• 456 syf.
    ·13 günde·Beğendi
    Her ne kadar bu kitap , literatürlere roman olarak girmiş olsa da,bence romandan ziyade anı-belgesel niteliğindeydi.

    Kıymetli yazar ve düşünür Vedat Türkali 'nin,"Birgün Tek Başına"ve "Yalancı Tanıklar Kahvesi" adlı eserlerinden sonra okuduğum 3.ve 4.eserleri oldu bunlar.Aslında seri kitaplar değiller ancak Türkali,birbirlerini tamamlayıcı olmaları vesilesi ile arka arkaya okunmaları gerektiğini söylemiş ve daha sonra da tek kitap halinde basılmış bu iki eser.

    Ne zaman Vedat Türkali okusam,her satırda Oğuz Atay'ı anımsıyorum.Zira ,her iki üstad da eserlerini bilinç akışı tekniği ile kaleme almışlar.Bu benzetmede,bu tekniğin etkisi büyük olsa gerek...

    Eserlerde Behice Boran'dan Nazım Hikmet'e,Abidin Dino 'dan Yusuf Atılgan'a dek kimi ararsanız karşınıza çıkacak.

    Komünist; Vedat Türkali'nin bizzat kendi çocukluğu,gençliği,ailesi,günlük hayatı ve siyasi yaşamından kesitler sunuyor bize.

    Tek Kişilik Ölüm ise boşanmış bir aile çocuğu olan Levent 'in siyasi sebepler ile cezaevine girişi ile başlıyor.Eğer,örgütün üst düzey yöneticilerinin isimlerini itiraf ederse cezası düşürülecektir.Aksi halde idam kaçınılmazdır.Levent'in babası Nazif,oğlunun kurtulması için,onu itirafçı olmaya zorlar.Ama Levent O'nu dinlemez.Zira Nazif,zamanında,arkadaşlarına ihanet ederek,onları sallandırıp,kendi cezaevinden tahliye olmuş çakma ve dönek bir devrimcidir...

    Böylesine karamsarlığın ve iç hesaplaşmaların hakim olduğu bir eserde ,yazarın güçlü bir kadın karakter olarak Dr.Gülşen'i (Levent'in annesi)öne sürmesi takdire şayandı.

    Tarihi belgesel niteliğindeki bu iki güzel eser,yakın tarihimize ayna tutuyor.Anılar ve anekdotlar ile harmanlanmış olması da beni çok etkiledi.

    Vedat Türkali bence , ülkemizin görmüş ve göreceği en usta isimlerden biri..Lütfen okuyun,okutun...

    ️Kapitalist, kendisinin asılacağı ipi satan adamdır.

    ️Bizde, sosyal demokrat geçinen partiler halka hiçbir şey vermedikleri için, kimi dinci partilerin halkça benimsenmesinde, salt dinsel inançlara bağlılıktan çok, halkın bu geleneksel dayanışma duygularını, mahallelerde kimi gösterişli yardımlarla ustaca sömürülmeleri etken olmuştur.

    ️Bir yere ulaşmanın çeşitli yolları var; onursuzunu seçmek de yürek işidir. Kafasına yükselmeyi koymuşsa etini de sunar, beynini de. Güçlük onurlu yürümekte...

    ️Mutluluk değişmemek belki de! Onun için mutluluk yok.
    Tam ele geçirdiğinde bir bakıyorsun kaçıp gitmiş,
    tersine dönüvermiş her şey.
    Ölüm de pusuda; çevrende dolanıp durur.
    Tutunabildiğimiz tek güzellik sanat;
    onun da mutluluk umurunda değil!
    Mutluluk bizim derdimiz..

    ️Soğuk duvarlara çarpıp duran yaralı kanat seslerinin umutsuz yankıları kadar, bir görkemli alıcı kuşun, ayak tüplerindeki sinsi, sürüngen görünümüydü sarsıntıyı yaratan.

    ️Maslahatı âlemin dört şeye olmuş bina...Ben yiyeyim sen yeme, ben iyiyim sen fena!”
  • 240 syf.
    ·7 günde·9/10
    ”Ne güç şey komünist olmak.”
    Ne güç şey insan olmak...
    .
    ••1940 sonrası TKP tarihine eleştirel bir bakış...
    .
    ”Tıpkı doğum gibi
    Ölüm de tek kişiliktir.
    Aslında yaşam da öyledir
    Ama biz araya
    Başkalarını da katarız.”
    .
    ••Kitaba ismini veren düşünceyi bu satırlarla özetliyor Türkali.
    .
    “Yaşam bu!
    Hep bir şeyler taşıyacaksın; ezilmeyeceksin yükün altında.
    Asılması isteğiyle yargılanan yirmisindeki delikanlının
    babası olarak da ezilmeyeceksin!
    .
    ••Levent’in idam cezası,
    ••Nazif’in omuzlarındaki yük,
    ••Gülşen’in sırrı...
    .
    ••Derken Avusturya İşçi Marşı duyuluyor;
    “Hayat denilen kavgaya girdik
    Demir adımlarla yürüyoruz
    Biz bu karanlık yolun sonunda
    Doğacak güneşi görüyoruz
    Fabrikalarda biz
    Tarlalarda biziz
    Biziz hayatı yaratan
    Dil farkı bilmeyiz
    Din farkı bilmeyiz
    Sanki doğduk bir anadan...”
    .
    Politikaya ilgili olan ve
    ülkenin yakın tarih geçmişine
    eleştirel gözle bakmaktan çekinmeyen
    tüm yürekli insanların okuması gereken bir eser imiş,
    okuyunca anladık.
    .
    ••Bu özelliklerin dışında kalan insanlara ise
    kitaptan aldığım bir soru yönelteyim;
    .
    ••“Ağzını, gözünü, kulağını kapatan üç maymun gibi
    yaşayıp gelmeni doğal sayıyor musun?”
    .
    Tek Kişilik Ölüm Vedat Türkali
  • 576 syf.
    ·28 günde·10/10
    Değerli okurlar, uzun bir okuma maratonunun sonuna gelmiş bulunuyorum. Vedat Türkali'nin Güven'e kadar olan bütün kitapları bilindiği üzere benim edebiyat dersinde proje ödevimdi. Bu vesileyle bu ödevi bana veren Sema Hocamı da buradan tekrar selamlıyorum.
    3-4 ayda tamamladığım bu okuma maratonunun esas amacı, yazar odaklı bir çalışma yürütmekti. Onun için kronolojik sırayla okumak, yazarın dilindeki değişimleri ve gelişimleri görmek açısından önemliydi. Ayrıca fikirlerindeki değişimleri tabii. Bu anlamda ben de belirli bir dönemde okumak istediğim bir yazarı(bunu sadece ödev için demiyorum), önce ilk kitabıyla başlayıp devamında kronolojik olarak okumayı öğrendim. Buradan okurlara da tavsiyemdir, tanımadığınız yazara ilk kitabıyla başlamak genelde iyi sonuçlar verir(bazı yazarlarda vermeyebilir, güvenmeyiniz). [Dikkat, Spoiler vardır, olacaktır!]

    Öncelikle kitap son derece akıcı. Ne 2 cilt halinde kalın olmasına ne de puntolarının küçük olmasına bakın. Bunlar çok önemsiz şeyler. Zaten günümüzde kalitesiz okur dediğimiz kitle her şeyden önce çıkıp ''yaa bu kitap kaç sayfa?'' diye soruyorsa(sanki tartıya çıkaracak) o işte bir keramet vardır. Bu durumda sorun o kitlenin zihniyetidir ve eminim ki bu kitap o zihniyeti değiştirecektir. Öte yandan bazı şeyler hakkında bilgi isteyen bir kitap bu. Yani onun için kronolojik sırayla okuyun diyoruz. Eğer ilk kitabı bundan okumaya başlarsanız biraz ağır gelebilir. Onun için hem yazarın dili açısından hem de işlenen konular anlamında Bir Gün Tek Başına başlangıçta idealdir.

    Kitabımıza artık dönme zamanı geldi. Güven kitabı, adından da anlaşılacağı üzere güven temalı bir roman. Peki ama neye güven? İşte kitabın sorusu da bu. En ufak bir muhalif sesin tek parti mafya iktidarı tarafından susturulduğu bir dönemde komünist olmak kolay mı? Böyle bir ortamda komünistler kime güvenecekler? Ya da gerçekten güvendikleri doğru kişiler, yerler mi? Kitap boyunca anlatılan temel sorundur bu. Turgut, Halil, Kemal gibi birkaç arkadaşın örgütlenip gizli TKP'yi araması kitabın ana eksenine oturur. Bu arkadaşların her biri farklı kişilikler barındırır. Denebilir ki kitabı zenginleştiren, Türkali farkını ortaya koyan, kitabı basit toplumculuktan ayıran çizgi budur. Bu arada iki cilt için genel konuştuğumu da ekleyeyim. Yani, Türkali'nin toplumcu bir çizgi inşa ederken, Türk toplumunun sınıflarını ele alırken o sınıflara özgü karakterlerle romanı inşa etmesi bence büyük bir edebi devrimdir. En başta, bireyci-toplumcu anlayışını yıkmıştır. Esas romanda ikisinin de olması gerektiğini, hiçbirini ihmal etmemek lazım geldiğini bize göstermiştir. Dolayısıyla kitapta en beğendiğim unsur da bu farklı sınıflardaki bireylerin olaylara kendi açılarından sundukları yaklaşımların kitapta verilmesiydi şüphesiz. Turgut, kitabın ana karakteri olarak öne çıkmış bir komünisttir. Olaylara yakın arkadaşı Halil gibi aşırı coşkuyla yaklaşmamakta ama yer yer romantik bir bakış açısıyla gelgitler yaşamaktadır. Tıpkı Bir Gün Tek Başına'daki Kenan karakteri gibi. Gerçi onun iradesi biraz daha zayıftır. Halil'den bahsederken de biraz olaylara aşırı tepki vermesine, coşkularına yenik düşmesine değindik. Bu, onun için kitap boyunca büyük bir dezavantaj olur. Aslında onun şahsında ifade edilen peşin hükümlülük, sorgulamadan devamlı başkaldırı Türkiye solunun büyük bir sorunudur. Öne çıkan bunlar olduğu için diğer arkadaşlara fazlaca değinmeye gerek yok. Yalnız bu arkadaşlar Türkiye'nin sıkıntılı bir döneminde(İkinci Dünya Savaşı yılları) yasal olmadığı için gizli kalan Türkiye Komünist Partisi'nde bir an evvel mücadele etmek istiyorlar, bu konuda kendilerine yol gösterecek bir rehber arıyorlardır. Söylemeye gerek yok ki bu rehber de Rahmi Usta adlı tecrübeli bir işçi olacaktır. Rahmi Usta yalnız biraz çekingendir, onlara partiyi söylemez. Çünkü parti içinde sıkı sıkıya herkesin bağlı olduğu desantralizasyon ve gizlilik ilkesi vardır. Desantralizasyon, merkezileşmenin kaldırılması demek. TKP için siyasetteki anlamı ise sınıf merkezli siyasetten daha esnek, özellikle Türkiye'deki iktidarı barışçı çizgiye çekmek biçiminde anlatılan Komintern kararıdır. TKP, kendisi için alınan bu kararı ne dereceye kadar uygulayabilmiştir? Getirisi, götürüsü ne olmuştur? Bu karar doğru bir karar mıdır? gibi sorular yazarın bizi düşünmeye sevk ettiği konulardandır. Gizlilik ise partili kimliğini saklamak, en yakın arkadaş ya da parti içindeki bir dosta bile kapalı durmaktır. Bunun da parti üyelerini yalnızlaştırdığı, çürümeye bıraktığı gibi eleştiriler var ki biz kitabı okurken yine bunları da düşüneceğiz. Rahmi Usta şüphesiz yılların partilisi, kıdemli bir komünist. Yazar onun karşısına bir de Sahir Hoca karakterini koyar ki aralarındaki ilişkiden, çatışmalardan ve farklılıklardan aynı zamanda Türk aydınının da sorunlarını yansıtabilsin. Çünkü Sahir Hoca da en az onun kadar komünist olan, olaylara hep felsefi bir yaklaşımla bakan, devamlı sorgulayan ve işçi olmasa da, tecrübeli değilse de Rahmi'den daha bilgili bir felsefe öğretmenidir. Bir de ara sıra aydın bunalımlarına girmese dört dörtlük komünist olurdu. Fakat ne yapalım ki Türkali'nin vazgeçilmez konularından biri de bu. Bir taşla kaç kuş vurmak istemiş yazar görüyorsunuz.

