdir bilemiyorum ama benim gibi daha önce duymayalar için alıntıladım.Tabii bu kadar uzun incelemeyi kim okuyacak ama burası benim dijital not defterim olduğundan bir problem yok diye düşünüyorum.

    Her neyse tekrar baş kahramanımıza dönüp bitireyim.Aklının iplerini salabilse belki bir nebze huzura erecekti Sami.Fakat asla gururu elden vermediği,içinde yaşadığı kararsızlığını kimselere belli etmeden kafa tutması yordu en çok içinde yeterince sevda yükü olan bu adamı.Dostluk,hasret,savaş,entrika,aşk ve yenilginin nefis bir dilde anlatıldığı bu nefis romanı tavsiye ederim.Nevzat komiserden çok daha fazla sevdim ben.Cinayet ve kan kokusu eksik olmadı tabii takdir edersiniz bir Ümit romanı olduğunu hatırlatarak.Rahatsız olacak gibi oldum fakat sonra tarihin tekerrürden ibaret olduğunu,Habil ile Kabil'den günümüze malesef değişmeyen gerçeğini ortaya koyduğunu anlayınca,'haklısın başgan'deyip devam ettim okumaya.

    İncelemenin başında bahsettiğim türkü ise,benim
    çok sevdiğim Selanik türküsüydü;
    https://youtu.be/O1IAn0nYiIU
    Kitabın öyle güzel yerinde geldiki,film izlerken duygumuzun en yoğun anında fonda çalan ve ruh halimizi taçlandıran o ezgiler gibi buradada yakaladı beni.Hikayesini bilmeden bile sözlerinden dolu dolu bir yaşan(ma)mışlık olduğunu anlıyor daha bir hüzünlenerek dinliyoruz ya hani.Bundan sonra her dinlediğimde,aklıma Selanik halkının o derin üzüntüsü ve acısını bir daha duyacağım.
    Fransız şair Ester Dauphin'in söylediği gibi;
    Tortusu genzi yakan bir roman...

    Beraber okumaya başladığım hatta sizden önce başladığım,ama sizden yine çok sonra bitirdiğim (aradan bir yıl geçti)bu güzel kitabı sizin sayenizde okudum.Yoksa hiç cesaret edemezdim kendim okumaya.Elimde sürünecek diye korkmaktan.Yine tekrar nicelerine Öznur İlayda
  • -Sen asker kaçağısın! dedi. Boşuna inkar etme, ka­çaksın, anlarım ben. Ve... köylüsün.
    Cevap vermeme kalmadan yeniden atıldı :
    -Bir öğüt vereyim mi sana? Hemen o elbiseni değiştir, eliniyüzünü yıka, traş ol. Yoksa bu kılıkla kendi kendini ele verirsin! Elbiseye ihtiyacın var değil mi? Ve tabii metelik yok cebinde? Boşver, ben sana yardım ederim. Gel, benimle. Bir aile yuvasına götürmeyeceğim seni, haberin olsun; ama zaten sen de bir ayine gitmek üzere yola çık­mamıştın herhalde! Gittiğimiz yerde sağlam bir yürek ve ... asıl önemlisi... elbise bulursun.
    -Bu iyiliğin karşısında...

    -İyilik mi? Ne iyiliği! Bu dünya, daha anlamadın mı evladım, al gülünü ver gülümü dünyası! Bugün alır, yarın verirsin... Ben hiç kimseyi sıkıntıda bırakmam, hiç bir za­man da pişman olmadım; bak her tarafta dostum var... Tut ki, sokakta bir kadın çıktı karşıma Ye bana kocasından ya­na yakıla şikayet etti; hemen hak veririm. Gider bulurum kocasını, onu da dinlerim güzelce; ona da yerden göğe ka­dar hak veririm. Ve karıyla kocayı barıştırırım sonunda!
    Geçen gün bir Türk beyi bana ne dese beğenirsin : «Gavur­lar hayvan gibi insanlar...» dedi. «Haklısın beyim ...» diye cevap verdim. Kendisiyle iş görüyorum, bana yardım edi­yor, ben de ona. Ve dün, o «hayvan gibi» dediği insanlardan birini kurtarmak için imzası lazım oldu; gidip söke söke aldım...
  • İş hayvanı olacağına avera ol. Yaşarsın ahbap, yaşarsın. Şimdiye kadar yaşamadığım gibi hem de...
    Jack London
    Sayfa 180 - Türkiye iş bankası kültür yayınları
  • Çocuk el sallıyor, Nur duruyor, iniyor arabadan. İri gözleri parıldayan, beyaz dişli, kıvırcık saçlı, 8-10 yaşlarında dünya tatlısı bir çocuk.
    -Ne arıyorsun burada kimsin sen?
    Çocuğun Türkçesi kıt.
    -Gemi battı, anne baba öldü.
    -Nerede, ne zaman?
