• Kavun Baklavası

    Malzemesi:
    _1,5 kg tatlı kavun içi
    - 4 çorba kş. pirinç unu.
    Hamuru için:
    - 500 gr. un
    -500 gr. soda
    - 250gr. tereyağı (eritilmiş).
    Şurubu için:
    500 gr. bal
    400 ml. su

    Yapılışı:
    1. Kavunun içini bir kaba çıkarın. Suyunu başka bir kaba alıp, içine pirinç ununu katarak karıştırın. Kavun içini de ekleyip lapa kıvamlı bir karışım hazırlayın.
    2. Unun ortasını havuz gibi açıp sodayı ve eritilmiş tereyağının yarısını koyun. Elinizle karıştırıp, yoğurarak baklava hamurunu hazırlayın. Hamuru 15 topağa ayırın. Yuvarlayıp unlayın.
    3. Fırınınızı 180°C’ye getirip ısıtın. Topakları birer birer önünüze alıp, unlayarak oklavayla yufka inceliğinde açın. Fırın tepsisini yağlayıp, içine on yufkayı üst üste yayın. Araya hazırladığınız kavunlu harcı döşeyip, kalan yufkaları üzerine kapatın.
    4. Tereyağını bir tavada kızdırıp baklavanın üzerine serpiştirin. Kare ya da baklava dilimi biçiminde kestikten sonra tepsiyi sıcak fırına sürüp, baklavanın üzeri kızarmcaya kadar yaklaşık 30 dakika pişirin.
    5. Balı su ile kaynatıp, ateşten alın ve soğumaya bırakın. Baklavayı fırından alıp, üzerine soğumuş balı gezdirin. Baklava şurubunu çekip soğuyuncaya kadar bekletip, servis yapın.
  • 463 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    İncelememiz, https://1000kitap.com/Esrakrt kardeşimizin yaptığı ( #30997659 ) Mehmet Uzun etkinliği vesilesiyle yazılacaktır. Kendisine bu vesileyle teşekkür ediyorum. Böyle güzel bir etkinliği yapan yoğun duygulara sahip kendisi incelememizi okumasın. (Bu şaka tabi) :)

    Bazı kitaplarda olduğu gibi biz de yazımızda bir teşekkür yazısı yazmayı kendilerine karşı minnet duyduğumuz saygıdeğer insanlara bir borç biliriz. Bu yüzden, bana kitabı hediye eden çok kıymetli Derya (Bahir) Deniz ablama teşekkür eder, hürmetlerimi bildiririm. Kendisi bana doğum günü hediyesi olarak -aslında başka bir zaman gönderecekken bu âna denk geldi- kitabı hediye etti. Bu yüzden unutulmayan simalardan olacak zihnimde ve gönlümde.

    İncelemeyi yazdıran aslında bizim düşüncelerimiz değildir. Yazarın kendisi ve kalitesidir. Bir inceleme yazarken veya inceleme yazarken biz, güzelleştirmeyi kendimizden çok yazara mâl etmeliyiz. Buna sebep olarak şöyle denilebilir: Kitap nitelikliyse biz okuyucular o kitabın hakkında inceleme yaza yaza-öve öve bitirmeme coşkunluğu taşar içimizde. Bunun tersi bir durum ise bilgilendirmek amaçlı kısa yazılar olur. Nasıl ki hoşlanmadığımız veya tadını beğenmediğimiz yemeği yerken kısa kesip kalkarız ya... işte öyle bir şey bu duyguyu tam ifade eder.

    Bu bağlamda yazarımızı tanıtan naçizane birkaç kelam etmek -zihnimizle kalemimiz arasında mekik dokumak- okuduğumuz eserin hakkı olacaktır. Biraz bahsedelim o halde... Mehmed Uzun Siverek doğumlu bir yazardır. Burayı biraz daha açacağım. Çünkü Siverek günümüzde Urfa vilayetine bağlı bir meskendir. Eski zamanlarda Diyarbakır'ın vilayetiyken sınır değiştirmiştir. Bu yüzden Mehmed Uzun da Diyarbakırlı olmuş oluyor. Zaten anlaşılacağı üzere de mezarı Diyarbakır Mardinkapı Mezarlığı'nda.
    Mehmed Uzun gibi değerimiz olan bir yazarı mezarında ziyaret etmek bizlere düşen kültürel bir haktır...
    <a href="http://hizliresim.com/VD3bZR"><img src="http://i.hizliresim.com/..."></a>

    http://i.hizliresim.com/nlJBva.jpg

    http://i.hizliresim.com/vPJq0D.jpg

    http://i.hizliresim.com/1EGX9b.jpg

    http://i.hizliresim.com/LDOLJz.jpg

    http://i.hizliresim.com/r1J7qz.jpg

    http://i.hizliresim.com/7Dy4Or.jpg

    http://i.hizliresim.com/PDOgRb.jpg

    Yazarımız Kürt Edebiyatı'nı ihya etmiştir. Yaşamı boyunca Kürt Edebiyatı sahasında çalışmalarıyla katkısını sunmuştur. Ve bu edebiyatla ön çıkmıştır. Her ne kadar bu edebiyatla da öne çıkmışsa da Türk Edebiyatı ve İsveç Edebiyatı'na hakim bir edebiyatıçıdır. Zaten malumunuz üzerine özellikle de edebiyatçıların eserlerini okumanın tadı bambaşka oluyor. Hele ki yazar, üç edebî ekole hakimse... gerisini siz düşünün. Yıllarca İsveç Yazarlar Birliği Başkanlığı'nı yaptı. Eserleri çeşitli ödüllere gark oldu. Yirmiden fazla eseri Kürtçe telif etmiştir. Ve bu eserleri Kürtçeden, yirmiden fazla dile çevrilmiştir. Böyle bir adamdan bahsediyoruz. Ama malesef ülkemizde çeşitli sorunlardan dolayı sürekli koca yürekli ve aklı kütüphanelerle dolu zihinleri sürgünlere yolladık. Bunların arasında Mehmed Uzun da vardı. Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık ve Nar Çiçekleri adlı eserleriyle yargılandı ve aklandı. 1977 yılından 2007 yılına kadar ülkesine irca edemedi. 2007 yılında ise Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde yatırıldı. 30 yıl sürgün hayatı yaşayan Uzun, onu bu hayatın renkli ışıkları herkese yansıdığı gibi yansımadı. Nasıl ki hepimiz aynı gökyüzünün altında farklı hayaller ve hayatlarla yaşıyorsak buna mukabil herkes gibi aynı hayatı yaşayamadı Uzun. Bu sürgün midesine düşen pimi çekilmiş ve infilaka hazır bir bomba gibi kendisini perişan bir hale getirdi. 11 Ekim 2007'e kadar tedavisi yaşamasına yetmedi...