    Turgut'un ilişkileri de önemlidir kitapta. Bu ilişkiler özellikle sınıflar arasındaki geçişkenliği vermesi bakımından önemlidir. Turgut'un yer yer kavga ettiği, ama sıkı sıkıya bağlı olduğu ve fakat buruk bir acıyla ayrıldıkları kızdır Necla. Necla aslında burjuva sınıfı kökenli olmasına rağmen sevgilisi Turgut'un fikirlerinden etkilenmiş, komünist olmuştur. Hapse falan da girer ikinci ciltte. Necla'nın önemi, onun şahsında Türk burjuvazisinin yansıtılmasıdır. Necla'nın babası Eşref Bey o yıllarda CHP'nin üst düzey bir bürokratı, aynı zamanda zengin bir varsılıdır da. Onun gibi milletin sırtından geçinen akraba ve çevresinden Hüsnümelek Bey, Galip Bey gibi karakterlerle karşılaşınca Eşref Bey'e şükrederiz. Adam gene de bir nebze solcuymuş deriz. Ben öyle dedim. Halbuki hepsi Türkiye pastasını dilimlemişler, kendilerine ayırdıkları büyük parçaları da nasıl mideye indiririz derdindeler... Hüsnümelek ve Galip çareyi kapağı Almanlara atmakta buluyorlar. Onlar o yıllarda süper güç. Rusya'nın içine kadar ilerlemişler. Diyorlar ki biz Almanya'ya güvenirsek sırtımız yere gelmez. Evdeki hesap çarşıya uymuyor tabii. Eşref Bey öngörülü adam olduğu için bunlara kapılmıyor fakat Türk burjuvazisi çok umutlu Almanlardan. Başbakan Refik Saydam'ın kaza süsü verilerek ortadan kaldırılması(kendisi Almanlarla ilişkilere pek sıcak bakmıyor da, ölümü şüpheliymiş), onun yerine Alman yanlısı fırıldak Saraçoğlu'nun başa gelmesi bu umudun ölçüsünü biraz kaçırmış oluyor. Nitekim hesapsız davrananlar savaşın sonuna doğru Almanlardan yüz çeviriyor(Galip Bey gibi), koşulsuz şartsız Almanlara güvenenler ise(Hüsnümelek Bey gibi) ya iflas ediyor, ya da büyük yıkıma uğruyorlar. Savaşın bitimi de Türk burjuvazisinin kendini Soğuk Savaş ortamına hazırlaması demek oluyor. Almancılar bu kez Amerikancı oluyor, İngilizci oluyor. Lakin değişmeyen tek şey: Komünistlere karşı alınan tavır. Savaştan önce de sonra da en büyük bela komünizm. Devletin bunun için ''derin devlet'' gibi gizli örgütlenmelere, istihbarat birimlerine olan gereksinimi de çok fazla. İşte kitabın ikinci cildinde devletin bu yüzüne de şahitlik ediyoruz. Gelsin işkencelerle ölen insanlar, hiçbir vicdanın kabul etmeyeceği muameleler... Tüm bunları okurken böyle bir ortamda milliyetçilik yapmak, hele hele böyle bir devleti savunmak tiksinç geliyor insana. Üstelik ayakta uyutulan nice milliyetçiler de o muameleleri okuyunca bakalım ne düşünecekler? Lütfen onlar da okusun. Devlet fetişizmi ile Tanrı fetişizmi çoğu yerde atbaşı gider. İki anlayış da her şeyden önce insanı, yani vicdanları ve gönülleri unuttuğu için, onları bunlardan azade bir toplam olarak gördüğü için çok zararlı şeylerdir. Üstelik insanın irade ve hürriyet arayışını hesaba katarsak çok da insan doğasına uygun şeyler değildir. Bunlar benim kitaptan yola çıkarak edindiğim bazı fikirler. Tabii taktir gene okuyucunundur.

    Kitap hakkında söylediklerimi artık toparlamam lazım, saat geç oldu. Kitabı sadece bir TKP kitabı olarak okursanız hata edersiniz. Evet TKP'ye yönelik eleştiriler sıralanıyor, yöneticilerinden ve faaliyetlerinden bahsediliyor ama bu aynı zamanda bir dönem romanı. Yani sadece TKP değil, Türkiye'nin o anda bulunduğu durum hakkındaki bilgiler de çok detaylı(Bu arada TKP hakkında sıraladığı eleştirileri de kimi yerde çok haklı bulurken kimi yerde gene araya liberallik sıkıştırıp Kürt siyasi hareketini yücelten şeyler katmış, Doktor Nurettin olayı gibi. Fakat Tek Kişilik Ölüm'de esen liberal rüzgar burada pek yok, çünkü TKP'nin bizzat içinden bu eleştirileri yapmak yazarı bir nebze olsun duraklatmış. Bazen metnin şartları da yazarı kısıtlayabilir). Bu bilgilerden biri de örneğin Türk burjuvazisinin durumuydu. Dahası devletin durumu. İşte tüm bunlar için bence Güven çok başarılı, hatta yazdıkları içinde sıralamanın en üst yerindeki kitap diyebilirim.

    Dilinden girişte de biraz bahsettim. Gayet kolay, anlaşılır, akıcı bir üslubu var. Kesinlikle uzun ve ağdalı cümleler yok. Tek Kişilik Ölüm okuduklarım arasında dili en ağır olanıydı. Ancak bunun dili çok basit. Yine de teknik olarak ve edebi olarak çıtayı hep üstte tutmuş. İç monologlar tabii bu zenginliğin en büyük kaynağı denebilir. Yine de diyeceğim şu ki Türkali'ye bundan başlamak okuyucu için çok iyi olmaz. Önce diline alışması lazım, iç monoloğu anlayabilmesi lazım. Bundan da girişte bahsetmiştim sanıyorum.

    İncelemenin sonuna nihayet gelebildim. Kitapla ilgili söyleyeceklerim bu kadardı. Tabii yazarın bu kitabıyla Türkiye'deki pek çok meseleye değindiğini de söylemeyi unutmayalım. Dolayısıyla üç aşağı beş yukarı hitap ettiği okuyucu da bu meselelerle ilgisi olan okuyucu olacaktır. İyi okumalar diliyorum, esen kalın.
  • Özellikle Doğu’dan getirttiğim Kürt kilimlerinden epeyi şey edindiğim de doğru. Kazanmasam, kazandırmasam nasıl ayakta kalabilirdim? Sorun da bu değil mi? O kilimleri dokuyanlar... Başlama o masallara!.. Ne olmuş dokuyanlara? Ya hiçbir şey dokumayanlar? Evet, onlar da... Milyonlarca işsiz, milyonlarca aç... Soyup soğana çeviriyorlar ülkeyi yabancı ortaklarla. Bunları bilmeyen mi var? Ben mi kurtaracağım bütün bu açları, işsizleri? Böyle gider bu iş. Yıllar yılı gider. Rönesans’ta açlar yok muydu? Tıkabasa yiyen çatlayası zenginler, soylular, katil, iğrenç Borjia’lar? Giotto da orda çıktı, Massaccio da, Leonardo da... Onlar kaldı, ötekiler silinip gitti. Biraz yüzeyde yaklaşıyor olabilirim bu çağa. Derinine nasıl ineceğiz? İnen var mı? Doğru nerde? Tek doğruları Stalin söylüyordu, değişmez doğruları! Ne oldu sonra? Kendinle barışık olabilmen için geçmişin pisliklerine sığınman mı gerekli ille de? Ben barışığım kendimle. O pislikler ortaya dökülünce kaç komünist çıktı yanıldığım söyleyen, yüreğinde gerçekte acı duyan?
  • Şefik Hüsnü'nün Moskova'da Komintern'de, Vedat Nedim'in Türkiye'de TKP sekreteri olduğu günlerde partide işler yüzüstü beklemeye bırakılmıştır! Şefik Hüsnü, sekreterden hesap sormak, işleri yoluna koymak göreviyle gizlice ülkeye gelir. Toplantıya Şevket Süreyya, Nâzım da katılır. Doktor görür ki genel sekreter Vedat Nedim değil de Şevket Süreyya'dır; Vedat Nedim hık deyicisidir onun! Parti'nin atak devinimlere kalkışmasını gereksiz görmektedirler. Ankara, Mustafa Kemal, yapılması gerekeni yapmaktadır! O günkü Türkiye ortamında, TKP'nin yapacağı, yapabileceği pek bir şey yoktur! Oysa emekçi halk kesimi o günün Türkiye'sindeki hiçbir ekonomik soruna Ankara'dan çözüm gelmediğini, gelemeyeceğini acı acı anlamıştır. Birkaç yıl sonra ezilmiş, yoksul yığınlar, denize düşmüşçesine, danışıklı kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası'na sarılacaklardır! Olmaz mı, bir komünist partisinin böyle bir toplumda yapacağı, yapması gereken çok şey vardır. Ama bu iş yürek ister. İstiklal Mahkemeleri'nin bir celsede adam astığı ülke o günler Türkiye. Ankara'ya sığınmanın ideolojik kılıfını bulmak da pek güç bir iş değil. Tutuklandığı akşam İstanbul Emniyeti'nde, Mustafa Kemal'e yakın Ankara yüksek bürokratlarından bir akrabasıyla görüştürülür Vedat Nedim, Doktor'un dediğine göre. Adam anlatır ki, pabuçlar pahalı bu kez; diretirse şakası yok, ipe gidecek! Her şeyi söyler, herkesi ele verir Vedat Nedim.

    (...)

    O takım, Şevket Süreyya'sı, Vedat Nedim'i, İsmail Hüsrev Tökin'i, Burhan Asaf Belge'siyle Ankara'ya kapılanırlar. Birkaç yıl sonra da, İsmet İnönü'ye başvurup, Gazi'den izin alarak çıkarttıkları Kadro dergisinde TKP'li geçmişlerini, 'Marksistlik'lerini, en uygun biçimde pazarlarlar.
    Batı, '29 Bunalımı'nın sarsıntısı içindedir. Ankara, devleti ayakta tutup yürütme çabasıyla çıkar yol arayıp duruyordur. Pragmatist yöntemle, eğrisini doğrusuna getirerek devlet yöneten Ankara'nın Paşalarına, Beylerine artık bunlar ideoloji üretip akıl verecekler! Yeryüzündeki Ulusal Kurtuluş Savaşçılarının 'Kâbesi' olacaktır Ankara!.. Bu akla da ancak iki yıl dayanılır. Azınlık kompradorları temizlemeye girişen Ankara'nın, finans kalesi, İş Bankası grubu, kirli çıkın para babaları, seçkin, güçlü, kimi Levanten tüccarları, işadamlığına soyunmuş asker sivil bürokrat eskileriyle devlete artık iyiden iyiye ağırlığını koymuştur. ''Tarihte bize 'Ekonomi' bilmiyorlardı diyecekler,'' diye dertlendiği söylenen Mustafa Kemal de yeğlemesini yapınca Kadro kapatılır. YÜKSEK İDEOLOGLARIN HEPSİ DE YÜKSEK GÖREVLERE ATANARAK YÜKSEK KAZANÇLA KAPATIRLAR BU YÜKSEK PAZARI!
    Vedat Türkali
    Sayfa 175 - Ayrıntı
  • 1961 TARİHLİ BASKIYA ÖNSÖZ

    Jean Paul Sartre

    Kısa bir süre öncesine dek yeryüzünün nüfusu iki milyardı: beş yüz milyon insan ve bir buçuk milyar “yerli”. Birinciler “Söz”e sahipti, ötekilerse bu sözü ödünç almışlardı. Bu ikisi arasında aracı olarak hizmet veren satılmış kralcıklar, derebeyler ve tepeden tırnağa sahte bir burjuvazi vardı. Sömürgelerde gerçek çırılçıplak ortadaydı, ama “metropoller” bu gerçeğin giyinik olmasını yeğliyordu: Yerlilere kendilerini sevdirmek zorundaydılar. Bir tür anne gibi. Avrupalı seçkinler yerlilerden seçkin bir tabaka yaratmaya kalkıştı. Gençler arasından ayıklayıp seçiyorlardı; alınlarına kızgın demirle Batı kültürünün ilkelerini dağlıyorlardı; ağızlarını seslerle, tumturaklı, parlak, içi boş sözcüklerle tıkadılar. Metropolde kısa bir süre kaldıktan sonra, gözleri boyanmış bir halde ülkelerine yolluyorlardı. Bu iki ayaklı yalanların kardeşlerine söyleyecek hiçbir şeyi kalmamıştı; yalnızca yankı yapıyorlardı. Bizler Paris’ten, Londra’dan, Amsterdam’dan “Parthenon! Kardeşlik!” diye bağırdıkça, Afrika ya da Asya’nın herhangi bir yerinde dudaklar “…thenon! …deşlik” demek için aralanıyordu. Altın çağdı bu.

    Bu çağ sona erdi: Ağızlar kendi kendilerine açılıyordu artık; sarı ve kara sesler hâlâ bizim hümanizmamızdan söz ediyordu, ama yalnızca bizim insanlık dışılığımızı yüzümüze çalmak için. Bu nazik küskünlük ifadelerini dinlerken hoşnut kalmadığımız söylenemez. Önce gururlu bir şaşkınlık duyduk. “Ne? Kendi başlarına mı konuşmaya başladılar? Kendi ellerimizle neler yaratmışız bir bakın!” İdeallerimizi kabul ettiklerinden kuşkumuz yoktu, çünkü bizi bu ideale sadık kalmamakla suçluyorlardı. Bu kez Avrupa kendi misyonuna gerçekten de inanabilirdi; Asyalıları Helenleştirmişti; yeni bir tür, Greko-Latin siyahlar yaratmıştı. Her zamanki gibi pragmatik olan bizler kendi aramızda şöyle diyorduk: “Varsın içlerini döksünler, bu onları rahatlatır; havlayan köpek ısırmaz.”

