• 352 syf.
    ·8 günde·9/10
    Ece Temelkuran , Venezuela izlenimlerini kitaplastirdigi Biz Burada Devrim yapıyoruz sinyorita kitabından sonra, bu kez Türk-ermeni ilişkilerini konu edinen Ağrı'nın Derinliği kitabında sözkonusu ilişkilere farklı bir boyuttan bakıyor. Diğer kitap gibi bu kitap da sarsıcı gerçekleri okurla başarıyla bulusturmus.

    Türk ve Ermeni kimlikleri. Aynı coğrafyada yüzyıllar boyunca birarada yaşayan iki kimlik. Birarada huzur içinde yaşadılar mı bilmiyoruz, içlerindeki gerçek duygular nelerdi bilmiyoruz, Ermeniler imp. içinde güçsüz oldukları için mi hiç ses çıkarmadı, çıkaramadı bilmiyoruz,ama bildiğimiz bir şey var ki, imparatorluğun zayıfladığı yıllarda bu beraberliği bozmak isteyen birileri vardi. Ve gizli gizli değil, açık açık bu yarayı kasimakta tereddüt etmediler.

    Galiba beraberligin bozulmasının top noktası 1914 1. Dünya savaşı. Savaşla birlikte ilişkiler gerilmeye başladı. Bu gerilim özellikle İngilizlerin, Ruslarin ve Fransızların işine geldi. Çünkü onlara Anadolu'da bir devlet kurmanın sözünü vermişlerdi. Bu süreç ilk planda Türk köylerinin yagmalanmasi, Türklerin katledilmesi ve cephe gerisinden Türk ordusuna zarar verme suretiyle başladı. Sonraki süreç Osmanlı hükümeti ittihad Terakki'nin almış olduğu tehcir kararı. Haliyle Ermeni çetelerinin yapmış olduğu kiyimlar, bu hamleyi yapmak zorunda bıraktı hükümete. İşte ilişkilerin yay gibi gerilmesine neden olan hamle de bu oldu. O günden bu güne ili halk arasındaki ilişkiler bir türlü normalleşmedi.

    Ağrının Derinliği , bu ilişkilerin Ermeni halkı tarafından nasıl göründüğünü anlamak için Ermenistan, Fransa, ABD'de bulunan sıradan vatandaş, diaspora ve buradan göçmüş ailelerin çocukları ile birebir görüşerek izlenimlerini kitaplaştırmis. Yüz yıl önce tehcir kanunu ile Anadolu'dan göçmek zorunda kalan Osmanlı vatandaşı Ermenilerin yakınları, bugün Türkiye ile ilgili neler düşünüyorlar, talepleri neler, gibi sorulara yanıt aramış.

    Aslında Ermeni halkının düşünceleri tek bir konuda birlesmiyor. İçlerinde şahin kanadı sayılabilecek, ki bunlar diasporası temsil ediyor, çok sert görüşlere sahip olanları da var, daha ılıman kesim de mevcut. Konuya ser bakanlar 1915 yılında yapılanın bir "soykırım" olduğunu, toprak ve para tazminatı verilmesine kadar işi götürüyorlar. Ilıman kesim ise "soykırım" konusunda yine hassas, fakat öncelik olarak kabul edilip özür dilenmesinin bile yeterli olacağını söylüyorlar. Fakat birçoğu korkunç Türk kalıbını kurmakta zorlanıyorlar.

    İki taraf arasında çok zalimce hesaplasmalar olduğunu biliyoruz. Yakın zamandaki asala terörüne, 6-7 Eylül olayları ile cevap verilmiş adeta. Ancak maalesef hiçbir şey tek taraflı değil. Aklı selim Ermeniler bunun farkında. Kendi yaptıkları kiyimlari, felaketleri kabul edebilen bir kesim de yok değil.

    Buraya kadar olan kesim çoğunlukla Fransa ve ABD'de yaşayan Ermenilerin görüşleri.
    Ermenistan özelinde durum daha farklı. Açıkçası bu sorun onların ilk gundemleri değil. Halk çok yoksul ve uğraştıkları ana gündem hayatta kalabilmek.

    Bir parantez de Ararat için açmak lazım. Nerede yaşarsa yaşasın hemen tüm Ermeniler Ararat konusunda çok hassaslar. Adeta simgeleri. Ağrı dağının onlar için büyük bir manevi değeri var. Resimleri,ofislerini,evlerini süslüyor. En çok hasret duyduklari somut nesne diyebilirim.