    I Diclenin Yakarışı II Diclenin Sürgünleri... Bu iki kitaba birden Diclenin Sesi olarak isimlendirilmiştir. Başta tek baskı olarak Gendaş Yayınları'ndan basılmıştı. Fakat daha sonra usta kalem bunların ayrı ayrı okunabileceğine karar verip yukarıda da zikrettiğimiz gibi iki kitap haline getirmiştir. Anlatımında her şeyi açıkladığı için biri diğerini aratmıyor. Gerçi ben ilk kitabını Kürtçe olarak yaklaşık bir on sene önce okumuştum. Sonra bu kitabı okurken tereddütlüydüm: "Acaba ilk kitabı pek hatırlayamadığım için kitabı baştan mı okusam" diye. Fakat öyle olmadı. Çeviren Muhsin Kızılkaya'nın da belirttiği gibi kitabın önsözünde: " 'Yakarış'tan 'Sürgünler'e zorunlu bir açıklama." Bu başlık altında kitaba zorunlu bir önsöz yazmıştır kendisi. Bu yazıyı okuduğumda hakikaten beni ilk kitaba götürdü. Unutma duygumun yerini ilk kitabın olayları doldurdu ve ben hatırladım. Eğer siz hiç okumamışsanız ilk kitabı; benim kanaatimce ilk kitabı okuyun. Çünkü bu set halinde basıldığı için her ne kadar da bağımsız okunuyorsa ben bağlam açısından ilk kitabı okuyarak olayların ve gerekli şeylerin bağlanabileceğini tavsiye ederim. Eğer benim durumumdaysanız önsöz yeter size.
    Ama mutlaka kitabın önsözünü de okuyun.

    Bu kitabın bir başka farklı özelliği ise yazar ve çevirmenin eşzamanlı/eşgüdümlü yek organize olup çevirmeleridir. Başka bir deyişle; yazarın kitabını çeviren Muhsin Kızılkaya diğer kitaplarını çevirdiği zamanlardan bahsederken araya altı ay bir sene girdiğini ifade etmiştir. Yalnız bu Diclenin Sesi kitabında ise hemen hemen bir sayfa dahi göndermişse onu hemen çevirmiştir. Araya zaman koymadan. Bu açıdan hem yazara hem de kendisine minnettar olduğumu belirtmek isterim.

    Diclenin Sürgünleri... Mezopotamya halkının göz bebeklerinden biri; Dicle... diğer gözbebeği ise Fırat... Bu halkın evladı. Acılarını, umutlarını, sevdalarını, köylerini-kasabalarını, şehirlerini-meskenlerini, tarihi dokularını; taşını-toprağını, evini-barkını; tendur(tandır) ekmeğinin kokusunu, camiisini; ezanını-selasını, umudunu özlemini, çem'ini(nehir) yeşillik dolu bağ bahçelerini, ellerine aldığı sigara yaprağını, sardığı tütünü, çektiği dumanını, nane sele(sac ekmeği)'sini; alıp suya batırıp yediği ekmeğini, kitaplarını, kütüphanelerini, bin bir medeniyetin izlerini taşıdığı yaşam motiflerini ve binbir medeniyetin fani hayata bıraktığı kültürel miras... Cizre... Medreseya Sor(Kırmızı Medrese)... Kur'an'ı Kerim... İncil... Tevrat... Alimler... Esnaflar... Bezirganlar... Farklı etnik kökenli aşiretler ve toplumlar...
    Ve bu hamurları birarada yoğuran hamur ustası Mehmed Uzun... Yaşamına ne kadar da benziyor... Sürgün... Sürgün... Sürgün... sür...

    Bir başka tad bırakır insanda, geçmiş dönemlerdeki kavimleri-milletleri ve aşiretleri okumak. Kendi yaşamı dizelerde tüyler ürperten göz merceğine değen yazılar... bir yazar ki eserlerinden bağımsız olsun; inanılır gibi değil. Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık , Yitik Bir Aşkın Gölgesinde , Dicle'nin Yakarışı ... Bu adı geçen kitapları okudum. Bunlar arasında birini birine kıyas edemedim. Bu son okuduğum Diclenin Sürgünleri kitabı dahil. Bir insan ancak bu kadar ustaca yazabilir. Metreyle ölçebilseydik; kalemi ayarından milim şaşmazdı. Biri diğerini gölgede bırakamıyor. O kadar yoğun duygular ve ustaca yazılmış ki... Bunların hepsinde sürgün... Sürgün onun hayatı... Sürgün onun yazarlığı... Sürgün onun geçmişi... Sürgün onun geleceği... Sürgün onun göğsü... Sürgün onun kalbi... dili... aklı... Ve sürgün onun her şeyi.