    Ortaya çıkan başka bir kuşak durumu değiştirdi. Bu kuşağın yazar ve şairleri, inanılmaz bir sabırla, bize değerlerimizin kendi yaşam gerçekleriyle uyuşmadığını, bu değerleri tam olarak ne reddedebildiklerini ne de onlarla bütünleşebildiklerini anlatmaya çalıştılar. Kabaca söyledikleri şuydu: Siz bizi bir ucube haline getiriyorsunuz, hümanizmanız bize evrensellik öneriyor, ama ırkçı uygulamalarınız bizi ayrılaştırıyor. Onları pek aldırmadan dinliyorduk: Sömürge yöneticilerine Hegel okumaları için para ödenmiyor, zaten Hegel’i pek az okurlar, ama rahatsız vicdanların kendi çelişkilerine batmış olduğunu anlamak için bu filozofa ihtiyaçları yok aslında. Elde var sıfır. Bu yüzden bırakalım bahtsızlıkları sürsün, hiçbir şey çıkmaz bundan. Uzmanlar bize onların ağlayıp sızlanmaları arasında küçücük bir talep iması varsa eğer bunun da entegrasyon talebi olacağını söylüyordu. Bunu elbette bahşedemezdik onlara: Yoksa bildiğiniz gibi aşırı sömürüye dayalı bu sistem yıkılıp giderdi. Ama bu havucu gözlerinin önünde sallandırmak yeter, koşa koşa gelirlerdi. İsyan etmeye gelince, bu konuda hiç mi hiç kaygı duymuyorduk: Hangi aklı başında “yerli” Avrupa’nın güzel evlatlarını sırf onlar gibi olabilmek amacıyla katletmeye kalkar ki? Kısacası bu tür melankolik ruh hallerini teşvik ettik ve Goncourt Ödülü’nü bir kereliğine de bir siyaha vermenin fena olmayacağını düşündük. Bütün bunlar 1939’dan önceydi.

    1961. Dinleyin: “Bir işe yaramaz bıktırıcı sözler ve mide bulandırıcı taklitlerle zaman kaybetmeyelim. Ağzından insan sözcüğünü düşürmeyen, ama her rastladığı yerde, kendi sokaklarının her köşesinde, dünyanın her yerinde insanı katleden bu Avrupa’yı terk edelim. Sözde ‘ruhsal macera’ adına Avrupa yüzyıllardır neredeyse tüm insanlığın sesini boğuyor.” Bu üslup yeni. Böyle konuşmaya cesaret eden kim? Bir Afrikalı, eskinin sömürgesi bir Üçüncü Dünya insanı. “Avrupa”, diye ekliyor, “öyle delice ve pervasız bir ivme kazandı ki… uçuruma doğru gidiyor, ondan uzak durmakla iyi yapmış oluruz.” Diğer bir deyişle, Avrupa hapı yuttu. Yenilir yutulur bir gerçek değil bu, ama bizler de buna derinden inanıyoruz – öyle değil mi sevgili kıtadaşlarım?

    Ama ihtiyatlı konuşmalıyız. Örneğin bir Fransız ötekine, “Ülkemiz hapı yuttu!” dediğinde (ki bildiğim kadarıyla 1930’dan beri hemen her gün karşılaşılan durumdur bu), öfke ve aşk dolu tutkulu bir nutuk halini alır konuşma; hatip de tüm vatandaşlarıyla aynı gemidedir. Ama genellikle şunu ekler: “Tabii eğer şu yapılmazsa…” Herkes mesajı alır: Tek bir hatayı kaldıracak durum yoktur. Tavsiyelerine harfiyen uyulmazsa, o zaman, ancak o zaman ülke parçalanacaktır. Kısacası, ardından tavsiye gelen bir tehdittir bu ve ulusun kendi iç öznelliğinden kaynaklandığı ölçüde daha az şoke edicidir. Ama tam tersine, Fanon Avrupa’nın yok olmaya doğru gittiğini söylediğinde, alarm çığlığı atmadığı gibi, bir tanı koymaktadır. Bu doktor ne Avrupa’nın umutsuz vaka olduğu kanısındadır –mucizelerin var olduğu bilinmektedir- ne de tedavi yolları önerme iddiasındadır: o, Avrupa’nın ölüm döşeğinde olduğunu saptamaktadır. Dışarıdan biri olarak tanısını gözleyebildiği semptomlara dayandırıyor. Avrupa’yı iyileştirmeye gelince; hayır: onu endişelendiren başka şeyler var. Avrupa hayatta kalmış ya da yok olmuş, umurunda değil. Bundan dolayı Fanon’un kitabı skandal yaratıcıdır. Matrak ve rahatsız bir tavırla, “Bizi ne hale sokmuş!” diye mırıldanırsanız, skandalın gerçek niteliğini gözden kaçırmış olursuz, çünkü Fanon sizi hiçbir hale “sokmaz”; başkaları için gayet yakıcı olan bu kitap size karşı tamamen ilgisizdir. Sık sık sizin hakkınızda konuşur, ama sizinle konuşmaz. Siyah Goncourtlar ve sarı Nobeller bitti: sömürgeleştirilmiş ödül sahiplerinin dönemi kapandı. “Fransızca konuşan” eski yerli kendi dilini yeni gereksinimlere uyarlar, sadece sömürgeleştirilmiş olan için kullanır ve ona hitap eder: “Bütün azgelişmiş ülke yerlileri birleşin!” Bu nasıl bir düşüş, düşkünlük! Babaların tek muhatabı bizlerdik, oğullar ise bizi muhatap olarak bile kabul etmiyorlar: Onların söylem nesnesiyiz. Fanon söz arasında Setif, Hanoi ve Madagaskar’da işlediğimiz suçlara değiniyor elbette, ama suçlayarak zaman harcamıyor: Onları kullanıyor. Sömürgecilik taktiklerini, sömürgelerdeki Avrupalılarla “metropol halkı”nı birleştiren ve ayıran karmaşık ilişki oyunlarını, kendi kardeşleri adına parçalıyor; amacı bizi alt etmeyi onlara öğretmek.

    Kısacası, Üçüncü Dünya bu sesle kendisini keşfediyor ve kendisiyle konuşuyor. Türdeş bir dünyada olmadığımızı, köleleştirilmiş halkların bu dünyada hâlâ var olduğunu biliyoruz. Bunlardan bazıları sahte bir bağımsızlık edindi, bazıları egemenliklerini elde etmek için savaşıyor, bazıları ise tam özgürlüklerini kazanmış ama sürekli emperyalist saldırı tehdidi altında yaşıyor. Bu ayrımlar sömürge tarihinden, başka bir deyişle ezme ilişkisinden kaynaklanıyor. Bazı yerlerde metropol, birkaç feodali maaşa bağlamakla idare ederken başka yerlerde böl ve yönet sistemi içinde sömürgeleştirilmiş kullardan bir burjuvazi yaratmıştı; bazı yerlerde ise bir taşla iki kuş vurmuştu: sömürge hem yerleşim yeriydi hem de sömürü yeri. Bu yüzden Avrupa, ayrımları ve çatışmaları keskinleştirmiş, sınıflar ve bazı durumlarda ırkçılık yaratmış ve sömürgeleştirilmiş toplumlarda katmanların ortaya çıkması ve derinleşmesi için elinden geleni ardına koymamıştır. Fanon hiçbir şeyi gizlemez. Eski sömürge, bize karşı mücadele edebilmek için kendisine karşı da mücadele etmelidir. Daha doğrusu, bu ikisi tek ve aynı şeydir. Savaşın ateşi tüm iç engeller eritmelidir; kompradorlardan ve iş bitiricilerden ibaret güçsüz burjuvazi, daima ayrıcalıklı şehir proletaryası ve gecekondu semtlerinin lümpen proletaryası, ulusal ve devrimci ordunun gerçek yedek gücü olan kır kitleleriyle ittifak kurmalıdır. Sömürgeciliğin ekonomik gelişmeyi kasten engellediği ülkelerde, köylülük isyan ettiğinde hızla radikal sınıf olarak ortaya çıkar. Köylülük çıplak baskıya çok aşinadır, şehirli işçilerden çok daha fazla çile çeker ve açlıktan ölmesini önlemek için mevcut yapıların bütünüyle yıkılmasından başka bir önlem yeterli olamaz. Köylülük zafere ulaşırsa ulusal devrim sosyalist olacaktır; harekete geçmişken durdurulursa, sömürge burjuvazisi iktidarı devralırsa, yeni devlet, biçimsel egemenliğine rağmen, emperyalistlerin elinde kalır. Katanga örneği bunu gayet iyi açıklamaktadır. Üçüncü Dünya’nın birliği henüz sağlanmamıştır: Bu, sürmekte olan bir süreçtir; her ülkedeki sömürgeleşmiş halkların bağımsızlık öncesi kadar sonrasında da köylü sınıfının komutası altında birleşmesi demektir. Fanon’un Afrika, Asya ve Latin Amerika’daki kardeşlerine açıkladığı şey budur: Devrimci sosyalizme her yerde ve hep birlikte gerekleştireceğiz; tek tek olursak eski tiranlar bizi yener. Fanon hiçbir şey saklamaz: ne zayıflıkları, ne anlaşmazlıkları ne de mistifikasyonları. Bir yerde hareket kötü bir başlangıç yapmıştır; başka bir yerde başlangıçtaki ani başarıların ardından hareketin ivmesi azalmıştır; başka yerde durmuştur ve yeniden canlanması için köylülerin burjuvazilerini başlarından atması gerekir. Fanon, okuyucuyu en tehlikeli yabancılaşmalara, yani lider ve kişilik kültüne, Batı kültürüne ve aynı zamanda Afrika kültürünün uzak geçmişine geri dönüşe karşı sürekli uyarıyor. Gerçek kültür devrimdir, yani demir tavında dövülür. Fanon yüksek sesle ve açık seçik konuşur. Biz Avrupalılar onu duyabiliyoruz. Bunun kanıtı bu kitabı elinizde tutuyor olmanızdır. Sömürgeci güçlerin onun samimiyetinden yararlanabileceğinden hiç korkmuyor mu?

    Hayır. Fanon hiçbir şeyden korkmuyor. Bizim yöntemlerimiz çağdışı: Bazen kurtuluşu geciktirebilir ama durduramaz. Yöntemlerimizi düzeltebileceğimizi hayal etmeyin; metropollerin aylak düşü olan yeni-sömürgecilik bir safsatadır; “üçüncü güç” diye bir şey yoktur ya da varsa bile sömürgeciliğin çoktan iktidara getirdiği sahte burjuvazidir. Yalanlarımızı birbiri ardına yüzümüze çarpan bu uyanmış dünyada bizim Makyavelciliğimizin yapabileceği pek bir şey yok. Sömürgecinin tek bir çaresi var: gücü yetebiliyorsa şiddet. Yerlinin tek bir seçeneği var: ya kölelik ya egemenlik. Siz bu kitabı okusanız okumasanız Fanon’a ne? Bu kitap onun kardeşleri için; Fanon bizim köhnemiş hilelerimizi açığa çıkarıyor, yedekte başka hilemiz kalmadığına da emin. Kardeşlerine sesleniyor: Avrupa kıtalarımıza pençelerini geçirdi, bu pençeyi geri çekene dek çentikler açmalıyız üzerinde. Zaman bizden yana: Bizerta’da, Elizabethville’de, Cezayir’in iç bölgelerinden olup biten her şeyden tüm dünya haberdar oluyor. Rakip bloklar karşıt cephelerde yer alıyor ve birbirlerine gık dedirtmiyorlar; haydi bu hareketsizlikten yararlanalım, tarihte yerimizi alalım, bizim akınımız sayesinde tarih ilk kez evrensel olmak zorunda kalsın. Haydi savaşalım. Başka silahımız yoksa bile, bıçağın sabrı yeter.

    Avrupalılar, bu kitabı açın, içine bakın. Karanlıkta birkaç adım attıktan sonra bir ateş çevresinde toplanmış yabancıları göreceksiniz; yaklaşın ve onları dinleyin. Sizin acentelerinize ve buraları koruyan paralı askerlere layık gördükleri yazgıyı tartışıyorlar. Belki sizi görecekler, ama seslerini bile alçaltmadan aralarında konuşmaya devam edecekler. Kayıtsızlıkları sizi can evinizden vurur: Onların babaları, gölgelerde yaşayan o yaratıklar, sizin yarattıklarınız, ölü canlardı; onlara ışık veren sizdiniz, onlar yalnızca size hitap ederlerdi ama siz bu zombilere cevap vermeye tenezzül etmezdiniz. Onların oğulları sizi görmezden geliyor. Onları ısıtan ve aydınlatan ateş size ait değil. Siz, saygılı bir mesafeyle duran siz, kendinizi kaçak, geceye özgü, işi bitmiş hissedeceksiniz. Şimdi sıra sizde. Bir başka şafağın doğacağı bu karanlıklarda artık zombi sizsiniz.

    O halde, diyeceksiniz, bu kitabı pencereden fırlatıp atalım. Bizim için yazılmamışsa neden okuyalım ki? İki nedenle: Birincisi, Fanon sizi kardeşlerine analiz ediyor ve yabancılaştırma mekanizmalarımızı onlar için kırıp söküyor. Nesnelerden ibaret hakikatinizi keşfetmek için bundan yararlanın. Kurbanlarımız bizi kendi yara ve zincirlerinden tanıyorlar: Tanıklıklarını çürütülmez kılan da bu. Kendimize ne yapmış olduğumuzu kavramamız için onlara ne yaptığımızı bize göstermeleri yeter. Gerekli bir şey mi bu? Evet, çünkü Avrupa çökmeye yazgılı. Ama, diyeceksiniz yine, biz metropolde yaşıyoruz ve aşırılıkları onaylamıyoruz. Doğru, siz sömürgelerdeki Avrupalı değilsiniz, ama onlardan daha iyi de değilsiniz. Sömürgeciler sizin öncülerinizdi, onları deniz-aşırı topraklara siz gönderdiniz, sizi onlar zengin etti. Onları uyardınız: Çok fazla kan dökerlerse, yarım ağızla onları reddedecektiniz; tıpkı bir devletin –hangisi olduğu önemli değil- yurtdışındaki ajitatör, provokatör ve casuslar çetesi bir kez yakalanınca onları tanımazdan gelmesi gibi. Bu kadar liberal ve bu kadar insancıl olan, kültür aşkını abartılı bir özentiye vardıran sizler, sömürgeleriniz olduğunu ve bu sömürgelerde sizin adınıza insanların katledildiğini unutmuş gibi yapıyorsunuz. Fanon yoldaşlarına –özellikle biraz fazla Batılılaşmış kalanlara- sömürge temsilcileriyle “metropol halkı”nın dayanışmasını gösteriyor. Bu kitabı okuma cesaretini gösterin, en baş nedeniniz de sizi utandıracağı olmalı; utanç, Marx’ın dediği gibi, devrimci bir duygudur. Görüyorsunuz, ben de öznel yanılsamadan kendimi kurtaramıyorum. Ben de size şöyle diyorum: “Her şey bitti, tabii eğer…” Ben, bir Avrupalı olarak, düşmanımın kitabını çalıyor ve onu Avrupa’yı iyileştirmenin bir aracı kılıyorum. Bundan en iyi şekilde yararlanın.