    Kitabın özel bir paragrafı da Hrant Dink için ayrılmış. Barışsever, Türk Ermeni ilişkilerini yukarı taşımak için müthiş çaba gösteren bir aydın olan Dink, maalesef asik olduğu bu topraklarda öldürüldü. Ondan hafızalarda geriye kalan delik ayakkabıli fotoğrafi oldu. Onun nasıl bir kişi olduğu,neler üzerinde kafa yordugu birçokları tarafından ölümünden sonra anlaşıldı. Eşinin deyimiyle öbür barış güverciniydi , yasatmadilar.
  • 720 syf.
    ·62 günde·Puan vermedi
    Franz Werfel’ın başyapıtı olan “Musa Dağ’da: Kırk Gün”, Almanya’da basıldığı ilk yıllarda Naziler tarafından yasaklanmıştır. Yazarın diğer eserleri ile birlikte bu kitapta meydanlarda yakılmıştır. Türkiye'de nadirkitap yada gittigidiyor sitelerinden bulunabilir.
    Bu eser gerçek bir yaşam öyküsü olup “Musa Dağında Kırk Gün” Franz Werfel’in 1929 yılında Suriye ve Antakya’yı dolaşmasından sonra 1932-1933 yılları arasında Şam’da yazılmıştır.
    1915´teki tehcir emrinin, yaklaşan ölümün soğuk nefesi olduğunu anlayan ve emre uymamaya karar veren Antakya Ermenilerinin direniş ve kaçış hikâyesidir.
    Kitabın Belge Yayınları tarafından basılmasında sorumluluk sahibi olan Ragıp Zarakolu, Türkçe-Ermenice yayımlanan haftalık Agos gazetesinin 70. sayısındaki röportajında şöyle tanıtıyor kitabı: “Kitabı seçerken ortaya serdiği insanlık trajedisi ilgimizi çekti. Romanın edebi bir yanı var her şeyden önce. İçinde tek bir renk değil, iyiler ve kötüler var. Yazarının Alman olması (Avusturya Yahudisi) kitabın yazıldığı dönemde bir ölçüde gelecekteki Yahudi soykırımının habercisi sanki. Sanatçı önsezisiyle yazılmış ve önlem alınması için çığlık belki de. Bu kitap Alman halkına bir uyarıydı aslında. 1933’te Naziler iktidara geçtiğinde yayımlandı. Osmanlı’daki olaylarda Almanlar’ın da rolünü ortaya seren, suç ortaklığını satır aralarında sergileyen bir kitap. Bir kehânet kitabıydı aslında. Savaşın kuru analizi yerine insanlık dramını sergileyen bu tür romanlar her zaman daha etkileyici oluyor. Politikacıların rolünü çok iyi koyuyor. Düşmanlıkları nasıl kışkırttıklarını gösteriyor. Kitabın içinde, verilen emre uymayan devlet görevlilerinden bile bahsediliyor. Mazlum bir halkın sesi olmayı da başaran bir kitap. Musa Dağı, Antakya’da Suriye sınırında ve 1915 yılına kadar Ermenilerin yaşadığı yedi köyü bağrına basan, onları tehlikelerden koruyan bir dağ.
    “Musa Dağ’da Kırk Gün” birçok dünya diline çevrilmiş ve filmi yapılmış bir roman.
    Hatay Samandağı Ermenilerinin yaşadıklarını anlatan romanda insanların kişilikleri en ince ayrıntılarına kadar anlatılmış. Tüm mimikler, hareketler çözümlenmiş. Gabriel?i ve eşi Juliette?i odanızda oturup konuşurlarken seyredebilirsiniz.

    Bir halı fabrikasında çalışan sakat kalmış, açlıktan ölmüş göçmen çocuklarının sefaletini, bir halkın akıl almaz kederini anlatmaktadır. Kitabın yazılması, Temmuz 1932 – Mart 1933 arasında gerçekleştirilmiştir. Bu arada Ekim ayında çeşitli Alman kentlerinde verdiği konferanslarda, yazar 1. kitabın 5. bölümünü konuşma metni olarak seçmiştir. 1. kitabın bu bölümünde Enver Paşa’yla Papaz Johannes Lepsius arasında geçen konuşma aynen verilmiştir.Kimlerin, hangi çıkarlar için Ermeni halkının katli emrini verdiği anlatılmaktadır kitapta.