    Diclenin Sürgünleri... Bu topraklarda yaşayan halkın kaderi... Sadece bu mu... sanmam. Acı, yitmek, gözyaşı, sevdalar... sevdalar... sevdalar(takılı kalır boğazda)... Top mermileri, yiten umutlar, günün ışığının merhameti ve yakıcılığı... çözülmemiş davalar... bağımsızlık, diğer bir deyişle özgürlük... Bu son söylenen ne tatlı şeydir: Özgürlük. Sürgün halkların kaderi hiç değişmedi, Mir(belli bir bölgenin sorumlusu, beyi)'ler zamanında. Hep bir özgürlük mücadelesi vardı yüreklerinde. Ve bir de yitmek bilmeyen sevdaları. Acıları sevdaları kadar kazınmamıştı yüreklerine. Ölümü bile göze almışlardı sevdalarıyla birlikte. Çözülen birliklerde dahi yitmemişti sevdaları. Ama ihanetler... işte burada sevdalar, özgürlükler, yiğitlikler her ne varsa yiter gider.

    Aklım bir an Diclenin Yakarışına gitti. Haware... Bir de Bıro'ya... Bıro kör... öksüz... yetim ve yalnız... Ape Xalef alıp onu sahiplenmiştir. Sonra Medreseya Sor'a(Kırmızı Medrese, Cizre) gidip çeşitli kutsal kitapları ve farklı kültürlerin kitaplarını okuyarak eğitim almıştır. Bu eğitimi o dönem Cizre eyaletinin miri olan Mir Bedirxan'ın sağ kolu olan Mam Sefo'nun çocuklarıyla beraber görüp Cizre'de yetişmiştir. Daha sonra Ape Yakup'un salıyla Cizre'den yola çıkarak Kürtlerin yoğunlukta olduğu bölgelere doğru çeşitli kültür ve deneyimler yaşamak için yola çıkmıştır. İlk Kitabında IV tane Şevbuhêrk yani yazarın ve çevirmenin deyimiyle: Geleneksel Kürt kültüründe, dengbêjlerin türkü, destan söyledikleri, hikaye, masal anlattıkları, akşam namazından sonra kurulan ve gece yarılarına kadar süren geleneksel gece meclise ne denir. Kelimenin tam karşılığı "birlikte geçirilen gece"dir. Bu gece meclislerinde dengbêjler anlatır, divanhane de bulunanlarda dinler, kimi zaman dinleyiciler de çeşitli hareketlerle dengbej'in anlatısına katılır. Dinleyiciler ne kadar dikkatli ise dengbêj de o kadar coşar. İİ. kitabı Diclenin Sürgünleri'nde ise III tane Şevbuhêrk anlatır. İşte bu yolculuktan sonra Cizre eyaletine dönen Bıro bazı kıyıcı ve yıkıcı faaliyetlerin olduğunu görür. Artık kimse yurtta yabancıların kalmasına dahi müsamaha göstermez. Bunlar Süryani, Keldani ve diğerleri... Bir duyumla Hakkari'ye doğru yola çıkan Bıro, orada birçok insan cesediyle karşı karşıya kalır. Bunların arasında duyum aldığı bağlamında Ape Yakup ve ailesini aramaya koyulur. Çünkü bu duyum onlarla ilgiliydi. Ve kızı Ester(daha sonra isim bozmayı seven Bıro adını Ster olarak zikreder.)'i yaralı halde görür ve yüzünü gözünü silerek Cizre'ye doğru yola koyulur. Buraya kadar Ester'in bulunuşuyla ilgili ders ve çıkarımlarım: Eski zamanlarda insanlarımız hatır/gönül işlerine çok değer verirdi. Hani deriz ya dostun hatrına çiğ tavuk yenir. Bu bizim zamanımızda eski zamanlarda yaşayan insanların yaşayışlarının basite indirgenmiş söz şeklidir. Yani kendisine minnette duyduğu ve salıyla yolculuk eden Bıro bunca minneti gözönünde bulundurarak Hakkariye gitmiştir. Bu yolculuk da çok tehlikelidir. Çünkü az evvel de ifade ettiğimiz gibi kendi dışındaki bazı halklara yaptırım uygulaması vardı. Bu yüzden Ester'i götüren Bıro, gitmesi gibi dönmesi de tehlikeydi.

    Ester'i binbir zorlukla götürdü, Bıro. Sonra Mir Osmanlı Devleti'ne isyan etti. Bu şekilde sürgün anıları başladı... Ester'in Tevrat'taki Raşel'e benzetme... Bıro'nun kendine yâr olarak Ester'i diğer kadınlardan seçme olayının: Truva Kralı Priyamos ile karısı Hakabe'nin oğlu Paris, Hera Atena ve Afrodit... Bu üç kadından birini seçecekti Paris. Paris Afrodit'i seçti. Bu olayı Bıro'nun Ester'i seçimine benzetme... Ahmede Xane'nin o muhteşem eseri Mem u Zîn. Bu eserdeki Mem yani Memê Alan Cizîra Botan (Cizre'nin Botan'ı) Mir'inin kızı Zîn'i rüyada görüp aşık olmuştur. Bekoyê Ewan (Kült kültüründe daha sonra bu isim fitne çıkaran fitnebazlara denilen bir lakap haline gelmiştir.) da bu esamisi okunan Mir'in has adamıdır. Bu adam yüzünden Memê zindanda yatar. Konuya dönecek olursak Bıro Ester'i getirdi ya Cizre'ye haliyle duyulunca Mir tarafından hapse atılır. Ve bu hapisten sonra da Mir'in çocukları Bıro'yu kurtarmak için zindanda kalmasını söyler. İşte bu zindanla Memê'nin kaldığı zindan aynıydı. Bu şekilde yaşamları buluştuğu fakat Bıro kendi kaderinin Memê gibi olmasını istemiyordu. Ester'e kavuşmak istiyordu.