    *

    Ve işte ikinci neden: Sorel’in faşist saçmalıklarını bir yana bırakırsanız, Engels’ten bu yana  tarihin ebeliğini yeniden gün ışığına çıkaran ilk kişinin Fanon olduğunu görürsünüz. Üstelik mutsuz bir çocukluğun ya da ateşli bir mizacın onda tuhaf bir şiddet eğilimi yarattığını da sanmayın. Fanon duruma tercüman olmaktadır, hepsi bu. Ama liberal ikiyüzlülüğün sizden sakladığı ve kendisini yarattığı kadar bizi de yaratmış olan diyalektiği adım adım oluşturmak için yapması gereken tek şey de budur zaten.

    Geçen yüzyılda burjuvazi işçileri, kaba açgözlülükleriyle çığrından çıkmış gözü doymaz yığınlar olarak gördü, ama bu kaba saba adamları insan ırkına dahil etmeyi ihmal etmedi. İnsan ve özgür olmasalar işgüçlerini nasıl satabilirlerdi ki? Fransa’da ve İngiltere’de hümanizma evrensel olduğu iddiasındadır.

    Zorunlu çalışma bunun tam tersidir: Sözleşme yoktur; üstelik gözdağı vardır; dolayısıyla baskı aşikârdır. Deniz-aşırı topraklardaki askerlerimiz, metropollere özgü evrenselciliği reddederek, insan ırkına numerus clausus’u* uygular: İnsanın hemcinsini soyması, köleleştirmesi ya da öldürmesi suç sayıldığından, onlar sömürge halkının insanın hemcinsi olmadığı ilkesini geçerli kılarlar. Bizim vurucu güçlerimiz bu soyut kesinliği gerçekliğe dönüştürme görevini almışlardır: İlhak edilen toprakların sakinlerini gelişmiş maymun düzeyine indirgeyerek, sömürgecinin onlara yük hayvanı muamelesini yapmasını haklı çıkarmaları için emir verilmiştir. Sömürgeci şiddeti, bu köleleştirilmiş insanları salta durdurmayı amaçlamakla kalmaz, onları insanlıktan çıkarmaya da çalışır. Onların geleneklerini yok etmek, onların dilleri yerine bizim dilimizi yerleştirmek ve kendi kültürümüzü bile vermeden onların kültürünü yerle bir etmek için elden gelen her şey yapılacaktır; yorgunluktan serseme döneceklerdir. Açlıktan kadidi çıkmış ve hasta bir haldeyken hâlâ karşı koyacak güçleri kalmışsa eğer, gerisini korku halleder: Silahlar köylüye çevrilir; siviller gelip toprağına yerleşir ve kırbaç korkusuyla bu toprağı kendileri için işlemeye zorlanır. Köylü direnirse askerler ateş açar, artık ölü biridir o; boyun eğer ve kendini küçültürse bu kez de artık insan olmaktan çıkar. Utanç ve korku karakterini parçalar, kişiliğini dağıtır. Uzmanlar bu işi soluk aldırmadan yürütürler: “Psikoloji hizmetleri” yeni ortaya çıkmadı! Keza, beyin yıkama da! Gene de bütün bu çabalara karşın amaçlarına hiçbir yerde ulaşamadılar: ne siyahların ellerini kestikleri Kongo’da, ne de daha yakınlarda itiraz edenlerin dudaklarını yarıp kilit taktıkları Angola’da. Bir insanı hayvana çevirmenin mümkün olmadığını iddia edecek değilim; onu hatırı sayılır ölçüde zayıf düşürmeden bunu yapamayacaklarını söylüyorum: Dayak hiçbir zaman yeterli olmaz, açlığı daha da artırarak baskı kurmak gerekir. Kölelik koşullarında bu durum can sıkıcıdır: Türümüzün bir üyesini ehlileştirdiğiniz zaman onun üretkenliğini azaltırsınız, ne kadar az verirseniz verin, bu kümes insanı değerinden fazlaya mal olur. Bu yüzden sömürgeciler yolun yarısına geldiklerinde ehlileştirmekten vazgeçmek zorunda kalırlar. Sonuç: ne insan ne hayvan, yerli. Dayak yemiş, kötü beslenmiş, hasta, korku içinde ama yalnızca bir noktaya kadar; ister sarı olsun, ister siyah ya da beyaz, karakter özelliği hep aynıdır: o bir tembel, içten pazarlıklı ve hırsızdır, neyle yaşadığı belli değildir ve yalnızca şiddetin dilinden anlar.

    Zavallı sömürgeci: Çelişkisi apaçık ortada. Yağmaladıklarını öldürmek zorundadır; cinlerin de böyle yaptığı söylenir. Ama bu artık mümkün değildir. Aynı zamanda onları sömürmesi de gerekmiyor mu? Katliamı soykırım noktasına, köleliği hayvanlaştırma düzeyine getiremediği için denetimi elden kaçırır, operasyon tersine döner ve şaşmaz bir mantıkla sonunda sömürgesizleştirmeye* varır.

    Hemen değil ama. Öncelikle Avrupalılar hüküm sürmektedir: çoktan kaybetmiştir ama bunun farkında değildir; yerlilerin sahte yerli olduğunu henüz bilmemektedir: onlara eziyet etmiştir ama –sözüne kulak verecek olursak- içlerindeki kötülüğü yok etmek ya da bastırmak için bunu yaptığını söyler; üç kuşak sonra bu zararlı içgüdüleri artık bir daha ortaya çıkmayacaktır. Hangi içgüdüler? Köleleri efendiyi katletmeye yöneltenler mi? Efendi, kendi zulmünün kendine karşı döndüğünü nasıl olur da anlayamaz? Bu ezilen köylülerin vahşetinde, bir sömürgeci olarak uyguladığı vahşeti nasıl görmez? Bu vahşetin onların içlerine devasızca işlediğini nasıl anlamaz? Nedeni basittir: Kendi mutlak erkinden ve bu erki yitirme korkusundan deliye dönmüş bu zorba, bir zamanlar insan olduğunu hatırlamakta zorluk çekmektedir; kendisini bir kamçı ya da tüfek sanır; “aşağı ırklar”ın ehlileştirilmesinin onların reflekslerini koşullamaktan geçtiğine inanmıştır. İnsan belleğini, silinmez anıları görmezden gelir; ayrıca, her şeyden önemlisi, belki de hiç bilmediği bir şey var: ancak başkalarının bize yaptıklarını derinden ve kökten yadsıyarak şu an olduğumuz kişi oluruz. Üç kuşak, öyle mi? Daha ikincide, oğullar gözlerini açar açmaz babalarının dayak yediğini gördüler. Psikiyatri dilinde buna “travma geçirmek” denir. Hem de ömür boyu. Ama sürekli yenilenen bu saldırganlıklar, onlara boyun eğdirmek şöyle dursun, tam tersine, dayanılmaz bir çelişki içine sokar ve bunun da bedelini Avrupalı er ya da geç ödeyecektir. Bundan sonra, sıraları gelip de utanç, açlık ve acının ne olduğunu öğrendiklerinde, üzerlerinde uygulanan şiddetin derecesine eşit güçte volkanik bir öfke uyanır içlerinde. Onların şiddetin dilinden başka bir şeyden anlamadığını mı söylediniz? Haklısınız; ilk başta yalnızca sömürgecinin şiddeti olacak, bir süre sonra ise yalnızca onların şiddeti; yani, aynadan bize bakan yansımız gibi bize yönelen aynı şiddet. Yanılmayın sakın; bu delice öfkeyle, bu acımasızlık ve kinle, bizi öldürme yönündeki bitmez arzularıyla ve gevşemekten korkan güçlü kaslarının hiç durmadan kasılmasıyla insan haline gelir onlar: Onları yük hayvanına çevirmek isteyen sömürgeci sayesinde ve ona karşı çıkarak insan olurlar. Hâlâ kör ve soyut olmasına karşın nefretleri sahip oldukları tek hazinedir: Efendi bu nefreti körükler, çünkü onları aptallaştırmaya çalışır; bu nefreti kırmayı başaramaz, çünkü çıkarları yolun yarısında onu durdurur. Dolayısıyla, sahte yerliler, yerlinin inatla hayvan konumunu reddetmesine dönüşmüş olan ezenin gücü ve güçsüzlüğü sayesinde hâlâ insandır. Geri kalana gelince, mesaj açıktır. Tembeldirler, elbette öyledirler: Bu bir sabotaj biçimidir. İçten pazarlıklı ve hırsızdırlar: Ne bekliyordunuz? Küçük hırsızlıkları henüz örgütlenmemiş bir direnişin başlangıcına işaret eder. Bu da yeterli olmazsa, kendilerini çıplak elleriyle silahların önüne atanlar vardır; onlar yerlilerin kahramanlarıdır; ötekiler de Avrupalıları öldürerek insanlaşır. Vurulurlar: Bu kanun kaçaklarının ve şehitlerin fedakârlıkları korku içindeki kitleleri coşturur.

    Korku içindedirler, evet. Bu yeni aşamada sömürgeci saldırganlık sömürge insanı tarafından yeni bir tür terör olarak içselleştirilir. Bu terörle yalnızca bizim sınırsız baskı araçlarımız karşısında hissettikleri korkuyu değil, kendi öfkelerinin içlerinde esinlediği korkuyu da kast ediyorum. Onlara nişan almış silahlarımızla bu korkutucu içgüdüler arasında, yüreklerinin derinliklerinden gelen ve her zaman tanıyamadıkları bu canice güdüler arasında tuzağa düşmüş durumdadırlar. Çünkü öncelikle bu onların şiddeti değil, bizim şiddetimizdir, geri dönerek büyür ve onları parçalar; bu ezilen insanların ilk tepkisi, kendilerinin de bizim de ahlâki olarak kınadığımız ama insanlıklarına kalmış tek sığınak olan bu utanç verici öfkeyi bastırmak olur. Fanon’u okuyun: Çaresizlik dönemlerinde duyulan çılgınca öldürme isteğinin sömürge insanının kolektif bilinçaltı olduğunu anlayacaksınız.

    Bu bastırılmış öfke, patlayamadığından, durmadan dönüp durur ve bizzat ezilenleri harap eder. Bu öfkeden kurtulmak için sonunda birbirlerini katlederler; kabileler gerçek düşmana karşı koyamadıklarından birbirleriyle savaşır –üstelik kabileler arasındaki bu düşmanlıkları körükleme konusunda sömürge politikasına güvenebilirsiniz; kardeşine bıçak çeken kişi, ortak aşağılanmalarının nefretlik imgesini sonsuza dek yok ettiğine inanır. Ama günahı ödeyen bu kurbanlar onların kana susamışlıklarını yatıştırmaz, makineli tüfeklerin üstüne yürümelerini önlemenin tek yolu bizim işbirlikçilerimiz olmalarıdır: reddettikleri insanlıkdışılaşma süreci tam da onların inisiyatifiyle hızlanacaktır. Sömürgecinin keyifli bakışları altında kendilerini onlara karşı doğaüstü önlemlerle koruyacaklardır; bazen hûşû uyandıran eski mitleri yeniden canlandıracaklar, bazen de kılı kırk yaran ritüellere kendilerini bağlayacaklardır. Böylece sömürge insanı, her anını işgal eden tuhaflıklara sığınarak kendi saplantısı içinde derin arzularını gömer. Dans ederler: Bu onları meşgul eder; kaslarının acı veren gerginliğini gevşetir, üstelik dans çoğu zaman farkında olmadıkları şeyleri gizlice dile getirir: dillendirmeye cesaret edemedikleri Hayır’ı, işlemeye cüret edemedikleri cinayetleri ifade eder. Bazı yörelerde son bir çareyi kullanırlar: cinlenme. Bir zamanlar çok basit bir dinsel uygulama, inananın kutsalla bir tür iletişimi olan şey, umutsuzluk ve aşağılanmaya karşı bir silaha dönüşmüştür: Zar’lar, loa’lar, Santeria Azizleri içlerine girer, şiddetlerini denetim altına alır ve onları bitkin düşürene dek vecd halinde harcatır. Aynı zamanda bu yüksek şahsiyetler de onları korur: Diğer bir deyişle, sömürge insanı, dinsel yabancılaşmayla daha da yakınlaşarak kendisini sömürge yabancılaşmasından korur; birbirini pekiştiren iki yabancılaşmanın birikimi nihai sonuç olur. Örneğin bazı psikozlarda her gün aşağılanmaktan bıkan sanrılı kişi birden kendisine iltifat eden bir melek sesi duymaya başlar; bu durum alayları önlemez ama hiç değilse biraz soluk aldırır. Bu bir savunma aracı ve maceralarının sonudur: Kişilik parçalanır ve hasta deliliğe doğru yol alır. Titizlikle seçilmiş birkaç bahtsız için, daha önce sözünü ettiğim başka bir cinlenme durumu daha vardır: Batı kültürü. Onların yerinde olsam kendi zar’larımı Akropol’e tercih ederim diyebilirsiniz. Tamam, mesajı almışsınız. Yine de tam olarak değil, çünkü onların yerinde değilsiniz. Henüz değilsiniz. Yoksa başka seçenekleri olmadığını bilirdiniz: topluyorlar, biriktiriyorlar. İki dünya, iki ayrı cinlenme demektir: gece boyunca dans edersiniz, şafakta ayine katılmak üzere kiliseye koşarsınız. Gün be gün çatlak genişler. Düşmanımız kardeşlerine ihanet eder ve hempamız haline gelir; kardeşleri de aynı şeyi yapar. Yerlilik, sömürgecinin sömürge insanında kendi rızasıyla yarattığı ve beslediği bir nevrozdur.