    Cevap yok, çocuk deniz tarafını gösteriyor. Gittiler polis,polis. Nur düşünüyor sağa sola bakıyor kimseler yok. Birden bir ışık çakıyor zihninde, bunlar sığınmacı gemi kayalara bindirmiş. Tabii ona gemi denilebilirse. Çürük bir teknedir, tıka basa adam dolmuştur. Ölen öldü, kalanlar karaya çıktı. Jandarma tümünü toplayıp götürdü. Ya bu çocuk!
    -Sen nasıl kaldın burada?
    Çocuk anlamıyor, sonra bir çalılığı gösteriyor. -Orada, orada.
    Sonra uyku işareti yapıyor. Elini yanağına koyup başını eğerek gözlerini yumuyor.
    -Haa! Anladım. Sen bu çalılığa saklandın. Orada uyumuşsun.
    Çocuk anlaşılmış olmasına seviniyor. Beyaz dişlerini göstererek gülüyor.
    -Evet.
    Nur bu üstü başı dökülen, ayakları çıplak çocuğu alıyor, birlikte arabaya doğru gidiyorlar. -Nerelisin sen?
    Çocuk anlamadı.
    -Nereli? Yani memleket, köy?
    Çocuk bu defa anladı.
    -Somali.
    Somali lafını duyan Nur çocuğa sarılıyor.
    -Ah canım, bu açtır şimdi.
    Arabaya biniyorlar en yakın benzinlikte duruyorlar. Bitişikte kötü bir lokanta var. Çocuk çorba içiyor. Bir tas, bir tas daha. Sonra oh! Nur çocuğa cesaret gelsin diye bir kaşarlı tost, bir de kola.
    Yeniden yola koyuyorlar.
    Çocuk çok korkmuş. Yorulmuş, aç hemen uyudu. Nur ara sıra ona bakıyor. Allah'a şükür ediyor. İyi ki karşıma çıktı. Bana şifa olacak bu. Acaba adı ne sormadık be.
    Hiç durup dinlenmeden basıyor gaza eve kadar.
    Sabah.
    Boğaza bakan köşkün bahçesinde kuş cıvıltıları.
    ...
    İskender bey kahvaltı masasında kızını görünce ayaklanıyor.
    -Ah canım. Erken gelmişsin. Seher söyledi. Baba kız sarılıyor. ,
    -Yolda yatmak istemedim baba. Moteller falan, pis.
    -Haklısın canım.
    -Ben de bastım geldim, tabii yoruldum biraz.
    -Eh, onca yol.
    -Bir de...
    İskender endişeyle bakıyor kızının yüzüne:
    -Ne oldu, ters bir şey mi var?
    Nur gülümsüyor.
    -Yok, yok. Endişelenme, aksine sevimli bir şey. Koridora doğru sesleniyor:
    -Gel canım, korkma gel. Çocuk titrek adımlarla çıkıyor. Baba kıza doğru ağır ağıryaklaşıyor. -Yolda önüme çıktı, yalnız, aç, korkmuş. Dayanamadım aldım.
    İskender haliyle şaşkın.
    ...
    -Önce polise haber vermek lazım. Sonra sosyal bir kuruma.
    Nur sözünü kesiyor babasının.
    -Hayır,hayır! Önce bir kendine gelsin. Korkudan kurtulsun. Ona Türkçe öğretelim, okuma, yazma.
    -Ooo! Uzattın ama kızım.
    Nur ağır ağır yemeye başlayan çocuğa bakarak:
    -Baba buna kıyılır mı hiç. Mümkün olsa evlat edineceğim.
    -Sakın aklından geçirme.
    -Biliyorum. Ama izin ver bir süre kalsın bizde. Bahçıvanın çocukları ile oynar, dil öğrenir, alışır buralara.
    İskender çocuğa bakıyor. Ne kadar sevimli kerata. Hem yetim hem öksüz. Merhameti kabarıyor.
    -Peki ama bir süre.
    Nur kalkıp babasına sarılıyor.
    -Babaların babası. Sağ ol.
    İkisi de kalkıyor. Onlar kalkınca çocuk da kalkıyor. İskender çocuğa yaklaşarak:
    -Afacan adın ne senin?
    Çocuk Nur'a bakıyor. Nur:
    -İsim, isim.
    Çocuk beyaz dişlerini parlatarak gülüyor.
    -Umer.
    Sonra elini kalbine koyup:
    -Elhamdülillah müslüman.
    Nur kopuyor o anda. Koşarak ve hıçkırarak kendini yatak odasına atıyor. Ağlıyor, ağlıyor. Sonra dönüp tavana bakıyor. "Şu çocuktaki iman. Allah'ım bana da onu nasip et. Ama o bir çocuk. Bir melek yani, onun imanı melek imanı."
  • "Tabii ya, haklısın! İş hayvanı olacağına avare ol. Yaşarsın ahbap, yaşarsın. Şimdiye kadar yaşamadığın gibi hemde."
  • Çocuk el sallıyor, Nur duruyor, iniyor arabadan. İri gözleri parıldayan, beyaz dişli, kıvırcık saçlı, 8-10 yaşlarında dünya tatlısı bir çocuk.