    Beni etkileyen olaylardan biri de zindanda kalmasını isteyen Mir'in çocukları gelirken beraberinde kelebek gelmiştir. Bu beni çocukluk anılarıma götürdü. Çocukluk dönemimde annem bir kelebek gördüğü vakit müjdenin geldiğini ifade ederdi. Ve bir hafta sonra babam yurtdışından yani iş seyahatinden dönerdi. Kitapta bolca tasvir boşuna değilmiş demek. Bu yüzden tasvirlerin içi boş değildir. Ben bu kelebeğin olayını yakalayabildim başka bildiklerim ve bir o kadar da bilmediklerim anlamlı tasvirler bulunuyor bu kitapta. Değişik atasözleri... Kürt halkının neden birbirinden hayır görmediği... Daha birçok şey.

    Bu kitabı mutlaka okuyun. Anlamadığınız bir yer varsa bana sorun. Sözü daha fazla uzatmadan kitapta geçen Mehmed Uzun'un tüyler ürperten... ağlatan... tüm acılarını ortak odağı haline getiren şiiriyle sonlandırıyorum:

    Sayfa: 430-431-432

    " Dicleyim ben

    Diclenin sesi
    Çok uzaklarda, sürgün ülkesinde bir inilti
    Bir inilti, yabancı bir güneş altında
    Şavkın altında yabancı yıldızların, yabancı bir ayın.
    Seni düşünüyor.
    Sen, çoktandır unuttuğum bir çobanın kavalı
    Bir atın koşusu, uzaklarda kalmış bir Moğrip rüzgar misali,
    Dallarını, yapraklarını, tanelerini unuttuğum bir dut ağacı,
    Kokularına doyamadığım bir reyhan dalı, zambak çiçeği
    Artık haber alamadığım bir turna sürüsü
    Sen unutulmuş kaderim
    Sen yitirilmiş aklım, hafızam
    Seni düşünüyorum kayboluş ülkesinde
    Seni düşünüp 'hawar' diye bağırıyorum
    Hawar, ben, sen, bizler ne çok yorgun
    Savaşlardan, kavgalardan,matem ve taziyelerden,
    Yolculuklardan, göçlerden, darbe ve yaralarda.
    Boynumuzdaki boyundurluk, el ve ayaklarımızdaki zincir,
    Dilimizdeki kilit, ölümü ruhumuzun
    Kalu-beladan beri süren esaretten yorgun
    Kaybolmuş artık çok uzaklarda
    Dicleyim ben 
    Diclenin sesi
    Seni anlatan ses, yalnız ülke, sessiz toprak.
    Ben yorgun, sen yorgun, biz yorgun
    Dörtnala kalkan atlar,
    Kınından çekilmiş kılıçlar
    Patlayan toplar, gelip geçen ordular,
    Gökyüzüne ulaşan fermanlar
    Etrafı esir alan naralar
    Yanan kasır ve kaleler
    Kaldırılan talanlar
    Şimdi hepsi yorgun yüreğinde incecik bir çığlık
    Sen Nuh Nebi toprağı; dayan
    Nuh peygamberin sabrıyla 
    Şefkatli yaratıcının kandilinin ışığıyla
    Nur kara dumanın ardında, aydınlık gecenin karanlığından sonra
    Sen insalığın şefkatli kadim toprağı
    Neler gördün, neler duydun sen !
    Gelip geçn kaç padişah, kaç kral, kaç imparator, kaç komutan, kaç paşa...
    Kaç yangın, kaç tufan, kaç yıldırım
    Kaç felakete şahitlik yaptın sen
    Gelip geçtiler tümü
    Bir sen kaldın!
    Gideceğim ben, gidecğiz biz.
    Kalacaksın sen Ey Adem ile Havva'nın uzak toprağı
    Matemin toprağı, timsali sabır ve metanetin
    Dicleyim ben 
    Diclenin sesi
    Ataların sözüyle mırıldanan söz
    Melek Tavus'un boynunda bir mercan gibi asılı
    Ağzından dökülmüş, Adem ile Havva'nın
    Enoş peygamberin kitabında yazılı,
    Nuh tufanında güvercinin gagasına tünemiş
    İnançlı İbrahim'in ruhunda yankı
    Kurban İshak'ın yüreğinde korku,
    Cudi'de gemii Urfa'da Halil-i Rahman
    Ninovada Yunus Nebi, Harran ovasında Eyüp
    Zagroslarda Zerdüşt, Latişte Müshefa Reş
    Dicle, Fırat
    Ben ataların sözü
    Ben sözü cennetin
    Cehennemin sözü
    Ben bütün kök, soy, damar ve yolarda
    Bütün kadim şehirlerin harabelerinde beyit
    Süt çocuklarının beşiklerinde ninni
    Mir çadırlarında nakış, mezar taşlarında satır
    Bütün rüyalarda ses, Bütün arzularda coşku,
    Sözüm ben 
    Söz, Dicle türküsünün sözü
    Diclenin sesi
    Onunla birlikte ondan çok uzak ben
    Rahmet ülkesinin eşiğinde
    Dicle türküsünün son sözü,
    Dicleyim ben 
    Diclenin sesi... "

    Mehmed Uzun
  • 188 syf.
    ·6 günde
    Ana kahramanımız ejderhaların efendisi, büyücüler kralı Ged ya da diğer adıyla Çevik Atmaca. Çocukluğu huysuz, gürültücü, işten kaytarıp ormanın derinliklerine kaçan cinsten. Teyzesi büyücü olup onunda bu güçlere sahip olduğunu fark eder ve öğretmeye başlar, Ged gücünü dengeli kullanamadığından hastalanır ve gönlümüze taht kuracak Ogion amca yardıma gelir. Sakinliği, bilgeliği Ged'in kalbinde sevgi pınarcıkları oluşturur. Ogion amca bir teklif sunar ve der ki ''sen bana bağımlı değilsin istersen Roke adasına git ve bütün yüksek sanatları öğren istersen de benimle kal çünkü sen de olmayan şey ben de mevcut'' diyerek kendisinin karar vermesini ister ve Ged gençliğin verdiği heyecanla bir an önce zafere ve başarıya ulaşmanın sabırsızlığı neticesinde Roke adasını tercih eder .