    İnsan olmayı hem talep etmek hem de reddetmek patlayıcı bir çelişkidir. Patladığını siz de benim gibi biliyorsunuz. Ayrıca yangınlar çağında yaşıyoruz: Kıtlığın artması için doğum oranının yükselmesi yeter, yeni doğan ölmekten çok yaşamaktan korksun; şiddet seli tüm engelleri devirir. Cezayir ve Angola’da Avrupalılar görüldükleri yerde katlediliyor. Bu bir bumerang çağı, şiddetin üçüncü evresi: Üzerimize geri gelir, bize çarpar ve daha öncekiler gibi, bunun bizim bumerangımız olduğunu yine bilmeyiz. “Liberaller” aptala dönmüştür: Yerlilere karşı yeterince nazik olmadığımızı, onlara mümkün olduğunca bazı haklar vermenin akıllılık ve ihtiyatlılık olacağını kabul ederler; bu ayrıcalıklılar kulübüne, yani insan soyuna onları yığınlar halinde ve hamisiz kabul etmek onları pek mutlu edecektir: şimdiyse bu barbarca ve çılgınca zincirinden boşanma ne onları ne de zavallı sömürgeciyi esirgiyor. Metropol Solu rahatsız: Yerlilerin gerçek kaderinin, maruz kaldıkları acımasız baskının farkındadır, isyanlarını kınamaz, bunu kışkırtmak için elimizden geleni yaptığımızı bilir. Ama bu durumda bile sınırlar olduğunu düşünür: Bu gerillalar benimsenmek için şövalyece davranmalıdırlar; insan olduklarını kanıtlamanın en iyi yolu budur. Bazen sol onları ayıplar: “Fazla ileri gidiyorsunuz, sizi daha fazla destekleyemeyiz.” Yerliler onların desteğine hiç mi hiç aldırmazlar; bu desteği alıp bir taraflarına sokabilirler, değeri bu kadardır. Savaş başlar başlamaz bu sert gerçeği gördüler: Biz de herkes gibiyiz, hepimiz onlardan yararlandık, bir şey kanıtlamaları gerekmez, kimseye ayrıcalıklı muamele etmeyecekler. Görev tek, amaç tek: her tür araçla sömürgeciliği sürüp atmak. En uyanıklarımız gerektiğinde bunu kabul etmeye hazırdırlar, ama bu güç denemesinde aşağı-insanların bir insanlık belgesi elde etmek için kullandıkları tamamen insanlıkdışı yöntemi görmeden gelemezler: Hemen verin şu belgeyi de barışçıl yollarla bunu hak etmeye çalışsınlar. Soylu ruhlarımız ırkçıdır.

    Fanon’u okumaları iyi olur. Fanon, bu bastırılamaz şiddetin ne de bir bardak suda fırtına, ne barbar içgüdülerinin yeniden ortaya çıkışı ne de bir hınç olduğunu kusursuzca gösteriyor: kendine gelen insandır bu. Şu hakikati geçmişte bildiğimize ama unuttuğumuza inanıyorum: tatlı dil şiddetin izlerini silemez; ancak şiddet onları yok edebilir. Sömürgeleştirilen, ancak sömürgeciyi silahla sürüp atarak sömürge nevrozundan kurtulur. Kaybettiği berraklık ve açıklığa ancak öfkesi patladığında yeniden kavuşur, kendini yarattığı ölçüde kendini tanır; uzaktan bakınca onların savaşını barbarlığın zaferi olarak görürüz; ama savaşçıyı adım adım özgürleştirmeye kendi başına girişir, sömürge karanlığını savaşın içinde ve dışında adım adım tasfiye eder. Savaş başlar başlamaz da acımasız olur. Ya korkacaksın ya da korkutucu olacaksın; yani ya hileli bir yaşamın ayrıştırmalarına teslim olacaksın ya da kendi yerli toprağının birliğini fethedeceksin. Köylüler ellerine silah aldığında eski mitler soluklaşır, tabular birer birer yıkılır: bir savaşçının silahı onun insanlığıdır. Çünkü isyanın ilk aşamasında öldürmek gereklidir: Bir Avrupalıyı öldürmek bir taşla iki kuş vurmak, tek bir atışta hem ezeni hem de ezileni yok etmektir: geriye bir ölü ve bir özgür insan kalır; hayatta kalan ilk kez ayaklarının altında bir ulusal toprak hisseder. Bu anda ulus onu yüzüstü bırakmaz: Nereye giderse, nerede olursa o da oradadır –her zaman yanında, onun özgürlüğüyle birleşir. Ama ilk şaşkınlıktan sonra sömürge ordusu tepki gösterir: isyancı ya birleşecek ya da katledilecektir. Kabile çatışmaları azalır, yok olmaya yüz tutar; çünkü öncelikle devrimi tehlikeye sokmaktadır ve daha da önemlisi, bu çatışmalar şiddeti sahte düşmanlara yöneltmekten başka bir işe yaramaz. Bu çatışmalar devam ederse –Kongo’da olduğu gibi- bunun tek nedeni sömürgeciliğin ajanlarının körüklemesidir. Ulus ileriye atılır: kardeşi nerede dövüşüyorsa ulusun da orda olduğunu hisseder kardeşler. Onların kardeşçe sevgileri size karşı hissettikleri nefretin öteki yüzüdür: onlar, her biri öldürmüş olduğu ve her an yeniden öldürebileceği için kardeştirler. Fanon okurlarına “kendiliğindenlik”in sınırlarını, “örgütlenme”nin zorunluluk ve tehlikelerini gösterir. Ama görev ne kadar muazzam olursa olsun, her yeni aşamada devrim bilinci derinleşir. Son kompleksler de uçup gider: Bakalım bir ALN* askerindeki “bağımlılık kompleksi”nden söz etmeyi başarabilecekler mi? Gözündeki perdeden kurtulan köylü ihtiyaçlarının farkına varır: bu ihtiyaçlar onu öldürmekteydi, ama onları görmezden gelmeye çalışmıştı; artık onları sınırsız talepler olarak keşfediyor. Bu kitlesel şiddet atmosferinde –Cezayirlilerin yaptığı gibi beş yıl, sekiz yıl sürdüğünde- askeri, toplumsal ve siyasal talepler birbirinden ayrılamaz.  Savaş –keşke yalnızca komuta ve sorumluluklar sorunu olsaydı- barışın ilk kurumları olacak yeni yapılar kurar. Artık insan, dehşet verici şimdiki zamanın müstakbel evlatları olan yeni gelenekleri yaratmıştır; artık savaşın sıcaklığında her gün doğan, her gün doğacak bir hakla meşrulaşmıştır: Son sömürgecilerin öldürülmesi, topraklardan sürülmesi ya da asimile edilmesiyle birlikte, azınlık tür yok olarak yerini sosyalist kardeşliğe bırakır. Ama bu da yeterli değildir: Savaşçı kestirme yollara sapar; kendisini eski “metropol insanı” düzeyinde bulmak için bunca riske atıldığını sanmayın. Bakın ne kadar sabırlı: Belki de zaman zaman bir başka Dien Bien Phu* hayal eder; ama buna bel bağladığını da sanmayın: o, gayet iyi silahlanmış zenginlere karşı savaşan sefil bir baldırı çıplaktır. Kesin zaferler beklerken ve çoğu zaman hiçbir şey beklemezken düşmanlarında tiksinti yaratır. Korkunç kayıplar vermeden olmaz bu iş; sömürge ordusu barbarlaşır: güvenlik kuvvetlerinin bölgeleri kuşatması, arama tarama, adam toplama, cezalandırma seferleri; kadınları ve çocukları katlederler. Bu yeni insan, bir insan olarak hayatının ölümle başladığını bilir; kendisini potansiyel ölü olarak görür. Öldürülecektir; sadece öldürülme riskini kabul ediyor değildir, öleceğinden emindir. Bu potansiyel ölü karısını ve oğullarını kaybetmiştir: o kadar çok can çekişen görmüştür ki hayatta kalmaya zaferi tercih eder; zaferden kendisi değil başkaları yararlanacaktır; kendisi çok yorulmuştur. Ama bu yürek yorgunluğu, inanılmaz cesaretinin kaynağıdır. Biz kendi insanlığımızı ölümün ve umarsızlığın berisinde buluyoruz; o ise işkence ve ölümün ötesinde buluyor. Rüzgârı eken biz olduk; kasırga da o. Şiddetin çocuğu kendi insanlığını her an bu şiddetten çekip çıkartır: Biz onun sırtından insan olduk; o bizim sırtımızdan insan olur. Başka bir insan: daha kaliteli.

    *

    Burada Fanon durur. O, yolu gösterdi: Savaşçıların sözcüsü olarak, her türlü anlaşmazlık ve bölgecilik karşısında birliğe, Afrika kıtasının birliğine çağrı yaptı. Amacına ulaşmıştır. Sömürgesizleştirme tarihsel olgusunu bütünüyle anlatmak isteseydi, bizim hakkımızda da konuşması gerekecekti –niyeti kesinlikle bu değildi. Ama kitabı kapattığımızda, kitabın etkisi, yazara rağmen sürüyor: Çünkü devrim halindeki halkların gücünü seziyor ve buna güçle karşılık veriyoruz. Dolayısıyla yeni bir şiddet ânı ortaya çıkıyor ve bu kez bizi de içine alıyor, çünkü sahte yerli bu şiddetle değiştiği ölçüde bizi de değiştiriyor. Herkes istediği gibi düşünebilir; yeter ki düşünsün: Bugünlerde aldığı darbelerden serseme dönmüş bir Avrupa’da, Fransa, Belçika ve İngiltere’de düşüncenin en ufak oyalanması sömürgecilikle işbirliği anlamına gelir ve cezayı gerektirir. Bu kitabın kesinlikle bir önsöze ihtiyacı yok. Özellikle de bize hitap eden bir önsöze. Gene de, diyalektiği sonuna kadar götürmek için bir önsöz yazdım: Biz Avrupalılar da, biz de sömürgesizleştiriliyoruz: Yani her birimizin içinde var olan sömürgeci kanlı bir operasyonla çıkartılıyor. Cesaretimiz varsa kendimize iyice bir bakalım ve ne hale geldiğimizi görelim.

    Öncelikle şu beklenmedik manzarayla bir yüzleşelim: Hümanizmamızın striptizi. İşte çırılçıplak, güzel değil: yalancı bir ideolojiden başka bir şey değil, yağmanın incelikli aklanması; yapmacık tavırları ve sevgisi, saldırgan eylemlerimize kefil oluyor. Şiddet karşıtlarının görüntüsü hoştur: ne kurban ne işkenceci! Gelin bakalım şimdi! Oy verdiğiniz hükümet ve kardeşlerinizin hizmet ettiği ordu hiç duraksamadan ve vicdan azabı duymadan “soykırım” işlerken siz kurban değilseniz, o zaman kesinlikle işkencecisiniz. Kurban olmayı seçerseniz, bir iki günü cezaevinde geçirmeyi göze alırsanız, o zaman da kolay yolu seçmeye çalışıyorsunuz demektir. Ama sıyıramazsınız; çıkış yok. Şunu kafanıza sokun: Şiddet daha dün başlamış bir şey olsaydı, baskı ve sömürü yeryüzünde hiç var olmamış olsaydı, belki de sergilediğiniz şiddetsizlik çatışmayı yatıştırabilirdi. Ama tüm rejim, hatta sizin şiddet karşıtı görüşleriniz bile bin yıllık bir ezme ilişkisiyle yönetiliyorsa, pasifliğiniz sizi ezenlerin safına koymaktan başka bir amaca hizmet etmez.