    “Türk halkı kırk milyon. Şimdi kendinizi sadece bir an için bizim yerinize koyun bayım! Bu kırk milyonu birleştirip, Almanya’nın Avrupa’da oynadığı rolü, günün birinde Asya’da oynayacak bir ulusal imparatorluk kurma fikri büyük ve onurlu bir politik plan değil mi? İmparatorluk bekliyor. Sadece uzanıp almamız gerek. Ermeniler arasında gerçekten de korkutucu miktarda aydın var. Siz gerçekten de bu tür aydınların dostu musunuz Bay Lepsius? Ben değilim! Bizim içimizde fazla aydın yok. Buna karşılık biz, büyük imparatorluğu kurma ve yönetme yeteneğinde olan kahraman, eski bir ırkız. O nedenle engelleri aşacağız.”
    “Enver Paşa, ilk kez şimdi çıplak gerçeği açıklıyor. Artık yüzündeki çekingen gülümseme değil, gözleri sabit ve soğuk bakıyor, iri, ürkütücü dişlerinden ağır ağır sıyrılıyor dudakları:
    «İnsanlarla veba mikrobu arasında barış olmaz.»
    Hemen atılıyor Lepsius:
    «Demek ki siz, harbi, Ermeni milletini tamamen yoketmek için kullanmak istediğinizi kabul ediyorsunuz?» …”
    “Göç” emrini verenler ve uygulayanlar; Ermenilere “göç” emri verildiğinde, bu emrin soykırım olduğunu, “göç” edenlerin de ölüme göç ettiklerini bilmektedirler.
    Ermenilerin bir kısmı “göç” emrine boyun eğer ve yollarda, daha “yerleşecekleri” çöllere varamadan da ölürler. Onlar daha yola çıktıklarında, bu “göç”ün ölüme göç olduğunu anlamışlardır.
    Bir kısım Ermeni ise, bu “göç” emrinin ne anlama geldiğini anlamışlar ve bu emre karşı direnmeye karar vermişlerdir. Bu kitapta hem “göç” edenlerin yaşadıkları sefalet, hem de “göç” etmeyip direnenlerin yaşadıkları kuşatma, saldırı ve savunma anlatılmaktadır. Olayların anlatımı kuru bir dille olmamaktadır. İnsanların “göç”e direnmeleri esnasında neler hissettikleri, karşılaştıkları zorluklar, duygusal hayatları; üç keçisi olanın da bir keçi sürüsüne sahip olanın da özel mülklerine nasıl düşkün oldukları, zorun dayatması sonucu bu düşüncelerinden geçici olarak vazgeçmeleri, ertesi gün ölebileceklerini düşünmelerine rağmen para ve eşyalarını da sakladıkları anlatılmaktadır.
    “Papazımız, benim gücüm yettiğince hayır yaptığımı, yoksullar, kilise ve okul için payıma düşeni her zaman verdiğimi bilir. Ve bu çevrede en büyük pay, hep bana düşmüştür. Kuzeyde ve Doğudaki halkımız için para toplanacağı zaman, adım hep listelerin en başına yazılmış ve ben, kötü geçen yıllarda bile büyük miktarlarda bağış yapmak zorunda kalmışımdır. Hayır, hayır övünmek istemiyorum…”
    Konuşmanın burasında bağlantıyı yitiren Kebusyan, birkaç kez daha alçak gönüllülüğünü belirten sözleri tekrarlar…
    “Çayırda otlayan en kalabalık, en iyi koyun sürüsüne sahip olduğumu da inkar etmiyorum. Peki nasıl elde ettim böylesine iyi sürüyü? Çünkü hayvan yetiştirmeyi biliyorum. Çünkü dünyada olup bitenleri izliyorum. Ama şimdi aniden koyunsuz kalacağım, ya da meşe ve ceviz ağacından başka bir şey bilmeyen herhangi bir oymacının, veya herhangi bir dilencinin ne kadar koyunu olacaksa, benim de o kadar olacak…”
    #insanokur#
    Geç olsa bile ermeni geleneklerini,yaşam tarzlarını, aile hayatlarını öğrenmiş olmak, onların varlığını pekiştirdi. Hiçbir dilin, hiçbir ırkın yok edilemez olduğunu anladım. Yazacağım insani cümlelerin bile siyasetleştirilmesini engellemek adına kişisel yorumlarımı yazmaktan kaçındım fakat tarafsız bir şekilde okunduğu takdirde vicdan ve insani duygular dışında her şeyin önemsiz olduğu anlaşılacaktır.
    Bence hepimizi birleştirecek bir düşünce var. 'Masum insanların hayatı tüm çıkarların, stratejilerin önüne geçmeli.'
  • Her zaman her devirde bir süper güç, dünya siyasetinden çekilirse veya çekileceği anlaşılırsa, mevcut süper güçler tarafından dünyanın veya bölgenin siyasi haritası yeniden çizilir.
  • ...Ermenistan'ın belli sınırları yoktur. Böyle bir sınırın varlığını ve nerelerden geçtiğini bugün için Ermenilerin kendileri dahi bilmemektedirler. Coğrafyacılar ve Tarihçiler de şimdiye kadar Ermenistan denen bölgenin kesin olarak sınırını çizmiş değildirler. Ancak bilinen bir gerçek varsa o da bu bölgede ilk çağlarda Urartular, Mitanniler ve daha başka eski kavimler gibi Ermenilerin de bulunduğu ve yaşadığıdır. Kısaca Ermenistan coğrafi bir bölge adı olup, pek çok kavimin burada yaşadığı, sadece Ermenilere ait bir bölge olmadığı tarihi gerçeklere uygun düşmektedir.
  • Güçlü bir devlet, kendi yurttaşlarını, hem de savunmasızlarını, çoluk çocuk, kadın yaşlı demeden, kök saldığı ortamlardan söküp, bilinmez ve bitmez yollara salıyorsa, bizlerin bu durumu izah edecek kelimeleri tercih etme kıvranışımız, insan olma özelliğimizin hangi vasfıyla izah edilebilir? "Buna soykırım mı desek, göç mü desek?" diye cambazlıklar yapacaksak, her ikisini de aynı ölçude mahkum edemeyeceksek, soykırım yerine tehciri, ya da tehcir yerine soykırımı tercih etmekle insan oluşumuzun hangi onurunun bir parçasını kurtarmış oluyoruz?
    Hrant Dink
    Sayfa 168 - Hrant Dink Vakfi Yayınları