    Sonrasında maceralarla yoğrulup Ged'in hırsı dolayısıyla yaşadığı talihsizlik sonucu farkına varıp olgunluğa erişme süreci, dostluğu tatması , otakı( küçük faremsi bir hayvan) ile bağlılığı, kararlı duruşu, kendini bulma yolunda sükunetini koruyup cesurca yoluna devam etmesi kitabın içine gömülmemi sağladı ve bu sadece bir fantastik kitap değil felsefeyle yoğrulmuş büyüleyici bir durum diye iç sesimi konuşturuverdim.

    Yeri geliyor Ged'in arkasında olup küreklerle kayığın ilerlemesine eşlik ediyor, Ged'in elinde porsuk ağacından yapılmış asayı görünce Ogion amca bana da yapabilir misin ricalarında bulunmayı, beraber ruşvaş çayı içmeyi( nasıl bir şey olduğunu bilmiyorum ama :D :P), balıkçı kulübesinde balina barsağından yapılmış hamakta uyumayı istedim , Ogion amcanın Ged'e dair kendini bulma yolunda öğütlerini dinleyip değer verişindeki huzuru hissettim. Ah bir de Ged'in Vetch ile olan dostluğunun yıllar geçmesine rağmen sevginin değişmediğine, zorluklarla mücadele edişlerine tanık olunca ''işte buuuuu '' dedim. Tabi bir de dostunun kız kardeşinin '' elbisesinin kolundan, kanatlarıyla ve pençeleriyle, elinden daha uzun olmayan bir ejderha sallanıyordu.'' diye tabir edilmesi hem gülümsetip hem de hayal gücümüzü genişletmesi yazara olan sempatimi de artıran cinsten oldu.

    Ayrıca kitabın her bölüm başlangıcında isimlere uygun çizimin olması da ayrı hoşuma gitti.1 puanı kırma sebebim ise sonunu daha heyecanlı ve aksiyonlu bekliyor oluşumdan idi, yüzeysel ve sanki acele bitmiş gibi bir hava sezinledim. Bu canımı sıktı biraz. Öyle olmasaydı bana göre 10 da 10 idi. Çevirmenin de emeği takdire şayan gerçekten çok başarılı idi bana göre, Yüzüklerin Efendisi kitabını da Çiğdem Erkal çevirmiş, ayrıca bir röportajında Guin'inin kitaplarını severek çevirdiğini ve ilk göz ağrısı olan Yerdeniz Büyücüsü olduğunu da belirtmesi başarısına yansımış bence ^_^
    Kitabı okumanızı tavsiye ediyorumm :))


    Son olarak okuduğum bir cümlenin tesir ettiği durumu yansıtıp notumu ve müziği ekleyerek sonlandırıyorum^_^
    '' Gölge senin gerçek benliğini yok etmek için uğraşıyor. Seni bir şahinin benliğine sokarak bunu neredeyse başarmıştı da. '' (sy :131 )
    Hepimizin önünde, ardında eşlik eden bir gölge yok mu uğrunda kendi benliğimizi yitirdiğimiz , karanlığa çekip ışığı yakalamamıza engel olan? Gölgenin bir çok adı var hayatımızda.. Kin, nefret, hırs, şöhret, bencillik gibi ruhumuzu ilmek ilmek karartıp, boğazımızı sıkarak yaşamımızı anlamsızlığa sürükler cinsten. O halde kendimizi hayatın derinliğinde binbir çeşit balıklarla karşılaşarak yeri geldiğinde nefesimizin kesildiği, yuttuğumuz suyun boğazımızda bıraktığı acı tatla, gözlerimizi kapayarak niyeti halis hislerimizle ve aklımızın da bize eşliğiyle yolumuzu ve kendimizi bulmanın sevincini tadan dalışlar yapmamız dileklerimle der sağlıcakla ve huzurla kalmanızı dilerim. ^_^

    Therion - Lemuria https://www.youtube.com/...Jhacp9z9I&t=146s bu da benden sizlere gelsin. ^_^