    Bizlerin sömürücü olduğumuzu çok iyi biliyorsunuz. “Yeni kıtalar”dan altını, madenleri, sonra da petrolü alıp eski metropollere getirdiğimizi çok iyi biliyorsunuz. Saraylar, katedraller ve sanayi merkezleri gibi kusursuz sonuçları eksik değil tabii; ama sonra ufukta kriz göründüğünde, darbeyi yumuşatmak ya da başka yere saptırmak için sömürge pazarları hazırda bekliyordu. Tıka basa zenginlik dolu Avrupa, tüm sakinlerine insanlığı de jure [yasal olarak] bahşetti: bizde insan suç ortağı demektir, çünkü sömürge talanından biz hepimiz yararlandık. Bu pek soluk, semirmiş kıta sonunda Fanon’un haklı olarak “narsisizm” dediği şeye gömüldü. Cocteau Paris’ten, “kendisinden söz etmekten asla vazgeçmeyen bu şehir”den rahatsızdı. Peki Avrupa, başka ne yapıyor? Ya şu Avrupa-üstü canavar, Kuzey Amerika? Lâf-ı güzaf: özgürlük, eşitlik, kardeşlik, sevgi, onur, ülke, falan, filan. Bunlar bizi aynı zamanda ırkçı yorumlar yapmaktan alıkoymadı: pis Zenci, pis Yahudi, pis Arap. Liberal ve yumuşak, soylu zihinler –kısacası, yeni-sömürgeciler- bu tutarsızlıktan şok olduklarını ileri sürdüler; ama bu ya hatadır ya da kötü niyet: bizde ırkçı bir hümanizmadan daha tutarlı bir şey olamaz, çünkü Avrupalının kendisini insan yapmasının için tek yolu köleler ve ucubeler yaratmaktı. Yerli statüsü var olduğu sürece bu sahtekârlığın maskesi düşmedi. İnsan türü, daha somut uygulamaları örtmek için, sanki soyut bir evrensellik ilkesi varmış gibi gösterir: Denizaşırı topraklarda, sayemizde bizim konumumuza ulaşabilmeleri için belki bin yıl gerekecek alt-insanlar ırkı vardı. Kısacası, insan ırkını seçkinlerle karıştırıyorduk. Bugün yerli kendi hakikatini ortaya koyuyor; aynı zamanda, sıkı sıkıya kapalı kulübümüz de zayıflığını ortaya koyuyor: Bir azınlık kulübüdür bu; ne fazla ne eksik. Daha beteri de var: Ötekiler bizim karşımızda insana dönüştüğünden, bizim de insan soyunun düşmanı olduğumuz ortaya çıkıyor; seçkinler gerçek doğalarını ortaya koyuyorlar: bir çete. Sevgili değerlerimiz kanatsız kalıyor; yakından bakarsanız kanla lekelenmemiş tek bir değer bile göremezsiniz. Kanıt mı istiyorsunuz, şu soylu sözleri hatırlayın: Fransa ne kadar da cömerttir. Biz cömertiz, öyle mi? Ya Setif’e ne demeli? Bir milyondan fazla Cezayirlinin yaşamına mal olan sekiz yıllık o korkunç savaş peki? Elektrikle işkence? Ama bilmem hangi misyona ihanet etmiş olmakla suçlanamayız elbette; çünkü böyle bir misyonumuz yoktur. Sorgulanan şey tam da cömertliğimiz; böyle güzel, melodik bir kelime yalnızca tek bir anlama gelir: bahşedilmiş statü. Karşıdaki insanlar için, yeni ve serbest bu insanlar için, kimsenin kimseye bir şey verme gücü ya da ayrıcalığı yoktur. Herkes bütün haklara sahiptir. Her konuda. İnsan soyumuz, günün birinde iyice olgunlaştığında, kendisini yerküre sakinlerinin toplamı olarak değil, onların karşılıklı ilişkilerinin sonsuz birliği olarak tanımlayacaktır. Ben bırakıyorum; siz işi kolayca bitirirsiniz; karşıya, aristokratik erdemlerimize ilk ve son kez olarak bakmanız yeter: Bu erdemler yok olmaya mahkûm; kendilerini yaratmış olan alt-insanlar aristokrasisi yok olurken onlar nasıl yaşayabilir? Birkaç yıl önce, burjuva -ve sömürgeci- bir yorumcu Batı’yı savunma adına bula bula şunu bulmuştu: “Bizler melek değiliz. Ama hiç değilse vicdan azabı duyuyoruz.” Ne büyük bir itiraf! Geçmişte kıtamızın başka cankurtaranları vardı: Parthenon, Sözleşmeler, İnsan Hakları ve gamalı haç. Şimdi bunların değerinin ne olduğunu biliyoruz: Artık bizi batan gemiden kurtarabileceğini iddia ettikleri tek şey, şu gayet Hıristiyan suçluluk duygumuz. Sonumuz yaklaştı; gördüğünüz gibi Avrupa elek gibi su sızdırıyor. Peki ne oldu? Çok basit: Biz tarihin özneleriydik şimdi ise nesneleriyiz. İktidar savaşı tersine döndü, sömürgesizleştirme iş başında; paralı askerlerimizin ellerinden gelen tek şey, bu sürecin tamamlanmasını geciktirmek.

    Dahası eski “metropol”lerin kelleyi koltuğa alıp, baştan kaybedilmiş bir savaşa tüm güçleriyle girişmleri gerekir. Bugeaud’ların*kuşkulu zaferini yaratmış olan bu eski sömürge vahşetinin, maceranın sonunda, on kat artmış olsa da yetersiz kaldığını görüyoruz. Birlikler Cezayir’e gönderildi ve yedi yıl boyunca hiçbir sonuç alamadan orada kaldılar. Şiddet yön değiştirdi; muzaffer olduğumuz için, bu şiddeti uygulayışımız görünürde bizi etkilemedi; şiddet ötekilerin kişiliğini bozarken insan olan bizlerin hümanizmamız hiç etkilenmedi. Kârın birbirine bağladığı metropol sakinleri suç topluluklarını Kardeşlik ve Sevgi adlarıyla vaftiz ettiler. Bugün, her yerde engellenen aynı şiddet askerlerimiz aracılığıyla bize geri dönüyor, içselleşiyor ve bizi etkisi altına alıyor. İçe dönme başlıyor: Sömürge insanları yeniden bütünleşirken, bizler, gericiler ve liberaller, sömürgeciler ve “metropol sakinleri”, çözülüyoruz. Öfke ve korku çoktan çırılçıplak kaldı: Başkent Cezayir’deki “zulüm” sırasında çırılçıplak ortaya çıktı. Peki ya vahşiler nerede? Barbarlık nerede? Hiç eksik yok, tamtamlar bile var: Otomobil kornaları “Cezayir Fransızdır!” diye ritim tutarken, Avrupalılar Müslümanları diri diri yakıyor. Fanon’un hatırlattığına göre, kısa süre önce bir psikiyatristler kongresi yerlilerin suç işlemesinden dert yanıyorlardı: Bu insanlar birbirlerini öldürüyorlar, diyorlar, bu da normal değil; Cezayirlilerin korteksi gelişmemiş olmalı. Orta Afrika’daki başka psikiyatristler de “Afrikalılar ön loblarını çok az kullanıyor,” saptamasını yaptılar. Bu bilginler araştırmalarını Avrupa’da, özellikle de Fransızlar arasında yapsalar daha iyi olacak. Çünkü biz de bir süredir ön lob tembelliğinden muzdarip olmalıyız: Yurtseverlerimiz kendi yurttaşlarına suikast düzenliyor, kimseyi evde bulamazlarsa evi de kapıcıyı da havaya uçuruyorlar. Üstelik bu yalnızca başlangıç: iç savaşın sonbaharda ya da önümüzdeki ilkbahar başlayacağı tahmin ediliyor. Ne var ki loblarımız kusursuz görünüyor: Yerliyi ezmeye gücü yetmeyen şiddetin içe dönmesi, içimizde birikmesi ve bir çıkış yolu araması bunun nedeni olamaz mı? Cezayir halkının birliği Fransızların dağılmasına yol açıyor: eski metropol topraklarında kabileler dans ediyor ve savaşmaya hazırlanıyor. Terör Afrika’dan ayrılıp buraya yerleşti; çünkü yerliye yenilme utancını bizim kanımızla ödetmek isteyen kudurmuşlar var; başkaları da var, herkes, aynı derecede suçlu (Bizerta’dan sonra, eylül ayındaki linçlerden sonra sokaklara çıkıp “Yeter artık!” diye bağırdılar) ama daha oturaklı olanlar: liberaller, omurgasız solun en sertleri. Onların da içlerindeki ateş artmakta. Kudurganlıkları da. Ama korkudan da ölüyorlar! Öfkelerini mitlerin ve karmaşık ritüellerin ardına saklıyorlar. Nihai hesap verme gününü ve hakikat vaktini geciktirebilmek için başımıza bir Büyük Büyücü verdiler; tek görevi ne pahasına olursa olsun bizi bilgisiz bırakmak. Ama ne çare; bazılarının açıkça duyurduğu, bazılarının bastırdığı şiddet daireler çizerek dolaşıyor: Bir gün Metz’de patlıyor, ertesi gün Bordeaux’da; şimdi burada, sonra orada, mendil saklama oyunu gibi. Adım adım sıra bize geliyor, yerli konumuna götüren yola biz de giriyoruz. Ama hakiki yerli olabilmek için topraklarımızın eski sömürge insanları tarafından işgal edilmesi ve bizim de açlıktan gebermemiz gerekir. Böyle bir şey olmayacak; hayır, bizi pençesine alan düşkün bir sömürgecilik; çok geçmeden bütün küstahlığı ve bunaklığıyla üzerimize abanacak; bu bizim zar’ımız, bu bizim loa’mız. Emin olun, Fanon’un son bölümünü okurken sefaletin dibinde yaşayan bir yerli olmanın sömürgeci olmaktan daha iyi olduğuna ikna olacaksınız. Bir polis memurunun günde on saat işkence yapmak zorunda olması doğru bir şey değil: İşkencecilerin fazla mesai yapması, kendi menfaatlerini düşünerek men edilene kadar bu gidişle sinir minir kalmayacak onlarda. Ulusun ve ordunun moralini hukuk düzeni içinde yüksek tutmak istiyorsanız, ordunun ulusu sistematik bir şekilde demoralize etmesi doğru değil. Cumhuriyetçi geleneklere sahip bir ülkenin yüz binlerce gencini cuntacı subaylara emanet etmesi de doğru değil. Sevgili yurttaşlarım, bizim adımıza işlenen bütün suçları bilen sizler, kimseye, kendimize bile bu suçlar hakkında tek laf etmemek gerçekten doğru değil; kendimizi yargılamaktan korkarak susmak doğru değil. Başta hiçbir şey bilmiyordunuz, buna inanmaya hazırım, sonra şüphe duymaya başladınız ve artık biliyorsunuz, ama gene de suskun kalıyorsunuz. Sekiz yıllık bir suskunluk artık zarar verir. Hem de boş yere: işkencenin kör edici parlaklığı gökyüzünün en yüksek noktasında, tüm ülkeyi aydınlatıyor; bu parlak ışık altında tek bir kahkaha bile artık samimi çıkmıyor, öfke ve korkuyu maskelemek için boyanmamış tek bir yüz, tiksintimizi ve suç ortaklığımızı ele vermeyen tek bir hareket yok artık. Bugün nerede iki Fransız buluşsa aralarında ölü bir beden var. Bir mi dedim? Fransa vaktiyle bir ülkenin adıydı; dikkat edelim ki 1961’de bir nevroz adı olmasın.

    İyileşecek miyiz? Evet. Şiddet, Aşil’in mızrağı gibi, açtığı yaraları iyileştirilebilir. Bugün zincire vurulmuş, aşağılanmış, korkudan hasta haldeyiz: en aşağıdayız. Şükür ki bu, sömürgeci aristokrasi için yeterli değil: Cezayir’deki geciktirici misyonunu gerçekleştirebilmesi için önce Fransızları sömürgeleştirmesi gerek. Her gün savaştan ürkerek kaçıyoruz, ama emin olun kaçamayacağız. Katillerin savaşa ihtiyacı var; Üstümüze çullanıp gelişigüzel vuracaklar. Büyücülerin ve fetişlerin çağı böyle sona erecek: Ya savaşacaksınız ya da kamplarda çürüyeceksiniz. Diyalektiğin son aşaması bu: Bu savaşı kınıyorsunuz, ama henüz Cezayir savaşçılarına desteğinizi açıklamaya cesaret edemiyorsunuz; korkmayın, kararınızı verme konusunda sömürgecilere ve paralı askerlere güvenebilirsiniz. Belki o zaman, sırtınız duvara yaslanmışken, yeniden ısıtılmış eski suçların içinizde uyandırdığı bu yeni şiddeti nihayet serbest bırakacaksınız. Ama, böyle denir ya, başka bir tarih bu. İnsanın tarihi. Vakit yaklaşıyor, eminim; bu tarihi yapanların saflarına katılacağız.

    Jean-Paul Sartre

    Eylül 1961

    * Latince’de “sınırlı sayıda” manasına gelen bu tamlama, hukuki anlamında, dilsel manasından da pek sapmayarak, sayılan biçim ya da durumlar dışında başka biçim ya da durumların yaratılamayacağını belirtir. Kanunsuz suç olmaz kuralının dayandığı prensiptir. Suç teşkil eden fiil kanunda belirtildiği kadardır, sınırlı sayı ilkesi gereğince kanunda belirtilmeyen bir suçun isnadı mümkün değildir. Aynı sınırlı sayı prensibi ceza hukuku dışında da uygulama alanı bulur. (ç.n.)

    * Sömürgesizleştirme sözcüğü “décolonisation”un karşılığı olarak kullanılmıştır. Sömürgeci ülkenin sömürgesini kendi iradesiyle bağımsızlaştırdığı ender durumlar dışında, bağımsızlık genellikle halk ayaklanmalarıyla kazanıldığından sömürgesizleşme yerine sömürgesizleştirme sözcüğü tercih edilmiştir. (ç.n.)

    * “Ulusal Kurtuluş Ordusu”, 1950’li yıllarda Cezayir’deki Fransız varlığına karşı mücadele veren askeri örgüt (ç.n.).

    * Dien Bien Phu Savaşı, Fransız güçleriyle Viet Minh komünist devrimci güçler arasındaki Birinci Çin Hindi Savaşı’nın doruk noktası olan çarpışmadır. (ç.n.)