    -Ne arıyorsun burada kimsin sen?
    Çocuğun Türkçesi kıt.
    -Gemi battı, anne baba öldü.
    -Nerede, ne zaman?
    Cevap yok, çocuk deniz tarafını gösteriyor. Gittiler polis,polis. Nur düşünüyor sağa sola bakıyor kimseler yok. Birden bir ışık çakıyor zihninde, bunlar sığınmacı gemi kayalara bindirmiş. Tabii ona gemi denilebilirse. Çürük bir teknedir, tıka basa adam dolmuştur. Ölen öldü, kalanlar karaya çıktı. Jandarma tümünü toplayıp götürdü. Ya bu çocuk!
    -Sen nasıl kaldın burada?
    Çocuk anlamıyor, sonra bir çalılığı gösteriyor. -Orada, orada.
    Sonra uyku işareti yapıyor. Elini yanağına koyup başını eğerek gözlerini yumuyor.
    -Haa! Anladım. Sen bu çalılığa saklandın. Orada uyumuşsun.
    Çocuk anlaşılmış olmasına seviniyor. Beyaz dişlerini göstererek gülüyor.
    -Evet.
    Nur bu üstü başı dökülen, ayakları çıplak çocuğu alıyor, birlikte arabaya doğru gidiyorlar. -Nerelisin sen?
    Çocuk anlamadı.
    -Nereli? Yani memleket, köy?
    Çocuk bu defa anladı.
    -Somali.
    Somali lafını duyan Nur çocuğa sarılıyor.
    -Ah canım, bu açtır şimdi.
    Arabaya biniyorlar en yakın benzinlikte duruyorlar. Bitişikte kötü bir lokanta var. Çocuk çorba içiyor. Bir tas, bir tas daha. Sonra oh! Nur çocuğa cesaret gelsin diye bir kaşarlı tost, bir de kola.
    Yeniden yola koyuyorlar.
    Çocuk çok korkmuş. Yorulmuş, aç hemen uyudu. Nur ara sıra ona bakıyor. Allah'a şükür ediyor. İyi ki karşıma çıktı. Bana şifa olacak bu. Acaba adı ne sormadık be.
    Hiç durup dinlenmeden basıyor gaza eve kadar.
    Sabah.
    Boğaza bakan köşkün bahçesinde kuş cıvıltıları.
    ...
    İskender bey kahvaltı masasında kızını görünce ayaklanıyor.
    -Ah canım. Erken gelmişsin. Seher söyledi. Baba kız sarılıyor. ,
    -Yolda yatmak istemedim baba. Moteller falan, pis.
    -Haklısın canım.
    -Ben de bastım geldim, tabii yoruldum biraz.
    -Eh, onca yol.
    -Bir de...
    İskender endişeyle bakıyor kızının yüzüne:
    -Ne oldu, ters bir şey mi var?
    Nur gülümsüyor.
    -Yok, yok. Endişelenme, aksine sevimli bir şey. Koridora doğru sesleniyor:
    -Gel canım, korkma gel. Çocuk titrek adımlarla çıkıyor. Baba kıza doğru ağır ağıryaklaşıyor. -Yolda önüme çıktı, yalnız, aç, korkmuş. Dayanamadım aldım.
    İskender haliyle şaşkın.
    ...
    -Önce polise haber vermek lazım. Sonra sosyal bir kuruma.
    Nur sözünü kesiyor babasının.
    -Hayır,hayır! Önce bir kendine gelsin. Korkudan kurtulsun. Ona Türkçe öğretelim, okuma, yazma.
    -Ooo! Uzattın ama kızım.
    Nur ağır ağır yemeye başlayan çocuğa bakarak:
    -Baba buna kıyılır mı hiç. Mümkün olsa evlat edineceğim.
    -Sakın aklından geçirme.
    -Biliyorum. Ama izin ver bir süre kalsın bizde. Bahçıvanın çocukları ile oynar, dil öğrenir, alışır buralara.
    İskender çocuğa bakıyor. Ne kadar sevimli kerata. Hem yetim hem öksüz. Merhameti kabarıyor.
    -Peki ama bir süre.
    Nur kalkıp babasına sarılıyor.
    -Babaların babası. Sağ ol.
    İkisi de kalkıyor. Onlar kalkınca çocuk da kalkıyor. İskender çocuğa yaklaşarak:
    -Afacan adın ne senin?
    Çocuk Nur'a bakıyor. Nur:
    -İsim, isim.
    Çocuk beyaz dişlerini parlatarak gülüyor.
    -Umer.
    Sonra elini kalbine koyup:
    -Elhamdülillah müslüman.
    Nur kopuyor o anda. Koşarak ve hıçkırarak kendini yatak odasına atıyor. Ağlıyor, ağlıyor. Sonra dönüp tavana bakıyor. "Şu çocuktaki iman. Allah'ım bana da onu nasip et. Ama o bir çocuk. Bir melek yani, onun imanı melek imanı."