    Not: Bir de kitaplar insanın eline büyüleyici bir şekilde ulaşabiliyormuş, inandım buna ben :D Cem hocanın #27286805 güzel incelemesiyle bu kitabı tanımama vesile olduğu için tekrardan teşekkür ederim. Listeme ekleyip okumayı düşünüyor yaptım , ardından bir mesaj geldi önceden muhabbetim olmayan bir insandan . '' İstersen sana hediye edebilirim''diye incelikle samimi bir şekilde ardından kitaplar aracılığıyla sohbetimiz devam etti, dostluğumuzun tomurcukları yeşermeye başladı ve kalbimde neşe, tatlılık, huzur ve anlam katan bir dost olarak yer edindi, ilk fantastik kitabımı da onun vesilesiyle attım, çok teşekkür ediyorum tekrardan tatlı arkadaşım benim ^_^
  • Hayatı boyunca bir çok şizofreni hastası görmüş ve onlarla iletişimde bulunmuş birisi olarak şizofreninin ne olduğu hakkında bildiklerimi size anlatmak istiyorum. Herkesin bildiği gibi şizofreni bir akıl hastalığıdır. Genelde neden olduğu bilinmez. Ancak şizofreniye sebep olan bir takım sebepler mevcuttur. Bunlardan bir tanesi genetik olabiliyor. Diğer sebebi beyindeki dopamin hormonunun fazlalığıdır. Ancak dopamin hormonunun fazla olması kişiyi şizofren yapmak için yeterli değildir. Çoğunlukta fazla görülse bile bazı şizofrenlerde dopamin azlığı da görülmüştür. Bir diğer sebebi kullanılan kötü maddelerdir. Depresif durumlar sebebiyle tedavi gördüğüm hastanede tanıştığım bir arkadaşım vardı. Kendisi Şizofreni hastasıydı. Ama onu şizofren yapan şey esrar, eroin gibi maddelerin yoğun kullanımı sonucunda oluşan sebeplerdi. Yani tıp dünyasında kanıtlanmış bir gerçektir ki bazı maddeler insanı bir süre sonra şizofren yapacak kadar zarar verebilir. Bu sayılanlar şizofreninin bilinen sebepleridir. Ancak temelinde tam olarak neden başladığı henüz tam bilinmemektedir. Şizofreni akıl fazlalığı ya da akıl geriliği demek değildir. Şizofren bir hastanın zeka seviyesi normal bir insanla eşit olabilir, daha fazla olabilir ya da daha az da olabilir. Zeka seviyesi ile şizofreni hastalığının hiçbir alakası yoktur. Hayatımda gördüğüm ilk şizofreni hastası ilk yattığım servisteydi. Onu ilk gördüğüm an farklı olduğunu anlamıştım ama şizofreni hastası olduğunu bilmiyordum. Zeka geriliği vardı ve bu çok belli oluyordu. Gece olduğu zaman korkuyordu ve güvenliklerin gelip ona tecavüz ettiğine inanıyordu. Gündüz olduğunda bir sır gibi insanların yanına yaklaşıp durumu anlatıyor ve yardım istiyordu. Kuralları algılayamıyordu. Ne yapıp ne yapmaması gerektiğine çok fazla karar veremiyordu. Başkalarının kaldığı odalara girmek yasak olduğu halde içeri giriyor ve insanların eşyalarını alıp kullanabiliyordu. Genelde depresif bir ruh hali meydana gelmiyordu. Tam aksine gayet neşeliydi. Servisin koridorunda yangın tüpleri vardı ve bu tüpler plastik camlarla kapatılmıştı. Gerçek cam kullanılmamıştı çünkü servis psikiyatri servisi olduğu için cam yasaktı. Bir gün bu arkadaşım koridorda gezerken plastik camı kırdı ve koridordaki başka bir arkadaşımızı rehin aldı. Elindeki plastik ile onun boynundaki damarı keserek onu öldürmekle tehdit etti. Orada sessiz oda denen bir yer var. Sessiz oda’da sadece minderler ve süngerli duvarlar var. Birisi bir şey yaptığı zaman oraya kilitliyorlar. Bu arkadaşımıza müdahale edip sessiz odaya kilitlediler. Sessiz oda’dan çıkabilmenin tek bir yolu vardır. O da artık sakinleştiğine ve artık etrafa da kendine de zarar vermeyeceğini tedavi ekibine inandırmaktır. Aksi halde açlıktan da ölseniz, susuzluktan da ölseniz ne olursa olsun oradan çıkmanın bir yolu yoktur. Bu rehin alma işini neden yaptığını hiçbir zaman anlayamadık. Bir süre sonra hiçbir şey yokmuş gibi davrandı. Hatırlayıp hatırlamadığını bile konuşmadık. Servis içinde hastalıklar ve olan olaylar hakkında konuşmak yasaktı. Ancak bunu gizli bir şekilde yapabilirdik. Ancak yapmak istemedik çünkü bunun hakkında konuşmak hastayı yeniden bir krize sürükleyebilirdi. O bundan hiç söz etmedi. Bizde etmedik. Hatırlayıp hatırlamadığını bilmiyorum ama bana hatırlamıyormuş gibi gelmişti. Çünkü rehin aldığı arkadaş ile hiçbir şey olmamış gibi konuşmaya devam ediyordu. Sessiz Oda’ya kilitlenen o değilmiş, bunları o yapmamış gibi davranıyordu. Yaptıklarının farkında değildi, normal hayata ve kurallara adapte olamıyordu. Bambaşka bir dünyada gibiydi. Ama hissediyordu, yaşıyordu. Kendi dünyasında yaşıyordu ama yine de yaşıyordu. Korkunç bir dünyada yaşıyordu. Aramızdaydı ama aramızda değil gibiydi. Bakın tamam güvenlik ona tecavüz etmedi buna ben şahidim. Öyle bir şey geceleri asla olmadı. Ve her yerde kamera vardı. İddia edilen durum da oldukça ciddi bir suç. Ama bu önemli değil onun için anlıyor musunuz? Bu gerçek değil ama onun için gerçek. O bunu dünyasında yaşadı. Gerçekten yaşadı. Bizim dünyamızda değil ama kendi dünyasında yaşadı. İftira atmıyor, yalan söylemiyor, sadece çare arıyor. Ama bizim dünyamızda olmayan bir olaya müdahale edemiyoruz. Bu yüzden bununla kendisi baş etmek zorunda kalıyor. Biz bilmiyoruz ama o yaşıyor. Biz bilmiyoruz ama o hissediyor. Bizim dünyamızda bu olayın olmamış olması onun için hiçbir anlam ifade etmiyor. Çünkü onun dünyasında bu oldu.