    * Thomas Rubert Bugeaud (1784-1849): Fransız mareşal ve Cezayir genel valisi. (ç.n.)
  • Ayaz, büyük fatih, Put Kıran Gazne Hükümdarı Mahmut’un ahbabı ve kuluydu...
    Bu kıssada kullanılan her kelimenin üzerinde dur.
    İslam putlara inanmaz ama bu Müslümanlar tarafından yanlış anlaşılmıştır. Putlara inanmamak başka bir şey, kalkıp başkalarının putlarını yok etmeye başlamak başka. Aslında birinin putunu kırmak demek, olumsuz yönde de olsa o puta inanıyor olmak demek; yoksa o seni niye ilgilendirsin ki? Seninle hiç alakası olmayan bir
    şey.
    Mahmut fanatik bir müslümandı. Bu ülkeye ait birçok tapınağı yok etti. Bütün hayatı tapınakları ve putları yok etmekle geçiyor, bir de böylelikle Tanrı’ya hizmet ettiğini sanıyordu. İşte insanın büyük hakikatleri yanlış anlaması böyle bir şeydir.Muhammed, Tanrı’yı temsil edecek bir put yapmanın imkansız olduğunu söylerken haklıydı. Musa da aynısını söyler. Tanrı’yı temsil edecek herhangi bir put yapmak mümkün değildir çünkü Tanrı engindir, uçsuz bucaksızdır. O’nu temsil edecek bir şeyi nasıl yapabilirsin ki? O’na tapmak istiyorsan olduğu gibi tap- dağlarda, ağaçlarda, yıldızlarda, bulutlarda. O dört bir yandadır. Yalnızca O vardır: La ilahe ill Allah- Ondan başka kimse yoktur.
    Taştan bir put veya tahtadan bir imge yapmaya hiç gerek yok. Anlamsız bu. Bu muazzam değerde bir gerçektir ama Müslümanlar olayın özünü tümüyle kaçırmıştı. Başkalarının putlarını kırmaya başlamışlardı.
    Eğer Tanrı her yerdeyse, o zaman putlarda da olmalı O. Buna bir de bu açıdan bakın: Eğer Tanrı her yerdeyse, o zaman putta da olmaması nasıl söz konusu olabilir? Demek ki taştan bir putta da var O. Sıradan bir taşın içindeyse, neden yontulmuş bir taşın içinde olmasın?
    Başkasının putunu da, tapınağını da yok etmeye hiç gerek yok. Cami nedir? İçinde Tanrı’nın hiçbir temsilinin olmadığı bir tapınaktır. İnsanlar caminin yanından geçerken son derece saygılı davranıyorlar. Başlarını eğiyorlar, sıradan bir ev değil bu. Peki caminin sıradan bir evden farkı ne? Caminin sıradışılığı nereden geliyor?
    Artık Tanrı’nın evi haline, bir tapınak haline gelmiş.
    Mahmut birçok tapınağı camiye çevirdi. Basit bu: Putu yok ettin mi tapınak cami oluyor.
    Çoğu kez büyük hakikatler, insanların elinde tehlikeli bir hal almıştır. Çocuğun eline geçmiş bir kılıç gibidir bu. Tekrar tekrar yaşanmıştır bu durum. Büyük hakikatler insanların eline geçmiş ve aynı büyük hakikatler dünyada nice sefaletin kaynağı olmuştur.
    İnsan öyle ahmaktır ki etiketler değiştirip dursa da hep aynı kalırlar. Hindu Müslüman olur, Müslüman Hristiyan olur, Hristi-yan Yahudi olur, Yahudi Jaina olur ama asla etiketten başka bir şey değişmez.
    Anlamak demek yalnızca etiket değişimi demek değildir. O yürekten değişmek; vizyon ve perspektifini değiştirmek demektir. Ayaz, büyük fatih, Put Kıran Gazne Hükümdarı Mahmut’un ahbabı ve kuluydu. Hükümdarın sarayına sefil bir köle olarak gelmiş, Mahmut onu fikir danıştığı bir dostu haline getirmişti.
    Bu herkesin hikayesidir. Dünyaya geldiğinde sefil bir köle olarak gelirsin. Neden? Çünkü çocuk dünyaya mutlak derecede aciz bir halde gelir. Başkalarının, ebeveynlerinin, ailesinin desteği olmadan hayatta kalması mümkün değildir. Bir dilenci olarak gelir.
    Sürekli yemek, sıcaklık ve bakım dilenmektedir. Öylesine acizdir ki, bir köledir.
    Bu durum yüzünden ebeveynler, toplum, devlet, kilise çocukları asırlar boyunca sömürmüştür. Ona yemek vermişlerdir, gıda ve destek sağlamışlardır ama belli şartlar karşılığında. Çocuğa birçok şart koşmuşlardır ve o da acizliğinden ötürü bunları kabul etmek zorunda kalmıştır. Onun için bir ölüm kalım meseledir bu. Çocuk hayır diyemez. Hayır derse hayatta kalamaz; evet demek zorundadır. Onun köleliği budur.
    Henüz küçük çocukları sömürmekten vazgeçmeyi başarabilecek kadar insanileşmiş, medenileşmiş de değiliz. Çocuklar dünyanın en sömürülmüş insanlarıdır. Nasıl şu anda dünyada büyük bir hareket, kadınların özgürleşme hareketi yükseliyorsa, bir gün çocukların özgürleşme hareketi de gerekecektir.
    Çocuklar muazzam derecede çektiler; kimse bu kadar çekmemiştir. Ve onları bu düzenin içinden çıkarmak neredeyse imkansızdır çünkü onlar bağımlı, onlar acizdirler.
    Ebeveynler de onları sevdiklerini sanırlar ama koşullara bağlı sevgi, sevgi değildir. Ebeveynler çocuğu bir Hristiyan’a veya Yahudi ‘ye veya Hindu’ya dönüştürmeye çalışırlar.Zavallı çocuğunun üzerinde oynadığın siyasi bir oyundur bu. Onun zihnini koşullandırırsın. Ona neyin doğru, neyin yanlış olduğunu söylersin; hem de kendin bile bilmezken. Tanrı’nın var olup olmadığı konusunda beynini işlersin onun; bunu daha kendin soruşturmamışsın-dır. Ivır zıvır bir dolu bilgini çocuğun beynine akıtıp durursun. Bunlar onun kafasını karıştıracaktır, onun ruhunu hasta edecektir. Hayatı boyunca senin sözde sevgin yüzünden çekecektir.
    Ta en başından sevgi olmaktan uzaktı bu. Çocuk acizdi ve sen ona yardım etmekten keyif alıyordun çünkü insan birine yardım ettiğinde kendini çok iyi hisseder. Aciz insan sana, ona kıyasla daha güçlü olduğun fikrini verir.
    İnsanların başkalarına acımayı sevmesi de bu yüzdendir. Bayılırlar buna. Başın dertteyse insanlar sana anlayış göstermeye bayılırlar çünkü bu durumda onlar yukarıda, sen aşağıdasındır, onlar talihlidir sen talihsiz. Asla senin sevincini paylaşmaya gelmezler. Güzel bir ev yaparsan sevincini paylaşmaya, bunu kutlayışına
    katılmaya kimse gelmez. Ama evin yanıyorsa tanıdık, tanımadık herkes üzüntünü paylaşmaya gelir. İçlerinin derinlerinde bundan keyif almaktadırlar: Senin başın dertteyken onlarınki değildir. Tanrı onların yüzüne gülmüştür. Derinlerde bir yerde senin başına neden böyle birşey gelmiş olduğunu bilirler: Günahların, yapmış olduğun hatalar yüzünden başına tam da böyle bir şey gelmesi gerekiyordu, müstahaktı bu sana. Ama yüzeyde sana üzüntülerini bildirmektedirler. Oysa kıskançlıkları yüzünden sevincine asla katılmamışlardır.
    Mutlu olduğunda insanlar bunu kıskanır. Peki insanlar mutlu olduğunda bunu kıskanıyorlarsa, mutsuz olduğunda bunu nasıl paylaşabilirler? Bu çok mantıksız; hiçbir anlam ifade etmiyor. Sen mutluyken kıskanan kişi, mutsuz olduğunda da sevinecektir. Mantıklı olan budur.
    Ama üzüntüsünü gösterecektir. İçinden boyunun ölçüsünü aldığın, haddin bildirildiği, kendini bildiğin için çok sevinecektir. Ama yüzeyde üzülmüş görünür.
    İnsanlar çocukları çok sever çünkü onlar acizdir ve sana güçlü, kuvvetli olduğun fikrini verirler. Çocuklarını her türlü iktidar oyununa da maruz bırakırsın. Onları senin taklitçilerin haline getirmeye çalışırsın. Onlara kendi ideallerini dayatmaya çalışırsın. Onları kendi kopyan haline getirmeye çalışırsın hem de kendinin mutsuz, sefil bir halde olduğunu bile bile. Yine de kendi kopyalarını üretmeye devam ediyorsun! Bu yüzden dünya sefalet içinde kalıyor çünkü çocukları ebeveynler yaratıyor. Kendileri sefil durumdaydılar, yine sefil halde insanlar yaratacaklar. Her baba, oğlunun kendisi gibi, her anne de kızının kendisi gibi olmasını ister.
    Sefalet modelinin sürüp gitme biçimi budur. İnsanları mutlu etmenin hiçbir yolu yokmuş gibi görünmesinin nedeni budur.
    Bu süregelişin bir şekilde kırılması gerekiyor. Ebeveynler çocuğu gerçekten seviyorsa, kesin olan birşey şu ki, onu kendilerine benzetmeye çalışmayacaklardır. Kendilerinin sefalet içinde yaşadıklarını, yeterince acı çektiklerini gayet güzel bilirler. En azından çocuk kendileri gibi olup acı çekmesin ya da farklı bir oluş biçimini denesin diye ellerinden gelen herşeyi yapacaklardır. Kim bilir belki o acı çekmeyecektir. Ama kesin olan birşey vardır: Bizim gibi olmaması gerektiği. Gerçekten sevgi dolu olan
    bir ebeveynin temel anlayışı bu olmalıdır.
    O sevgisini verecek ama bilgisini vermeyecektir. Çocuğa bakacak, onu okşayıp sevecek ama kendi ideolojisini ona dayatma-yacaktır. Onu bir Hristiyan, Katolik, Protestan, Hindu, komünist vesaire yapmayacaktır. Çocuğu kendisi olmaya yönlendirecektir. Kendi deneyimlerini paylaşacak ama çocuğu aynılarını yaşamaya zorlamayacaktır. Çocuğa dostça davranacaktır. Ona karşı iktidar oyunları sergilemeyecektir.
    Ama yapılan bu. Bu yüzden her çocuk dünyaya sefil bir köle olarak geliyor diyorum.
    Ayaz, büyük fatih, Put Kıran Gazne Hükümdarı Mahmut’un ahbabı ve kuluydu. Hükümdarın sarayına sefil bir köle olarak gelmiş, Mahmut onu fikir danıştığı bir dostu haline getirmişti.
    Dünyaya boş bir tuval olarak geliyoruz sonra üzerimize bir şeyler resmediliyor. Bomboş, tertemiz geliyoruz sonra üzerimize bir şeyler yazılıyor. Dünyada bir şeye dönüşüyoruz; bir hiç olarak gelmiştik. Hiç kimse olarak gelmiştik sonradan birisi oluyoruz.
    Bu birisi olma durumu kazaradır. O birisi senin özün değil, asıl yüzün değil. O senin benliğin değil, sadece kişiliğin. Ve kişilik çok aldatıcıdır; seni aldatır. Bunu kendi benliğin sanmaya başlarsın.
    Kişilik ve benlik arasındaki farkı anımsa. Kişilik sana toplumun, seni büyütmüş olanların giydirdiği bir şeydir. Benlik ise senin dünyaya beraberinde getirdiğin şeydir. Benlik senin asıl yüzün demektir. Kişilik maskedir, boyanmış yüzdür.
    Kimse dünyaya bir Hristiyan veya Hindu olarak gelmez; bu yüzden sana dayatılmış olan Hristiyanlık veya Hinduizm kişiliğinin bir parçasıdır. Özünün, aslının bir parçası değildirler. Kimse dünyaya sıfatlarla gelmez, tüm sıfatlar sana sonradan eklenmiştir.
    İnsanlar dünyaya güzel, bomboş sıfırlar olarak gelirler, herşey sonradan eklenir. Eklenen şeylerin hiç birisi sen değilsindir ama bunlarla fazlasıyla özdeşleşmeye başlarsın.
    Kim olduğunu tekrar tekrar hatırla ve sana eklenmiş olan şeylerle özdeşleştirme kendini. Personayla, maskeyle, sana kendin hakkında işlenmiş olan fikirle özdeşleşme. Dini devrim budur: Kişilikle özdeşleşmeyip kendine sürekli “Ben kimim?” sorusunu sor
    mak.
    Diğer saray mensupları Ayaz’ı kıskanıyordu...
    Doğal olarak. Dünyanın işleyişi böyledir. Dünyada herşey politikaya dayalıdır ve herkes birbirini kıskanır. Ne kadar başarıya ulaşırsan, dünyada o kadar çok düşmanın olur. Ne kadar meşhur olursan o kadar insan senin karşında olur. Bu bariz bir şeydir: Onlar da meşhur olmak istemiş ama başarmamışlardır ve sen bu amaca ulaşmışsın. Senden öç alacaklar. Sana kızıyorlar.
    Öfkelerini haklı çıkaracak şeyler bulacaklar. Sana kusur bulacaklar. Bulamazlarsa yaratacaklar çünkü sana karşı hiddetleri nedensiz kalırsa kıskançlıkları fena halde ortaya çıkacak. Kıskançlıklarını saklamak zorundalar. Ona güzel bir kılıf uydurmak en azından dışarıdan güzel görünmesini sağlamak zorundalar.
    Diğer saray mensupları Ayaz’ı kıskanıyordu.
    Hem de Mahmut’un sarayı bu. Kendi bile son derece barbar, aptal biriyken tabii ki etrafındakiler de aptal, barbar ve açgözlü kimseler olacaktı. Etrafındakiler de onun yansıması olmalıydı.