    Bu benim gördüğüm ilk şizofreni hastasıydı. Geri kalan gördüğüm hastaların sıralamalarını tam hatırlamıyorum. Kaçıncı olduğu da önemli değil zaten. Bir şizofreni hastasıyla tanışmıştım. O sanırım zaman geçirmiş olmama rağmen şizofren olduğunu anlayamadığım tek şizofreni hastasıydı. Yaşlı bir dedeydi. Çok tonton, çok tatlı ve çok nazlı bir dedeydi. Sürekli şikayet ediyordu. Yürüyemiyorum diyordu. Yürüteç verdiler. Başka şikayetlerde bulundu. Çözmeye çalıştılar. Dedeyi bir türlü memnun edememişlerdi. En sonunda eşi ziyaretine geldi ve eşi hakkında şikayet etmeye başladı. Bu kadın maaşımı alıyor paramı yiyor kaç yaşında adamım parasız geziyorum diyordu. Bir an için gerçek sanmıştım. Yani gerçekten kadının kötü birisi olduğunu falan düşündüm. Ta ki o dedenin şizofreni hastası olduğunu ve akli denge sebebiyle vasisinin eşi olduğunu öğrenene kadar. Hayatımda hiç öyle bir şizofren görmemiştim. Şizofren birisi genelde kendini belli eder. Ancak o dede hiç etmemişti. Tabiki bu örneklerden anlaşılması gereken en önemli şey de hastalık dereceleri. Dede belli etmeyecek kadar iyi durumdaydı ancak ilk hastanın hastalık seviyesi çok ileri olduğu için durum daha farklıydı.
    Bir başka şizofreni hastasından söz etmek istiyorum. Mekanların ve kişilerin gerçek isimlerini vermek istemediğim için hiçbir isim kullanmadan yazmaya çalışıyorum. Bir gün hastanenin bahçesindeydim. Başka bir şehirden başka bir şehire depresif halim için çare bulmaya gelmiştim. Dünyam düzelsin istiyordum ve yaşayamayacak kadar huzursuzdum. Tam bir depresyon modundaydım. Çok yoğundu. Hastane, ruh ve sinir hastalıkları üzerine kurulmuş hastanelerden birisiydi. Acilinde bir kadını bağlamışlardı. Kadın olay çıkartmıştı. Ambulans ile gelmişti. İki kızı vardı. Ağlayarak acil servisin orada konuştuk. Yanımdaki annelerine ne olduğunu sordu. Ben ise bunu sormamıştım çünkü o arada içim parçalanıyordu o manzara yüzünden. Kızları annesinin şizofreni hastası olduğunu söylediler. Durumundan bahsettiler. Ben kendi doktoruma girdiğimde intihar riski yüzünden yatış verdi. O kadınla aynı koğuşa yattık. Normalde bazı hastanelerde hastalıklarına ve derecelerine göre ayırırlar. Ancak o hastanede tek bir kadın koğuşu var ve bütün bayan hastaları oraya karma bir şekilde alıyorlar. Bir gün koridorda gezerken o kadın önüme dikildi ve neden beni takip ediyorsun diye sordu. Ne söyleyeceğimi şaşırdım. Beni takip ediyorsun, kapıyı açtığımda kapı açıyorsun, kapattığımda kapatıyorsun, peşimden geliyorsun demeye başladı. Ne söylesem dinlemeyeceğini bildiğim için cevap vermeden odama girdim. Onu takip etmiyordum. Kendi depresyonumla uğraşıp nasıl hayatımı düzeltebileceğimi ya da nasıl ölebileceğimi düşünüyordum. Ama bunun bir önemi yok. Çünkü onun dünyasında ben onu takip etmiştim, onunla aynı anda kapıları kapatıp açarak ona gizli ve tehlikeli mesajlar vermiştim. Ben onu takip eden biriydim. Gerçekte böyle olmamamın hiçbir önemi yok. Çünkü onun dünyasında ben böyle biriydim. Ve onun için kendi dünyası dışında hiçbir şeyin önemi yoktu. Onun dünyası onun sahip olduğu ve gerçekliğine sarsılmaz bir biçimde kör kütük inandığı tek dünyaydı.
    Gördüğüm şizofreni hastalarından birisi de çok tatlı bir kızdı. Zararını hiç görmedim. Görenin korkacağı bir haldeydi ancak karşıdan bakmak yerine yanına yaklaştığında şefkatle kucaklayacağın birisiydi. Bilinçsizce bir çok şey yapıyordu ancak zararsızca yapıyordu. Kendi kendine konuşuyordu, sürekli bir transta gibiydi. Beyaz güvercinler gördüğünü iddia ediyordu. Onları bizim görmediğimizi asla anlamıyordu. Bu yüzden kalkıp güvercinleri sevmeye ve beslemeye çalışıyordu. Aniden şarkı söyleyip bağırarak dans etmeye başlıyordu. Bir an anadan doğma soyunup etrafta öyle geziyordu. Başka bir an bulduğu her şeyi giyip her yerini kapatmaya çalışıyordu. Geceleri aniden yatağından kalkıp başkalarının yatağına geliyor ve onlara sarılarak uzanmak istiyordu. Normalde görevliler böyle bir şeye asla izin vermez. Onlar fark edene kadar kalıyor, bazen ise fark etmeleri uzun sürdüğünde aniden modunu değiştirip kendi yatağına gidiyordu. Yatak odasının zeminine geceleri daire şeklinde idrarını yapıyordu. Uyarıldığı zaman özür diliyordu. Söz dinleyeceğini anlatıyordu. Kendini açıklamaya çalışıyordu. İnsanların ondan nefret etmesinden çok korkuyordu. İnsanlar onu sevsin ve bir sürü arkadaşı olsun istiyordu. Onun dünyasında güvercinler vardı. Evet gerçek dünyada önünde güvercin falan yoktu ama bu önemli değil. Onun güvercinleri vardı işte. Biz görmesekte onun güvercinleri vardı ve o onları besleyip seviyordu. Mutluydu. Güvercinleriyle çok mutluydu. Güvercinleriyle birbirlerini seviyorlardı ve birbirlerine haber yolluyorlardı. Önemli olan tek şey de buydu onun için zaten. Gerçek dünya ile pek işi yoktu. O gördüğüm en ileri seviye şizofreni hastasıydı. Onunla neredeyse bir şey konuşmak imkansızdı. Bazen öylesine kayboluyordu ki bizi duyamadığına emin oluyordum. Onun kendi dünyasından başka hiçbir şeye yer yoktu hayatında. Kimseye de kendi dünyasından bahsetmezdi. Eğer onun ilgisini çekeceği sorular bulursanız ya da sizinle konuşmak isteyeceği zamanlar olursa ancak o zamanlar bir iletişim söz konusu olabilirdi. Gerçek dünyadaki insanlarla ne zaman konuşacağını ne zaman konuşmayacağını kendi seçiyordu. O istemediği zaman ona ulaşmanız mümkün değildi. Çünkü çoğu zaman bedeni bizim aramızda dolaşsa bile bambaşka bir dünyada yaşıyordu. Aramızda dolaştığından haberi bile yoktu. Kendi dünyası vardı, kendi ortamları, kendi arkadaşları. Ve genelde onlarla takılırdı. Onlarla zaman geçirirdi. O insanların gerçek olmamasının hiçbir önemi yok. Çünkü ona göre gerçek olmayan biziz ve gerçek olan onlar. Yazabileceğim daha çok örnek var ancak geri kalanları başka zamana saklıyorum. Bir şizofreni hastası için önemli olan sizin ne düşündüğünüz ya da neyin gerçek olduğu değildir. Bir şizofreni hastası için önemli olan sadece kendi dünyasıdır. Şizofreni geçebilen bir hastalık mıdır? Hayır. Şizofreni asla tamamen geçmez. Ancak ilaç ile kontrol altına alınabilir. Şizofreni hastası birisi gerçek hayata adapte olabilir mi? Tabiki. Ama bu sandığınız kadar kolay bir iş değildir. Gerçekten uğraş gerektiren bir şeydir. Her şeyden önce onun dünyasına girmelisiniz. Dünyasını öğrenmelisiniz. Dünyasında bir yer edinmelisiniz. Onun dünyasına dahil olabilmek için izin istemeli ve ulaşmaya çalışmalısınız. Bir şizofreni hastasına yaşadığı her şeyin gerçek dışı olduğunu ve bunu kabul etmesi gerektiğini söylerseniz ona asla yardım edemezsiniz. Sadece kendinizden ve tedaviden uzaklaştırırsınız. Şizofreni hastaları topluma karışabilir, yararlı şeyler başarabilir. Gerçek ve düzgün bir tedaviyle bizim gibi yaşayabilir. Tam anlamıyla bizim yaşantımıza sahip olamazlar ancak bize benzer yaşayabilirler. Ben çok zeki şizofrenlerde gördüm, zeka geriliği olan şizofrenlerde. Dediğim gibi, şizofreni bir insanın zekasının seviyesini belirlemez. Çok zeki şizofrenler çok zekice işler başarabilirler. Kendi dünyalarını resmetmek isteyen şizofrenler harika ressam olabilirler. Şizofreniden muzdarip bir çok hasta sağlıklı insanların yapmayı başaramadığı şeyleri başarabilirler. Ancak bunun için onun dünyasına girip kendi dünyamıza davet etmemiz gerekir. Davet etmeden önce davet edilmemiz gerekir. Onun dünyasını anlamalıyız, öğrenmeliyiz. Tıpkı uzaydan gelen ve dünyadan gelen iki insan gibi. Ya da Amerika ile Afganistan’dan gelmiş iki yabancı gibi. Ona kendi dünyanızı onun diliyle anlatabilmelisiniz. Kendi dünyanıza davet edilmeyi dilemesini sağlayabilmelisiniz. Ona, kendi dünyasını bizim dünyamıza tanıtabileceğini ve bunun için bizim dünyamız için çok önemli olduğunu fark ettirebilmelisiniz. Ona dünyamızın onun dünyasını tanımaya ihtiyacı olduğunu ve bizim dünyamızda tek kural olduğunu anlatmalısınız. Tek kural, kendine ve hiçbir canlıya zarar vermemek. Ama bu birden olmaz. Mesela iki yakın arkadaşın evde ziyareti gibi olmalı. O sizi davet etti, dünyasını anladınız. Bir süre geçti ve size güveniyor. Ona neden birazda bizim evde oyun oynayalım mı diye sormazsınız ki? Ona odanızı gösterirsiniz, oyuncaklarınızı gösterirsiniz. Annenizin yemeklerini gösterirsiniz. Dışarı çıkar en sevdiğiniz yerleri gösterirsiniz. İkinizinde kişisel alanını görmüş olursunuz böylece. Aynı buna benziyor anlatmak istediğim şey. Önce onun dünyasına gidip öğreniyoruz ve sonra onu kendi dünyamıza davet ediyoruz. Beraber takılabileceğimiz yerleri keşfediyoruz, en sevdiğimiz etkinlikleri gösteriyoruz, en sevdiğimiz filmleri izliyoruz. Korkularımızı, şikayetlerimizi paylaşıyoruz. Bir süre sonra bu dünya arası ziyaretler sıklaşıyor. Ve eğer sevdirebilirseniz bir süre sonra sizin dünyanızda yaşamayı istemesine sebep bile olabilirsiniz. Hastalığı tamamen yok etmeniz mümkün değil. En azından şuanki bilim şartlarıyla. Ama hastayı hayata kazandırabilmek mümkün. Günlük işlerini halledebilecek duruma getirebilmek mümkün. Daha iyi hissettirebilmek mümkün. Sanata atılmasını sağlayabilmek mümkün. Bu yüzden yardım çok önemli. Hayat değiştirmek için doktor olmanıza gerek yok. Doktor olmadan da ruhsal ya da akılsal problemi olan insanlara yardım edebilirsiniz. Onların arkadaşları olabilirsiniz.
    Tüm şizofreni hastalarının ve yardıma ihtiyacı olan tüm canlıların topluma katılabilmesi dileğiyle yardımın yüceliğini belirtmek istiyorum ve yazımı sonlandırıyorum:
    En azından herhangi bir canlıyı kurtarmaya çalışan herkes, insanlık görevini yerine getirmeye çalışmış demektir.