    Politikacılar en kıskanç kişilerdir çünkü tüm hayatları başarılı, ünlü ve iktidar sahibi olmak üzerine kuruludur. Tüm özlemleri gitgide daha güçlü olmaya dairdir. Sürekli birbirlerinin gırtlağın-dadırlar.
    Hangi başkente gidersen git- mesela Yeni Delhi’ye gidebilir-sin-politikacıların nasıl sürekli birbirlerinin gırtlağında olduğunu görürsün. Politikacılar dost olamaz, sadece düşman olabilirler çünkü amaçları gereği hepsi birbiriyle rekabet halindedir. Bir kişi Hindistan’ın başbakanı olacak- oysa Hindistan’da milyonlarca politikacı var ve hepsi başbakan olmak istiyor. Doğal olarak bu kıran kırana, tamamen şiddet dolu bir rekabet olacaktır. Bir de şiddet karşıtı olduklarından, barış yanlısı olduklarından bahseder bu politikacılar. Bu imkansızdır.
    Politika gitgide gücünü yitirmedikçe savaştan kaçınılamaz. Savaş siyasi oyunların doğal bir sonucudur. Politika önemini yi-tirmediği sürece.ki yitirebilir. Politika tuzağından kurtulmanın tek yolu insanları ekonomik, politik ve spiritüel anlamda daha özgür kılmaktır. İktidarın daha merkezi olmayan bir hale getirilmesidir.
    Oysa akış tümüyle bunun tam tersi yönde gidiyor. Devletler gitgide daha güçlü hale geliyor ve iktidar hırslarını, iktidara duydukları ihtirası güzel isimlerin arkasına gizliyorlar. Buna “ulusallaştırma” diyorlar. O zaman çok iyi görünüyor bu; ulusallaştırma iyi bir şey. Ama aslında bu devletin eline daha fazla güç geçmesinden başka bir şey demek değil. Bankaları ulusallaştır, sanayiyi ulusallaştır, tarımı ulusallaştır ki, devletin gücü gitgide daha da artsın. Devlet herşeyin tek sahibi haline geliyor ve tüm ekonomi devletin denetiminde olduğunda geriye özgürlükten eser kalmıyor. Devlet daha güçlendikçe doğal olarak politikacılar da daha güçlü hale geliyor. Başbakan, cumhurbaşkanı daha güçlü hale geliyor.
    Politikacıların güçlerini ellerinden almanın tek yolu özelleştirmedir. Bırak insanlar daha çok şeyi kendi başlarına yapsınlar. Ulusallaştırma tamamen ortadan kalkmalıdır. Tren yolları, postaneler ve bu tip şeyler bile insanların kendileri tarafından işletilmeliler; hükümetin araya girmesine gerek yok. İktidar yavaş yavaş politikacıların elinden alınmalı. O zaman politikacı otomatik olarak unutulacak, önemini yitirecektir.
    Amerika politikacıların dünyanın diğer ülkelerine göre daha önemsiz olduğu tek ülkeymiş gibi görünüyor çünkü neredeyse devlet kadar güçlü birçok şirket var- multi milyoner şirketler bunlar ve müthiş güçlüler. Uluslararası, kıtalararası bir güçten söz ediyorum.
    Gücü gitgide daha da yayın insanlara. Yavaş yavaş bütün iş politikacıların elinden alınmalı. Onlara sadece elzem olanları bırakın, ki elzem olan fazla birşey de yoktur. Dünya için tek bir umut var o da politikacıların daha az güce sahip olması. Ancak o zaman dünya barış içinde yaşayabilir; yoksa bu imkansızdır. Politikanın temeli tümüyle kıskançlık, açgözlülük ve ihtirastan oluşur.
    Duydum ki.
    Yeni Delhi ‘li eski ve emekli politikacıya resepsiyon sonrası konuşma yapması için “Politikada Dürüstlük” başlığı verilmiş. Konuşmacı kürsüye çağrıldığı zaman ayağa kalkmış, selam vermiş ve, “Sayın Başkanım, Bayanlar ve Baylar: Politikada Dürüstlük
    zerre kadar yoktur” demiş ve oturmuş.
    Politika dürüst olamaz. Açgözlülük, ihtiras...nasıl dürüst olabilirler ki? Politika barışçıl olamaz. Açgözlü insanlar nasıl barışçıl kalabilirler ki? Barışçıl kalmaları demek zaman kaybetmeleri demektir. Savaşmaları gerekir. Mümkün olan her şekilde savaşmaları gerekir. Savaşmak için hiçbir fırsatı kaçıramazlar. Savaşmak için her türlü bahane kullanılmalı, pireden deve yapılmalıdır çünkü insan ancak savaşarak güç kazanır.
    Politikacı evinin yolunu tutmuşken 3 hırsız tarafından yolu kesildi. Kendini müthiş bir cesaret ve inatla savundu ve uzun süren mücadele epey kanlı geçti. Ancak politikacı en sonunda yenik düştü. Karşılaştıkları olağanüstü dirençten sonra yüklü bir meblağ bulacaklarını sanan haydutlar adamın ceplerini karıştırmaya başladılar. Politikacının hayatı pahasına savunduğu tüm servetin bükülmüş bir beş kuruştan ibaret olduğunu görünce şaşırıp kaldılar.
    “Sadece beş kuruş!” dedi yara bereleriyle uğraşan haydutlardan biri burun kıvırarak.
    “Şansımız varmış,” dedi bir diğeri. “On kuruşu olmuş olsaydı hepimizi öldürmüştü!”
    Politika şiddet dolu bir mücadeledir. Doğal olarak saray mensupları çok kıskanmış olmalılar. Aniden Ayaz saraydaki en önemli kişi haline gelmişti.
    Ayaz’ın saraydaki en önemli kişi haline geliş nedeni de onun sadeliği, politik olmayışı, hiç kimse oluşu, fakrıydı. Ve derinlerde bir yerde de zikr duruyordu. O bir Sufi’ydi. Nazik, neredeyse görünmez ama yine de insanları etkileyen bir ışıltısı vardı. Hatta görünmez olduğu için daha etkiliydi çünkü görünmediği için insan kendini ondan koruyamıyordu.
    Ayaz bir Sufi’ydi. Fakir bir insan olarak, “ruhu fakir” bir insan olarak, sürekli kaynağını hatırlayarak dünyanın dört bir yanını gezmişti. Mahmut’un huzurunda birden bu kadar önemli oluşu böyle gerçekleşmişti. Ve çok neşeli bir insandı, daima mutluydu. Bir gül gibiydi. Sadece onunla olmak, onun huzurunda bulunmak bile insana neşe veriyordu. Belli bir titreşime sahipti.
    Diğer saray mensupları Ayaz’ı kıskanıyor ve bir kusurunu bulup da onu padişaha şikayet etmek ve ayağını kaydırmak için her
    hareketini takip ediyorlardı...
    Politikacıların tüm arzusu budur: Diğerlerinin ayağını kaydırıp onların yerine geçmek.
    Bir gün onu kıskanan bu kimseler Mahmut’un huzuruna çıkıp, “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi! “dediler...
    Politikacı iktidarda olanı daima kıskandığı gibi daima dalkavukluk da yapar.
    Kendisine hiç saygısı yoktur; olamaz da. Kendini azıcık sayan, seven hiçbir insan politikaya atılamaz. Mutlak derecede aşağılayıcı, küçük düşürücü bir şeydir bu.
    Şimdi kalkıp da Mahmut’a “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi!” demek çok saçma bir şey.
    Hindistan onu çok yakından tanımıştır. Hayatı boyunca Hindistan’a yaklaşık on sekiz kere saldırmıştır.
    Hindistan’da nice yaralar açmıştır.
    Böyle bir adama “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” demek çok saçmadır ama işte politikacılar bu şekilde yükselir. Politikacılar dalkavuktur. İktidarı gördükleri yerde eğilmeye hazırdırlar. İktidar onları hipnotize ediverir.
    .”Bilesiniz ki yorulmak bilmeden hizmetinizde olan bizler, kulunuz Ayaz’ı yakından izliyoruz. Şunu bildirmeye geldik ki, Ayaz her gün huzurunuzdan ayrılır ayrılmaz asla başka kimsenin girmesine izin verilmeyen bir odaya giriyor”.
    Şimdi, Sufiler der ki, ne zaman dua edeceksen yalnız et, mutlak bir mahremiyet içinde yap bunu. Dua yüksek sesle edilmemeli; bağırarak dua etmemelisin. Bu bir gösteri değildir; bunu diğerlerine teşhir etmeye hiç gerek yoktur.Mutlak sessizlik, dinginlik, mahremiyet içinde yapılmalıdır ki kimse bilmesin. Sufiler der ki, “Ne zaman dua ettiğini karın bile bilmemeli”. Derler ki, “Gecenin ortasında, karın uykudayken yatakta sessizce otur ve dua et”. Sadece Tanrı bilmeli. Bununla övünmemeli, bunu bir sır olarak saklamalısın.
    Duayı sır olarak saklama fikrinin bir boyutu daha var. Bir şeyi sır olarak saklayabilirsen o senin içinde derinleşir. Zihnin eğilimi herşeyi söylemeye yöneliktir. Herşeyi dışarı atmanın bir yoludur bu. İnsanların ilgilenebileceği veya merak edeceği birşey biliyorsan, hemen onun hakkında konuşmaya başlarsın. İnsanlar için
    sır saklamak çok güçtür ve onlara bunun bir sır olduğu söylenirse, bu işlerini daha da zorlaştırır. Bu tekrar tekrar dillerinin ucuna gelmeye, içlerinde bir kargaşa yaratmaya başlar.
    Sufiler der ki, bir şeyi sır olarak saklayabilirsen, o içinin daha derinlerine iner. Herşey hareket eder. Ya dışa ya içe doğru gider. Onun dışarıya gitmesini önlersen otomatik olarak içe gidecektir. Temel bir kuraldır bu. Hiçbir şey durağan değildir, her şey hareket halindedir, aklında tut bunu. Bir şeyin senin içinde derinleşmesini istiyorsan lütfen onun hakkında konuşma. Ruhani bir deneyim yaşarsan onun hakkında konuşmaya başlama. Eğer bunda çok zorlanıyorsan ustana git, bunu ona anlat, sonra da tamamıyla unut- ama hakkında konuşma.
    Konuşursan bu egonun hoşuna gider. Özel biri olmaya başlamış gibi hissedersin kendini. Işıklar görmüşsündür, kundalini yükselmekte, çakralar açılmakta, işte tüm bu zırvalıklar gerçekleşmektedir. Sonra insan bulmaya koşarsın, kurban olmaya gönüllü kim varsa. İnsanları yakalayıp bilgini onların üzerine boca etmeye başlarsın- dinlemek isteyip istemediklerine bile bakmazsın- ama böyle yaparak güzel bir şeyi yok etmektesindir.
    Bazı şeylerin senin içinde derinlere gitmesi gerekir, onların derine gitmesine izin vermenin tek yolu da dışa gitmelerine izin vermemektir. Bir yere doğru ilerlemesi gerekiyor. Onlara dışa çıkacak bir fırsat tanımazsan, içe doğru ilerlemeyi seçeceklerdir. Nasıl bir tohum mutlak karanlık ve mahremiyet içinde ölmek için toprağın derinliklerine girmek zorundaysa, senin duan da, duanın tohumu da kalbinin derinlerine girip orada ölmelidir.
    Saray mensupları Mahmut’a bildiriyor,
    Ayaz her gün başka kimsenin girmesine izin verilmeyen bir odaya giriyor. Orada belli bir vakit geçirdikten sonra kendi odasına çekiliyor. Onun bu alışkanlığının altında gizli bir suçun yattığından korkuyoruz.
    Suçluluk duygusu içinde yaşayan kimseler daima bu duygularını başkalarına da yakıştırır, yansıtırlar. Unutma ki başkası hakkında bir söz söylediğinde, akla gelmesi, üzerinde durulması gereken ilk şey bunun karşındaki değil de, kendinle ilgili bir hakikat olabileceğidir. Kendini bilmekle gerçekten ilgilenen kişi daima bu
    gerçeğin üzerinde duracaktır: “Başkası hakkında ne söylüyorum? Bu gerçekten onunla mı ilgili yoksa bana onunla değil kendimle ilgili bir şey gösteren kendi yansıtmamdan mı ibaret?” Şaşıracaksın ama yüz seferden doksan dokuzunda karşında kendi zihnini bulacaksın.
    Ama zihin çok kurnazdır- yansıtma yapar. Daima bir çeşit aktarım kullanır.
    Örneğin cinsel yönden bastırılmışsan ve karşında sarılan, birbirini okşayan bir çift görürsen anında onların üzerine atlayıp ahlaktan, kültürden, toplumdan dem vurur ve “Bu doğru değil” demeye başlarsın. Ama izle. Gerçekte neyin olmakta olduğuna dair azıcık içgörüye sahip ol kendi benliğine dair. Senin bastırılmış bir cinselliğin var. Onları aşk içinde birbirine dolanmış halde gördüğünde bastırılmış cinselliğin yüzeye çıkmaya başlıyor. O harekete geçmeye başlıyor ve bu seni korkutuyor.
    Bu korkuyu kabulleneceğin, bu duruma göz atıp, izleyeceğin, bu konuda birşeyler yapacağın yerde öfkeleniyorsun. Korku aktarıldığında öfkeye dönüşür; korku öfke biçimini alır. O çifte öfkeleniyorsun halbuki onların sana hiçbir şey yaptığı yok!